Papa Francis'ten sonra yerine geçecek isim ABD'li mi yoksa Afrikalı mı olacak?

Papa Francis’in desteklediği Asyalı papa adayının şansı ne kadar? İtalyanlar, 1978'de kaybettikleri ve o tarihten beri istedikleri Katolik Kilisesi liderliğini nasıl geri kazanacaklar?

Papa Francis, gençliğinden beri tek akciğerle yaşıyor / Fotoğraf: AP
Papa Francis, gençliğinden beri tek akciğerle yaşıyor / Fotoğraf: AP
TT

Papa Francis'ten sonra yerine geçecek isim ABD'li mi yoksa Afrikalı mı olacak?

Papa Francis, gençliğinden beri tek akciğerle yaşıyor / Fotoğraf: AP
Papa Francis, gençliğinden beri tek akciğerle yaşıyor / Fotoğraf: AP

Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis, bir kez daha İtalya'nın başkenti Roma'daki Gemelli Hastanesi'ne kaldırıldı.

İlerleyen yaşının getirdiği sağlık problemlerinden ötürü haftalık rutin kontrolü için hastaneye giden 86 yaşındaki Papa, batın (karın) ameliyatı için hastanede kaldı.

Papalık yaptığı 10 yıl boyunca birçok sağlık sorunuyla karşı karşıya gelen Papa'nın iyi görünmeyen sağlık kontrollerinin ardından ameliyat edilmesine karar verildi.

Başta sinir enfeksiyonları olmak üzere kronik sağlık sorunları olan Papa Francis'in bu rahatsızlıklar yüzünden son aylarda bastonuna daha sıkı yaslandığı açıkça görünüyordu.

Papa Francis'in gençliğinden beri tek akciğerle yaşadığını bazıları bilmeyebilir.

Bu durum, tıpkı selefi Papa 16. Benedict gibi sağlık sorunları nedeniyle istifa edip etmeyeceği sorusunu akıllara getiriyor. 

Papa Francis'in kendisi son konuşmasında istifasını vasiyetinin başında zaten yazdığını ve baş havari Balıkçı Petrus'un halefi olarak episkoposluk görevini yerine getiremez olduğunda vasiyetin yerine getirilmesi için Katolik Kilisesi yönetimi Roman Curia Merkezi Yönetimi (Papa'nın lideri olduğu Vatikan hükümeti) tuttuğunu açıklamışken Vatikan'da yeniden istifa konuşmaları yapılacak gibi görünüyor. 

Independent Türkçe

Şu an papalık görevine gelişinin 11'inci yılında olan Papa Francis, kendisini zayıf ve güçsüz bırakan sağlık sorunlarına ve yapılan ameliyatlara rağmen, özellikle yakında Moğolistan'a bir ziyaret gerçekleştirmeyi ve ardından önümüzdeki ağustos ayında Portekiz'de dünyanın her yerinden on binlerce Katolik gençle birlikte Uluslararası Gençlik Günü'nü yönetmeyi planladığından istifa etmeye niyetli gibi görünmüyor.

Ancak Vatikan'ın güncel olaylarının iç yüzünü bilenler, Papa'nın doğaya ve bedenindeki koşullara direnmesi mümkün olmadığından emekli olması gerekebileceğini düşünüyorlar.

Ayrıca değerlendirilmesi gereken tek konu bu değil. Asıl değerlendirme, papalıktan istifa etmesi ya da vefatı halinde bundan sonra ne olacağı sorularının sorulmasıyla başlar.

Birçok kişinin zihnini kurcalayan başlıca soru ise Jorge Bergoglio'nun (Papa Francis'in papalığa gelmeden önceki adı) halefinin kim olacağı sorusu.

Bu soru, özellikle kimi Kuzey Amerika'dan, kimi Afrika'dan, kimi de Doğu Asya'dan bazı isimlerin olmasından ötürü perde arkasında yaşanan yumuşak mücadelelere kapı aralayan sorunlu bir soru.

Bunun yanında Papa'nın tarafından sevilen, geçtiğimiz yıllarda hızla terfi ettirmeye çalıştığı ve bu yüzden dikkatlerin üzerine çeken belli bir isim var gibi görünüyor.

Papalık ve Francis, kardinaller ve 'konklav' olarak bilinen papayı seçmek için yapılan toplantı ve oylama sürecinin gerçekleşme şekli hakkında konuşmak, bağımsız okumaların odak noktası olacak olsa da bu satırlarda bir sonraki papanın aralarında olacağı en önemli isimlere ışık tutmaya çalışacağız.

İnsanlar papayı ve papalığı neden önemsiyor?

Kısaca, 2000 yıllık geçmişi olan, onu kabul etsek de etmesek de iletişimin kesilmediği hiyerarşik bir kurumla karşı karşıyayız.

Kanadalı kardinal Marc Ouellet, 1944 yılında Kanada'nın Quebec kentinde doğdu. 1968'de rahip olarak atandı.

2001 yılında Papa 2. John Paul tarafından piskopos seçilen Ouellet, hem Papa 2. John Paul'e hem de kendisinden sonra göreve gelen 16. Benedict'e yakınlığıyla biliniyordu.

Halen Vatikan'daki Piskoposlar Meclisi (Sinod) başkanı olan Ouellet, Kutsal Makam'daki tanınmış isimlerden biri.

Ouellet'in papalığa seçilmesi, Vatikan tarihinde yeni bir jeopolitik gerçeklik anlamına gelecek ve Roma Katolik Kilisesi tarihinde Kuzey Amerika kıtasından gelen ilk papa olacak.

Ouellet, Katolik Kilisesi'nin boşanmış ve yeniden evlenmiş çiftleri kabul etmesi ve Kilise içindeki kutsal sırları uygulamaya hakları olup olmadığı gibi konularda neredeyse katı görüşlere sahip.

Ouellet, İkinci Vatikan Konsili'nin Katolik Kilisesi'ne açıklık getirdiğine inansa da düzenli bir aile hayatı yaşamayan insanlarla din kardeşi olmayı desteklemiyor.

Boşanıp yeniden evlenilmemesi için iki kez çağrıda bulunan Ouellet'e göre bu kişilerin inançlarını ifade etmelerinin ve yeniden Katolik cemaatine katılmalarının başka yollarını bulmalarına yardım edilmesi gerekiyor.

Katolik Kilisesi'nin ABD'deki Başpiskoposu Carlo Maria Vigano tarafından Papa Francis'e yöneltilen pedofiliyle suçlanan bazı üst düzey piskoposları gizlediği suçlamalarını kontrol altına almaya çalışmasıyla bilinen Ouellet, Katolikliğin en büyük savunucularından biri olarak kabul edilse de herhangi bir ilerici eğilim göstermiyor ve eski ilahilerin ve dini ritüellerin yeniden canlandırılmasını destekliyor.

Belki de bu eğilimi, muhafazakar çizgideki Papa 16. Benedict'e olan yakınlığından kaynaklanıyordu. Ouellet, birkaç ay önce ölen Papa 16. Benedict tarafından kurulan Kurumlar Konseyi'nde (Cor Unum) görev aldı.

Kilise içinde Papa Francis'e karşı yapılan muhalefeti kararlı bir şekilde reddeden Ouellet'e göre dini doğruluk, papanın şahsına duyan güven demektir.

Kilise içinde gerçek bir muhalefet olduğunu kabul etse de özellikle inanç meseleleriyle kesişen konularda açıktan konuşmak yerine bölünmeleri önlemek için tartışmaların içeride yaşanmasını tercih ediyor.

Papaya muhalefet edilmesini, Kutsal Ruh'un seçimlerinde süreklilik olduğu gerekçesiyle saçma bulan Ouellet, tıpkı Papa Francis gibi, Kilise'nin bugün insanlarla daha somut iletişime ihtiyacı olduğuna inanıyor.

Ancak Ouellet, ilerleyen yaşı nedeni favori papa adayı olmayabilir. Çünkü Vatikan'da geleneksel olarak ruhani, entelektüel ve toplumsal yenilenmeyi sağlamak için yaşlı bir papadan sonra genç bir papa seçilir.

İtalyan Kardinal Pietro Parolin

Kardinal Pietro Parolin, 1955 yılında İtalya'nın Schiavone köyünde doğdu ve 2013 yılından bu yana beri Vatikan Devlet Sekreterliği görevini yürütüyor.

Altı yıl boyunca Nijerya, Meksika ve Venezuela'da çeşitli diplomatik görevlerde bulunan Parolin, İtalyanca, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.

Parolin'in bir sonraki papa olması ne anlama geliyor?

Bunun olması Parolin'in 1655 yılında Papa 7. Alexander, 1667'de Papa 9. Clement ve 1939'da Papa 12. Pius'dan sonra Vatikan'da papalık rütbesine yükselen dördüncü Vatikan Devlet Sekreteri olacağı anlamına geliyor. 

Eğer Parolin papa seçilirse, papalık, ani ölümünden önce görevi yalnızca 33 gün sürdürmüş olan ve yerine Polonyalı 2. Papa John Paul'ün geldiği İtalyan Papa 1. John Paul'ün seçildiği 1978'den bu yana uzun bir aranın ardından yeniden İtalya'ya geri dönmüş olacak.

İtalyan bir papanın seçilmesi fikri artık Vatikan içinde baskın bir siyasi takıntı olmaktan çıktı ve bugün 120 kardinalden yaklaşık 28'inin İtalyan olmasına rağmen artık jeopolitik bir denge oluşturmak için bir şart değil.

Şu sıralar Vatikan çevrelerinde, Parolin'in Cizvit tarikatına mensup Papa Francis'in neden olduğu sapmalardan sonra Katolik Kilisesi'ni doğru yola döndürmek için yapabileceği reformlara ilişkin fısıltılar yükseliyor.

Parolin, Papa 2. John Paul döneminde Vatikan'ın Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış çok önemli bir diplomatik geçmişe sahip.

Bu yüzden Parolin, bir diplomatın ve bir rahibin özelliklerini bir araya getirebiliyor. Parolin, 28 yıldır Vatikan'da bir yandan diplomatik çalışmalarını sürdürürken bir yandan da ruhlara hizmet ediyor.

Bazı diplomatik çalışmaları, Papa Francis için büyük bir baş ağrısına neden olsa da Parolin'in dünyanın siyasi koşullarından iyi anladığı biliniyor.

Parolin, 2018 yılında kimileri tarafından 'gizli dünya hükümeti' olarak kabul edilen Bildberg Grubu'nun milliyetçiliğin yükselişine ve aşırı sağcılığın yayılmasına karşı yapılacak çalışmaların ele alındığı toplantılarından birine katılmıştı.

Bazıları Parolin'e, hastalara ve düşkünlere hizmet eden ilk Hıristiyan kilisesi olan ve fakirlere hizmet etmeyi amaçlayan Kilise'nin ruhundan uzak bir etkinliğe katıldığı için sert dille eleştirdiler.

Bazıları ise Parolin'in toplantıya bizzat Papa Francis'in onayıyla gittiği gerekçesiyle onu savundular.

Amacının, dünya barışını korumak ve ABD'deki ve Avrupa'daki aşırı sağcı akımlara karşı koymak olduğunu vurguladılar.

Güneydoğu Asya'yı, özellikle de doğu bölgesini çok iyi bilen Parolin, Vatikan ile Vietnam arasındaki ilişkileri güçlendirebilse de Çin ile yapılan anlaşma açısından büyük başarılar elde edemedi ve yalnızca ülkeler arasındaki ilişkilerin resmi olarak yeniden kurulmasını sağlayabildi.

Bunun, dini cephede herhangi bir açıklık göstermeyen Çinli yetkililerin kontrolü altında olan Çinli Katoliklere herhangi olumlu bir yansıması olmadı.

Gineli Kardinal Robert Sarah

Kardinal Robert Sarah, Vatikan'ın en saygın isimlerinden biri. Özellikle görüşleri, Papa Francis'in yönelimleriyle uyuşmayan kardinaller ve muhafazakâr çevrelerin büyük saygısını kazandı.

1945 yılında Gine'de doğan Sarah, 1979-1993 yılları arasında Congregation for Divine Worship ve the Discipline of the Sacraments başkanlıklarının yanı sıra Congregation for the Evangelization of Peoples (Propaganda Fidei) genel sekreterliği yaptı.

Papalık hayır işlerini yürüten konsey olan Cor Unum'u da bir dönem yönetmiştir. Konakri Fahri Başpiskoposu Kardinal Sarah, 2008'de ölen Benin Kardinali Bernardin Gagtin'den sonra papalığa aday gösterilen ilk Afrikalı isim oldu.

Kardinal Sarah'ın biyografisi, Gine'nin Marksist çizgideki eski Devlet Başkanı Ahmed Sékou Touré rejimi sırasında Katolik inancına bağlılığın sadık bir tanığı olduğundan büyük bir saygı ile karşılanıyor.

Sarah, o dönem idama mahkum edildi, Touré'nin 1984 yılındaki ani ölümüyle dar ağacına çıkmaktan kurtuldu.

Savan ormanlarında putperestler ve dinsizler arasında büyüyen Sarah, Fransa ve Kudüs'te eğitim gördü, Papa 6. Paul tarafından 33 yaşında piskopos olarak atandı.

Kendisini Roma'da görev almaya davet eden Papa 2. John Paul'e yakın isimlerden biri olarak kabul edilebilir.

Kendisini kardinal yapan Papa 16. Benedict ile de büyük bir uyum içindeydi. Sarah, Papa 16. Benedict ile St. Augustine üzerine ortak bir çalışmaya da imza attı.

Aynı zamanada ünlü bir yazar olan Sarah, 2015 yılında "God or Nothing" (Tanrı ya da Hiçbir Şey) ve ardından 2017 yılında "The Power of Silence" (Sessizliğin Gücü) adlı kitaplar başta olmak üzere bazı ilginç ve düşündürücü kitaplar kaleme aldı.

Sarah, Papa 16. Benedict ile birlikte, özellikle 'Amazon Synod' adıyla bilinen ve Amazon'dan gelen heykelcikler üzerinden bir 'putperestlik' çatışmasına dönüşen olaydan sonra Vatikan'da yoğun endişelere neden olan Katolik rahiplerin bekarlığı hakkında birkaç önemli makale yazdı.

Papa Francis'in göç eğilimine defalarca karşı çıkan Sarah, genç Afrikalılara topraklarını kendi ifadesiyle 'uzak rüyalar' için terk ederek yoksullaştırmamaları için adeta yalvardı.

Sarah ve Papa Francis arasındaki ilişkiler özellikle Papa Francis'in 2017 yılında "The Joy of Love" (Amoris Laetitia/Aşkın Sevinci) adlı pastoral kitabında yer alan, özellikle evlilik ve boşanmayla ilgili bazı fikirlere karşı katı yaklaşımı sonrası hiçbir zaman iyi olmadı.

Kardinal Sarah ile Papa Francis arasında fikir ve üslup açısından büyük ve temel bir görüş ayrılığı söz konusu.

Saraha göre öncelik, Tanrı'yı göreliliğin varlığını gizlediği medeniyetlerin kalbine getirmek olduğundan Papa Francis'i eleştirenler için Kardinal Sarah ideal bir aday olarak ortaya çıkıyor.

Ancak Katolik cemaatinin yarısından fazlası Papa Francis'i tercih ettiğinden Sarah'ın 80 yaşına yaklaştığı da göz önüne alındığında, seçilmesi için ihtiyacı olan oyların üçte ikisini alması kolay olacak gibi görünmüyor.

Avusturya Kardinali Christoph Schönborn

Vatikan'daki öne çıkan ve etkili kardinallerden biri olan Avusturya Kardinali Christoph Schönborn'ün kökleri Avrupa soylularına kadar uzanıyor.

Schönborn, 1945 yılında Çek Cumhuriyeti'nin Bohemya kentinde doğdu ve küçük bir çocukken ailesiyle birlikte Avusturya'ya taşındı.

Kont Hugo Damien von Schönborn ve Barones Eleonore Ottilie'nin oğlu olan Kardinal Schönborn, 1648'deki tarihi anlaşmanın yapılmasını sağlayan 'Vestfalya Barışı'nın destekçilerinden biri olan 1647 yılının Mainz Başpiskoposu Philipp Johann von Schönborn'den 900 yıl sonra bu Katolik ailenin dini makamlarda yükselen ikinci üyesi oldu.

Philipp Johann von Schönborn, felsefi ve zihinsel oluşuma büyük önem veren Dominik Tarikatına mensuptu.

Bu tarikatın öncüleri arasında ünlü İtalyan filozof St. Thomas Aquinas da yer alır.

Halen Viyana Başpiskoposu olan Christoph Schönborn, büyük bir pastoral deneyime sahip.

1987 yılından 1992 yılına kadar Katolik Kilisesi için catechism (ilmihal) hazırlama komisyonunun sekreterliğini yaptı.

2005 ve 2013'teki Konklave (Kardinallerin Papa seçimi toplantısına verilen Latince isim) toplantılarında papalık için güçlü bir aday olarak görülüyordu.

Ancak Schönborn'un Kardinaller Kurulu Başkanı Joseph Ratzinger'in (Papa 16. Benedict) eski Viyana Başpiskoposu Hans Hermann Groer'e karşı başlattığı temizlik operasyonuna karşı çıkmakla suçladığı eski Vatikan Dışişleri Bakanı Kardinal Angelo Sodano ve taciz ve tecavüzcülüğü kanıtlanmış olan peder Marcial Maciel Degollado'yu karşısına aldığı için papalığa seçilmesini engellenmiş olabilir.

Schönborn, özellikle Vatikan'da 5-25 Ekim 2014 tarihleri arasında aile temalı toplanan olağanüstü sinod sırasında ılımlılar ve ilericiler arasında anlaşmalar imzalamayı başarırken Papa Francis tarafından yayımlanan ve Papa'ya gönderdikleri bir protesto mektubunu imzalayan yaklaşık 45 ilahiyatçı ve dört kardinali kızdıran Aşkın Sevinci kitabının yarattığı krizin yatıştırılmasında da önemli bir rol oynadı.

Papa'nın onlara cevap vermek istememesi nedeniyle itirazlara yanıt veren Schönborn'ün Papa Francis tarafından içerideki muhalifleri sevgi diliyle ikna etmesi için görevlendirdiği iddia edildi. Bu yüzden Schönborn, açıklama yapmaya çalıştı.

Schönborn, "Katolikler eşcinsel evliliklerin yasal olarak tanınmasına karşı çıkmakla yükümlüdür" denilen bildirgeyi imzalayan muhafazakar çizgideki Papa 16. Benedict'ten püritenlik noktasına kadar uzaklaştı.

Schönborn, 2019 yılında Almanya'nın etkili haber dergisi Stern'e verdiği röportajda "Evlilik, yeni bir hayatın ortaya çıkabileceği erkek ve kadın içindir. Eşcinsel çiftler bu nihai evlilik birliği biçimini istediklerinden, evliliğin parlaklığını kaybettiği günümüzde bunu görmek dokunaklı" diye görüşünü yineledi.

Arap ve İslam dünyasına yakın bir isim olarak kabul edilen Schönborn, İslamiyet- Hıristiyanlık diyaloğunu ve Doğu-Batı diyaloğunu destekleyen Vatikan'ın en önde gelen kardinallerinden biri.

Kısa bir süre önce Dünya İslam Birliği'nin (Rabıta) daveti üzerine Suudi Arabistan'ı ziyaret eden Schönborn, doğudaki Hıristiyan mezheplerle iyi ilişkilere sahip.

Bu yüzden Roma Katolik Kilisesi içinde ekümenik yönelim olarak nitelendirilen durumu özel bir şekilde savunanlardan biri olarak görülüyor.

İtalyan Kardinal Matteo Maria Zuppi

Bologna Başpiskoposu ve İtalyan Piskoposlar Konferansı Başkanı olan Kardinal Zuppi'nin adı, özellikle son günlerde ve haftalarda öne çıktı.

Zuppi, Papa Francis tarafından Vatikan'ın temsilcisi olarak Ukrayna'yı ziyaret etmesi için görevlendirildi.

Ziyaret, temel amacı adil bir barışa ulaşmanın olası yolları hakkında Ukraynalı yetkililerle görüşmek ve gerilimlerin hafifletilmesine katkıda bulunan insani eylemleri desteklemek olan bir adımdı.

Zuppi, 1955'te Roma'da doğdu. Papa olarak seçilmesi halinde yeniden bir İtalyan Papa olacak.

Zuppi, Sant'Egidio yardımlaşma topluluğunun kurucusu Andrea Riccardi ile ötekileştirilen çocuklar, yaşlılar, göçmenler, ölümcül hastalar, çöl halkları, engelliler, uyuşturucu bağımlıları, mahkumlar ve savaş kurbanlarına yardım alanında iş birliği yaptı.

La Sapienza Üniversitesi Edebiyat ve Felsefe Fakültesi'nden mezun olan İtalyan Kardinal, Papalık Lateran Üniversitesi'nde rahipliğe hazırlanmak için Palestrina Piskoposluk Enstitüsü'ne gitti ve ilahiyat alanında lisans derecesi aldı.

Papa 16. Benedict tarafından Roma'nın yardımcı piskoposu ve Villanova'nın itibari piskoposu olarak atandı.

Papa Francis tarafından ise Bologna Başpiskoposu ve Kardinal Carlo Caffarra'nın halefi olarak atandı.

Dinlerin ve kültürlerin takipçileri arasındaki barışçıl ve uzlaşmacı diyaloglarda da başarılı olan isimler arasında yer alan Zuppi, Papa Francis'in birkaç kez çağrıda bulunduğu Assisi (İtalya'da birkent) toplantılarına büyük bir başarıyla katıldı. Kardinal Zuppi, İtalyan kardinallerin papalığı yeniden geri kazanmasını sağlayabilecek isim olarak görülüyor.

Başka isimler var mı?

Elbette, üzerlerinde ayrıca ve ayrıntılı olarak bir tartışma yapılması gereken başka isimler de var.

Çünkü Doğu Asya'dan gelen ve Çinli ailelere mensup olan biri Çinli ilk Katolik papa olabilir. Bu da Roma Katolik Kilisesi tarihinde jeopolitik bir değişim demektir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.