Cezayir ve Mali: Sahadaki pragmatizm siyasi hesaplara üstün geldi

Coğrafya kendini dayatıyor

Mali'nin başkenti Bamako'daki Ordu Anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)
Mali'nin başkenti Bamako'daki Ordu Anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)
TT

Cezayir ve Mali: Sahadaki pragmatizm siyasi hesaplara üstün geldi

Mali'nin başkenti Bamako'daki Ordu Anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)
Mali'nin başkenti Bamako'daki Ordu Anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)

Rabia Abdusselam

2.300 kilometreyi aşan bir sınır boyunca sürekli değişen koşullar ve Afrika'nın Sahel bölgesinde nüfuz için verilen soğuk savaşın ortasında, Cezayir ve Mali son yılların en uzun diplomatik kopuşunu sona erdirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden kurulması ve hava sahalarının hava trafiğine tamamen açılması, saha pragmatizminin somutlaşması, siyasi gerçekçiliğin zaferi (Sahel'in coğrafi gerçeklerinin ve sınır ötesi risklerin dar siyasi hesaplamalara üstün gelmesi) gibi görünüyor.

Birçok kişi iki komşu ülke arasındaki uzlaşı sürecinin tamamen rayından çıktığına inanırken, Cezayir Savunma Bakanlığı tarafından yapılan ve bir dönüm noktası, sonraki gelişmelerin ana katalizörü olan bir açıklama kamuoyunu şaşırttı. Cezayir makamları, hava sahasının Mali'ye gidiş ve geliş yönündeki sivil ve askeri uçuşlara tamamen açıldığını resmen duyurarak, Nisan 2015'ten beri uygulanan sıkı hava ambargosu dönemini sona erdirdi. Hemen ardından Bamako da benzer bir adım atarak hava sahasını açtı. Bu gelişme, bir sonraki adıma, diplomatik misyonların geri dönüşüne zemin hazırladı. Her iki ülkenin büyükelçileri iki başkentte görevlerine resmen yeniden başladılar.

Bu son gelişmeyi, istikrarsız bir bölgedeki sıradan bir uzlaşma ve barışma veya geçici bir diplomatik ateşkes olarak değerlendirmek mümkün değil. Jeopolitik analizler, tam diplomatik temsilin geri dönüşü ile hava sahalarının açılmasının, karmaşık ve zorlu bir güvenlik coğrafyasında kaçınılmaz gelişmeler olduğunu vurguluyor.

Cezayir Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Saida Selame, jeopolitik bir bakış açısıyla, “Cezayir ve Mali arasındaki son diplomatik yakınlaşmanın sadece ikili bir atılım olmadığını, aksine Afrika'nın Sahel bölgesindeki jeopolitik dengeyi yeniden şekillendirmeye yönelik daha derin bir mücadeleyi yansıttığını” söyledi. Selame, “Bu bölge, bölgesel ve uluslararası güç rekabetinin arenası haline geldi. Bu gelişme, Afrika'nın kalbindeki nüfuz haritasını yeniden çizmeye yönelik daha geniş çaplı girişimlerin ayrılmaz bir parçası” diye ekledi.

Bu jeopolitik hareketlilik, Mali devletini parçalayan yapısal kaosun ve silahlı örgütlerin çoğalmasının yansımaları ile iç içe geçiyor. Nitekim bugün Mali, 1 Mart 2015'te Cezayir'de Mali hükümeti ile kuzey Mali'deki siyasi hareketler arasında imzalanan “Barış ve Uzlaşma Anlaşması” başta olmak üzere geçmişte imzalanan barış anlaşmalarının iptal edilmesinin ardından varoluşsal bir tehditle karşı karşıya bulunuyor. Cezayir anlaşması, çatışmayı sona erdirmeyi ve bölgede istikrarı sağlamayı amaçlıyordu. Klasik gerilla savaşından kamikaze dronların kullanımına ve Mali ordusuna bağlı piyade konvoylarını ve takviye birliklerini, ayrıca Rus “Afrika Lejyonu” unsurlarını hedef alan gelişmiş pusulara geçiş, durumu daha da kötüleştirdi. Buna ek olarak, özellikle el-Kaide bağlantılı “Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin” (CNIM) ve Tuaregli ayrılıkçı örgütlerle iş birliği içinde silahlı örgütlerden oluşan ittifak tarafından Mali'nin başkenti Bamako'ya uygulanan boğucu güvenlik ve ekonomik kuşatma gerçek bir alarm zili oldu ve “yüksek güvenlik çıkarlarını” ortak bir pusulaya dönüştürdü. Zira bu kuşatma sebebiyle Bamako, kuzey komşusunun sağladığı güvenlik şemsiyesi olmadan izole edilmiş kuzey bölgelerinde istikrarı sağlayamaz hale geldi. Cezayir de güney sınırı boyunca gri bölgelerin genişlemesine artık göz yumamaz.

El-Mecelle’nin görüşlerine başvurduğu Dr. Moulay Tahar Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü ve yazar olan Ould Seddik Miloud, “Sahra bölgesine yönelik artan uluslararası ilgi, tartışılmaz bir jeopolitik gerçeği kabul etmemizi zorunlu kılıyor, o da Sahel bölgesi, sınırlarımıza olan doğrudan yakınlığı ve karmaşık yapısı nedeniyle, Cezayir’in ulusal güvenliğine yönelik genel görüşlerinden ayrılamaz stratejik bir derinlik oluşturmaktadır” dedi.

Bu tehditler arasında, el-Kaide'nin Mağrip kolu ile Tevhid Hareketi, Batı Afrika’da Cihat gibi melez kolları, Boko Haram ile kendisine müttefik Ensar ed-Din ve Ensar eş-Şeria gibi uluslararası örgütlerin yanı sıra Libya, Çad, Mali ve son olarak Burkina Faso arasındaki sınır bölgelerinde dağılmış düzinelerce başka örgütlerden oluşan cihatçı ağlar tehdidi öne çıkıyor.

Mali son günlerde, CNIM ile müttefiki ayrılıkçı Azavad Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLA) savaşçıları tarafından gerçekleştirilen, ülkenin kuzeyi ile merkezindeki askeri üsleri ve büyük şehirleri hedef alan bir dizi koordineli saldırı ve şiddetli çatışmaların ardından şiddet olaylarında önemli bir artışa sahne oluyor. Ülkenin merkezinde, bir askeri üs ile havaalanının bulunduğu Sévaré kasabasında patlamalar meydana geldi ve ardından uçakların bölge üzerinde uçtuğu görüldü. Başkentten birkaç kilometre uzaklıkta bulunan ve savaşçıların tutulduğu ana hapishane olan Kéniéroba Cezaevi de saldırıya uğradı. Ordu, saldırıları püskürttüğünü ve saldırganlardan bazılarını öldürdüğünü açıkladı.

İki ülke arasındaki duvar yıkılıp ilişkiler normale dönerken, bir dizi soru güçlü bir şekilde kendisini dayatıyor: Bu diplomatik normalleşme, güvenlik doktrinini yeniden tesis etmeyi ve Sahel'deki yapısal kaosun önüne geçmeyi başaracak mı? Yakında gerçekleşecek istihbarat koordinasyonu, boşlukları doldurma ve tanker savaşı altında ezilen lojistik arterlerde güvenliği sağlama gücüne sahip olacak mı?

cdfvbgr
Başkent Cezayir’in sahil şeridindeki Cezayir bayrakları, 18 Eylül 2021 (AP)

Mevcut jeopolitik verilere dayanarak, bu yeni jeopolitik kavşağın sonuçları belirginleşmeye başlayan birkaç stratejik süreç arasında gidip geliyor; bunların en belirginleri ise istihbarat koordinasyon merkezlerinin aktif hale getirilmesi ve ardından taraflar arasında doğrudan müzakerelerin yeniden başlatılmasıdır.

Bu misyonun boyutlarına ilişkin analitik bir okuma yapan Mohammed Seddik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve siyasi analist Abdurrefik Kachout, Mecelle'ye şunları söyledi: “Krizin karmaşıklığı göz önüne alındığında misyon zorlu, ancak Cezayir'in deneyimini kullanacağı ve zengin tarihi tecrübelerinden yararlanacağı kesin. Cezayir, kendisinin stratejik yönlendirmelerine güvenen Azavad fraksiyonları başta olmak üzere, sahadaki bazı taraflar ve aktörlerle, tarihsel bir güven ilişkisine sahip olduğu için, bölgesel deneyimini kullanarak savaşan tarafları savaş siperlerinden müzakere masasına çekecektir. Nitekim Cezayir, bu fraksiyonlara sürekli ve ısrarla silah bırakma ve ulusal birliği sağlama, yoğun nüfuslu güney ile Tuareg çoğunluğunun yaşadığı çalkantılı ve çöllerden oluşan kuzey arasındaki derin bölünmelerden koruyacak ortak bir uzlaşı zemini tesis etme çağrısında bulunmuştur.”

Cezayir, sahadaki bazı taraflar ve aktörlerle, tarihsel bir güven ilişkisine sahip olduğu için, bölgesel deneyimini kullanarak savaşan tarafları savaş siperlerinden müzakere masasına çekecektir

Ekonomik koz bir can simididir

 Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında araştırmacı ve akademisyen Dr. Muhammed Salih Cemal, bu stratejik görüşü teyit ederek Mecelle'ye şunları söyledi: “Yeni aşama, Cezayir ve Mali arasında siyasi istişare ve güvenlik koordinasyon kanallarının yeniden aktif hale getirilmesinin önünü açacaktır. Bu da başta terörizm, organize suç ve sınırlardaki kaçakçılık faaliyetleri olmak üzere ortak tehditlerle mücadelede iş birliğini artıracaktır. Zira Cezayir, terörizmle mücadele, sınır güvenliği ve kriz yönetimi konusunda önemli ve kabul görmüş bir deneyime sahiptir. Ayrıca arabuluculuk ve anlaşmazlıkları giderme konusunda da önemli bir diplomatik birikimi bulunmaktadır. Bu deneyim, her iki ülkenin egemenliğine tam saygı ve iç işlerine müdahale etmeme çerçevesinde ikili iş birliğini güçlendirebilecek önemli bir birikimi temsil etmektedir.”

Bugün bu güvenlik kozunun diğer stratejik kozlardan ayrı olarak kullanılmayacağı kesin ve bu bağlamda “ekonomik koz” öne çıkıyor. Siyasi analist Abdurrefik Kachout, “güvenlik çözümlerinin jeo-ekonomik faktörlerden, özellikle de insani ve lojistik yardımdan bağımsız olarak uygulanamayacağına” inanıyor. “Buna ek olarak, Mali yakıt ambargosu altında ezildiği için, petrol kozu, özellikle de dev petrol şirketlerinin üretim maliyetlerini düşürmek için enerji sektörüne girmeye hazır olmasının yanı sıra, çölü aşan yol ağı da önemli bir rol oynuyor. Bu durum, ekonomik coğrafyanın kaçınılmazlığının iki ülke arasındaki uzlaşının en önemli faktörlerinden biri olduğunu gösteriyor” diye ekliyor.

Şarku'l Avsat''ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Şiddetli çatışmalar artık uzak kuzey cepheleriyle sınırlı değil, gölgesi Mali'deki antik ve tarihi Timbuktu şehrinin eteklerine kadar uzanıyor. Şehir, terör örgütlerin “tanker savaşı” ve hayati önem taşıyan ikmal konvoylarını hedef alarak uyguladığı sistematik bir boğma stratejisi nedeniyle ciddi bir yakıt krizi altında inliyor.

Sonuç olarak, iki ülke arasındaki ikili anlaşmazlıkların sona erdirilmesi sadece diplomatik bir formalite değil, yanmakta olan Timbuktu’dan başkent Bamako'ya kadar alevler içindeki sahanın dayattığı kaçınılmaz bir ihtiyati tedbirdir. Bilhassa daha önceki çatışmaları kontrol altına almadaki başarısı göz önüne alındığında, bu ateşkes, kaosun küllerini söndürmekte yeterli olacak mı yoksa Sahel bölgesi içinde halen başka zorluklar mı barındırıyor, önümüzdeki birkaç gün bu sorunun cevabını verecektir.



Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
TT

Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.

Suriye, İsrail’i ülkenin kuzeybatısında bulunan ve yıllardır hizmet dışı olan Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’na sekiz hava saldırısı düzenlemekle suçladı. Suriye resmi medyası, saldırılara ilişkin bilgiyi bir askeri kaynağa dayandırdı.

Kaynak, “İsrail işgal güçlerine ait savaş uçakları bugün şafak vakti İdlib’in doğu kırsalındaki Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’nın pistini sekiz saldırıyla hedef aldı” dedi. Kaynak, saldırının ‘havalimanının altyapısında maddi hasara yol açtığını, herhangi bir yaralanma olmadığını’ belirtti.

AFP’ye konuşan güvenlik kaynaklarına göre, 2012’den bu yana hizmet dışı olan havalimanında Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı koruma birlikleri bulunuyor.

İsrail güçleri, Suriye’deki önceki yönetimin 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından, ‘askeri hedefler’ olarak nitelendirdiği noktalara yüzlerce saldırı düzenledi.

Öte yandan Washington öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri de Suriye’de hava saldırıları düzenliyor. Bu saldırılar çoğunlukla DEAŞ’ın önde gelen isimlerini hedef alıyor.

Suriye’deki yeni yönetim, çatışma yılları boyunca ağır hasar gören havalimanında iktidara gelmesinin ardından kontrolü sağladı.

Eski rejim güçleri, İdlib vilayetinin büyük bölümünün muhalif grupların kontrolüne geçmesinin ardından Eylül 2015’te kaybettiği havalimanının kontrolünü 2018’in sonlarında yeniden ele geçirmişti.


Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
TT

Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar

Muna Abdulfettah

Nijer'in güneydoğusunda yer alan Diffa bölgesinde yaşayan Mahamid Arapları dosyası kimlik tespitinde bulunmak, nüfus belgelerini geri almak ve onları Çad ile Sudan’a geri göndermeye zemin hazırlamak amacıyla Nijer makamları tarafından verildiği bildirilen talimatlar doğrultusunda geçtiğimiz temmuz ayında yeniden açıldı. Resmi olarak açıklanmış bir prosedür olmaksızın toplu vatandaşlıktan çıkarma söylentileri ortalıkta dolaşmaya devam ediyor. Ancak dosyanın yaklaşık 20 yıl sonra yeniden gündeme gelmesi, Niamey yönetiminin Mahamidleri sınır dışı edeceğini açıkladığı ve bölgesel ile uluslararası baskılar sonucu kararı askıya almadan önce bir kısmını fiilen sınır dışı etmeye başladığı 2006 krizini akıllara getiriyor. O dönemde bu mesele toprak, otlaklar ve su konusundaki anlaşmazlıkların yanı sıra kabile üyelerinin vatandaşlığı ve kökenlerine ilişkin tartışmalarla da ilişkiliydi.

Bu noktada Sudan söz konusu denklemde farklı bir konum üstleniyor. Ülkede 2023 yılının nisan ayından bu yana devam eden Sudan savaşı demografik bir boşlukta ortaya çıkmadı ve sınır ötesi hareket eden savaşçılar ile gruplar buraya gelip geçici göçmenler olarak girmiyorlar. Nitekim askere alma, bünyesine katma, vatandaşlık verme ve sadakatleri yeniden şekillendirmeyle dolu geçmiş, savaşın yayılmasıyla birlikte Sudan'ı, devlet krizinin bölgesel krizle kesiştiği bir arenaya dönüştürdü. Burada “Toprağın sahibi kim, vatandaşlık hakkına kim sahip, aidiyeti kim belirliyor ve kimliğin bir çatışma aracına dönüştürülmesinin bedelini kim ödüyor?” sorusu yanıt arıyor.

“Stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor, aksine Nijer’de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.

Afrika Sahel savaşları ve Sudan savaşının ortaya koydukları; cephelerin genişlemesini ve taraflarının çeşitliliğini aşıyor. Öyle ki bu savaşlar siyasi sınırları zorlu bir sınava tabi tutarken Mahamid kabilesi de dahil olmak üzere birçok grubun vatandaşlığını istikrarlı yasal bir bağdan çıkarıp toprak ile kaynaklar üzerindeki güvenlik ile çatışma baskısı altında yeniden gözden geçirilebilecek bir meseleye dönüştürüyor. Bu grupların bizzat kendileri, bölge içindeki güç hareketinin bir parçası haline geliyor. Nijer'de yasal desteklerini kaybettiklerinde krizleri sınır dışı edilmekle sona ermiyor, hatta toprak, tanınma ve sığınak arayışının çatışmanın bir uzantısı haline geldiği ve Arap diasporasının hareketinin bölgesel dengeleri yeniden düzenleyen bir unsura dönüştüğü başka bir aşama başlıyor.

Göç hareketinde artış

Mahamid Araplarının Nijer'deki varlığı ne tek bir göç dalgasının sonucu ne de bölgedeki savaşların dayattığı ani bir olguydu. Zira 1970’li yıllarda Afrika Sahel bölgesinde yaşanan kuraklıktan bu yana, büyük bir kısmı Çad ve Sudan'daki Rizeykat kabilesiyle bağlantılı Mahamidlerden oluşan göçebe Arap grupları su ve otlak arayışıyla doğuya ve batıya doğru hareket etmeye başlamıştı. Ardından, seksenli yıllarda yaşanan Çad iç savaşlarıyla birlikte göç hareketi daha da genişledi ve binlercesi Diffa bölgesine yerleşti. Bununla birlikte, yaşamlarının bir kısmı Çad, Nijer, Libya ve kuzey Nijerya arasındaki sınır aşan bir mera alanına bağlı kalmaya devam etti. Birleşmiş Milletler'in (BM) 2006 yılı tahminlerine göre Diffa'da, sayıları 100 bini bulan deve sürüleriyle birlikte 100 bin ile 150 bin arasında Mahamid yaşıyor.

Ancak yerleşik hayata geçmek aidiyet sorununu ortadan kaldırmadı. Çünkü büyük bir kesimi kanıtlanmış bir Nijer vatandaşlığı veya tanınmış bir mülteci statüsü olmadan yaşamaya devam etti. Bu durum, onların devletle olan ilişkilerini ülkede kaldıkları süreden ziyade resmi belgelere bağlı hale getirdi. Bu mesele, 2006 yılının ekim ayında açık bir krize dönüştü. Niamey yönetimi Mahamidleri Çad'a sınır dışı edeceğini açıkladı ve onları silah bulundurmak, yerel halkı tehdit etmek ve kuyular ile otlaklar yüzünden sürtüşmelere yol açmakla suçladı. Hükümet birkaç gün sonra geri adım atarak bu işlemi yalnızca yasal belgeleri olmayanlarla sınırlandırmaya ve toprak ile su anlaşmazlıklarını çözecek bir mekanizma kurmaya karar vermeden önce, toplama ve sınır dışı etme operasyonları fiilen başlamıştı.

Bu durum yalnızca idari bir anlaşmazlıktan ibaret değildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Çad'a geri gönderilmelerinin vatansızlık durumlarına yol açma ihtimali konusunda uyardı ve söz konusu kişilerin sınır dışı edilmeden önce kimliklerinin ve yasal statülerinin belirlenmesini talep etti. Sonrasında bu kitlelerin bir kısmı güneye ve doğuya doğru hareket etti. BM, 2007 ve 2008 yıllarında çatışma bölgelerinde askere alma ve yeniden yerleştirme konusundaki karşılıklı suçlamaların gölgesinde, Çad ve Nijer'den yaklaşık 30 bin Arap’ın Darfur'a geçiş yaptığını tespit etti.

Uzantı halkaları

Sudan’da savaş patlak verdiğinde, Sahel bölgesine yayılan Arap kabileleri sahneye Sudan'a yeni gelmiş göçmen gruplar olarak girmedi. Zira savaşın öncesinde Darfur, Çad, Nijer ve Libya arasında bir kabile bağları, askere alma ve geçiş yolları ağı bulunuyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), 2013 yılında kurulduğundan bu yana büyük ölçüde Darfur'daki sosyal ve kabile ağlarına dayanıyor. Ardından asker toplama faaliyetleri Çad, Nijer, Libya ve diğer ülkelerden gelen savaşçıları kapsayacak şekilde genişledi. Savaşın bu ağları yeniden canlandırdığı ve Sahel bölgesinden Arap savaşçıları HDK’nın saflarına çektiği belirtiliyor.

Nijer, bu uzantının en önemli halkalarından biri olarak burada öne çıkıyor. Diffa Arapları ve aralarında Mahamidler ile devrik Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un mensup olduğu Evlad Süleyman kabilesinin de bulunduğu gruplar, tarihi olarak modern sınırları aşan bir göçebe yaşam alanına (mera) bağlı kalmaya devam ettiler. Zamanla bu ilişki, nüfus ve hayvan hareketliliğinden siyaset ve silaha dönüştü. Raporlar, Nijer'den 4 binden fazla savaşçının HDK’ya katıldığını ve bunların bir kısmının mevcut savaş patlak vermeden önce de Darfur'da savaştığını ortaya koydu. Aynı kaynaklar, Hartum’daki ilk çatışmaların ardından HDK’nın kayıplarını telafi etmek amacıyla yerel dilde ‘Feza’ olarak bilinen yardım seferberliği kapsamında yeni birliklerin ülkeye ulaştığını aktardı.

Siyaset de bu ağlardan bağımsız değildi. Ne var ki HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), 2020 seçimlerinin ardından cumhurbaşkanlığını üstlenen ve 2021 yılının nisan ayında göreve başlayan dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum ile yakın bir ilişki kurmuş ve yemin törenine bizzat katılmıştı. Çeşitli aktarımlar, Hemedti'nin seçim kampanyası sırasında Bazum'a verdiği destekten de söz ediyor.

Nijerli generaller, 26 Temmuz 2023 darbesinin ardından Bazum'u, HDK’nın saflarında savaşmaları için Mahamid Araplarından askerler göndermekle suçladı. Sudan savaşının sınır aşan kabile uzantısını göz ardı edilemeyecek askeri bir unsura dönüştürdüğü bir anda gerçekleşen bu durum, söz konusu siyasi süreci kesintiye uğratarak Çad sınırının kapanmasına yol açtı. O zamandan bu yana mesele yalnızca Sudan'ın oradan gelen bireyleri kabul etmesiyle sınırlı kalmadı, hatta Sudan, kabile akrabalığının silah altına alma, para, silah ve altın rotalarıyla iç içe geçtiği bir arenaya dönüştü. Bu durum Arap diasporasını homojen tek bir kütle olarak değil, çıkarları ve sadakatleri farklılık gösteren ağlar halinde bölgesel savaş ekonomisinin bir parçası haline getiriyor.

Silah altına alma ağları

Çad, Nijer ve Orta Afrika sınırları ötesindeki asker toplama (silah altına alma) ve geçiş faaliyetlerinin takibi, HDK’nın bölgedeki demografik bağlarını sadece sosyal bağlar olarak ele almadığını, bilakis bunları kendi saflarına asker çekme ve insan kaynağı sağlama kanallarına dönüştürmeyi başardığını ortaya koyuyor.

BM uzmanları, Çad içinde özellikle Arap gruplar arasında HDK için asker toplama ağlarının kurulduğunu belgelerken silah altına alınanların sınır ötesinden Darfur'a geçişini tespit etti. Ayrıca Orta Afrika'daki sınır bölgelerinde de askere alma faaliyetleri belgelendi. Bu durum, savaşın kısa sürede Sudan'ın iç seferberlik gibi bir hareketliliğin ötesine geçtiğini doğruluyor.

Bu açıdan bakıldığında, devletlerin sınırları arasında yaşayan bazı grupların içinde bulunduğu çıkmaz, savaş için bir kaynağa dönüşebiliyor. Ne var ki örgütlü asker toplama ağlarının yanı sıra para, kabile bağları, korunma, intikam ve yerel liderlerin çıkarları gibi farklı motivasyonlarla hareket eden bu grupların bir kısmı, ‘alternatif bir vatan’ kurma projesi güdüsüyle harekete geçmiştir.

Bu seferberlik, bölgeyi kontrol etme stratejisiyle eş zamanlı olarak gerçekleşti. BM uzmanları, Darfur'da, sivilleri ve yerinden edilmiş kişileri hedef alan saldırıları, geniş çaplı şiddeti ve geçmişten bu yana tartışmalı olan bölgelerde kontrol sağlama çabalarını belgeledi. BM ayrıca savaşın başından bu yana geniş çaplı cinayet, yağma ve zorla yerinden etme eylemlerini de kayıt altına aldı. İşte bu noktada yerinden edilme olgusunun bizzat kendisi savaş ekonomisinin bir parçası haline geliyor. Toprağı gerçek sakinlerinden arındırmak, evlerine ve mülklerine el koymak, ardından nüfus ile iktidar dengelerini yeniden düzenlemek için güç kullanmak amaçlanıyor.

Bu yüzden HDK’yı sadece bir iç isyan olarak nitelendirmek artık yeterli değil. Zira yapının operasyonel işleyişi sınırı aşan bir boyuta ulaştı, asker toplama ve ikmal ağları Sudan devletinin sınırlarını aştı ve Sahel'den Darfur'a uzanan coğrafya ise insan ve askeri hareketlilik açısından tek bir sahaya dönüştü. Ancak en doğru ifadeyle savaş, sınır ve vatandaşlık krizlerini yoktan var etmedi, bilakis halihazırda var olan bu krizleri kendi çıkarına kullandı. Bu durum, çatışmanın çözümünü zorunlu olarak, onun sürdürülebilirliğine imkan tanıyan bölgesel zeminin yeniden düzenlenmesine bağlı hale getiriyor.

Muhtemel senaryolar

Arap diasporası ve Mahamidler meselesinin, Sudan savaşından bağımsız demografik bir dosya olarak kalmaması kuvvetle muhtemel. Zira dördüncü yılına giren savaş, Nijer'den Darfur'a, oradan da Çad ve Libya'ya uzanan bir güvenlik alanı çoktan yaratırken sınırların bizzat kendisi ikmal, silah altına alma ve hareketliliğin bir parçası haline geldi. Bu durum, HDK’nın Darfur'un büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sürdürmesi, sınır aşan destek ağlarını elinde tutması, Çad içinde asker toplama ağları kurması ve bölgesel koridorlar üzerinden savaşçı ile teçhizat sevkiyatına devam etmesiyle paralel ilerliyor.

Bu noktada üç ana senaryo öngörülebilir. Bunlardan birincisi, Sahel bölgesi ülkelerinin, özellikle de paramiliter güçlerin potansiyel insan kaynağı olarak gördükleri kesimlere karşı vatandaşlık, nüfus kaydı ve sınır politikalarını sıkılaştırma yoluna gitmesi. Bu adım, söz konusu ağların asker toplama kapasitesini sınırlayabilir, ancak diğer yandan kabile kimliğinin bir aidiyetsizlik karinesi olarak ele alınması halinde yeni yerinden edilme dalgaları doğurabilir.

İkincisi, savaşın sınır bölgesini silah, savaşçı, altın ve kaçakçılıktan oluşan entegre bir ekonomiye dönüştürmeyi sürdürmesi. Bu senaryonun tehlikesi, savaşın devam etmesinin bu ekonomiyi kökleştirmek için kesin bir askeri zafere ihtiyaç duymamasında yatıyor. Bilakis Darfur ve Kordofan'ın ihtilaflı bölgeler olarak kalması ve dış ikmal yollarının açık olması yeterli. Son gelişmeler de HDK’nın bölge dışından gelen yabancı savaşçıların yanı sıra Çad ve Libya'yı da kapsayan uluslararası bir taşımacılık ağından faydalandığını halihazırda ortaya koydu.

Sudan için en önemlisi olan üçüncü senaryo ise, çatışmanın kademeli olarak bir iktidar savaşından, devletin yapısı ve demografisi üzerinde bir çatışmaya dönüşmesi. Yerinden edilenlerin ve Sudanlı mültecilerin sayısının milyonları bulmasıyla birlikte halkın geri dönüşü, mülklerin sahiplerine iadesi ile silahların ve sınırların kontrol altına alınması siyasi çözümün sonradan ele alınacak alt dosyaları değil, bizzat bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor. Aksine, Nijer'de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.


Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
TT

Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, güvenlik güçlerinin uluslararası ortaklarla iş birliği içinde Halep'in kuzeyindeki operasyon kapsamında DEAŞ'ın üst düzey bir askeri yöneticisini yakaladığını duyurdu.

Bakanlığın açıklamasında, İç Güvenlik Güçleri ile Genel İstihbarat Teşkilatı'nın “uluslararası ortaklarla iş birliği içinde” düzenlediği operasyonla, “Ebu Cihad el-Muhacir” lakaplı Hamza Abdullah Muhammed'in Münbiç kırsalında yakalandığı belirtildi.

Yakalanan kişinin örgütün “önde gelen askeri liderlerinden biri” olduğu kaydedilen açıklamada, Muhammed'in DEAŞ bünyesinde “Şam Vilayeti'nin genel askeri sorumlusu” ve daha önceki genel askeri sorumlunun yardımcısı olarak görev yaptığı, ayrıca örgütün sözde “İdlib Vilayeti”nden sorumlu olduğu ifade edildi.

Bakanlık, operasyonun DEAŞ'ın hücre ve liderlerinin takibine, ağlarının dağıtılmasına, örgütün yeniden yapılanma girişimlerinin engellenmesine ve vatandaşların güvenliği ile ülkedeki istikrarın tehdit edilmesinin önüne geçilmesine yönelik olarak sürdürülen güvenlik çalışmaları kapsamında gerçekleştirildiğini bildirdi.

Irak ve Suriye'de geniş bir bölgeyi kontrol eden DEAŞ, Suriye'deki son kalesinin 2019'da düşmesinin ardından zaman zaman özellikle Suriye güvenlik güçlerini hedef alan saldırılar düzenliyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, Aralık 2024'te devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin sona ermesinin ardından militanlarına yeni yönetime karşı savaşma çağrısında bulundu.

Temmuz ayında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin çevresi, eş zamanlı olarak düzenlenen iki bombalı saldırının hedefi olmuştu. Suriye makamları, saldırılara karışan hücrenin DEAŞ'a bağlı olduğunu açıkladı.

Suriye hükümeti ise geçen yılın sonlarında, terör örgütüyle mücadele eden uluslararası koalisyona resmen katıldığını duyurdu.