İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

Başından beri akılları kurcalayan soru şuydu: İran için savaşı önlemek mümkün müydü?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
TT

İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaş henüz bitmemiş olsa da elbet bir gün sona erecek ve ölüm, kan ve yıkım sahneleri ile tüm güç gösterileri duracak. Savaşan tarafların tehdit ve gözdağı içeren açıklamaları, bir gün gelecek ve bölgenin yaşadığı kabus gibi bir geçmişin parçası olacak.

Tüm bunların yaşanacağına şüphe yok, ama neredeyse her şey değiştikten sonra bu olacak. Çünkü İran artık savaş öncesindeki İran değil. Bölgedeki kasları da özellikle Lübnan'da aynı güçte ve sertlikte değil. ‘Destek savaşı’ ve ‘Direniş Ekseni’ de yakında dünün anıları arasına karışacak.

Aynı şekilde ABD ve İsrail de eskisi gibi olmayacak. Hem ABD’nin imajı hem de başkanının otoritesi sarsıldı. İsrail'in ve aşırı sağcı hükümetinin imajı ise daha da karardı.

Savaşın tahrip ettiği yerler yeniden inşa edilebilir. Fakat değişmeyen ve belki de önümüzdeki on yıllar boyunca da değişmeyecek bir şey var. Irak dahil Körfez Arap ülkelerinin komşusu İran tarafından uğradıkları hain saldırılar, zihinlerde ve kalplerde gizli ve canlı kalmaya devam edecek.

Hatta bu durum, bu ülkeleri, kendilerine haksız yere saldırmış olan Tahran ve imzalanan anlaşmalar çerçevesinde onlara koruma sağlaması gerekirken bunu yapmayan Washington ile ilişkilerinin şeklini ve niteliğini değiştirmeye mecbur bırakacak.

Savaş ve hedeflerin seçiciliği

ABD ve İsrail ile savaşından haftalar önce İran, savaş çıkması halinde bunun ‘kapsamlı’ olacağını ve saldırılarının Tel Aviv ve komşu ülkelerdeki ABD askeri üsleriyle sınırlı kalmayacağını, aksine bu çıkarları komşu ülkeler dışındaki yerlere de yayacağını defalarca uyarmıştı. Ancak daha sonra ortaya çıkan şey, İran'ın öfkesini, saldırıların buradan başlatıldığı iddiasıyla, Körfez'in diğer yakasındaki Arap komşularına yönelttiğiydi.

Oysa İran, bu üslerin boşaltıldığını ve İran'daki hedefleri isabetle vuran her şeyin, Hint Okyanusu'nda konuşlu USS Abraham Lincoln ve Akdeniz'de konuşlu USS Gerald Ford uçak gemilerinden geldiğini biliyordu.

“ran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığı ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle olan iyi ilişkilerinden kaynaklandığı söylenemez.

İran, Azerbaycan, Türkiye ve Kıbrıs adasına atılan füzelerin sorumluluğunu üstlenmedi. Bu konuda ortak soruşturmalar açılacağına dair söz verdi ve ardından, Körfez’in diğer yakasındaki Arap komşularıyla hiçbir anlaşmazlığı olmadığı yönündeki iddialarını tekrarladı. İran’ın tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde benimsediği geleneksel ikiyüzlülüğünün sadece bir örneği. İran'ın Arap komşularına yönelik saldırılarını açıklamak için öne sürdüğü gerekçeler ne olursa olsun, bu saldırılar, belki de bu savaşın patlak vermesinden aylar hatta yıllar önce, önceden planlanmış ve özenle hazırlanmıştı. İran'ın saldırganlığının en tehlikeli yanı, hafızanın kapaklarını yeniden açması ve geçmişin tozunu karıştırarak, Tahran'ın tarihin önceki dönemlerindeki yenilgilerinden bu yana süregelen, yeniden canlanan gizli kinleri ve intikam ve öç alma eğilimlerini ortaya çıkarmasıdır.

fdbfgr
Hürmüz Boğazı'nda, Muskat açıklarında bulunan tekneler ve yük gemileri, Umman, 18 Nisan 2026 (Reuters)

Bu konuların ne tamamını ne de bir kısmını yeniden ele almaya gerek var. Pek çok araştırmada ayrıntılı olarak incelenmiş ve analiz edilmiş olan tüm detayları tekrarlamaya da gerek yok. Ancak şu açık; bugün İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında konuşurken, özellikle de Körfez’deki komşuları ile ilgili olanlar olmak üzere, göz ardı edilemeyecek yeni bir gerçeklik ve sürekli değişen gelişmelerle karşı karşıyayız.

Kıskançlık ve yanılgılar

İran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığının ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle hem güvenlik hem de büyük ekonomik ve siyasi çıkarlar açısından kurdukları iyi ilişkilerden kaynaklandığı söylenemez. Ancak burada bir başka, en az bunun kadar önemli bir neden daha var; o da Tahran'ın Arap komşularının, petrol gelirlerinden yararlanarak daha iyi ekonomiler ve iyi silahlanmış ordular kurdukları ve İran'ın komşuları ile bazı Arap ülkelerindeki vekillerinin topraklarından ülkelerine fırlatılan füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) yaklaşık yüzde 99’unu durdurabildiklerini kanıtladıkları istikrar, kalkınma ve refah durumuna duyulan bariz ‘kıskançlık’.

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bunun, Körfez ülkelerinin ekonomik refahından en fazla yararlanan ticaret ortakları olan İranlılar tarafından gerçekleştirilen gerekçesiz bir ihanet olduğunu söylemek kesinlikle mümkün.

Öyle ki onlarca yıl boyunca bunu kanıtlayan açık işaretler gözlemlendi. İran ile Arap Körfez ülkeleri arasındaki ticaret dengeleri, bu ülkelerde çalışan İranlı işçilerin sayısı ve bunların yanı sıra Fars asıllı pek çok iş insanı, aile ve onlara ait ticarethanelerin varlığı ile büyük İranlı toplulukların bu ülkelerde saygınlıkla karşılandığı ve tüm bu ortaklık ve karşılıklı çıkar türlerinin güçlendirilmesine etkin biçimde katkıda bulunduğu görüldü. Ta ki bazı Körfez Arap ülkelerinin başkentlerinin, bazı silahlara ve savaş malzemelerine el koyduğunu, İran'ın kendilerini barındıran, iş ve onurlu yaşam fırsatları sunan ülkelerin güvenlik ve istikrarını hedef almak amacıyla kurduğu casus hücreleri ve sabotaj çetelerini deşifre edip tutukladığını açıklamasına kadar.

frbvfr
Lübnan ile İsrail arasında on gün süren ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Lübnan'la dayanışma amacıyla Yemen'in Sanaa kentinde düzenlenen bir gösteride tetikte bekleyen Husi milisler, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bu sorunun cevabını vermek için bugün zekâ ya da çok fazla çaba ve emek gerekmiyor. Çünkü özeti sadece İran rejiminin mezhepsel ve siyasi doktrinlerinde değil, aynı zamanda iki paralel askeri gücü (Devrim Muhafızları Ordusu/DMO ve Silahlı Kuvvetler) ve dış dünyaya karşı bir paravan görevi gören hayali bir devlet ve süs hükümeti barındırırken, içerdeki karar verme yetkisi ise Dini Lider’in (Rehber) liderliğindeki Velayet-i Fakih sistemi tarafından temsil edilen dini otoritenin münhasır ayrıcalığıdır.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la savaşın resmen sona erdiğini ilan etmesini ya da pek çok kişinin Arapların aleyhine olacağından korktuğu bir anlaşma imzalamasını görmek için çok uzun süre beklememiz gerekmeyecek.

Ancak İran halkının yukarıda saydığımız kaynaklardan en iyi şekilde yararlanamamasının tek nedeni bu değildi. Nükleer hedefler, balistik füze programı ve genel olarak askeri sanayi, petrol gelirlerinin ve diğer kaynakların büyük bir kısmını kendine ayırdı. Ayrıca, vekillere ve askeri uzantılara yapılan savurgan harcamalar da bundan payını aldı. Lübnan'daki Hizbullah'ın eski lideri Hasan Nasrallah bir gün, İsrail'in bu bölgelere karşı başlattığı her savaşın ardından “Güney Dahiye ve Güney Lübnan'daki yeniden inşa’ sürecini finanse edenin İran olduğunu övünerek söylemişti. Tahran'ın Hizbullah’a silah, mühimmat ve teçhizat sağladığını, ‘mücahitlerin’ maaşlarını ödediğini ve bu savaşların kurbanları olan ‘şehitlerin’ ailelerine yardımda bulunduğunu da eklemişti. Tahran'ın Suriye ve Yemen'deki müdahalelerinin ve Irak'taki vekillerinin faaliyetlerinin harcamaları da bu şekilde ölçülebilir.

Kim kimin kurbanı?

"İran, hiçbir zaman Arap komşularının kendisine komplo kurduğu iddiasının gerçek bir kurbanı olmadı. Bu komşular da hiçbir şekilde başkalarının İran'a karşı kurduğu komplonun parçası olmadı. Asıl olan, Tahran'ın bizzat kendisinin bu komşulara ve diğer Arap ülkelerine yönelik sinsi politikalarının sonuçlarını yanlış değerlendirmesinin kurbanı olmasıydı. Bu süreç, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sırasında ABD ile Irak'a karşı iş birliği yapmasıyla başladı, ardından Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınır bölgelerine ve Aramco şirketinin petrol sahalarına yönelik saldırılarıyla devam etti. Son olarak İran'ın ABD’nin Arap Körfez ülkelerindeki askeri çıkarları olduğunu öne sürdüğü hedeflere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılarıyla noktalandı. Bu saldırılar, Tahran ile Washington arasında yükselen tansiyonu düşürmek ve Tahran'ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya ulaşmak için arabuluculuk çabasını esirgemeyen Umman Sultanlığı'nı da kapsıyordu.

fv
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cidde'deki İran Konsolosluğu'nda, 7 Mart 2025 (AFP)

Suudi Arabistan, Irak'taki diplomatik misyonuna yönelik saldırıların ve Bağdat’ın Riyad ile Tahran arasında birçok kez denediği arabuluculuk girişimlerinin ardından 10 Mart 2023'te Çin'in başkenti Pekin'de İran ile bölgedeki gerilimi azaltmaya yönelik mutabakat belgelerini imzalamak üzere bir grup yetkiliyi Çin'e gönderdi. Ancak İran Irak, Lübnan ve Yemen'deki uzantılarının davranışlarını kontrol altına alma konusundaki taahhütlerini yerine getirmedi. Bunun gerekçesi olarak, söz konusu taraflarla siyasi açıdan dayanışma içinde olsa da onlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığını öne sürdü. Ne var ki bu iddia kısa sürede çürütüldü ve Tahran'ın perde arkasında ve önünde bu vekilleri, birden fazla Arap Körfez ülkesinde ve bu ülkelerin ötesinde istikrarı bozucu gündemini sürdürmeleri için teşvik etmeye devam ettiği ortaya çıktı.

Gerçek şu ki, hiç abartısız, yaşananlar bugün İran'ın yalnızlığını pekiştirdi ve onu ABD ile İsrail karşısındaki cephede tek başına bıraktı. Ne var ki İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Genel Sekreteri Ali Laricani de ABD ve İsrail tarafından düzenlenen suikasta kurban gitmeden iki gün önce Instagram hesabı üzerinden “Biliyorsunuz ki nadir istisnalar ve yalnızca siyasi tutumlar düzeyinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesi İran halkının yanında durmadı” açıklamasında bulundu. Ancak Laricani bunun nedeninden hiç söz etmedi.

Kapsamlı ve belirleyici yeniden değerlendirmeler

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile savaşın resmi olarak sona erdiğini ya da pek çok kişinin Araplar aleyhine olacağından endişe ettiği bir anlaşmayı ilan ettiğini görmek için uzun süre beklemeyeceğiz. Körfez hükümetlerinin büyük bölümü; ulusal güvenliklerini ve uzun vadeli stratejik ulusal çıkarlarını koruyacak biçimde politikalarını ve ittifaklarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Hatta artık, İran'ın el uzatamadığı toprak, onur ve şereften geriye kalanı korumak amacıyla halklarının bütünleşmesi ve kaynaşması için alternatifler ve araçlar bulmayı kendileri için zorunlu görür hale geldiler.

İran, tüm bu yaşananlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş, ülkesinin ‘bölgesel ve uluslararası ilişkiler haritasını titizlikle okuyacağını ve kime güvenileceğini belirleyeceğini’ vurguladığı bir açıklamada bulundu. Bu açıklama, savaş sonrası ittifakların daha kapsamlı biçimde yeniden değerlendirileceğine işaret ediyordu. Gargaş, birkaç gün önce sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı bir paylaşımda "Ulusal önceliklerimizin akılcı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, geleceğe giden yolumuzdur" diyerek bu hususu vurguladı.

Bugün büyük olasılıkla, Ortadoğu'daki Arap veya Arap olmayan diğer ülkeler, yapısı karmaşık ve geleceği belirsiz olan komşuları İran ile ilişkilerini, Abu Dabi'nin kamuoyuna açıkladığının aksine, alenen ortaya koymadan önce gizlice ve kurnazca yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Endişe verici olansa her zaman “Tahran ile ilişki nereye gidebilir?” sorusunun gündemde kalmaya devam ediyor olması. Oysa Tahran'ın kendisi de nereye gittiğini bilmiyor olabilir.

“İran açısından savaştan kaçınmak mümkün olabilir miydi?” sorusu başından beri zihinleri kurcalıyor.

Elbette İran, tüm bu olanlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi. Bunun için ‘devrim’ ve ‘Şiileştirme’ projelerini ihraç ederek ve Şii Arapların yoğun olduğu Irak da dahil olmak üzere Arap komşularına İslam'a dair kendi özgün yorumunu dayatmaya çalışarak bu sınırları aşması gerekmezdi. Diğer Arap ülkelerindeki ‘Şii azınlıkları’ himayesine almasına ve onları bu ülkelerdeki ulusal devlet projelerini yıkmak için mezhepsel kol ve pençelere dönüştürmesine, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de yaptığı gibi bu ülkelerde fitne ve savaşları körüklemesine de gerek yoktu. Ne var ki İran, tüm bu yaşananlara rağmen halen ne kendini değiştirmeye ve ne de başkalarından önce kendini kurtarmak için bunların bir kısmını telafi etmeye çalıştı. Bu da oldukça üzücü.



Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
TT

Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)

Yemen hükümet güçleri, kuşatma altındaki Taiz kentinin cephe hatlarındaki mevzilerini korurken, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle kentin güneydoğusundaki Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürttü. Eş zamanlı olarak Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevziler ve stratejik tepeler yeniden ele geçirildi. Bu gelişmenin, kente doğru ilerleme hedefi doğrultusunda sahadaki dengeleri değiştirmesi amaçlanıyor.

Taiz'deki direniş ve Cevf'teki ilerlemeye karşılık Husiler, Lahic vilayetinin kuzeyindeki Mukatira ilçesine yönelik askeri hareketliliğini genişletti. Hava saldırılarına ve verdikleri kayıplara rağmen Husiler, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirerek Tünel bölgesi ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı noktalar da dahil olmak üzere önemli bölgelere ve yüksek kesimlere ilerledi. Bu gelişmeler, hükümet güçleriyle yaşanan şiddetli çatışmaların ardından geldi.

bgn
Taiz kentinin cephe hatları, Husilerin yaklaşık dört haftadır sürdürdüğü kuşatma ve saldırılara karşı direnişini sürdürüyor (AFP)

Yerel kaynaklara göre hükümet güçleri, Amâlika Kuvvetleri ve Vatan Kalkanı güçlerinin desteğiyle ilçenin geniş bir bölümünü kontrol altında tutmaya devam ediyor. Hükümet güçleri, geçidin alt kesimlerinde ve Suk er-Rubû bölgesindeki vadide Husilerin saldırılarını püskürterek takviye birliklerini taşıyan konvoylarını imha etti. Husilerin ele geçirdiği noktaları geri almak amacıyla karşı saldırılarını sürdüren hükümet güçleri, bölgeye takviye birlikler ve aşiret savaşçıları sevk ederek Husilerin ilerleyişini durdurmaya çalışıyor.

Taiz kentinin güney ve güneydoğusunda çatışmalar Akruz ve Kehlan cepheleri ile kentin batısındaki Dabâb bölgesinde yoğunlaşıyor. Silahlı kuvvetler, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürtmeyi başardı. Bu cephelerde çatışmalar ve Husilerin toplanma noktalarını hedef alan hava saldırıları devam ediyor.

Pazar günü düzenlenen hava saldırıları Zimar ve Hudeyde vilayetlerindeki bazı bölgelere, Baçil ilçesi de dahil olmak üzere, uzandı. Saldırılarda ayrıca Taiz'in güneybatısındaki Hice el-Abd ve Tarik es-Sıhâ bölgelerinde bulunan Husilere ait mevziler hedef alındı. Hava operasyonları, kara çatışmalarına eşlik eden askeri faaliyetler kapsamında gerçekleştirildi.

Buna karşılık Husilerin saldırıları, Lahic'in kuzeyindeki Mukatira ilçesinde yoğunlaştı. Grup, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirirken Tünel bölgesine ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı yüksek kesimlere ilerledi.

Mukatira'nın stratejik önemi

Mukatira dağlarının ve buradaki kalenin, Hice el-Abd Dağ Geçidi ile Taiz'i güney bölgelerine bağlayan önemli güzergâhlardan biri olan Kerbe yolu üzerindeki hâkim konumu, bölgedeki gelişmelere askeri açıdan önem kazandırıyor.

Kalenin kontrol altına alınması, söz konusu geçitlerin çevresindeki hareketliliğin izlenmesine ve bu güzergâhlardaki ulaşımın tehdit edilmesine imkân sağlıyor. Bu durum, Taiz'e ulaşan yollar üzerindeki askeri kısıtlamaların genişlemesi ve zaten Husilerin kuşatması altında bulunan kentin daha da izole edilmesi endişelerini artırıyor.

Yüksek kesimlerin önemi yalnızca yerel yolların güvenliğinin sağlanmasıyla sınırlı değil. Bu noktaların kontrol altına alınması, Tur el-Baha ilçesi yönünde ilerleme imkânı sunarken Lahic vilayetindeki Anad Askeri Üssü'nü coğrafi açıdan gözetim altında tutma olanağı da sağlıyor.

cdghyukj
Fotoğrafta, Lahic vilayetinin kuzeyinde bulunan tarihi Mukatira Kalesi görülüyor (Yerel medya)

Dağlık konumu nedeniyle Mukatira, batı kıyısı ve Babülmendep'e uzanan güzergâhlar açısından stratejik bir derinlik oluşturuyor. Bölgedeki yüksek kesimlerin kontrolü, ilerleme hatlarının güvence altına alınmasına ve askeri kuşatma girişimlerinin önlenmesine imkân tanıyor. Ayrıca Babülmendep Boğazı'nın güneyindeki Ras el-Ara yönüne uzanan bölgede birliklerin ve askeri ikmal hatlarının hareketliliğini de etkiliyor.

Cevf'te sahada ilerleme

Öte yandan Yemen Silahlı Kuvvetleri, Birinci Acil Müdahale Tümeni tarafından yürütülen operasyon kapsamında Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevzileri ve stratejik yüksek kesimleri yeniden ele geçirdiğini duyurdu. Şiddetli çatışmaların ardından Husilere bağlı unsurların Duhayda dağları çevresindeki mevzilerinden kaçtığı bildirildi.

ghjk
Yemen ordusu, Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda ilerleme kaydetti (Askeri medya)

Silahlı kuvvetler, Husilerin geride bıraktığı silah ve mühimmat depolarının kontrol altına alındığını, askeri araç ve zırhlı muharebe araçlarının imha edildiğini açıkladı. Çatışmalarda onlarca Husinin öldürüldüğü veya yaralandığı, bazı unsurların ise esir alındığı belirtildi.

İdari ve askeri alanda ise Başkanlık Liderlik Konseyi, pazar günü yayımladığı iki cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Tümgeneral Hüseyin el-Aci Ali el-Avadi'yi Beyda vilayeti valiliğine, Tümgeneral Emin Ali el-Akimi'yi ise Cevf vilayeti valiliğine atadı. El-Akimi'nin aynı zamanda Cevf Askeri Bölge Komutanlığı görevini de üstleneceği bildirildi.


Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.