Müslüman Kardeşler Teşkilatı ve cevaplamak istemediğimiz sorular

İslam dini ve siyaset arasındaki ilişki, İslam dinin kendisi kadar eski

Görsel: Axel Rangel García
Görsel: Axel Rangel García
TT

Müslüman Kardeşler Teşkilatı ve cevaplamak istemediğimiz sorular

Görsel: Axel Rangel García
Görsel: Axel Rangel García

Hüsam İtani

ABD Başkanı Donald Trump’ın yardımcılarını Mısır, Lübnan ve Ürdün'deki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı (İhvan-ı Müslimin) ‘terör örgütü’ olarak tanımlamayı düşünmelerini çağırması, şu an dünyanın dört bir yanında aranan ve çok az müttefiki kalan Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na karşı büyük bir zafer olarak görüldü.

Trump tarafından 25 Kasım'da imzalanan ve yönetimindeki yetkililere, gerekli gördükleri takdirde 45 gün içinde yaptırım uygulayabilme hakkı veren başkanlık kararnamesi, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın tarihini, fikirlerini ve uygulamalarını yeniden gündeme getirdi.

Ancak, son zamanlarda yayınlanan yazılar ve incelemelerin önemli bir kısmı, Müslüman Kardeşler Teşkilatı, liderleri, politikaları ve yüzlerce mecrada dolaşımda olan hikayeleri hakkında halihazırda bilinenlerin yanında, teşkilatın kökleri ve faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki yetkililerle ve onların desteğini kazanmak isteyen ve kendi çıkarları için harekete geçirmek istedikleri uluslararası güçlerle olan ilişkilerini anlatmakla yetiniyor.

Trump'ın açıklamasından sonra yayınlanan makalelerin çoğunda, olayın yüzeyinden biraz daha derine inen soruları yanıtlamaktan kaçınılması üzücü. Haberler beş soruyu (kim, ne zaman, neden, nasıl, nerede?/5N1K) geçerli haber olarak kabul edilecekse, bize ulaşan makalelerde gördüklerimiz, akademik araştırma veya belgesel çalışma olmaktan çok haber olmayı bile tenezzül etmiyor. Bunun nedeni, Müslüman Kardeşler Teşkilatı karşıtlığını ifade etmenin, ona karşı olumsuz tutumun nedenlerini açıklamaktan daha ağır basmasıdır.

Bu yüzden Müslüman Kardeşler Teşkilatı, söz konusu makalelere göre Arap ve Müslüman toplumlara karşı kötü niyetli olan, İslam dini istismarının arkasına gizlenen, Arap ve İslam ülkelerinde ilerleme, kalkınma ve modernite ile ilgili ne varsa baltalamaya çalışan, daha önce bilinmeyen sosyal politikalar ve ritüeller icat eden, belirsiz motiflere ve uluslararası güçlere sahip bir grup insan olarak kalıyor. Bu güç, geçmiş yüzyılların karanlığından ortaya çıkmış ve Batı, Doğu veya en çok para ödeyenin hizmetinde iktidarı ele geçirmeyi amaçlıyor.

İslam dini ve siyaset arasındaki ilişki, İslam dininin kendisi kadar eskidir. Din, siyasi bilincin en eski biçimlerinden biridir ve başlangıcından bu yana örgütsel ve siyasi ifadelerini bulmuştur.

erfg
Hükümet karşıtı bir miting sırasında bir Kur'an-ı Kerim nüshasını havaya kaldıran bir gösterici, 4 Mayıs 2005 (AFP)

Bu teşhis, her ne kadar popüler de olsa, aynı zamanda eksik olduğunu da söyleyebiliriz. Zira bir yandan bazı gerçekleri, diğer yandan bazı siyasi propagandaları içeriyor. Tıpkı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın kendini Müslümanların kurtarıcısı olarak göstererek, Müslüman halkların yaşadığı tüm krizlerin panzehrinin, İslam dininin kendi yorumlamaları ve siyasi uygulamalarında yattığını savunması gibi. İslam çözümün ta kendisidir ve İslam ümmetinin yükselişi ve yeniden şahlanışı, iç ve dış tiranlardan kurtuluşu için doğru yol İslam'da, daha doğrusu onların İslam anlayışında yatmaktadır. Bunun çok genel bir ifade olduğunu söylemeye gerek yok. Çünkü İslam ümmetinden bahsetmek, ülkelere, halklara, dillere, mezheplere, inançlara ve sınıflara yayılmış, kategorize edilemeyen ve tek bir siyasi-dini ideoloji altında toplanamayan bir milyardan fazla Müslüman'ın çeşitliliğini hesaba katmaz. Müslüman halklar ve uluslar İslam inancının temellerini paylaşsalar bile, etnik ve kültürel farklılıkları ile çeşitli tarihsel deneyimleri Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın İslam dünyası vizyonuna indirgenemez.

İslam dinin siyasallaşması

Arap ülkelerinde değil, tüm dünyada İslam dinin siyasallaştıran ilk hareketin Müslüman Kardeşler olduğu ve ona mevcut otoriteden bağımsız bir liderlik hiyerarşisine göre işleyen grup olarak modern bir örgütsel yapı kazandırdığı yönünde yaygın bir inanç hakim. Bu iddia dikkatle incelenmeli. Öte yandan, İslam ve siyaset arasındaki ilişki İslam'ın kendisi kadar eskidir. Din, siyasi bilincin en eski biçimlerinden biridir ve başlangıcından bu yana örgütsel ve siyasi ifadelerini bulmuştur. İsmaililer, İbadiler, Karmatiler ve diğerleri gibi gruplar, temelde iktidardaki otoritelere karşı siyasi muhalefet güçleriydi ve kendilerini Pers'ten Fas'ın en batısına kadar uzanan misyoner ağları halinde örgütlemişlerdi.

Cezayir ve Fas'ta Fransızlar tarafından tarım arazilerinin müsadere edilmesini kolaylaştırmak amacıyla şeriat mahkemelerini ve dini vakıfları ortadan kaldırmak için yürütülen sistematik çalışmalar, şiddetli kırsal ayaklanmalara yol açtı.

Fransa’nın 1798 yılında Mısır’a gerçekleştirdiği askeri sefer, çok yönlü bir kültürel şok yarattı. Memlükler ve ardından Türklerin işgali nedeniyle uzun süredir siyasetten çekilmiş olan sivil toplum örgütlerini ve onların askeri ve mali aygıtlarını tüm kamusal alana geri döndürerek, faaliyetlerine yeniden başlamalarını ve Müslüman olmayan yabancı işgalcilere karşı tavır almalarını sağladı. Örneğin, El-Ezher'in Mısır'daki siyasi rolünün yeniden başlaması, o dönemde geleneksel düşünce yapısının cevaplaması zor sorular ortaya atan Fransız seferine kadar uzanabilir. Belki de El-Ezher öğrencisi Süleyman el-Halebi, Fransız seferinin komutanı General Jean-Baptiste Kléber’e suikast düzenleyerek yabancı zorluklarla başa çıkmanın bir yolunu gösterdi.

‘Neden?’ sorusuna cevap bulmaya çalışırken ikinci faktör, 1857 yılında Hindistan'da yaşanan isyanın acımasızca bastırılmasına kadar uzanabilir. İsyana karşı İngilizlerin verdiği yanıtta on binlerce kişi hayatını kaybetmiş olsa da bunların arasında hem Hindular hem de Müslümanlar vardı. Müslümanlar, İngilizlerin Hindistan'da doğrudan yönetimini (Britanya Rajı) kurmasının ve yüzyıllar süren çöküşün ardından son nefesini veren Babür İmparatorluğu'nun geriye kalan sembolik varlığını ortadan kaldırmasının ardından en büyük yenilgiyi yaşayanların kendileri olduğunu düşündüler. Müslüman Hintler, İngilizlere açıkça ve kolayca devredilen iktidara ve yüzlerce yıl boyunca Müslüman Babürler ve diğer milletler tarafından kuzey ve güney Hindistan'da (örneğin Malabar ve çevresinde) uygulanan ve çoğu İslam hukukundan türetilen yasaları değiştirme çabalarına verdikleri tepkilerden biri, Diyobend Medresesi'nin kurulmasıydı. Bu medrese, İngiliz sömürgeciliğiyle mücadele etmek için Hanefi-Maturidi fıkhına dayalı bir İslam projesi oluşturmayı ve bunu daha sonraki bir siyasi projenin teorik giriş kısmı olarak benimsemeyi kendine görev edindi.

Bunun yanında Fransızların Cezayir ve Fas'ta şeriat mahkemelerini ve dini vakıfları ortadan kaldırmak için sistematik olarak yürüttükleri çalışmalar, mülkiyet kayıtlarının imha edilmesi, toprak sahiplerinin uzaklaştırılması ve daha sonra ‘Kara Ayaklar’ olarak bilinen Fransız yerleşimcilerin getirilmesi yoluyla tarım arazilerinin müsadere edilmesinin önünü açtı. Faslı filozof Abdullah Laroui’nin ‘Fas Tarihinin Özeti’ adlı kitabına göre bu durum, Cezayir'de şiddetli kırsal ayaklanmalara yol açtı. Bu ayaklanmaların başında, Fas'ın kuzeyinde Emir Abdulkadir el-Cezairi'nin devrimi ve Fas genelinde ‘Mahzen’ (Fas'a özgü bir yönetim sistemi) ile çatışması geliyor.

Ayrıca, Abdullah Al-Aroui'nin "Fas Tarihinin Özeti" adlı kitabında anlattığı gibi, Fransızların Cezayir ve Fas'ta Şeriat mahkemelerini ve vakıflarını ortadan kaldırmak, mülkiyet kayıtlarını yok etmek, sahiplerini arazilerinden uzaklaştırmak ve Fransız yerleşimcileri (daha sonra "Kara Ayaklılar" olarak bilinenler) getirmek suretiyle tarım arazilerine el koymanın yolunu açmak için yürüttükleri sistematik çalışmalar, Cezayir'de belki de en ünlüsü Emir Abdülkadir el-Cezayiri'nin devrimi olan şiddetli kırsal ayaklanmalara ve Fas'ın kuzeyinde de "Makhzen" ile genel olarak bir çatışmaya yol açmıştır.

dc
Kahire'nin merkezindeki Tahrir Meydanı'nda toplanan Mısırlı protestocular, 19 Kasım 2011 (AFP)

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Haşimilerin İngilizler tarafından kandırılması, İngiltere’nin Haşimilere verdiği bir Arap krallığı kurma sözünü yerine getirmemesi ve 1920 yılında Fransız kuvvetleri Suriye'ye girip Kral 1. Faysal’ı devirdiğinde onları terk etmesi; Bu olaylar, bölge halkları arasında sömürge güçlerine karşı güvensizlik duygularını pekiştiren, misilleme ve kendini yeniden değerlendirme yolları aramaya iten faktörler arasında yer aldı ve onları büyük bir sıçrama yapmaya itti.

Buna, İslam halifeliğini yeniden canlandırma çabaları ve Mısır’da Sultan Fuad'ın (daha sonra Kral Fuad) halife unvanına hak kazandığını ilan etme çabaları eşlik etti.

Mısır şehirlerinde dini eğitim almamış, sosyal eğitim almış grupların ortaya çıkmasının Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın yükselişinin ana faktörlerinden biri olduğunu düşünürsek, belki de çok da yanılmamış oluruz.

Bu olaylar ve diğerleri, Napolyon’un Mısır seferi ile örneklendirilebileceğimiz Batı modernliğine ve İngilizlerin Hindistan ve Kuzey Afrika’daki baskıları ile örneklendirilebilir Batı sömürgeciliğine karşı düşmanlık gibi çeşitli ilkeler üzerine inşa edilen siyasal veya aktivist İslam’ın ortaya çıkmasının arka planını oluşturdu. Her iki düşmanlık da İslam’ı bir din ve kimlik olarak hedef aldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi, halifeliğin yerini alan sivil devlet de şiddetle reddedildi. Bu düşmanlık faktörleri bir araya gelerek, dini kimlik ya da Batı milliyetçiliği ve sol ideolojiler yoluyla her türlü kurtarıcıya hazır bir zemin oluşturdu. Bununla birlikte siyasal İslam'ın kurulmasının, Mısır ve Ortadoğu'da komünist ve milliyetçi partilerin ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildi. O dönem, gerçeklikle başa çıkmak için niteliksel olarak yeni yolların aranmasını gerektiriyordu. 

Bu bağlamda, medeniyet ya da sömürgecilik gibi Batı'nın meydan okumalarına verilen yanıtların, o dönemde İslam dini düşüncesi açısından en gelişmiş iki ülkeden gelmesi şaşırtıcı olmadı. Bunlar Hindistan (Deybandi Medresesi ve onu izleyen hareketler, bunların bazıları Hindistan'ın bağımsızlığı için ardından Pakistan'da Müslüman bir devletin kurulması için verilen mücadelede yer aldı) ve Mısır'dı. Mısır'da El-Ezher, direnişin ilk aşamalarında öncü bir rol oynadı ve ardından İmam Muhammed Abdu ile modernleşmenin gerekliliklerine yanıt vermeye çalıştı.

Müslüman toplumların dönüşümü

Bu arada Mısır toplumu, Batı'ya gönderilen Mısırlı heyetler, müfredat değişiklikleri, geleneksel medreselerin yerine devlet okullarının kurulması ve okullarda zorunlu dersler olarak dil ve dinin yanı sıra modern seküler bilimlerin yaygınlaşmasıyla, İslam dünyasındaki diğer toplumlardan önce yeni eğitim yaklaşımlarını benimsemişti. Bu değişiklikler, Mısır toplumunda derin bir etki bırakmadan geçmedi. Mısır toplumu, sanayileşmenin başlangıcına ve Batı kültür ürünlerinin akınına tanık oldu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ayrıca 19. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar Avrupa milliyetçi fikirlerinden etkilenen ve İngiliz sömürgeciliğine karşı duygular besleyen eğitimli kentli sınıfların ortaya çıkışına da şahitlik etti.

dfv
Hasan el-Benna (AFP)

Mısır şehirlerinde dini eğitim almamış, sosyal eğitimli grupların ortaya çıkmasını Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın yükselişinin ana faktörlerinden biri olarak değerlendirirsek, belki de çok da yanılmayız. Bu eğitimli kişiler, modern bilgiye sahip seçkin bir grup olarak ülkelerindeki durum hakkında fikirlerini ifade etme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı ve aynı zamanda İslam dininin kendi saflarında en açık şekilde ifade ettiği kimlikten ayrılmak istemiyorlardı.

Bilindiği üzere Mısırlı yazar Taha Hüseyin'in yazdığı ‘Cahiliye Şiiri Üzerine’ adlı kitabı, İslam öncesi (Cahiliye) dönemi şiirinden günümüze ulaşanları sorgulaması tartışma yaratmış, ardından Mısır kültürünün Arap-İslam kültüründen çok Helenistik-Roma medeniyetinin bir parçası olduğunu öne sürerek Batı kültürüne entegrasyon çağrısında bulunmasıyla kopardığı fırtınalar, Hüseyin’in ‘Mısır’da Kültürün Geleceği’ adlı kitabında da yer almıştı. Ancak bu fırtınalar Mısır'ın sadece Arap kimliğini değil, İslam kimliğini de vurgulamıştı.

Kültür ve siyasetin Arap yönü, daha sonraki aşamalarda İslam'dan ayrı olarak ortaya çıktı. Aynı durum, Ali Abdurrazık’ın ‘İslamda İktidarın Temelleri’ kitabına yöneltilen sert eleştiriler için de geçerli. Bazıları bu kitabı, 20. yüzyıla ait olması gereken bir ülkede İslam dininin siyasi iktidarı yönetme yeteneğini inkar eden bir eser olarak görüyor. Abdurrazık, dinin devletten ayrılması, dinin ibadetle sınırlı kalması ve siyasete karışmaması gerektiğini ve artık hiçbir gerekçesi kalmayan halifeliğin yeniden canlandırılmasının imkansız olduğunu savunmuştu. Burada, aktivist İslam olgusunun ortaya çıkışının ‘nasıl’ yönünü ele alıyoruz.

Aslında, Ali Abdül Abdurrazık’ın İslam tarihinden örnekler ve argümanlarla ortaya koyduğu ve desteklediği görüş, dini her şeyin –iktidar, siyaset, devlet ve bilim– ayrılmaz bir parçası haline getirmeyi ve sıradan insan yaşamının herhangi bir yönünden ayırmayı imkansız kılmayı amaçlayan çağrılarla çelişmektedir.

Seyyid Kutub'un fikirlerinin şiddet teorisinde oynadığı önemli rol hakkında çok sayıda makale olsa da şiddete başvurma ve şiddet kullanma, Hasan el-Benna'nın görüşlerinde de mevcut.

Bu görüşün, İmam Mehdi'nin gelişi beklenirken siyasi rol konusunda ikilemde olan bazı İranlı Şii çevrelerinde memnuniyetle karşılandığını belirtmek gerekir. Müslüman Kardeşler Teşkilatı, ‘Velayet-i Fakih’ doktrininin savunucuları gibi hukukçulara genel ve mutlak otorite hakkı verme noktasına kadar gitmemiş olsalar da vaat edilen halifeliği kurmanın bir yolu olarak İslami çizgideki siyasi örgütlerin iktidara gelme rolüne ilişkin teorik bir çözüm sunmuşlardı. Müslüman Kardeşler teorisyenlerinin birçok yazısının, daha sonra İran Devrimi'nin sembol isimleri haline gelen kişiler tarafından Farsçaya çevrildiği herkesçe biliniyor. (Müslüman Kardeşler'in İran Devrimi üzerindeki etkisini küçümseyen Valid Nasr'ın ‘Şii Uyanış’ adlı kitabına bakabilirsiniz. Nasr’ın kitabı, Müslüman Kardeşler'in önemini vurgulayan başka bir araştırmacı olan Olivier Roy'un görüşüyle zıtlık oluşturuyor.)

dwf
New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin güney kulesi alevler içinde kaldığı anlar, 11 Eylül 2001 (Reuters)

Durum ne olursa olsun, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan, dini olmayan eğitim almış ama yine de siyasi bir kimlik ve dünyadaki tüm olayları anlamak için bir çerçeve olarak İslam dinine bağlı kalan kentli orta sınıf, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın toplumda ilerleme kaydetme ve siyasi temsil için bir yol buldu. El-Ezher'in kıdemli alimlerinin, Hasan el-Benna'nın mesajını aralarında yayma girişimlerini hoş karşılamadıkları doğru, ancak başta ‘Nahvu'n-Nur’ olmak üzere kaleme aldığı ‘Risaleler’ aracılığıyla, Müslüman topluluğun üyeleri arasındaki eğitim ve ilişkileri kapsayan ve Batı medeniyetini radikal bir şekilde reddeden, ancak Batı ülkeleri İslam'ı siyasi otorite olarak kabul ederse onlarla ilişkileri kabul eden ‘karşıt bir toplum’ inşa etme vizyonunu ortaya koydu.

Şiddetin temeli ve gerekçesi

Hasan el-Benna, önce Mısır'da, ardından Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın yayıldığı diğer Müslüman ülkelerde, taşkilat ile iktidardaki siyasi otoriteler arasında bir çelişki yarattı. İslam dininin yaşamın tüm yönlerini kapsadığı iddiası eğer uygulanırsa, Müslüman Kardeşlerin merkezinde olmak istediği nüfuz alanı dışındaki herhangi bir faaliyete yer bırakmaz. Bu, salt bir fıkıh görüşü değil, en yüksek siyasi otoriteye geçmeden önce toplumda ve kurumlarında mümkün olduğunca fazla güç ele geçirmeyi amaçlayan mekanizmanın nasıl kurulacağına dair radikal bir tutum. Buradan hareketle, Müslüman Kardeşlerin suikasttan eğitimli ve silahlı grupların oluşturulmasına kadar her türlü şiddet eylemine dayalı konumunu inşa ettiği arka planı tartışabiliriz. Seyyid Kutub'un fikirlerinin şiddet teorisinde oynadığı merkezi rol hakkında çok sayıda makalenin kaleme alınmış olsa da şiddete başvurma ve şiddet kullanma, Hasan el-Benna'nın görüşlerinde de mevcut. Ancak Seyyid Kutub, şiddet kullanımının kapsamını genişletti ve buradan yola çıkarak en radikal gruplar, sadece ‘kafir’ devlete karşı savaşmakla kalmayıp, ‘cahil’ topluma da saldırma yönünde vizyonlarını geliştirdi. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın belki de kentsel varlıkları nedeniyle, sosyal farklılıkların daha katı ve belirgin olduğu kırsal alanlarda yayılan İslamcı veya cihatçı gruplar gibi diğer güçlere göre şiddet kullanımında daha temkinli davrandığının söylenmesi gerekiyor. El Kaide ve ardından DAEŞ’ın ortaya çıkışıyla din adına acımasız şiddetin zirvesine ulaşıldı. El Kaide ve DEAŞ’ın 11 Eylül 2001 saldırıları, DEAŞ’ın İslam devleti kurma çabaları sırasında yaptığı gibi köleliğin ve köle ticaretinin yeniden canlandırılması gibi terör eylemlerini küresel sahneye taşıyan diğer tüm örgütlerden ayrıldığı da söylenmeli.

g4tg
Tulkerim'de Hamas'ın kuruluşunun yıl dönümü töreninde Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın kurucusu Hasan el-Benna'nın resimlerini ellerinde tutan Hamas destekçileri, 14 Aralık 2014 (AFP)

Öte yandan, Müslüman Kardeşler Teşkilatı ve benzeri grupların iktidardaki hükümetlerle ateşkes dönemlerinde faaliyet gösterdikleri bağlamları burada hatırlamakta fayda var. Söz konusu gruplar, birçok büyük meslek sendikasında, özellikle bilimsel uzmanlık alanlarıyla uğraşanlarda (doktorlar, mühendisler vb.) liderlik pozisyonlarına yükselmiş, ‘bilim ve inanç’ ya da ‘Kuran'daki bilimsel mucizeler’ adlarıyla bilinen kavramlar aracılığıyla bilim ve teknolojiye ilişkin yanlış bir algı yaymayı başarmışlardır.

Müslüman Kardeşler Teşkilatı, yetkililerle yaşadığı zulüm ve kanlı çatışmalara rağmen, neden neredeyse 100 yıldır yok olmadı?

Ancak en önemli faktör, tutarlı ve istikrarlı olmayan siyasi otoritelerle olan ilişkilerden ziyade fırsatçılık ve fırsatları değerlendirmeye yakın bir ilişkiydi. Müslüman Kardeşler, belirli koşullarda taktiksel ilerleme kaydetmesini sağlayan projelere katılmayı kabul ediyordu. Örneğin, 1970'lerin ilk yarısında Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın solcu üniversite öğrencilerine karşı başlattığı kampanyaya katılarak, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı solculara darbe vurmak için kullanmıştı. Daha sonra iktidarla ilişkiler bozuldu, ancak Hüsnü Mübarek döneminde yeniden düzeldi. Bu düzelme ‘25 Ocak Devrimi’ne kadar sürdü. Ancak Müslüman Kardeşler, ‘Öfke Cuması’ gerçekleşene kadar devrime katılmakta geç kalmıştı.

Dolayısıyla bu fenomenin yükselişi veya düşüşüyle ilgili birçok soru işareti var. Bunlar genellikle cevaplamaktan kaçındığımız sorular. Çünkü bunların mevcut durum ve onun örneğin, iktidar ve iktidara erişim sorunu, iktidarı talep etmenin meşruiyeti, din ve siyasetle ilişkisi, devletle/otoriteyle bütünleşmesi veya ayrılması gibi parametreleriyle bağlantılı olduğunu biliyoruz.

Bu yüzden yaklaşımlarımızı Müslüman Kardeşler ve diğerlerinin çelişkilerini araştırmakla sınırlıyoruz ve sorunların yüzeyinde ve bunlardan kaynaklanan siyasi ve sosyal çıkmazlarda küçük çizikler atmaktan öteye geçmek istemiyoruz. Müslüman Kardeşler Teşkilatı, yetkililerle yaşadığı zulüm ve kanlı çatışmalara rağmen, neredeyse 100 yıldır neden yok olmadı? Burada dışarıdan destek ve finansman aldıklarını hatırlamak yeterli olmaz. Çünkü aynı zamanda belirli koşullarda iktidarı ele geçirmeleri için teşvik edildiklerini de hatırlamak gerekir. Birçok güç benzer şekilde destek aldıktan sonra başarısız oldu ve ortadan kayboldu. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı, ulaşması imkânsız bir şeyi isteyen sosyal grubun ifadesi olarak görmek daha yararlı olacaktır. Çünkü ne zaman siyasi söylemine dini meşruiyet kazandırmak ve iktidarı ele geçirebilecek bir çoğunluğa dönüşmek istese başarısız oluyor. Bu kısır döngü, belirli aşamalarda devletin ve toplumun yapısını ve içindeki herkesi yok etme çabalarına dönüşen krizlere yol açtı.

Bu satırlarda gazeteciliğin temelindeki 5N1K sorularını yanıtlamamış olabiliriz, fakat bunları anlamsız sözlerle yanıtlamaktan kaçınmaktansa bilinçli bir şekilde ele almayı tercih ediyoruz.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



El Kaide, Mali'de yayılmak için nasıl ikna edildi?

DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
TT

El Kaide, Mali'de yayılmak için nasıl ikna edildi?

DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)

Maher Farghali

Kuzey Afrika’daki El Kaide’nin eski lideri Abdulmalik Droukdel adına 2013 yılında, Mali ve Sahil ülkelerindeki örgüt liderlerine gönderilen ve ‘Azavad’daki İslamcı Cihat Projesi Hakkında Genel Yönergeler’ başlığını taşıyan eski bir mektup, El Kaide'ye bağlı örgütleri kontrol altına almak, ehlileştirmek ve Selefî cihatçılıktan siyasi bir yapıya dönüştürmek için başarılı girişimlerde bulunulduğunu ortaya koydu. Amaç, çevrelerindeki gerçeklere daha duyarlı hale gelmelerini ve şeriat hükümlerinin uygulanması, toplumun İslamlaştırılması ve bir İslam devletinin kurulması gibi hedeflerin gerçekleştirilmesiydi. Bu durum, geçtiğimiz günlerde Bamako'daki iktidar askeri konseyi karşısında Azavad Kurtuluş Cephesi (FLA) ile Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNİM) arasında sağlanan ittifak ve sahadaki koordinasyon sırasında netleşti.

El Kaide’nin yeni evrimi

Gözlemcilerin Mali'deki çatışma haritasının yeniden çizilmesi olarak değerlendirdiği bu gelişmede, ideolojik açıdan birbirine zıt olan Azavad devleti kurmayı hedefleyen milliyetçi proje ile İslam emirliği kurmayı amaçlayan sınır ötesi cihatçı proje arasındaki derin uçurum yavaş yavaş kapandı. Bu süreç 2013 yılında El Kaide'nin medya kolu es-Sehab Vakfı’nın ‘Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergeler’ adıyla yayımladığı mektupla başladı. 17 sistematik çalışma yönergesi içeren bu belgede öne çıkan başlıca noktalar arasında, birincisi askeri olarak çalışma alanı, ikinci olarak davet alanı öne çıkıyordu. Birincisi bilinçlendirme ve yetiştirme cephelerinden biri çatışmanın yükünü taşırken diğer alan kitleleri bilinçlendirme, kışkırtma ve harekete geçirme çabası yürütüyor. Belge ayrıca yerel yöneticilerle çatışmayı yatıştırarak bunu davet, açıklama, kışkırtma, üye kazanma, para ve taraftar toplama amacıyla kullanmayı, diğer gruplarla savaşmamayı, halkı öldürmekten ve onlarla çatışmaktan kaçınmayı, düşmanları camilerde, pazarlarda ve kalabalık yerlerde hedef almaktan uzak durmayı da öngörüyordu.

El Kaide'ye bağlı CNIM, sınır ötesi değil yerel bir cihatçı model haline geldi ve Mali ile Sahel'deki yerel kabilevi ve toplumsal yapılara geniş ölçüde uyum sağladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre mektupta, El Kaide örgütü ile Azavad projesi arasındaki ilişkiyi ve bu projenin nasıl geliştirileceğini ele aldı. Örgütün kendi faaliyetinin niteliğini belirlemesi gerektiğini vurguladı. Buna göre ‘Küresel cihadı mı destekliyor yoksa yerel Azavad projesini mi?’ ve ‘İkisi birbirini etkileyeceğinden nasıl denge kuracak?’ sorularının yanıtları arandı.

Mektupta bu konuda, örgüt yapısını Azavad projesinin yönetiminden bağımsız tutmak ya da iç faaliyeti Azavad yönetimine, küresel cihat faaliyetini ise örgüt yönetimine bağlamak ya da örgütün bir bölümünü boşaltarak Ensaruddin Emiri’nin emrine vermek şeklindeki seçenekleri önerdi. Tüm bunlar, örgüt mensuplarının Azavad vatandaşlığına kavuşturulması hakkını, Azavad topraklarındaki cihat faaliyetinin durdurulmasını ve örgüte mensubiyetin korunmasını, çıkarlar ile zararlar arasında denge gözetilmesini ve Azavad topraklarındaki faaliyetlerin tamamen durdurulmasını gerektiriyor.

Mektup aynı zamanda Azavad'daki El Kaide’ye bağlı hareket ve tugaylara kabile ve aşiret liderlerini sürece dahil etmelerini, hiçbir tarafı dışlamamalarını, tekfir meselelerini gündeme getirmemelerini, bölge ülkelerini güvence altına alan olgun bir dış söylem benimsemelerini ve İslami anayasa tasarısında şu an belirli bir fıkhi görüşü benimsememelerini emrediyor.

dsv
Mali'nin başkenti Bamako'da bir ordu anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)

Geniş çevrelerde yayımlanan ve El Kaide'ye bağlı gruplar arasında dolaşıma giren bu yönergelere bakıldığında, ‘yerel yönetimle çeliştiği sürece ulusal örgütlerin kendini feshetmesi; genel çıkar açısından yararlı olduğu sürece milliyetçi, etnik ya da laik eğilimli fraksiyonları kabul etmek ve onlarla ittifak kurma çağrıları yapıldığı görülüyor. Nitekim Mali'deki FLA ile yakın zamanda kurulan ittifak da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Mektupta şu ifadeler yer aldı:

“Mali’deki projeyi istikrarlı bir devlet olarak abartmamalıyız; Azavad'daki Arap toplumunun farklı kesimleriyle köprüler kurmalıyız. Bu, uluslararası baskıları hafifletmemizi sağlayacaktır. Azavad projesine önünde pek çok aşama bulunan küçük bir bebek gözüyle bakmak önemli. Çünkü bu bakış açısı rakipleri tarafsızlaştırmamızı, çıkarlar ile zararlar arasında denge gözetmemizi ve yerel toplumla kabileleri seferber etmek, tekfir meselelerini gündeme getirmemek ve kabilevi temsili ile İslam dinine bağlılığı bir araya getiren tüm bileşenleri kapsayan bir İslam konseyi oluşturmak gibi en uygun politikaları uygulamamızı mümkün kılar.”

CNIM yerel cihada doğru ilerliyor

Cihatçıların devlet anlayışları, demokratik pratik, parti sistemi, anayasa ve beşeri kanunlara karşı tam bir karşıtlık içinde olmalarına karşın cihat faaliyetlerine ilişkin yönerge mesajı doğrultusunda hareket eden El Kaide'ye bağlı CNIM, sınır ötesi değil yerel bir cihatçı model haline geldi. Kidal’den Tuareg lider Iyad Ag Ghali ve Mali'nin orta kesimlerinden Fula kökenli Amadou Kofa'nın liderliğinde Mali ve Sahel'deki yerel kabilevi ve toplumsal yapılara geniş ölçüde uyum sağladı.

Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergeler’in en kritik noktası, başkentlerden uzak ve dışlanmış yerel halkın desteklenmesiydi. Bu kitleler savaşa davet edilerek korunmaları sağlandı ve kendilerine iş fırsatları sunuldu.

CNIM'in sahada hayata geçirdiği ilk uygulama, Tuareg kabilesine ve Arap, Fula, Songay ile Bambara topluluklarına sızmaktı. Örgütün çekiciliği Dogon, Seno-Gondo Ovası, Sikasso bölgesindeki Minianka ve Burkina Faso'nun farklı bölgelerindeki More ve Bissa gibi diğer etnik grupları da kapsadı. Bu etnik grupların çeşitliliği örgütün medya söylemine de yansıdı. Örgüt, farklı bileşenlerinin ötesine geçebilmek amacıyla 2020 yılı ortasından 2023 yılı sonuna kadar bir dizi reform ve yeniden yapılanma gerçekleştirdi. Bu süreç, aralarındaki gerilimin büyümesine ve yıllar önce patlak veren iki grup arasındaki çatışmaya yanıt niteliği taşıyordu.

İkinci olarak örgüt başarılı oldu saflarını birleştirdi. DEAŞ’ın kalelerinden sürdü ve iç uyumu ile bütünlüğü korumak amacıyla farklı gruplar arasında bağımsızlık ile karşılıklı bağlılık arasında daha etkin bir denge sağlayan bir sistem geliştirdi. Bu yeni yapı, grupları belirli düzeyde özerkliklerini korurken örgüt içindeki diğer gruplarla iş birliği ve koordinasyonu sürdürmelerine olanak tanıdı.

Afrika Araştırmaları Merkezi'ne göre örgüt, yerel komuta düzeyini geniş çapta üç katmanlı bir hiyerarşiye böldü. Bunlar; Merkezi liderlik grubu (Şura Konseyi), kendi belirlenen bölgelerindeki operasyonları denetleyen bölgesel komutanlıklar (bölge emirlikleri) ve yerel düzeydeki bölge komutanlıkları (merkez emirlikleri). Liderlik, genel stratejik yönelimi, farklı taraflar ve gruplar arasındaki uyumu ile İslami Mağrip El Kaidesi ve diğer gruplar gibi ana ve ortak örgütlerle koordinasyonu güvence altına aldı. Yalnız kalmış topluluklar üzerindeki nüfuzunu artırmak amacıyla örgüt ve bünyesindeki gruplar Mali ile Burkina Faso arasındaki Nijer sınırını ve Tillia, Oulam ve Banibangou bölgelerini sömürmeye çalışıyor.

Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergelerin en kritik noktası, başkentlerden uzak ve dışlanmış yerel halkın desteklenmesiydi. Bu kitleler El Kaide bağlantılı örgüt saflarında savaşmaya davet edilerek korunmaları sağlandı ve kendilerine iş fırsatları sunuldu. Mali'deki etnik ve kabilevi çatışmalara dinî bir kılıf giydirerek genişleyen CNIM; Ensaruddin, Masina Kurtuluş Cephesi, el-Murabitun ve Tevhid ve Cihad olmak üzere dört ana gruptan oluşuyor. Bünyesinde Serma Tugayı başta olmak üzere çeşitli tugaylar da bulunuyor.

Etnik öz savunma milislerinin yayılması, bölgede faaliyet gösteren silahlı grupların ve terör eylemleri ile gerçekleştirdikleri katliamlardan sorumluluklarının tespit edilmesini güçleştirdi.

Dr. Ahmed Askar, yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“CNIM, yönergelerde yer aldığı üzere arazi anlaşmazlıkları ve çoban toplulukları arasındaki çatışmalar gibi yerel meseleleri benimsemede başarılı oldu. Bu durum örgüte çekicilik ve güç kazandırarak El Kaide üyelerinin yerel halkı güvenlik güçleriyle ilişkilerini kesmek ya da ölümcül misilleme eylemlerine maruz kalmak gibi bir seçimle karşı karşıya bırakmasını sağladı. Bu süreç aynı zamanda örgütün yerel halkı yönetimlerin korunan bölgelerdeki balıkçılık, hayvancılık ve altın çıkarımına yönelik yasaklara uymamaya itmesine de zemin hazırladı; bu faaliyetlerden elde edilen gelirler örgüte pek çok kişiyi çekti.”

Küresel Terörle Mücadele Merkezi, Afrika Saheli'ndeki kırılgan devletlerin risklerini inceleyen bir araştırmasında, CNIM'in suç çetelerine faaliyetleri için dinî meşruiyet sağladığını, hatta pek çok kaçağa sığınak sunduğunu teyit etti. Taraflar arasında para, koruma ve engebeli arazilerdeki geçiş güzergâhları konusunda bir alışveriş gerçekleşti. Mali Askeri Konseyi’ne karşı duyulan ortak düşmanlık da bu ilişkiyi pekiştirdi.

Büyük toprak parçaları üzerindeki kontrolü sayesinde örgüt, bu bölgelerin yönetimi ile otlak, arazi ve kaynak anlaşmazlıklarının çözümünde bir model sundu. Örgüt ve lideri İyad Ag Gali, öz savunma milislerini destekleyerek ve topraklarını savunmak ya da geri almak isteyen çoban topluluklarının yanında yer alarak nüfuz kazandı. Örgüt, kendisine başvuranları korumak ya da erzak satın almak amacıyla köylerde düzenli devriye gezdi. Bu durum, örgüte köylüler arasında geniş bir kitle tabanı oluşturdu.

dfvrtbg
Gece gerçekleştirilen ve üç kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bombalı araç saldırısının ardından Gao'da hasar gören bir binanın yanında duran Mali askerleri, 13 Kasım 2018 (AFP)

Afrika Araştırmaları Merkezi, El Kaide gruplarının toplulukları mezhepsel kutuplaştırma yoluyla nasıl ele geçirdiğini açıkladı. Merkeze göre gruplar önce toplulukları birbirine düşürdü, ardından güvenlik kuvvetlerine alternatif olarak halkı koruma çözümleri sundu. Bu yöntem, mağdurları istismar etmelerine ve saflarına katılmaya yönlendirmelerine imkân tanıdı. Hükümetin otlaklar ve sınırlardan yabancı hayvan geçişini yasaklayan mevzuatının ardından örgütler ve tugaylar güvenlik kurumlarını zayıflatmak, hayvancılık taşımacılığını mümkün kılmak, otlak bölgelerini korumak ve kuraklık mevsiminde hayvanlarını canlı tutmak için mücadele eden dışlanmışları istihdam etmek amacıyla sahaya girdi. Gruplar aynı zamanda topraklarını savunmak ya da geri almak isteyen çoban topluluklarının yanında da yer aldı.

Dr. Hamdi Abdurrahman ise şu değerlendirmede bulundu:

“Etnik öz savunma milislerinin (Fula, Bambara, Dogon ve Mossi) yayılması, ardı ardına gelen hükümetlerin bir kısmını silahlandırıp desteklediği milislerin yoğun varlığı nedeniyle faaliyet gösteren silahlı grupların ve terör eylemleri ile gerçekleştirilen katliamlardan sorumluluklarının tespit edilmesini güçleştirdi. Bu milisler arasında ‘geleneksel avcılar’ olarak bilinen Dozo ve Dan Na Ambassagou grubu da yer alıyor. Bu gruplar kabileleri savunurken Mali ordusu da operasyonlar sırasında onların arazi bilgilerinden yararlandı ve hatta seçimlerin güvenliğini sağlamak için bu gruplardan timler oluşturdu. CNIM, devletin kontrolünün olmadığı yerde toplumun askerileşmesinden ve çiftçileri, balıkçıları ve çobanları korumaktan aciz kalan devletin boşluğunda ortaya çıkan öz savunma gruplarından yararlandı. Örgüt müdahale ederek saldırılarını topluluk içi hesaplaşmalarla iç içe geçirdi. Bu durum şiddet yanlısı aşırılık örgütleri ile suç çeteleri arasındaki ayrımın yapılmasını daha da güçleştirdi.

El Kaide'ye bağlı CNIM'in ve müttefik ile ortak örgüt ve tugaylarının en belirgin dönüşümleri, ibadet anlayışı bakımından Selefiler, yerel anlayış bakımından cihatçılar ve siyasi anlayış bakımından İhvancılar olarak özetlenebilir.

Öte yandan Dr. Ahmed Emel, Afrika Araştırmaları dergisinde Sahel bölgesi ülkelerinde terörle mücadelede ordunun performansı üzerindeki yapısal kısıtlamaların etkisine ilişkin şunları yazdı:

“Örgüt, yerel cihada ve ticaretin düzenlenmesine öncelik verdi. Çoğunlukla ticaret yollarını güvence altına alarak ve bazı ürünlerin ticareti üzerinden vergi toplayarak para kazandı. Bu durum örgütün savaşçı ya da yardımcı olarak istihdam ettiği topluluk bireyleriyle sosyal etkileşim kurmasını sağladı. Ancak geleneksel herhangi bir denetimden kaçarak sivil hedeflere yönelik terör eylemleri düzenleyen ve altın gelirleri ile ticaret ağlarını kontrol etmek amacıyla yerel toplulukları sindirmeye çalışan yeni saldırganların sürekli ortaya çıkması sorun teşkil ediyor. Böylece yasadışı silah ticareti ile çeteler ve çoban grupları arasında bir bağ kuruldu. Yasadışı silah ticareti kırsal bölgelerin büyük kesiminde yaygın bir olgu haline geldi. Bu çeteler yasadışı silah tedarik yolları oluşturarak Sahel bölgesi, Büyük Göller bölgesi ve Orta Afrika'daki çatışma bölgeleri arasındaki örgütler ve yasadışı ticaret için önemli kanallar işlevi üstlendi.”

Mektup, Mali'deki örgütlerin başkalarıyla ilişkilerini düzenleme yönündeki dönüşümlerini açığa çıkarırken ‘stratejik öncelikleri değiştirmeye’ kapı aralayarak cihatçı grupların genel seyri hakkında önemli ipuçları verdi. Bu dönüşüm; fikirlerin evrilme imkânını, cihadı ulusüstü değil ulusal kılmayı, yalnızca yerel düzeyde savaşmayı, cihadın küreselleşmesine son vermeyi, türbeleri yıkmak gibi bazı davranışlarla toplulukları düşman haline getirmemeyi, iç ve dış faaliyeti belirlemeyi ve tüm taraflar arasında denge gözetmeyi kapsıyor.

El Kaide'ye bağlı CNIM'in ve müttefik ile ortak örgüt ve tugaylarının en belirgin dönüşümleri, ibadet anlayışı bakımından Selefiler, yerel anlayış bakımından cihatçılar ve siyasi anlayış bakımından İhvancılar olarak özetlenebilir. Tüm bunları yerel halkın sıkıntılarından nemalanarak, kontrol altındaki bölgelerde (kuzey ve orta Mali) belirli düzeyde yerel özerkliğe izin vererek, küresel cihattan uzaklaşarak ve mümkün olduğunca geleneksel kabilevi yapıları (liderler ve gelenekler gibi) koruyarak yapıyor. Bunun karşılığında ya kendisine biat edilmesini ya da muhalefet edilmemesini talep ediyor. Propagandalarında (Tamasheq ve Fulfulde gibi) yerel dilleri kullanıyor. Bu gelişme, Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergelerinde yer alan ‘toplulukları karşıya almak yerine onlarla bütünleşmek ve aynı hedefi paylaşan diğer gruplarla ittifak kurmak’ şeklindeki El Kaide stratejisinin bir parçasıydı.


Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi
TT

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Aliya Mansur

Tadamon Mahallesi kasabı Emced Yusuf, adaletin elinde. Devrimin başlangıcında Dera'daki Siyasi Güvenlik biriminin başkanı ve Beşşar Esed'ın kuzeni Atıf Necip, cezaevinde ve yargılanıyor. 2013’te Guta’daki kimyasal silah katliamının sorumlularından biri olan general Adnan Hilve tutuklandı. Suriye'de geçiş dönemi adaleti süreci başladı.

Bu süreç ülkede hukuki tartışmalara yol açarken, halk arasında da rahatlama yarattı. 14 yıllık devrim boyunca verilen 1 milyondan fazla kurbanın ardından, çocuklarını öldürenlerin adalete teslim edildiğini gören Suriyeliler bir tür kurtuluş duygusu hissettiler. Bu arada, hukukçular, sürecin kusursuz olduğuna inananlar ile Suriye yasalarının savaş suçlarını tanımadığını savunanlar arasında bölünmüş durumda. Bu nedenle, ikinci grup, yargılamaların yasama meclisi toplanıp bu süreçle ilgili yasaları çıkarana kadar ertelenmesinin daha iyi olacağına inanıyor.

Geçiş dönemi adaletinin gidişatı hakkındaki tartışmalar Suriyeliler arasında en çok konuşulan konuyken, modern tarihte eşi benzeri görülmemiş suçları, işkenceleri, tecavüzü ve tutuklulardan soğukkanlılıkla organlarının alınmasını gösteren videolar sızdırılmaya veya yeniden yayınlanmaya başladı. Bu suçlara, Esed rejiminin güvenlik ve askeri personelinin yanı sıra doktorlar da katılmıştı.

Devrimin ilk aylarında, kendi güçleri tarafından işlenen suistimallerin ve ihlallerin videolarını Esed rejiminin kendisi sızdırıyordu. Devrimi bir özgürlük ve onur mücadelesinden silahlı mezhepsel çatışmaya dönüştürmek için, sızdırılan tüm videolarda kasten Alevi aksanıyla konuşan kişilerin yer almasını sağlıyordu. Sızıntılardan Esed'in sorumlu olduğundan şüphe yoktu; zira sıradan bir Suriye vatandaşının, ordu ve güvenlik güçlerinin sivilleri dövdüğü, aşağıladığı ve işkence ettiği, kasıtlı olarak mezhepsel mesajlar verdiği anları yakından fotoğraflaması ve yüksek çözünürlükte video kaydı alması imkansızdı.

İşkence videolarının yeniden yayınlanması ile birlikte, sivillerin aşağılandığı ve işkence gördüğü videoların sızdırıldığı devrimin ilk günlerini hatırladım.

Bugün, adalet süreci başlamışken ve Suriyeliler, kendilerine yönelik öldürme ve işkence eylemlerine katılanlardan bazılarının parmaklıklar ardında olduğunu görmeye başlarken, bu videoların yayınlanması bazı endişeleri artırdı. Devrimde yer alan hiç kimsenin Suriyelilere olanları unuttuğu söylenemez, ama bu sızıntılar Suriye'deki mezhepsel gerilimleri yeni boyutlara taşıdığı için endişe uyandırıyor.

Suriye'nin başlattığı toparlanma süreci, mezhepsel çatışmaları kışkırtmakla bağdaşmaz ve adalet süreci de, intikam çağrılarıyla bağdaşmaz. Hal böyleyken bu çağrılar sadece faillere, hatta diğer mezheplerden faillere karşı değil, Alevi toplumunun tüm üyelerine karşı intikam çağrısı yapıyorsa durum daha da vahimdir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kurbanların ve kayıp kişilerin ailelerinin duyduğu öfke haklıdır ve devrim yıllarında ülkede gerçekte neler olup bittiğinden habersiz olanların hissettiği şok da anlaşılabilir. Ancak anlaşılmaz ve kabul edilemez olan husus, sadece failden değil, ailesinden, toplumundan ve köyünden de intikam alınması çağrıları yapılmasıdır.

Devrimin başlangıcındaki sızıntılardan faydalananların, bugün bu videoların yeniden yayınlanmasından da en çok fayda sağlayanlar olduğunu herkese hatırlatmamıza gerek var mı? Peki mezhepçi çatışmaların yeni Suriye'ye veya hükümetine hiçbir fayda sağlamayacağını belirtmeye gerek var mı? Bazen, çekilen tüm acılara ve adaletsizliklere rağmen, soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. Suriye halkı, intikam, misilleme veya mezhep çatışmalarının adalet sürecini aksatacağını ve Suriye'nin toparlanma ve istikrar yolundaki ilerlemesini engelleyeceğini anlamalıdır.

Sızdırılan videolara rağmen, Esed'in Suriye halkına karşı işlediği suçlara katılan herkesin sadece bir mezhebe mensup olduğunu kim söylüyor? Herhangi bir Suriyeli, Suriyelilerin öldürülmesi, işkence görmesi ve yerinden edilmesi eylemlerine katılan onlarca, hatta yüzlerce çeşitli mezheplerden subayın adını sayabilir. Erlerden bahsetmiyoruz bile.

Martin Luther King’in dediği gibi, “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalete bir tehdittir.” İntikam yolunun engelleyeceği ilk şey adalet sürecidir ve genelleme ve kışkırtma söyleminin tehdit edeceği ilk şey, tüm vatandaşları için istikrarlı bir devlet kurma projesidir.

Bu, suçluları affetme çağrısı değil, tüm failleri yargılama çağrısıdır; intikam değil adalet çağrısıdır; mezhepçilik değil devlet çağrısıdır; dünün mazlumlarının bugünün zalimlerine dönüşmesini engelleme çağrısıdır.

Bugün Suriyelilerin adalete ihtiyacı olduğu kadar, Suriye'nin de istikrara ihtiyacı vardır. İstikrar, adaletin zıttı değildir, ancak kesinlikle intikam ve mezhepçi kışkırtmaların zıttıdır.


Libya'daki siyasi bölünme medyadaki ‘cephe çatışmalarını’ besliyor

Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
TT

Libya'daki siyasi bölünme medyadaki ‘cephe çatışmalarını’ besliyor

Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)

Libya, 2011 yılında Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinden bu yana yalnızca siyasi ve askerî açıdan bölünmekle kalmadı, zamanla paralel bir medya haritası da oluştu. Uluslararası ve yerel tanıklıklara göre fiili otorite ve silahlı grupların nüfuzu ile keskin siyasi kutuplaşma ortamında televizyon kanalları ve haber platformları ‘çatışan taraflar’ arasında dağılarak yerleşik bir hal aldı.

Ülkenin doğusu ile batısı arasında pek çok medya kuruluşu aynı cephe hatlarını yansıtır hale geldi. Bu tabloya ‘gazeteciler üzerinde artan baskı ve bağımsız mesleki çalışma alanının daralması’ suçlamaları da eşlik etti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü bu durumu 2011 yılından bu yana ‘bir bilgi kara deliğine yaklaşma’ olarak nitelendiriyor.

‘Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün arifesinde Trablus'taki tablo, krizin boyutlarını yansıtır nitelikteydi. Basın özgürlüğüyle ilgilenen bir merkez, cumartesi günü ‘Sada el-Hakika’ (Gerçeğin Sesi) başlıklı bir sergi düzenledi. Fotoğraflar, karikatürler ve görsel sanat aracılığıyla 2011'den bu yana Libya gazeteciliğinin gerçekliğine ilişkin tanıklıkları ve ihlalleri belgeleyen bu sergi, medya nüfuzunun haritasını çizen bölünme gölgesinde gerçekleşti.

Medya nüfuz haritalarını çiziyor

Libya Basın Özgürlüğü Merkezi Başkanı Muhammed en-Nacim, "İki hükümet arasındaki bölünmeyi yaşayan bir ülkede cepheler arasındaki çatışma, medyayı bu çatışmadan tarafsız kılacak bir yönetişim mekanizması olmaksızın anlaşmazlığın iki tarafınca yönlendirilen siyasi sermayenin egemenliğiyle giderek derinleşiyor” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Nacim, bazı sosyal medya sayfalarının da ‘cepheler arasındaki kavgayı kışkırtmaya ve yanıltıcı propaganda aracılığıyla rakipleri karalamaya’ katkıda bulunduğunu ekledi.

FFVFVF
Dün Trablus'ta Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlamaları kapsamında düzenlenen sanat sergisi (Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)

Öte yandan RSF, geçtiğimiz hafta yayımladığı yıllık raporunda Libya basınındaki bu gerçekliğin ülkenin doğusu ile batısı arasındaki siyasi ve askeri kutuplaşmayı açıkça yansıttığını vurguladı. Rapora göre televizyon kanalları, bağımsız medya platformları olmaktan çok iktidar için yarışan taraflar arasındaki nüfuz haritalarının uzantısına dönüşmüş durumda.

Batı Libya Gazeteciler Sendikası Başkanı Mansur el-Ahraş da Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu nitelendirmeye katılarak cepheler arası çatışmanın yansımalarının zaman içinde Libya’daki medya sahnesine yerleştiğini söyledi. Kutuplaşmanın ülkeyi bağımsız medya ve gazetecilik pratiği için elverişsiz bir ortama dönüştürdüğüne de dikkat çekti.

Sahada medya bölünmesi, Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'nin takip ettiği haritaya göre bir kısmı Libya içinden, diğerleri yurt dışından yayın yapan kanallarla ülkenin doğusu ile batısı arasında net biçimde ortaya çıkıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu (LUO) ile ittifak halindeki güçlerin yoğunlaştığı doğuda Libya Hadath, el-Masar ve el-Hadath el-Libi gibi kanallar öne çıkıyor. Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'ne göre bu kanallar, söz konusu siyasi ve askeri kampa destek veren bir söylem benimsiyor.

Yine Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'ne göre Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin yoğunlaştığı batıda ise el-Tenasuah, Selam Libya ve el-Vataniyye gibi kanallar öne çıkarken, bu kanallar Trablus'taki iktidarın meşruiyetine odaklanan ve doğudaki rakiplerini eleştiren karşı siyasi bir söylem benimsiyor.

Bölünmüş bir gerçekliğin ortasında medya savaşı

Yerel medya kuruluşlarının birbiriyle çatıştığı bu bölünmüşlüğü, söz konusu kanallardan birinde daha önce çalışmış olan Libyalı gazeteci Muhammed el-Karac da doğruluyor. Karac, Şarku’l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, Libya'da basın özgürlüğünün artık ‘sorgulanır hale geldiğini’ belirterek çalışma ortamını siyasi bölünmenin tarafları, silahlı gruplar, nüfuzlu isimler ve iş insanları arasındaki kutuplaşma için verimli bir zemin olarak nitelendirdi. Karac, bizzat bu çatışmanın pek çok tezahürüne tanık olduğunu da vurguladı.

SDVDFEV
Es-Sadık es-Sur, geçtiğimiz aralık ayında Libya Haber Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Abdulbasid Ahmed Ebu Diyye'yi kabul ederken (Libya Haber Ajansı)

RSF’ye göre Libya'nın doğusunda bazı medya kuruluşlarının iç sansür uygulamasına karşın tablo çok farklı değil. RSF, gazeteci ve blog yazarı Salihin ez-Zevali'nin 2024 yılının mayıs ayında İcdabiye şehrinde tutuklanmasının ardından yaklaşık 18 aydır Bingazi'deki İç Güvenlik Teşkilatı'nda gözaltında tutulmasına yönelik insan hakları taleplerinin sürdüğüne dikkati çekti.

Bazı yerel medya kuruluşları ve gazeteler daha mesleki ve dengeli bir çizgi sunmaya çalışsa da gözlemciler siyasi ve güvenlik kutuplaşmasının yoğunluğunun medya tarafsızlığını son derece güç bir görev haline getirdiğini değerlendiriyor.

Dikkat çekici bir gelişme olarak doğu ve batıdaki yetkililer geçtiğimiz yıl Trablus ve Bingazi'de iki ayrı medya forumu düzenledi. Ancak Ahraş, bu forumları ‘mesleğin zorluklarını ele almaktan çok imajı güzelleştirmeye yönelik hükümet finansmanlı etkinlikler’ olarak nitelendirdi ve ‘sendika kuruluşlarının katılıma davet edilmediğine’ dikkati çekti.

Libya, RSF tarafından yayınlanan Basın Özgürlüğü Endeksi'nde bir sıra gerileyerek, ‘kötü’ ile ‘tehlikeli’ durumları arasındaki sınırda kalmaya devam etti.

RSF’ye göre birçok gazeteci, silahlı grupların veya fiili otoritelerin nüfuzu altında çalışırken diğerleri, ifade özgürlüğü ve gazetecilerin güvenliği konusunda yasal güvencelerin zayıflığı nedeniyle ‘yayın politikalarını iktidar güçlerine uydurmak’ zorunda kalıyor.

Bu durumun bazı gazetecilerin ülkeyi terk etmesine neden olduğunu vurguladılar. Bu gazeteciler arasında, 11 yıldır yurtdışında yaşayan Libyalı gazeteci ve sunucu Halil el-Hasi de bulunuyor. Hasi, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, şu anda Libya’ya dönmenin mümkün olmadığını söyledi.

Onun ifadesiyle, ‘siyasi bölünmenin devam etmesi, kutuplaşmanın yayılması ve milislerin etkisinin artması nedeniyle’ profesyonelliği hedefleyen herhangi bir araştırmacı gazetecinin geri dönüşü ‘hesaplanamaz bir risk’ haline geldi.

Uluslararası ve yerel raporların, LUO Başkomutanı Mareşal Halife Hafter’in 2019-2020 yıllarında Trablus’a karşı başlattığı savaşın sona ermesinden bu yana nispi bir iyileşme olduğunu teyit etmesine rağmen, bazı Libyalı gazeteciler, sindirme gerçekliğinin bazen abartıldığını düşünüyor.

Bunlardan biri olan gazeteci Ahmed el-Hadiri, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bilgi almak için hem doğudaki hem de batıdaki hükümetlerle iletişim kurmanın ‘hala mümkün’ olduğunu belirtirken, bazı bağımsız medya kuruluşlarının hassas konulara yaklaşmaktan kaçındığını kabul etti.

Hadiri, medya sektörünün küresel olarak hızlı bir gelişme gösterdiğini, ancak Libya yasalarının bu dönüşüme ayak uyduramadığını, özellikle ifade özgürlüğü ve gazetecilik faaliyetleri konusunda, bu durumun da yasal reform gerektirdiğini vurguladı.

Öte yandan Batı Libya Gazeteciler Odası Başkanı, çözümün yasal reformların ötesine geçtiğini ve ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümetin birleştirilmesi, uzlaşmacı bir anayasa oluşturulması ve medya özgürlüğüne saygı gösterilmesinin toplu olarak kabul edilmesinden ibaret olduğunu düşünüyor.