“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

ABD’nin kriz için bir çözümü yok

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

“Kırmızı çizgi” ve Obama’nın askerî operasyondan geri çekilmesi hikâyesinin tamamı

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Robert Ford / ABD’nin son Şam Büyükelçisi*

Hiçbir şey, ABD’nin Suriye’de Esed rejimine baskı yapma ve iç savaşta işlenen suçlara son verme konusundaki acizliğini, Başkan Barack Obama ve 2013 yılındaki kimyasal silah kullanımını şiddetle eleştiren kırmızı çizgi hikâyesinden daha iyi açıklayamaz. 2012 yılının ortalarından itibaren Suriye hükümetinin kimyasal silah cephaneliğinde hareketlilik başlattığına dair istihbarat raporları almaya başladık. Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanabileceğinden yana oldukça endişeliydi. Nusra Cephesi gibi radikal eğilime sahip grupların bunların bir kısmını ele geçirebileceğinden de endişe ediliyordu.

O zaman NBC kanalı muhabiri Chuck Todd, 20 Ağustos 2012’de Beyaz Saray’da Başkan Obama’ya bir soru yönelterek, Başkan’ın Suriye rejiminin kimyasal silah cephaneliğini kontrol altına almak için ABD ordusunu kullanmayı düşünüp düşünmediğini sordu. Obama bu soruya cevaben, ABD tarafından Suriye’ye askerî müdahale emri vermediğini belirtti.

Obama ayrıca ABD’nin kimyasal silah kullanımını yakından takip ettiğini ve “bu silahların yanlış ellere düşmesinden” yana endişeli olduğunu dile getirdi. Washington dilinde yanlış ellerden kasıt, İslamcı radikallerdi. Obama, bu silahların sevk edilmesi veya kullanılması durumunda bunun kırmızı çizgi oluşturabileceğini ve belki ABD’nin hesaplarını değiştireceğini iki kez tekrarladı.

O gün Başkan Obama’nın “kırmızı çizgi” ibaresini kullanmasıyla şoke oldum, çünkü Suriye’ye müdahale etmek için askerî güç kullanmak istemediğini biliyordum ve güvenilirliğimizi sürdürmek adına Dışişleri Bakanlığı’nda hiçbirimiz Suriye’de kırmızı çizgiler çizmemiştik.

Washington, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda hezimete uğrayan Suriye ordusunun dünya genelinde yasaklanmış bu silahları kullanma ihtimalinden ötürü son derece endişeliydi. Aynı şekilde Nusra Cephesi gibi aşırılık eğilimine sahip grupların bu silahların bir kısmını ele geçirmesinden de endişe ediliyordu.

“Kimyasal” hakkında raporlar

Obama’nın konuşmasından aylar sonra tam olarak 2013 baharında Halep yakınlarındaki Han el-Asel’de ve aynı şekilde İdlib vilayetindeki Serakıb’da kimyasal silah saldırılarının yaşandığına dair elimize güvenilir raporlar ulaştı. Washington’da Ulusal Güvenlik Konseyi ile yapılan toplantılara katıldım. Konsey üyeleri, bu saldırıların sınırlı olduğunu ve sonucunda sadece birkaç kişinin kurban olduğunu açıkladı. Bu demek oluyordu ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgi aşılmamıştı. Ancak çizilen kırmızı çizginin aşılmış olması için kaç kurbanın gerekli olduğunu kimse bilmiyordu. Amerikalı uzmanlar da muhalefetin bu saldırıların kurbanlarının kan örnekleriyle oynamış olabilecekleri konusunda uyardı. Uzmanlar, kimyasal silah kullanılan noktalara doğrudan girişin yanı sıra, kurbanların doğrudan incelenmesini sağlayacak uluslararası bir soruşturmaya acil bir ihtiyaç doğduğu konusunda ısrar etti. ABD ve diğer ülkeler, 2013 yılı başlarında bu noktayı Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirdi, ancak Suriye hükümeti bu noktanın tartışılmasını kabul etmedi, Rusya da bu konuda ona destek oldu.

Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin gerçekten kimyasal silahlar ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Bununla birlikte istihbarat raporu, nihayetinde Obama’nın Suriye’yle mücadele konusundaki politikasını değiştirmesine yol açsa bile, ABD’yi askerî bir tepkiye sevk etmedi. 13 Haziran 2013’te Obama’ya çok yakın ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi olan Ben Rhodes bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada ABD yönetiminin, Esed’in kimyasal silah kullanımına karşılık olarak General Selim İdris’i ve muhalif Suriye Askerî Konseyi’ni daha fazla destekleyeceği bildirildi. Bu, muhalif Özgür Suriye Ordusu’na güçlü ve etkili yardımlar programının başlangıcıydı. (Gerçi öldürücü yardım programı işe yaramadı, ama bu başka bir hikâye.)

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) yönelik artan bu yardımlar, Esed’i caydırmadı. 21 Ağustos 2013 Çarşamba günü ofisime gittiğimde bilgisayarımdaki posta kutum, Suriyeli muhalifler arasındaki kaynaklarımdan gelen anlatılarla doluydu. Bu anlatılara göre görünüşte Şam’ın Guta kentinde meydana gelen kimyasal bir saldırıda binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Beyaz kefenlere sarılmış onlarca cesede ve çok sayıda çocuğa dair birçok video kesiti de vardı. Manzara korkunçtu ve Halep ile İdlib vilayetlerinde daha önce gördüğümüz şeylere benzemiyordu. Bu kez Beyaz Saray’ın kırmızı çizgi tehdidini uygulamaktan başka çaresi yoktu. Gazeteciler, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki günlük basın açıklamalarında Başkan’ın Esed’i dizginlemek için askerî güç kullanıp kullanmayacağını soruyordu. Beyaz Saray’ın ilk cevabı, Esed hükümetinin BM’ye bağlı soruşturma ekibinin Suriye’nin Guta kentine giriş izni vermesi gerektiği oldu. Şam’ın BM ekibinin ilgili bölgelere girmesine izin vermeye isteksiz olmasında şaşılacak bir şey yok.

"Nisan ayında ABD istihbaratı, Suriye hükümetinin kimyasal silah ve özellikle de sarin maddesi kullandığı sonucuna vardı. Ancak bu istihbarat raporu, ABD’yi askerî karşılığa sevk etmedi."

Kapalı kapılar ardında

Bu esnada kapalı kapılar ardında ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve onu kimyasal silah kullanımından bir kez daha menetmek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartışıyordu. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti. Dışişleri Bakanı John Kerry’yi önerilen askerî saldırıları şu üç sebeple desteklemeye çağırdım. Öncelikle Esed, bu saldırılar olmazsa kimyasal silah kullanımına devam edecekti. Sonra güçlü bir askerî darbe Esed’in ordusunu zarara uğratabilir ve Esed hükümetindeki unsurları, Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeniden başlaması konusunda hemfikir olduğu Cenevre’deki BM barış görüşmelerini kabul etmek zorunda bırakabilirdi. Son olarak da Kerry’yi, ABD’nin bu hava saldırılarını gerçekleştirmemesi durumunda, Nusra Cephesi gibi radikal muhaliflerin bizim Guta meselesini görmezden gelmemizden istifade ederek asker sayısını Selim İdris gibi ılımlı muhaliflerin aleyhine olarak artırabileceği konusunda uyardım. John Kerry, bu öneriyi hemen kabul etti.

Guta’ya yönelik 21 Ağustos saldırısından sonraki hafta Beyaz Saray’da Esed’i caydırmak ve kimyasal silah kullanımına karşı koymak için daha fazla tartışma toplantısı düzenlendi. Moskova ile Şam’ın muhalefetin kendisine bağlı bölgelerdeki sivillere saldırdığı yönündeki suçlamalarına yanıt olarak Ben Rhodes, 30 Ağustos’ta bir açıklama yayınladı. Açıklamaya göre ABD istihbaratı, söz konusu saldırılarda Suriye ordusunun sorumlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamıştı. Bu açıklama dikkat çekiciydi, çünkü Suriye liderliği içindeki telefon konuşmalarını takip ettiğimizi ortaya çıkarmıştı. Washington’ın bu tür yetenekleri resmen kabul etmesi istisnai bir durumdu, zira düşman istihbaratının, onların telefon konuşmalarını takip edebileceğimizi bilmesini istemezdi.

Bu arada Beyaz Saray, Pentagon’un yayınladığı ölüm listelerini gözden geçiriyordu. Başkan, üst düzey bakanlar ve komutanlar ile son toplantının 30 Ağustos Cuma günü yapılacağından haberdardık. Aynı şekilde bakanlar ile üst düzey generallerin Esed rejimine karşı önerilen saldırıları desteklediğini de biliyorduk. O haftanın sonu, Amerika’da uzun bir tatildi ve genelde memurlar sahillere ya da dağlara gitmek üzere Washington’dan ayrılırdı. Ancak biz tatillerimizi iptal edip cumartesi sabahı idarede bulunma emri aldık.

ABD saldırılarının mahiyetini açıklamak için dünyanın dört bir yanındaki büyükelçiliklerimize göndermek üzere mektuplar hazırlamakla görevlendirileceğimizi düşünmüştüm. Ancak cumartesi sabahı bilgisayarımdaki posta kutuma ABD’nin askerî harekâtına dair herhangi bir rapor gelmedi. Sonra öğrendik ki Başkan, saat tam 1’de konuşma yapabilir. İş yerindeki yöneticim Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones ile onun ofisinde bir araya geldim. Obama’nın hava saldırılarının başladığını ilan etmesini bekliyorduk. 2009 yılında Nobel Barış Ödülü almış olan Obama, Rusya veto hakkını kullanacağı için BM Güvenlik Konseyi kararına erişemese bile Suriye’ye saldırıda bulunmaya niyetli olduğunu söyledi. Obama, Kongre’nin onayı olmadan saldırı emri verme yetkisine sahip olduğunu, ancak bu işin tehlikesi sebebiyle bu yetkilerden feragat edip önce Kongre’nin bu saldırıları onaylamasını beklediğini iddia etti. Bu, kırmızı çizgi konusunda uğradığım ikinci şoktu ama şoka uğrayan tek ben değildim. Fransalı bir meslektaşım bana Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Obama ile iş birliği içerisinde Suriye’ye saldırmaya tamamen hazır olduğunu, ancak ABD’nin kararının rahatsız edici bir sürpriz olduğunu bildirdi.

Ertesi hafta Kongre toplantılarında Kerry ile Savunma Bakanı Chuck Hagel ile görüştüm, lakin görevimiz imkânsızdı. Öte yandan Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine saldırıların Suriye hükümetini zarara uğratacağını ve kimyasal silah kullanımı senaryosunu tekrarlamasını engelleyeceğini bildirdik. Irak savaşı sonrası yaşanan genel gerilimin üzerine onların korkularını yatıştırmak için saldırıların küçük ve sınırlı olacağı konusunda teminat verdik. Kongre üyelerinin birçoğunun küçük ve sınırlı saldırıların Esed’i nasıl caydırabileceğini anlamaması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Kongre Üyesi Michael McCaul gibi diğerleri, saldırıların Esed’i düşürmesi ve Suriye’yi altın tepside cihatçılara teslim etmesi ihtimalinden endişe duyduklarını dile getirdi. McCaul, kimyasal silahlar üzerinde kontrol kurularak Esed’in iktidarda bırakılmasının cihatçıların Suriye’yi ele geçirmesine izin verilmesinden daha iyi olduğunu ifade etti (Bugüne dek McCaul’un, Suriye hükümeti çökerse, Saddam Hüseyin hükümeti 2003 yılında çöktüğünde olduğu gibi, cihatçıların Suriye’nin kontrolünü muhakkak ele geçireceği yönündeki kanaatinden epey şüphe duydum).

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Güney Carolina Temsilcisi Joe Wilson gibi başka Cumhuriyetçiler de Obama’nın saldırılara başlamak için istediği izni vermedi. Eylül ayının ikinci haftasında Beyaz Saray Yasama İşleri Ofisi, Temsilciler Meclisi’nin toplam 432 üyesinin dörtte birini aşmayacak kadarının askerî saldırı kararı lehinde oy kullanacağı sonucuna vardı. Senato’da ise Dış İlişkiler Konseyi neredeyse saldırıları onaylamıştı, ancak daha sonra tüm Senato’dan destek alamadı ve sonuç olarak hiçbir Senato üyesi, oy kullanmadı.

"ABD yönetimi, Başkan’ın Esed hükümetini caydırmak ve bir kez daha kimyasal silah kullanımını önlemek için askerî saldırı emri vermesi gerekip gerekmediğini tartıştı. İstihbarat raporları, Esed’e yakın karar sahipleri çevresinin gergin olduğuna işaret etti."

Çıkmaz yol

Guta saldırıları üzerinden daha bir ay geçmemişken çıkmaz bir yola girdik. Daha sonra Moskova, Suriye’nin tüm kimyasal silahlarından vazgeçmesini sağlayacağını iddia etti ve böylece Obama’nın itibarını korudu. Eylül ayı sonlarında Cenevre’de Ruslarla yapılacak anlaşmayı müzakere eden heyette Kerry’ye katıldım. Heyetteki teknik ekibimize eski bir arkadaşım olan Silahsızlanmadan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas Countryman liderlik etti. Görüşmeler sırasında ondan Amerikalıların Suriye’nin kimyasal silahları konusunda Rusların aslında siyasi olan heyetine göre daha fazla teknik bilgi sahibi olduğunu öğrendim. Ben Ruslara güvenmiyordum ve Kerry’ye, anlaşmayı ihlal etmesi halinde Rusların Esed’e karşı harekete geçmeyi kabul edeceğinden nasıl emin olabileceğimizi sordum. Kerry de cevap olarak Rusların, Güvenlik Konseyi’nin BM Sözleşmesi Yedinci Bölüm anlaşması uyarınca adım atacağı sinyalini açıkça kabul edebileceklerini söyledi. Kaynak olarak BM güvenlik Konseyi’nin Ekim 2013’te yayınlanan ve Suriye’nin kimyasal silah programını ortadan kaldırma şartlarını belirleyen 2118 sayılı kararının son paragrafına, 21’inci kısma bakabilirsiniz. Buna göre anlaşmayı ihlal etmesi halinde Suriye’nin cezalandırılması öngörülmektedir.

Obama daha sonra Suriye’ye saldırmama kararının, bir başkan olarak en büyük başarılarından biri olduğunu açıkladı. Bunun için üç gerekçesi vardı. Öncelikle Obama bize, ümitsiz vaziyetteki Esed’in kimyasal silah kullanımına devam etmeyeceğinden ve böylece bizi ona karşı yeniden gerilimi tırmandırmaya mecbur bırakmayacağından nasıl emin olabileceğimizi sordu. Esed’i caydırabilmek için ne kadar ileri gitmemiz gerekeceği konusunda Başkan’a sunacak bir tasavvurumuz yoktu. ABD’den istenen askerî operasyonun küçük ve sınırlı olmanın ötesinde daha büyük olma gibi tehlikeli bir ihtimal de vardı. Afganistan, Irak ve Libya’daki askerî operasyonlardan çıkarılacak ders, öngörülemeyen sorunların her zaman olduğu yönündeydi.

Elbette ABD siyaseti de Obama’nın düşüncelerinin şekillenmesinde büyük bir rol oynadı. Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi. Nitekim oylama çağrısının Cumhuriyetçileri, gelecekte askerî operasyonun ağır bir yük haline gelmesi durumunda eleştirmekten alıkoymasını umuyordu. Gelgelelim siyasi gerçeklik oydu ki Cumhuriyetçiler, alacağı karar ne olursa olsun Obama’yı eleştirmekten geri durmayacaklardı. Kongre Üyesi Joseph Wilson gibi bazı Cumhuriyetçiler, Obama’nın Kongre’den yeşil ışık almadan askerî güç kullanması halinde görevden alınması için çabalayacağı konusunda uyardı. Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde ettiği ve Temsilciler Meclisi’nde ABD anayasasına göre güveni geri çekme süreci başladığı için Obama, bu tehdit duymazdan gelemedi.   

Bir avukat olarak Obama bile Temsilciler Meclisi’ne aldırış etmeyen ve kendi başına savaş başlatan bir başkan fikrinden rahatsızdı. Obama daha önce çok ileri gidip Kongre’de ciddi bir tartışma açmadan Irak’ta savaş başlattığı için Bush Jr.’ı eleştirmişti.

Obama, 1965-1966’da Vietnam’daki gerilim esnasında yaşanan aynı sorunu hatırına getirdi. Hele bir de daha fazla kimyasal silah kullanma ihtimali olan Suriye hükümetinden ötürü Suriye’deki askerî operasyon uzarsa… Obama Kongre’nin ABD’nin siyasi yöneliminde bir rol oynaması gerektiğine kanaat getirdi.

Böylece 2014’ün sonunda BM ile Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararı uyarınca Suriye’nin kimyasal silah programının imhasını tamamladıklarını iddia ettiğinde Obama, isabetli bir karar verdiğini düşündü. Gelgelelim 2016 yılında OPCW, Suriye hükümetinin tüm kimyasal silahlarını ve tesislerini ortaya çıkarmadığını duyurdu. Daha da kötüsü OPCW’nin uzman ekipleri, daha sonra Suriye hükümetini, 2017’deki Han Şeyhun ve el-Latamina saldırıları ile 2018’deki Serakıb ve Duma saldırılarının arkasında olmakla suçladı. Bu saldırılar, en az 120 sivilin ölmesine sebep olmuştu.

Rusların Eylül 2013’te Cenevre’de BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararının 21’inci maddesi ile ilgili Kerry’ye verdiği söze rağmen Rusya, bu ihlaller üzerine Batı’nın Esed’i cezalandırmaya yönelik her türlü çabasına karşı veto hakkını kullanmaktan çekinmedi. Bununla beraber Obama ve onun siyasi müttefikleri, Esed’in kimyasal silah yeteneklerinin çoğu 2014’te imha edilmemiş olsaydı, Esed’in kimyasal saldırılarının çok daha kötü olacağını söylüyorlar. Şimdi burada tarihi gözden geçirirken, bu görüşün sahipleriyle hemfikir olduğumu zannetmiyorum. Zira Esed, kimyasal silah kullanımını sadece 2013’teki kadar ihtiyaç duymadığı için azalttı, çünkü Rus Hava Kuvvetleri’nin müdahalesi, askerî dengeyi Esed lehine değiştirdi.

"Cumhuriyetçi Parti’nin Obama’nın iç ve dış politikalarına yönelik eleştirileri sertti. Obama, saldırıların sorumluluğunun bir kısmını Cumhuriyetçilerin üstlenmesini istedi."

Nusra ve DEAŞ

Yine biliyoruz ki Obama’nın çizdiği kırmızı çizgiyi savunmak adına askerî bir saldırı başlatma tehdidinden geri adım atmasının ardından Nusra Cephesi ile DEAŞ unsurlarının sayısı arttı. Bu iki örgütün başarısı, sadece Obama’nın kararıyla alakalı değil tabi. Guta saldırısının ardından yaptıkları propaganda da Suriyelileri, Batı’dan daha iyi savundukları iddiasına ışık tuttu. Ocak 2014’te Cenevre-2 barış müzakerelerine başladığımızda Esed, Amerikalıların savaşa doğrudan müdahil olmayacaklarından artık emindi. Suriye hükümeti, Rusya’dan aldığı destekle yine hızlı bir şekilde Cenevre-2 görüşmelerinin şartlarını ihlal ederek, bu şartların etkisiz olmasına sebep oldu.

Ama Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğinin kullanılmasının zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen baskının, Esed’i 2018 yılında Duma’da yeniden kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olarak sunulabilir. Duma’ya kimyasal silahlarla saldırılmasının ardından Fransa ve Birleşik Krallık’ın tepkisi, 2017’deki Amerikan saldırısından daha büyük oldu. Bununla beraber Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD istihbaratının Mayıs 2019’da İdlib vilayetinde yaşanan çatışma esnasında Suriye hükümetinin Lazkiye’de bir kez daha klor gazı kullandığından haberdar olduğunu belirtti.   

Obama’nın kırmızı çizgi tecrübesinden alınacak iki büyük ders var. Bunlardan ilki, hükümetin söylemlerinin yapabildikleri ve gerekirse gerçekten yapabilecekleriyle uyumlu olmasının oldukça önemli olmasıdır.  Obama, 2013 yılında gösterdiği tereddütten ötürü, Ortadoğu’daki güvenilirliğini büyük oranda kaybetti. Özel olarak Suriye’ye ilişkin ikinci ders ise şu: Bizzat Obama 31 Ağustos’ta ABD ordusunun Suriye’deki iç savaş krizini çözemeyeceğini bizzat söyledi. Bunda haklıydı. Çünkü siyasi çözümü bulabilecek olanlar yalnızca Suriyelilerdir.

"Obama, Esed’i kimyasal silah kullanımından caydırmak için saldırı seçeneğini kullanmanın zorluğu konusunda haklıydı. 2017 yılında Trump’ın emriyle Şayrat Hava Üssü’ne düzenlenen saldırının Esed’i 2018 yılında Duma’da tekrar kimyasal silah kullanmaktan alıkoymaması buna delil olabilir."

Esed hükümetiyle normalleşmeye son vermek ve Suriye’ye yönelik yaptırımları artırmak için temsilciler McCaul ile Wilson liderliğinde Kongre’de gösterilen mevcut çabaya şöyle bir baktığımda, Eylül 2013’teki engelsiz rollerini hatırlıyorum. Bu iki isim ne o zaman sıradan Suriyelilerin refahıyla ilgileniyorlardı ne de şimdi. Bu iki adamın tek yaptığı, Biden’ın Suriye politikasında siyaseten zayıf noktaları kullanmaya çalışmaktı.  

Nihayetinde mesele Suriye’yle değil, Amerikan iç siyasetiyle ilgili. Biden’ın Suriye’ye yönelik politikasının Trump’ınkinden pek de farklı olmadığını hatırlayalım. Suriye krizine yönelik bir Amerikan çözümü 2013’te de yoktu şimdi de yok.

* ABD’nin son Şam Büyükelçisi (2011-2014) olan Robert Ford’un analizi Şarku'l Avsat tarafından Al-Majalla dergisinden  tercüme edildi



Trump: İran enerji tesislerine yönelik saldırılar 5 günlüğüne ertelendi

Trump: İran enerji tesislerine yönelik saldırılar 5 günlüğüne ertelendi
TT

Trump: İran enerji tesislerine yönelik saldırılar 5 günlüğüne ertelendi

Trump: İran enerji tesislerine yönelik saldırılar 5 günlüğüne ertelendi

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile yürütülen görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirterek, İran’ın enerji altyapısına yönelik planlanan askeri saldırıların 5 gün süreyle ertelenmesi talimatı verdiğini duyurdu. Trump ayrıca, bölgedeki askeri operasyonları sonlandırmak için 5 temel hedeflerinin olduğunu açıkladı.

Donald Trump, kendi sosyal medya platformu üzerinden peş peşe yaptığı açıklamalarda, İran ile Ortadoğu'daki gerilimi sona erdirecek kapsamlı bir çözüm üzerinde çalışıldığını belirtti.

Trump, son iki gündür süren yapıcı görüşmelerle, İran'ın enerji santralleri ve altyapısına yönelik saldırı planlarını geçici olarak askıya aldığını duyurdu.

Saldırılar 5 gün süreyle askıda

Trump, "Bu derinlemesine ve yapıcı görüşmelerin tonuna dayanarak, Savaş Bakanlığı'na, devam eden toplantıların başarısına bağlı kalmak kaydıyla, İran'ın enerji santrallerine ve enerji altyapısına yönelik tüm askeri saldırıları beş günlük bir süre için erteleme talimatı verdim" dedi.

Tahran yönetimini terör rejimi olarak nitelendiren Trump, İran’a yönelik askeri çabaların hedeflerine ulaşmaya çok yaklaştığını savundu.

Trump, bölgedeki askeri varlığı azaltmak veya sonlandırmak için şu 5 şartın yerine getirilmesi gerektiğini söyledi:

1 - İran'ın füze kapasitesinin, fırlatıcılarının ve bunlarla ilgili her şeyin tamamen etkisiz hale getirilmesi.

2 - İran'ın savunma sanayi altyapısının tamamen çökertilmesi.

3 - İran Deniz ve Hava Kuvvetleri ile hava savunma sistemlerinin ortadan kaldırılması.

4 - İran'ın nükleer kapasiteye yaklaşmasına asla izin verilmemesi ve ABD’nin olası bir durumda anında ve güçlü tepki verecek konumda kalması.

5 - İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt ve diğer bölge müttefiklerinin en üst düzeyde korunması.

ABD Başkanı daha önce İran’a, dünya petrol ve doğal gaz sevkiyatının önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı’nı açması için 48 saat süre tanımış ve aksi halde ülkenin enerji altyapısını hedef almakla tehdit etmişti.

İran’dan yanıt

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Hürmüz Boğazı’nın kapalı olmadığını belirtti. Arakçi, X (eski adıyla Twitter) üzerinden yaptığı açıklamada, gemilerin geçişten kaçınmasının nedeninin savaş riski ve sigorta şirketlerinin çekinceleri olduğunu ifade ederek, gerilimin sorumlusunun İran olmadığını savundu.

İran Ulusal Güvenlik Konseyi ise savaşa taraf olmayan ülkelerin Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapabilmesi için Tahran ile koordinasyon sağlaması gerektiğini açıkladı.

Açıklamada ayrıca, İran kıyıları veya güney adalarının hedef alınması durumunda deniz iletişim hatlarının kesileceği ve deniz mayınlarının döşeneceği uyarısında bulunuldu. Bu ifadelerin, ABD’nin İran’ın ana petrol ihracat noktası olan Hark Adası’na yönelik olası müdahale planlarına dolaylı bir yanıt olduğu değerlendiriliyor.

İran Devrim Muhafızları da enerji tesislerine yönelik herhangi bir saldırıya aynı düzeyde karşılık verileceğini belirterek, elektrik üretim tesislerinin hedef alınması halinde İsrail’deki enerji altyapısı ile bölgedeki ABD üslerine enerji sağlayan sistemlerin vurulacağını açıkladı.

Trump’ın bu açıklaması, son dönemdeki sert söylemlerinin ardından siyasi ve medya çevrelerinde sürpriz olarak değerlendirildi. ABD Başkanı kısa süre önce “güç yoluyla barış” yaklaşımını yinelemişti.

28 Şubat’ta başlayan çatışmaların ardından İsrail ve ABD, başta Tahran olmak üzere çeşitli bölgelere hava saldırıları düzenledi. İran ise İsrail ve bazı Körfez ülkelerine füze saldırılarıyla karşılık verdi ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemileri tehdit etti.

Bu gelişmeler, boğazda fiili bir kapanmaya yol açarken küresel enerji piyasalarında dalgalanmalara ve petrol fiyatlarında artışa neden oldu.


Trump: 'Olumlu' görüşmelerin ardından İran enerji tesislerine yönelik saldırı 5 gün ertelendi

ABD Başkanı Donald Trump (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump (DPA)
TT

Trump: 'Olumlu' görüşmelerin ardından İran enerji tesislerine yönelik saldırı 5 gün ertelendi

ABD Başkanı Donald Trump (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump (DPA)

ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, ABD ve İran'ın Ortadoğu'daki gerilimlere kapsamlı çözüm bulmak amacıyla son iki gündür "iyi ve verimli" görüşmeler gerçekleştirdiğini duyurdu.

Trump, açıklamasında bu "derinlemesine ve yapıcı" görüşmelerin hafta boyunca devam edeceğini belirterek, görüşmelerin "doğası ve atmosferi" göz önüne alındığında, İran'ın enerji santrallerini ve altyapısını hedef alabilecek olası askeri saldırıların beş gün ertelenmesi talimatını verdiğini söyledi.

Açıklamasında, bu ertelemenin "devam eden toplantı ve istişarelerin başarısına bağlı" olduğunu belirtti.

Trump, iki gün önce İran'a, Hürmüz Boğazı'nı deniz trafiğine yeniden açması için 48 saatlik bir ültimatom vermiş ve enerji altyapısını yok etmekle tehdit etmişti.

Trump, Truth Social platformunda şunları yazdı: “İran, herhangi bir tehdit olmaksızın, 48 saat içinde Hürmüz Boğazı'nı tamamen açmazsa, Amerika Birleşik Devletleri en büyüklerinden başlayarak tüm enerji tesislerine saldırıp imha edecektir!”

Trump'ın tehdidinden dakikalar sonra, İran ordusu, ABD başkanının enerji altyapısını yok etme tehditlerini yerine getirmesi halinde, bölgedeki enerji altyapısını ve tuzdan arındırma tesislerini hedef alacağını duyurdu.


Türkiye'nin İran’daki savaş kaynaklı endişeleri ve hesapları

 Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Kapıköy (Razi) Sınır Kapısı’na ulaşan İranlılar, 3 Mart 2026 (AFP)
Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Kapıköy (Razi) Sınır Kapısı’na ulaşan İranlılar, 3 Mart 2026 (AFP)
TT

Türkiye'nin İran’daki savaş kaynaklı endişeleri ve hesapları

 Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Kapıköy (Razi) Sınır Kapısı’na ulaşan İranlılar, 3 Mart 2026 (AFP)
Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Kapıköy (Razi) Sınır Kapısı’na ulaşan İranlılar, 3 Mart 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Türkiye, ABD ve İsrail’in İran'a karşı sürdürdüğü savaşın etkisiyle son derece tedirgin bir siyasi ve güvenlik ortamı yaşıyor. Karar alma merkezine yakın çevreler ve ‘derin devlete’ yakın siyasi güçler, bölgede Türkiye'nin bölgesel düzeydeki rolünü ve konumunu etkileyecek, hatta belki de iç kimliğini sarsacak jeopolitik dönüşümlerin yaşanacağını hissediyor. İran'da Kürt sorununun gündeme gelmesi, mezhepçi kutuplaşmanın artması ve tarihi bir imparatorluğun mirasçısı olan Türkiye ile benzerlikler taşıyan İran devletinin parçalanma olasılığı, Türkiye'de siyasi ve güvenlik açısından ‘endişe’ yaratıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın iktidar koalisyonundaki ortağı ve ülkedeki derin devlet kurumları üzerindeki hakimiyetleriyle tanınan liderlerden biri olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli, partisinin düzenlediği Ramazan iftarında yaptığı uzun konuşmada İran'da yaşananlarla ilgili Türkiye'nin endişelerini şu sözlerle özetledi:

“Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki, devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir. Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır.

Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.

Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye’nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.”

Irak savaşlarının anıları

Türkiye’deki siyaset, medya ve halk çevreleri, 1980’li yılların başlarından itibaren arka arkaya yaşanan ‘Irak savaşları’ sırasında yaşadıklarına benzer bir genel durumla karşı karşıya. Şu anda yaşanan olağanüstü bölgesel dönüşümlerin Türkiye’deki iç dengeleri etkileyeceği ve ülkeye mülteci dalgalarının başlayacağı yönünde bir algı söz konusu. Savaş daha da uzarsa, Türk siyasi güçleri arasında olup bitenlerle ilgili anlaşmazlıklar ve iç kutuplaşmalar yaşanacak ve bu da Türk hükümetini iç ve bölgesel olarak zor kararlar almaya itecek.

Milli Savunma Bakanlığı, bu savaşta sahada yaşanabilecek her türlü gelişmeye karşı önlem almak ve hazırlıklı olmak amacıyla, İran topraklarından Türkiye'ye milyonlarca mültecinin akınını engellemek için Türkiye ile İran arasında bir ‘tampon bölge’ oluşturmaya çalışıyor.

Türk basını, Milli Savunma Bakanlığı'nın bu savaşta sahadaki olası gelişmelere karşı önlem almak amacıyla, İran topraklarından Türkiye'ye milyonlarca mültecinin akınını engellemek için Türkiye ile İran arasında bir ‘sınır tampon bölgesi’ oluşturmaya çalıştığına dair haberler yayınladı.

İran’da endişe verici üç konu

Savaş devam ederken Türkiye, İran’daki ve Türkiye üzerinde, özellikle de ülkedeki mevcut siyasi dengeler üzerinde somut etkisi olan üç iç meseleye ilişkin endişe duyuyor. Sayıları 7 ila 10 milyon arasında değişen milyonlarca İranlı Kürt, ortak sınır boyunca yaşıyor ve sınırdaki üç ilin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. İranlı Kürtlerin mevcut durumu, Türkiye’ye geçtiğimiz yıllarda Suriye'deki Kürtlerin durumunu hatırlatıyor. Suriye'deki Kürtler, on yıl boyunca Türkiye için jeopolitik bir sorun oluşturmuş, Türkiye'yi Suriye'de birden fazla savaşa girmeye zorlamış ve Türkiye'nin iç siyasi çatışmalara ve krizlere tanık olmasına neden olmuştu. İran Kürtleri siyasi açıdan son derece örgütlü ve PKK’ya yakınlığıyla bilinen Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) aralarında geniş bir nüfuza sahip. Bölgelerindeki saf Kürt coğrafyası ve demografisi, Suriye Kürtlerine uygulanan politikaların uygulamasına izin vermiyor. Buna, kolektif hafıza ve yaşadıkları tarihsel deneyimler de eklenmeli. İranlı Kürtler, 1946'da bir Kürt devletinin kurulduğunu ilan eden tek Kürt grubu olurken, 1980'lerin başında iktidara karşı uzun soluklu silahlı mücadeleye giriştiler. Savaşın sonuçları nedeniyle siyasi ve coğrafi alan kazanmaları, öncelikle bölgedeki tüm ülkelerde Kürt sorununun gelişimine yansıyacak, ancak aynı zamanda Türkiye’deki Kürtleri de siyasi taleplerinin sıklığını ve niteliğini artırmaya itecek.

Türkiye, İran’da devletin ve kamu düzeninin uzun süreli çöküşünden ve ülkenin zamanla bir dizi iç çatışmanın yanı sıra bölgesel ve uluslararası güç merkezlerinin sahnesine dönüşmesinden endişe duyuyor.

İkinci konu, Türkiye sınırına yakın Batı ve Doğu Azerbaycan eyaletlerinde yaşayan ve hatta başkent Tahran'da da nüfusa sahip olan yaklaşık 15 milyon Azeri ile ilgili. 1990'ların başlarından itibaren, Türkiye ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ekonomik ve siyasi olarak öne çıkması ve onlar tarafından yakından takip edilen Türk basını bu nüfus üzerinde etkili. İran nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan İranlı Azeriler, bağımsızlık, konfederasyon ve federalizm gibi siyasi önerilerde bulunuyor ve bunların tümü Türkiye için birer zorluk teşkil ediyor.

Görsel kaldırıldı.
Irak'ın Erbil kenti dışındaki bir kampta eğitim gören Kürdistan Özgürlük Partisi’ne (PAK) üyesi İranlı Kürtler, 12 Şubat 2026 (Reuters)

Türkiye’nin İranlı Azerilerin taleplerine ilişkin tüm seçenekleri son derece zorlu. Çünkü bu talepleri kabul etmek, fiilen ya İran’ın parçalanması ya da federal bir siyasi düzeni kabul etmek anlamına geliyor. Dolayısıyla İranlı Kürtler için federal bir yapıyı kabul etmek ve Türkiye’ye komşu birçok bölgede Kürtler için federal modelin tekrarlanması demek oluyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Azerilerin beklentilerini engellemek, içerdeki Türk milliyetçiliği eğilimleriyle, özellikle de muhalefet partileriyle çatışmak anlamına gelecektir.

Kürtlerin ve Azerilerin beklentileri, talepler açısından birbiriyle örtüşse de gerçekte nesnel olarak çatışıyor. Batı Azerbaycan eyaletinde İranlı Kürtler ile Azeriler arasındaki siyasi, ekonomik ve sembolik çatışma yıllardır en şiddetli halini almış durumda. Bu da şimdiye kadar bu çatışmayı tek başına kontrol altında tutan ülkenin siyasi rejimi çökerse, geniş çaplı bir çatışmaya yol açabilir. Bu durum, Irak'ın Kerkük ilindeki Kürtler ile Türkmenler arasında yaşananlara ve bunun Türkiye'nin tutumuna etkisine benziyor.

Türkiye, İran’da devletin ve kamu düzeninin uzun süreli çöküşünden ve ülkenin zamanla bir dizi iç çatışmanın yanı sıra bölgesel ve uluslararası nüfuz merkezlerinin vekalet savaşları alanına dönüşmesinden endişe duyuyor. İran rejimi, geçtiğimiz yıllar boyunca devletin kurumlarını ve işleyiş mekanizmalarını parçaladı ve altyapıların hizmet, sağlık ve eğitim sektörlerinde köklü çöküş yaşadığı bir dönemde, devletin değil iktidarın etrafında yoğunlaşan sağlam bir yönetim çekirdeği oluşturdu. Büyük şehirler ise içme suyu sağlayamama da dahil olmak üzere giderek kötüleşen hizmet koşullarıyla boğuşuyor.

Türkiye, İran’ın içindeki patlamanın yeniden yapılanma sürecinin yıllar alacağını ve özellikle de istikrarı Türkiye’nin ulusal güvenliğinin bir parçası olan tarihi bir imparatorluğun yokluğu nedeniyle bunun kendisi üzerinde de yansımaları olacağını biliyor.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.