Belirsizlik sona erdi: ABD-İran müzakereleri bugün İsviçre'de başlıyor

Washington heyetine Witkoff ve Kushner başkanlık ederken Tahran'ı Kalibaf ve Arakçi temsil edecek

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'yi ağırladı, 20 Haziran 2026 (EPA)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'yi ağırladı, 20 Haziran 2026 (EPA)
TT

Belirsizlik sona erdi: ABD-İran müzakereleri bugün İsviçre'de başlıyor

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'yi ağırladı, 20 Haziran 2026 (EPA)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'yi ağırladı, 20 Haziran 2026 (EPA)

ABD ile İran arasındaki müzakerelerin başlayıp başlamayacağına ilişkin belirsizlik, günlerce süren kararsızlık, gerilimin tırmanacağı sinyali veren açıklamalar ve çelişkili sızıntıların ardından nihayet sona erdi. Heyetlerin tamamı cumartesi akşamı İsviçre'nin Zürih dağlarındaki tenha bir tatil beldesi olan Bürgenstock’a ulaştı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre müzakereler pazar sabahı başlayacak.

Müzakerelerin resmen başlamasıyla birlikte mutabakat muhtırasında nihai bir anlaşmaya ulaşmak için öngörülen 60 günlük geri sayım da işlemeye başladı. Muhtıra, iki tarafın mutabık kalması halinde sürenin uzatılabileceğini hüküm altına almış olmakla birlikte uzatma süresine ilişkin herhangi bir üst sınır belirlenmemiş.

ABD heyeti, özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın başkanlığında İsviçre'ye ulaştı. İran ise müzakere tarihinin en üst düzey heyetiyle masaya oturuyor. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf liderliğindeki heyette Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Hemmeti, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri, Petrol Bakanı Yardımcısı ve Ulusal Petrol Şirketi Başkanı ile Dışişleri Bakanlığı'ndan üst düzey yetkililer yer alıyor.

devfedv
Umman Körfezi'nde, Hürmüz Boğazı ile Arap Denizi'ni birbirine bağlayan rotalarda seyreden tankerler ve yük gemileri (AP)

Aralarında mali uzmanların da bulunduğu İran heyetini oluşturan isimler, Tahran'ın önceliklerinin mutabakat muhtırasında da taahhüt edilen petrol satışına yönelik muafiyetler ile buna bağlı finansal işlemlerin kolaylaştırılması olduğuna işaret ediyor.

Tüm bu gelişmelerden önce bölgede sahadaki gelişmeler de hız kazandı. ‘İsviçre sürecinin’ akıbeti ve anlaşmanın geleceğine ilişkin bölgesel ve uluslararası endişeler de giderek arttı.

Gerilimi tırmandıran adım

Gerilimi tırmandıran önemli bir adım olarak Tahran, cumartesi günü Mehr haber ajansı aracılığıyla Yüksek Ortak Askeri Komutanlığın Hürmüz Boğazı'nı gemi trafiğine kapatma kararı aldığını ‘ilk adım’ olarak duyurdu ve Washington'ın taahhütlerini yerine getirmemesi halinde mutabakatın ‘tehlikeye girebileceği’ uyarısında bulundu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Fars haber ajansı ise İsviçre'ye giden İran heyetinin ABD'nin şarta bağlı 5 yükümlülüğünün yerine getirilmesini ve İsrail'in Lübnan'daki saldırılarını durdurmasının zorla kabul ettirilmesini talep edeceğini vurguladı.

ABD ordusu ise ‘teyakkuz’ halini koruyarak deniz ulaşım özgürlüğünü desteklemeye yönelik operasyonlarını sürdürdüğünü teyit etti. Cumartesi günü boğazdan geçen 55 ticaret gemisini ve 17 milyondan fazla varil petrol transferini izlediğini açıkladı.

Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Fox News'e verdiği röportajda Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararına ilişkin kaygıları önemsiz bularak bunları reddetti. Vance, Trump'ın tutumunu değiştirmesi halinde İran'a el uzatmaya hazır olduğunu, İsrail hükümeti içindeki bazı kesimlerin aksine Başkan’ın müzakerelere şans tanımaya karar verdiğini belirtti.

Vance ayrıca önümüzdeki günlerde İsviçre'yi ziyaret ederek teknik görüşmelere katılmayı planladığını da açıkladı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre bugün başlayacak olan söz konusu teknik görüşmeler, ‘İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın takibi amacıyla ABD’li ve İranlı temsilcilerin yanı sıra Pakistan ve Katar'dan arabulucuların katılımıyla yürütülüyor.

İranlı yetkililer, İran heyetinin Tahran'dan ayrılmasına saatler kala İsrail'in Lübnan'daki savaşı sona erdirmesine yönelik güvenceler alınmadan müzakereye katılmayacaklarını kamuoyuyla paylaşmaya devam etti. Ancak Washington daha sonra İsrail'in Lübnan'da ateşkesi kabul ettiğini açıkladı. Hizbullah da bu karara onay verdiğini duyurdu.

İsrail ve Lübnan’daki ateşkes

İsrail televizyonu Kanal 12, Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın, işgal altındaki bölgelerden çekilmeksizin Lübnan'da ateşkes emri verdiğini bildirdi. Bu karar, Lübnan'ın güneyinde onlarca kişinin hayatını kaybettiği şiddetli saldırıların ardından alındı. Söz konusu gelişme İran'ı Washington ile sürdürdüğü müzakereleri askıya almakla tehdit etmeye yöneltirken Arap ülkeleri ateşkesi kurtarmak amacıyla Washington nezdinde yoğun diplomatik temaslara girişti.

Şarku’l Avsat'ın Beyrut'taki kaynaklardan edindiği bilgilere göre Körfez ülkeleri, tansiyonu düşürmek ve Lübnan'daki ateşkesi kalıcı kılmak için Washington ile yoğun temaslarını sürdürüyor. Kaynaklara göre bu çabalar şu an ateşkesi denetleyecek bir mekanizma oluşturmaya ve ihlallerin kaynağını tespit etme kapasitesi sağlamaya odaklanmış durumda. Geçtiğimiz yıl varılan ateşkesle kurulan ‘mekanizma komitesinin’ yeniden işler hale getirilmesi de bu süreç için kabul görebilecek seçenekler arasında yer alıyor.

dfvgr
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği bombardıman sonucu yükselen duman, 20 Haziran 2026 (Reuters)

İsrail, Hizbullah’a ait mevzilere yönelik saldırılarını sürdürürken Pakistan, Washington ile Tahran arasındaki arabuluculuk rolünü yoğunlaştırdı. İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi dün Tahran'a giderek İsviçre’deki müzakerelerin ertelenmemesi talep edilen bir mesaj iletti. Nakvi'nin bu ziyareti, ABD Başkanı'nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un İsviçre'ye hareket etmesinden yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Trump'ın damadı ve müzakere ekibinin üyesi Jared Kushner ise günler önce İsviçre'ye gitmişti.

Pakistan heyeti, Katar heyeti ve alt düzey bir Amerikan heyeti günlerdir Bürgenstock tatil beldesinde bekliyordu. Ancak bu hafta başlarından bu yana belirsizlik devam etti.

Güvenlik önlemleri

İran ve ABD heyetlerinin müzakerelerin yapılacağı İsviçre’ye geldikleri teyit edilmeden önce tatil beldesinin çevresinde güvenlik önlemleri alınmıştı. Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif'in hafta ortasında İsviçre'ye yapacağı ziyareti iptal etmesi, müzakerelerin gerçekten başlayıp başlamayacağına ilişkin şüpheleri körükleyen ilk işaret oldu. Beyaz Saray'ın Başkan Yardımcısı JD Vance'in perşembe gecesi İsviçre'ye gitmeyeceğini açıklaması ise karamsarlığı daha da derinleştirdi. Bunu İsviçre'nin cuma günü planlanan görüşmelerin iptal edildiğine dair duyurusu izledi. Ancak İsviçre Dışişleri Bakanlığı herhangi bir heyetin gelişine hazırlıklı olmak amacıyla güvenlik önlemlerinin sürdürüleceğini ekledi.

Nitekim Pakistan'ın yoğunlaştırdığı diplomatik temaslar ve İçişleri Bakanı’nın Tahran ziyaretinin ardından İran, pazar günü Amerikalı tarafla müzakere masasına oturmak üzere İsviçre'ye heyet göndereceğini açıkladı. İki tarafın yüz yüze mi yoksa yalnızca arabulucular aracılığıyla mı müzakere edeceği ise hâlâ netlik kazanmadı.

erevgfr
İran ve ABD arasında arabulucuların da katıldığı müzakereler İsviçre'deki Burgstock tatil beldesinde yapılıyor (Arşiv - AFP)

Tüm heyetlerin bir arada bulunacağı tatil beldesinde, tarafların doğrudan karşılaşmasını önlemek amacıyla heyetlerin ayrı ayrı yerleştirilebileceği birden fazla bina yer alıyor. ABD doğrudan müzakere yürütülmesini tercih ederken İran bu yönteme karşı çıkıyor.

İsviçre Dışişleri Bakanlığı ise kısa bir açıklama yayımlayarak Bürgenstock'taki görüşmeler için ‘gizli ve güvenilir bir çerçeve sunmayı’ sürdürdüğünü belirterek “Şu anda sahada bulunan çeşitli ülkelerden diplomatlar, diyaloğun canlı tutulması için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Gizlilik gerekçesiyle hazır bulunan kişiler ve görüşmelerin içeriği hakkında ek bilgi verilmesi mümkün değil” diye ekledi.

2015 yılında İran ile 6+1 ülkeler grubu arasında Avrupa Birliği’nin (AB) arabuluculuğunda varılan anlaşmanın müzakere süreci yaklaşık iki yıl sürdüğünü hatırlatılmalı. Trump'ın birinci başkanlık dönemindeki yönetiminin anlaşmadan çekilmesinin ardından nükleer anlaşmanın yeniden yürürlüğe girmesi için yürütülen müzakereler de yaklaşık iki yıl sürdü ve herhangi bir anlaşmaya varılamadan sona erdi.



İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
TT

İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)

ABD ve uluslararası kamuoyundan, Batı Şeria’daki silahlı yerleşimci saldırılarına yönelik yoğun eleştirilerin yükseldiği bir dönemde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal güçlerinin güvenlik birimlerinin sorumluluktan kaçmasına ve yerleşimcilerin saldırılarını herhangi bir denetim ve yaptırım olmaksızın sürdürmesine olanak sağlayacak ‘organize kaos’ düzeni olarak nitelendirilebilecek bir çözüm ortaya koydu. Bu yaklaşımın, yerleşimcilerin Batı Şeria üzerinde İsrail egemenliğinin ilan edilmesi yönündeki talebiyle de örtüştüğü belirtildi.

Katz, orduya, yerleşimciler ve yerleşimlerle ilgili sivil nitelikteki davalarda ‘tüm kolluk yetkilerinin’ polise devredilmesini öngören bir plan hazırlanması talimatı verdi. Buna göre polis, bu görev için özel bir birim kuracak ve gerekli yetki ile bütçeye sahip olacak. Katz, polisin Batı Şeria’daki İsraillilere, ‘İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi’ muamele etmesi gerektiğini söyledi. Katz, bu adımı, 104 yeni yerleşimin kurulmasına ilişkin kararların alınması ve yerleşimci çiftliklerine yasal statü verilmesinin ardından yerleşimci nüfusunda yaşanan ‘memnuniyet verici artış’ ile gerekçelendirdi. Katz ayrıca ordunun görevinin ‘Filistin terörizmiyle mücadele etmek’ ve yerleşimleri korumak olduğunu savundu.

Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)
Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)

Batı Şeria’daki yerleşimcilere yönelik kolluk yetkilerinin ordudan polise devredilmesi meselesinin, ordu ile polis arasında anlaşmazlık konusuna dönüştüğü ortaya çıktı. Bu anlaşmazlığın temel nedenlerinden birinin ise ABD ve uluslararası kamuoyunun tutumu olduğu belirtildi. Her iki tarafın da yerleşimcilerin saldırılarındaki çarpıcı artışın teşvik edilmesi, bunun sonuçları ve savaş suçu niteliğindeki eylemlerin işlenmesiyle ilgili sorumluluğu birbirinin üzerine atmaya çalıştığı ifade edildi. İsrail’in Kanal 12 televizyonunun aktardığına göre Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, hükümetin siyasi ve güvenlik işlerinden sorumlu kabinesi toplantısında, Batı Şeria’daki ordunun görevlerinin ‘giderek genişlediğini’ söyledi. Zamir, yeni yerleşimlerin kurulmasına yönelik hazırlıklar ve askerlere yüklenen görevlerin artması nedeniyle ordunun üzerindeki yükün arttığını belirterek, “Ordu askerleri, yerleşimlerin itibarını zedeleyen bir avuç kişinin peşine düşemez. Polisle iş birliği içinde çalışıyoruz ancak ordunun artık bu görevlerle meşgul olmaması daha uygun” dedi.

İsrail Ordu Radyosu ise İsraillilere yönelik cezai kolluk yetkilerinin büyük bölümünün zaten polisin elinde bulunduğuna dikkat çekti. Buna göre askerler bir yerleşimciyi gözaltına alarak polise teslim edebiliyor ancak ordu, söz konusu kişi hakkında cezai soruşturma yürütmüyor, yargılama yapmıyor veya İsrail cezaevi sisteminde tutukluluğunu sağlamıyor. Kan 11 televizyonu ise Katz’ın açıklamasını mevcut haliyle ‘pratikte anlamsız’ olarak değerlendirdi. Kan 11, Batı Şeria’nın işgal altındaki bölge olması nedeniyle yasal olarak bölgedeki yetkinin orduda bulunduğunu, ordunun İsrailli yerleşimcilere yönelik kolluk faaliyetlerinde polis ve sınır muhafızlarından yararlandığını belirtti. Bu sistemin değiştirilmesi için yasal düzenlemeler yapılması gerektiğine işaret eden Kan 11, söz konusu adımın Knesset’in tatili sırasında ve seçimlere yaklaşık iki ay kala tamamlanmasının beklenmediğini kaydetti. Kuruluş, Katz’ın açıklamasının büyük olasılıkla, Batı Şeria’daki saldırılar sırasında nadiren de olsa yerleşimcileri tahliye eden ordu güçlerine yönelik yerleşimci öfkesini yatıştırmayı amaçladığı değerlendirmesinde bulundu.

Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)
Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)

Kanal 12, Katz’ın açıklamasının ardından İsrail polis teşkilatının üst düzey yöneticilerinden birinin Savunma Bakanı’na yönelik sert eleştirilerini aktardı. İsmini açıklamayan yetkili, “Belki de Savunma Bakanı’na Yahuda ve Samarya’daki (Batı Şeria) yetkilerin neler olduğunu açıklamamız gerekiyor. İşlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmesi daha iyi olur; çünkü bunları fazlasıyla birbirine karıştırıyor” dedi.

Meselenin bir diğer boyutunu da yerleşimci karakolları oluşturuyor. Şarku’l Avsat’ın Haaretz gazetesinden aktardığına göre, planlama, inşaat ve altyapıya ilişkin geniş yetkiler 2023’ten bu yana sivil yönetimden, Bezalel Smotrich’in denetimindeki yerleşim yönetimine devredildi. Böylece yerleşimci karakollarının büyük bölümünün tahliye edilmesi için zaten sivil ve siyasi makamların onayı gerekiyor.

Yetki konusundaki temel boşluk ise A ve B olarak sınıflandırılan bölgelerde ortaya çıkıyor. İsrail polisi bu bölgelere bağımsız şekilde fiilen girmiyor. Yerleşimcilerin bir Filistin köyüne baskın düzenlemesi veya burada yaşayanlara saldırması durumunda sahada bulunan ve yerleşimcileri gözaltına alarak polise teslim edebilen tek güç ordu oluyor. İsrail Ordu Radyosu’na göre bu yetkinin askerlerden alınması, polisin çalışma kuralları ve bu bölgelere giriş biçimi değiştirilmediği takdirde, söz konusu bölgelerde yerleşimcileri fiilen gözaltına alabilecek hiçbir makamın kalmaması ihtimalini doğuruyor. Radyo, planın kamuoyuna açıklanan haliyle ya uygulanabilir olmadığını ya da kolluk faaliyetlerinde bir boşluk yaratacağını değerlendirdi. Bu durumun, İsrail hükümetinin meseleleri kasıtlı olarak belirsiz bırakarak planlı bir kaosun önünü açtığı izlenimini verdiği belirtildi.

 İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)

Dikkat çekici olan ise yerleşimci liderlerinin Katz’ın kararını memnuniyetle karşılaması oldu. Yerleşim Konseyi Başkanı Yisrael Gantz, “Artık Batı Şeria’daki sivil hayatın İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi yönetilmesinin zamanı geldi” dedi. Gantz, buna göre kolluk faaliyetlerinin polis tarafından yürütülmesi, ordunun ise güvenlik görevlerine odaklanması gerektiğini savundu. Gantz bununla yetinmeyerek ‘bu adımın tamamlanması’ çağrısında bulundu. Oslo Anlaşmaları’nın iptal edilmesini ve Batı Şeria’da ‘tam İsrail egemenliği’ uygulanmasını isteyen Gantz, artık ‘geçici yönetimden İsrail yasalarının tam anlamıyla uygulanmasına’ geçilmesinin zamanının geldiğini söyledi. Böylece yetkilerin devriyle Batı Şeria’nın ilhakına yönelik siyasi süreci ilişkilendirdi.

Filistinlilerin yalnızca yerleşimcilerin saldırılarıyla karşı karşıya olmadığına da dikkat çekmek gerekiyor. İsrail ordusunun gerçekleştirdiği saldırılar çok daha ağır ve şiddetli boyutlara ulaşıyor. Yerleşimcilerin saldırılarına odaklanılması ve yalnızca onların gündeme taşınması ise ordunun hesap verebilirlikten daha fazla kaçmasına yol açıyor.


Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
TT

Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)

Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı ve DEAŞ’a üye olmakla suçlanan Suriyeli tutukluların dosyası, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan’ın geçtiğimiz perşembe günü Şam’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yeniden gündeme geldi. Zeydan’ın Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerde, söz konusu tutukluların dosyasının da ele alındığı belirtildi.

Bazı tutuklu aileleri, çocuklarının ‘terör örgütüyle hiçbir bağlantısının bulunmadığını’ savunarak, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından yakalanmalarının, başta eski Suriye rejimine muhalif olmaları olmak üzere asılsız suçlamalara dayandığını öne sürdü. Aileler, tutukluların Suriye’ye geri getirilmesi, kendilerine yöneltilen suçlamaların doğruluğunun araştırılması ve suçluluğu kanıtlanmayanların serbest bırakılması yönündeki taleplerini yineledi.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)

Haseke vilayetinin doğusundaki Kamışlı kentinin doğusunda bulunan Zahiriyye köyünden İbrahim Abbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin yeğenleri Abdulazim Ahmed el-Abbas ile Alaaddin Hasan el-Abbas’ı 2017 yılında Beşşar Esed rejimine muhalif oldukları gerekçesiyle gözaltına aldığını söyledi.

Arap Zuveyd aşiretine mensup olduğunu belirten İbrahim, “Abdulazim ve Alaaddin’in DEAŞ’la hiçbir bağlantısı yok. Kendilerini Malikiye Hapishanesi’nde düzenli olarak, iki haftada bir veya ayda bir ziyaret ediyorduk. Ancak bir anda Kamışlı Hapishanesi’ne nakledildiler” dedi. İbrahim, uluslararası koalisyonun DEAŞ mensubu mahkûmların Irak’a nakledilmesi amacıyla isimlerini talep ettiği sırada SDG’nin Abdulazim ve Alaaddin’i de bu listelere dahil ettiğini öne sürdü.

Abdulazim ve Alaaddin’in ‘haksız yere gözaltına alındığını’ vurgulayan İbrahim, “İkisi de 20 yaşındaydı, şimdi ise 30 yaşına yaklaştılar” dedi. İbrahim, iki kişinin Suriye’ye geri getirilmesini ve Irak’a nakledilen tüm Suriyeli tutukluların yanı sıra kendileri hakkında da yeniden soruşturma yürütülmesini talep etti. İbrahim, “DEAŞ’a üye olduğu kanıtlananlar yargılansın, suçluluğu kanıtlanmayanlar ise serbest bırakılsın. Biz sadece hakkaniyet ve adalet istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)
Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)

Geçtiğimiz şubat ayının ortasında Irak Adalet Bakanlığı, SDG tarafından yönetilen Suriye’nin kuzeyindeki cezaevlerinden Irak’taki gözaltı merkezlerine nakledilen DEAŞ mensubu tutukluların uyruklarını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) öncülük ettiği operasyon kapsamında Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların toplam sayısının 3 bin 543 olduğu belirtildi.

Kuzey Suriye’den aktivist Suheyb el-Yarabi, Suriyeli tutukluların iadesi konusunda Şam ile Bağdat arasındaki koordinasyonun hızla ilerlediğini, ancak ABD ile İsrail’in bir tarafta, İran’ın diğer tarafta yer aldığı bölgesel savaşın patlak vermesinin ardından yaşanan gerilim nedeniyle sürecin durduğunu söyledi.

Yarabi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin cezaevlerinde tuttuğu bazı kişilerin DEAŞ’la hiçbir bağlantısının bulunmadığını ve asılsız suçlamalar nedeniyle gözaltına alındıklarını belirtti. Yarabi, “SDG’nin elindeki tüm tutuklular hakkında soruşturmayı yalnızca SDG yürüttü. Bu kişileri DEAŞ mensubu olarak değerlendirdiler ve Irak’a naklettiler” dedi.

Yarabi’ye göre Irak hükümeti, söz konusu tutukluların Suriye’ye iade edilerek burada yargılanmasını, Suriye hükümeti de onların geri gönderilmesini istiyor. Ancak sürecin önündeki en önemli engellerden birinin, tutukluların barındırılabileceği gözaltı merkezlerinin bulunmaması olduğu ifade edildi.

Irak Yargı Denetim Kurumu Başkanı Yargıç Leys Cebir ise Zeydan’ın Şam’daki görüşmelerinde, Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı Suriyeli tutukluların dosyası ve hukuki statülerinin ele alındığını söyledi. Cebir, söz konusu kişilerin Irak’ta adli soruşturmalardan geçirildiğini ve hukuk çerçevesinde kendilerine gerekli tüm yargısal güvencelerin sağlandığını belirtti.

Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)
Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)

Cebir, “Taraflar, yargılanmalarıyla ilgili dosyaları sonuçlandırmak amacıyla sürekli toplantılar düzenleyecek ortak yargı komisyonları kurulması konusunda anlaşmaya vardı” dedi. Konuya yakın kaynaklar ise Irak ile Suriye arasında, Irak tarafında bulunan Suriyeli tutukluların nakil ve yargılanma süreçlerinin düzenlenmesini öngören ortak bir anlaşmanın yakın zamanda imzalanmasının beklendiğini bildirdi.

Yarabi’ye göre söz konusu dosya, Zeydan’ın Şam ziyaretinin ve Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerin ardından ele alınacak. Kurulan komisyonun, tutukluların tek seferde değil, gruplar halinde Suriye’ye iadesini denetleyeceğini belirten Yarabi, Suriye hükümetinin daha önce Irak hükümetine, Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların isimlerinin yer aldığı bir liste göndererek iade edilmelerini talep ettiğini söyledi. Yarabi, Şam yönetiminin bu kişilerin DEAŞ’la bağlantısının bulunmadığı yönünde bilgi edinmesinin ardından söz konusu talepte bulunduğunu aktardı.

Uluslararası hukuk uzmanı Mutasım el-Keylani ise “Prensip olarak, bir kişinin SDG tarafından suçlanması veya adının bir güvenlik kaydına geçirilmesi, hukuken DEAŞ’a üye olduğunu kanıtlamak için yeterli değildir” dedi. El-Keylani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu dosya için en uygun çözümün toplu tahliye veya toplu yargılama olmadığını belirterek, “Bunun yerine kişileri açık hukuki kategorilere ayıracak ortak bir Suriye-Irak yargı mekanizması oluşturulmalı” ifadesini kullandı.

Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)
Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)

Söz konusu hukuki kategoriler ise şöyle sıralanıyor: Birinci kategori, haklarında ciddi adli delil bulunmayan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin serbest bırakılarak Suriye’ye iade edilmesi gerekiyor. İkinci kategoride, hakkında Irak mahkemelerince herhangi bir hüküm verilmemiş tutuklular yer alıyor. Bu durumda Suriye, vatandaşlarının kendi yargı mercilerinde yargılanmak üzere kendisine teslim edilmesini talep edebilir. Üçüncü kategori ise Irak topraklarında veya Irak vatandaşlarına karşı işlenen suçlarla suçlanan kişilerden oluşuyor. Bu kişiler hakkında yargılama yetkisi açısından Irak’ın hukuki dayanağı daha güçlü. Dolayısıyla bu kişilerin iadesi, yargılamaları veya verilen cezanın infazı tamamlanana kadar ertelenebilir.

Dördüncü kategori, haklarında Irak mahkemelerince kesinleşmiş hüküm bulunan kişileri kapsıyor. Bu kişilerin aynı fiil nedeniyle Suriye’de otomatik olarak yeniden yargılanması söz konusu değil. Ancak iki ülke arasında bir anlaşma veya ikili düzenleme bulunması ve her iki tarafın da onay vermesi halinde, kalan cezalarının infaz edilmesi amacıyla Suriye’ye nakledilmeleri mümkün olabilir.

Beşinci kategori ise asılsız suçlamalarla gözaltına alınmış veya işkenceye maruz kalmış olabilecek kişilerden oluşuyor. Bu kişilere ve avukatlarına suçlama dosyasını inceleme, gözaltı ve soruşturmanın hukuka uygunluğuna itiraz etme ve işkence iddialarının soruşturulmasını talep etme hakkı tanınması gerekiyor. Tek delilin zorla alınmış bir itiraf veya incelenmesi mümkün olmayan bir güvenlik istihbaratı olması halinde ise bu delile dayanılarak mahkûmiyet kararı verilmesinin hukuken mümkün olmadığı belirtiliyor.


Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
TT

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle 2013 yılından bu yana yürürlükte olan ülkenin güneyindeki tampon bölge uygulamasını bir yıl daha uzattı.

Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığı habere göre, uzatma kararını bir yıl süreyle yürürlüğe koyan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29 Ağustos’tan itibaren geçerli olmak üzere dün Resmî Gazete’de yayımlandı.

Tampon bölge, ülkenin güneyindeki batı ve doğu sınırları ile en güneydeki çöl bölgelerini kapsıyor. Bölgenin batısında Cezayir, doğusunda ise Libya sınırı bulunuyor.

Bölgeye giriş, yetkili makamlardan önceden izin alınması şartına bağlı.

Tampon bölge kararı ilk kez 2013 yılında, güvenlik ve ordu devriyelerini hedef alan bir dizi terör saldırısı ve suikastın ardından ilan edilmişti. Saldırılarda Tunuslu siyasetçiler Şükrü Belayd ve Muhammed el-Brahmi de öldürülmüştü. Karar, o tarihten beri düzenli olarak uzatılıyor.

Tunus makamları, bölgenin yıllık olarak uzatılmasıyla bölgesel güvenlik tehditleri karşısında devlet kurumlarının denetimini güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda öncelikli hedefler arasında silah, kaçak mal ve yasaklı maddelerin kaçakçılığıyla mücadele, düzensiz göç ve sınırdan kaçak geçiş yapan şebekelerle mücadele ve terör örgütleri ile aşırılık yanlılarının çöl geçiş güzergâhlarındaki hareketlerinin engellenmesi bulunuyor.

Kararname uyarınca, tampon bölgedeki yetkililer, kurallara uymayan kişileri durdurmak veya arama yapılmasına izin vermelerini sağlamak amacıyla, silah kullanımı da dâhil olmak üzere yasaların izin verdiği bütün araçlara başvurabilecek.

Kararnamenin 10. maddesi, askeri ve güvenlik personeli ile gümrük görevlilerinin sınır kapılarında veya tampon bölge içerisindeki tesislerde meydana gelebilecek izinsiz bulunma ve toplu gösteri vakalarına, kamu düzeninin korunması amacıyla müdahale etmesini öngörüyor.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 11. maddesi ise ihtiyaç duyulması halinde ve cumhurbaşkanının bilgilendirilmesinin ardından askeri makamlara, sınırdaki tampon bölgeye veya bölgenin belirli bir kısmına izin olmaksızın giriş ve geçişleri yasaklama yetkisi veriyor.