Biden'ın İsrail'e mutlak desteğinin ABD'deki yansımaları neler?

Washington'u en çok korkutan şey, çatışmanın ABD'ye yayılması ve başkanın geleceğini etkilemesi

Öğrenciler New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Filistinlilere destek protestosuna katıldı (Reuters)
Öğrenciler New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Filistinlilere destek protestosuna katıldı (Reuters)
TT

Biden'ın İsrail'e mutlak desteğinin ABD'deki yansımaları neler?

Öğrenciler New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Filistinlilere destek protestosuna katıldı (Reuters)
Öğrenciler New York'taki Columbia Üniversitesi'nde Filistinlilere destek protestosuna katıldı (Reuters)

Tarık eş-Şami 

ABD'nin 7 Ekim'de İsrail kentlerine yönelik Hamas saldırısının ardından İsrail'e açık bir şekilde destek veren tutumu nedeniyle Ortadoğu'da ve dünyada karşı karşıya olduğu tehlikeler tırmanırken, Başkan Joe Biden yönetimi ABD'de başka yansımalarla karşı karşıya kalıyor.

Bu yansımalar, terör saldırıları olasılığından, Yahudi karşıtlığı ve İslam düşmanlığının artmasına, bazı ABD yönetimi ve Kongre kanatlarında artan protestolara kadar uzanıyor.

Söz konusu protestolar Biden ve hükümetinin, ABD'ye sıçrayabilecek olası yansımaları ve zararları hesaba katmadan İsrail'i kesinlikle destekleme yönündeki aşırı eğiliminden oldukça rahatsız görünüyor.

Peki, bu yansımalar neler?

ABD yönetiminin pozisyonlarına nasıl yansıyabilir?

Çeşitli cepheler

Başkan Joe Biden yönetimi, 7 Ekim'de Hamas'ın İsrail kasabalarına saldırısının ardından, İsrail'in kendini savunma ve Gazze Şeridi'nden Hamas'ı çıkarma hakkını desteklediğini açıkça ilan etti.

Bu saldırılar, diğer Filistinli gruplarla birlikte hareket eden silahlı grup tarafından gerçekleştirildi ve bin 400'den fazla İsraillinin ölümüne neden oldu.

Bu açıklamanın ardından, ABD, İsrail'e açık askeri destek sağlamaya başladı. Bu destek, İsrail'e mühimmat ve teçhizat taşıyan onlarca askeri nakliye uçağının gönderilmesini içeriyordu.

Ayrıca, ABD, İsrail'e iki uçak gemisi ve bu gemilere bağlı savaş gemileri, muhripler ve diğer deniz unsurları gönderdi.

ABD, İsrail ile istihbarat iş birliğini genişletti ve destek ve koordinasyon sağlamak için askeri danışmanlar gönderdi.

Ayrıca, ABD, İsrail ve Hamas arasında ateşkes çağrısında bulunan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarını veto ederek siyasi ve diplomatik destek sağladı. 

Ancak, ABD'nin İsrail'e verdiği bu tarihi destek hem dış hem de içte bazı sonuçları beraberinde getirdi. Dışarıda, İran destekli milislerin fırlattığı insansız hava araçları saldırıları, Suriye ve Irak'taki ABD askeri üslerini hedef aldı.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, İran'ın vekilleri tarafından ABD güçlerine karşı bir tırmanış olasılığının olduğunu öngördü.

Bu nedenle, ABD Dışişleri Bakanlığı, Irak'ın Erbil kentindeki çoğu çalışanını bölgeden ayrılmaya çağırdı.

Terörizm, adam kaçırma, silahlı çatışma ve sivil kargaşayla ilgili tehditlere işaret ederek ABD'lileri Irak'a seyahat etmemeleri konusunda uyardı.

ABD, savaşın kapsamının genişlemesi ve yalnızca Ortadoğu'da değil, tüm dünyada ABD çıkarlarına karşı tehlikeli bir şekilde tırmanması ihtimaline karşı temkinli davranıyor.

İç zorluklar

Ancak, ABD içindeki yansımalar da özellikle son günlerde ve birden fazla düzeyde farklı bir yön almaya başladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Kongre'de iktidar odalarında, ABD'nin pozisyonunu bir dereceye kadar reddetme tavrı ortaya çıkmaya başladı.

Ayrıca, New York, Illinois, Minnesota ve Florida gibi eyaletlerde ve Washington DC'de, Gazze'nin bombalanmasına karşı protestolar patlak verdi.

Sosyal medya platformları, İsrail ve Hamas arasındaki çatışma, Filistin-İsrail çatışmasının arka planı ve ABD'nin rolü hakkında birbiriyle çatışan görüntüler, haberler ve yorumlarla doldu.

Tüm bunlar, ABD yönetimine artan bir baskı oluşturdu ve onu pozisyonunu nispeten değiştirmeye zorladı.

ABD, İsraillilerle iletişim kurarak Gazze Şeridi'ne yardım malzemelerinin girişine izin verdi ve Gazze'nin işgalini erteledi.

Biden, Netanyahu hükümetinden 'savaş hukuku' olarak bilinen uluslararası insani hukuka uymasını istedi.

Bu hukuk, sivillerin ve askeri olmayan tesislerin hedef alınmasını yasaklıyor.

Başkan ilk kez Filistinli mültecilere para teklif etti ve ABD'nin 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yaptığı hataları tekrarlamaması gerektiğini uyardı.

Ancak, savaşın ve beklenen İsrail kara işgalinin yansımaları, ABD içinde öncelikli bir yer tutmaya devam etti.

İsrail yanlısı öğrenciler New York'ta Gazze'de devam eden çatışmanın ortasında düzenlenen protestoya katıldı (Reuters)
İsrail yanlısı öğrenciler New York'ta Gazze'de devam eden çatışmanın ortasında düzenlenen protestoya katıldı (Reuters)

Kongre'de reddeden cephe

İktidar mahfillerinde ABD'nin İsrail'e verdiği açık desteği eleştiren bir ses, yükselmeye başladı.

Özellikle, İsrail'in Gazze'ye yönelik hava saldırıları ve olası bir kara işgalinin ardından, Demokrat Parti'nin sol kanadında öfke arttı.

Demokratik Parti'nin ilerici üyeleri, Biden'ı, binlerce Filistinlinin ölümüne yol açan bir savaşı kışkırtmakla suçladı.

Bu öfke, Gazze'deki Protestan Hastanesi'nin bombalanması sonrasında daha da arttı.

Kongre Üyesi Jasmine Crockett, öfke ve kafa karışıklığının Biden'ın ne kadar tehlikeli bir konumda olduğunu gösterdiğini söyledi.

Crockett, ilerici üyelerin, İsrail'e destek ve Filistinlilerin haklarını savunmak arasında bir denge bulmak zorunda kaldıklarını belirtti.

Cumhuriyetçiler, Biden'ın Hamas saldırısına verdiği tepkiyi övdü ve savaşı büyük ölçüde iyilik ve kötülük arasındaki bir mesele olarak tasvir etti.

Demokratik seçmenlerin geniş kesimleri, özellikle gençler, İsrail'in Filistinlilere yönelik politikalarına karşı şüpheci, hatta düşmanca görünüyordu.

Hamas saldırısında bin 400'den fazla İsraillinin ölümüne rağmen, savaşı desteklemeye istekli görünmüyorlardı.

Bu hoşnutsuzluk, iki belgede açıkça görülüyordu. 55 ilerici Kongre üyesi, İsrail'in Gazze'ye kestiği gıda, su, yakıt ve diğer malzemelerin geri verilmesini talep eden bir mektup imzaladı.

13 Demokrat tarafından hazırlanan başka bir Temsilciler Meclisi karar tasarısıyla, İsrail ve Filistin topraklarında acil bir ateşkes ve gerilimin durdurulması talep edildi.

Bazıları temsilcilerin yardımcısı olan, Müslüman ve Yahudilerden oluşan 411 kongre personeli, Kongre üyelerini ülke genelinde artan anti-Semitizm (Yahudi karşıtlığı), İslamofobi, Müslüman karşıtlığı ışığında İsrail ile Hamas arasında ateşkesi desteklemeye çağrısında bulunan bir bildiriye imza attı.

Manidar istifa

Biden yönetiminin krize yaklaşımına yönelik itirazlar, ABD Dışişleri Bakanlığı'na kadar ulaştı.

Siyasi işler ve askeri işler ofisinin kıdemli bir yetkilisi olan Josh Paul, çatışmaya yönelik yaklaşım ve İsrail'e sürekli olarak ölümcül silahlar tedarik etme konusundaki siyasi anlaşmazlık nedeniyle istifa etti.

Paul, Hamas'ın saldırısını vahşi ve korkunç olarak nitelendirse de İsrail'in yanıtının, ABD desteği ve 'işgalin mevcut durumu' ile birlikte hem İsrailliler hem de Filistinliler için daha fazla ve daha derin acıya yol açacağından endişe duyuyor.

Bunun Washington'un uzun vadeli çıkarına olmadığını düşünüyor.

Paul, Biden yönetiminin ve Kongre'nin önemli bir kısmının yanıtını eleştirdi.

Silah göndermeyi içeren siyasi kararların kısa görüşlü, yıkıcı ve adaletsiz olduğunu, ABD'nin sahip olduğu değerlerle çeliştiğini savundu.

Çünkü bu politikalar aceleci, önyargılı ve siyasi uygunluk üzerine kurulu.

Bu durum, entelektüel iflas ve bürokratik donukluğu yansıtıyor. Bir tarafın körü körüne desteklenmesi, her iki tarafın halkı için de uzun vadede yıkıcı.

Sokak mücadelesi

Biden yönetiminin çatışmaya yönelik politikası, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Kongre'de de tartışmalara yol açtı.

ABD'nin onlarca şehrinde, İsrail ve Gazze arasında ateşkes çağrısında bulunan gösteriler düzenlendi.

Bu gösterilere karşılık, Hamas'ın rehin tuttuğu rehinelerin serbest bırakılmasını talep eden gösteriler de düzenlendi.

Ateşkes çağrısı yapan gösteriler, Kongre binası ve çevresinde de gerçekleşti. Bu gösterilere yüzlerce Yahudi ve Müslüman öğrenci ile birlikte diğer gruplardan insanlar da katıldı.

Çatışma tarafında düzenlenen protestolar ve yürüyüşler binlerce insanı çekti. Yahudilere ve Müslümanlara yönelik nefret saldırıları, huzursuzluğu artırdı.

Bu arada, İsrail, Gazze'ye karadan girmeye hazırlanıyor. New York'ta düzenlenen dört eş zamanlı protestoda, binlerce kişi Filistin bayrakları açtı.

Polis, trafik akışını engellemek suçlamasıyla onlarca kişiyi tutukladı. ABD'nin onlarca başka şehrinde de benzer gösteriler düzenlendi.

Ancak New York, İsrail dışındaki en büyük Yahudi nüfusuna ve ülkenin en büyük Müslüman topluluklarından birine ev sahipliği yapması nedeniyle özel bir önem taşıyor.

Çatışmayla ilgili farklı görüşler, kültürel alanda da tartışmalara yol açtı.

New York'taki bir kültürel dernek, İsrail'i eleştiren açık bir mektubu imzalayan yazar Viet Thanh Nguyen'in etkinliğini aniden iptal etti.

New York City Queens Meclis Üyesi Robert Holden, evsizlere hizmet veren kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan WIN'i, Filistinlilere destek veren bir yürüyüşte görülen bir çalışanını cezalandırmaya çağırdı.

Buna karşılık, Bronx için Filistin Dayanışması Örgütü, Demokrat Partili Temsilci Richie Torres'in fotoğrafını taşıyan ve üzerinde "Soykırım suçlamasıyla aranıyor" yazan bir afiş dağıttı.

Torres, X platformunda şu ifadelerin yer aldığı bir paylaşımda bulundu:

Yahudi seçmenleri için, Holokost'tan bu yana Yahudilere karşı en kanlı katliam tehdidi altında hissettikleri için savaşmaktan utanmayacağım.

Yahudi ve Müslüman karşıtları

Hamas'ın İsrail'in güneyine düzenlediği saldırılar ve İsrail'in buna cevabı, Gazze ve İsrail'den gelen görüntüler sayesinde anti-semitizm ve İslamofobi'nin hızla artmasına neden oldu.

Çatışma ne kadar uzun sürerse, ABD'deki Yahudiler ve Müslümanlar için tehdit o kadar artar.

Stimson Center'dan Barbara Slavin, "Biden, İsrail'i destekleyen birkaç konuşma yaptı ve İsrail'e seyahat ederek, dünyanın dört bir yanındaki birçok Yahudi'nin rahatlık ve dayanışma ihtiyacını karşılamak için İsrail'e olan yakın desteğini teyit etti. Ancak Gazze'deki ölü sayısının artması ve Araplar ve Müslümanların İsrail ve ABD'ye yönelik öfkesinin artması nedeniyle, Washington'un Gazze halkına insani yardım sağlamaktan daha fazlasını yapması gerekiyor" dedi.

Çatışma sırasında 'İslamofobi' olgusunun artmasından duyulan endişeler arttı.

Bu endişeler, Illinoisli bir adamın altı yaşındaki Filistinli Müslüman bir çocuğu bıçaklayarak öldürmesi ve annesini ağır yaralamasıyla perçilendi.

Bu olaydan sonra Biden, Beyaz Saray'dan yaptığı bir konuşmada İslamofobi ve anti-semitizme karşı olduğunu ilan etti.

Ancak ABD'li Müslüman toplumu, 11 Eylül 2001 olaylarının ardından ABD'de yaşanan güvensizlik ikliminin geri dönmesinden korkuyor.

Bu korku, Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi'nin (CAIR) yayınladığı açıklamada da görülüyor.

CAIR, Filistinlilere yönelik iddia edilen saldırıları kınadı ve hükümet yetkililerini ve medyayı, onları hedef alan provokasyonu durdurmaya çağırdı.

Ayrıca, New York City'de anti-semitik faaliyeti izleyen bir grubun başkanı, 7 Ekim'den bu yana nefret olaylarının iki katına çıktığını söyledi.

Bu olaylar, yaklaşık her gün bir olaydan günde birden fazla olaya yükseldi.

Bu olaylar arasında hakaretler, Yahudi erkeklere ateş açma ve Nazi sembolü olan 'swastika' (gamalı haç) çizilmesi yer alıyor.

Son krizden önce bile, ABD'de Yahudilere yönelik nefret suçları, 2022'de yüzde 37'lik bir orana ulaştı. FBI'a göre bu, yaklaşık üç on yıl içinde kaydedilen en yüksek rakam.

Detroit'teki Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinden biri olan Samantha Wall'un, evinin önünde bıçaklanarak öldürülmesi, ABD'ndeki Yahudiler arasında büyük endişelere yol açtı.

Ancak Detroit yetkilileri, Wall'un öldürülmesinin şu ana kadar nefret suçu olduğunu gösteren hiçbir kanıt olmadığını bildirdi.

Terör korkusu

Ancak son olaylar, ABD ve Batı'da, yakın zamana kadar düşüşe geçtiği görünen terörist eylemlerin yeniden ortaya çıkma endişelerini yeniden gündeme getirdi.

Özellikle, ABD tarafından terörist olarak tanımlanan gruplar, Afrika'dan Pakistan'a kadar, bu ayın başlarında Hamas'ın saldırısını övdü.

FBI Direktörü Christopher Wray, ABD'de Avrupa'da meydana gelenlere benzer saldırılar yaşanabileceği konusunda uyardı.

Bu saldırılardan birinde, kendisini IŞİD'e mensup olarak tanımlayan bir adam, Brüksel'de iki İsveçliyi vurarak öldürdü.

Terörizm ve isyanı önleme uzmanları, Hamas'ın gerçekleştirdiği gibi başarılı saldırıların, benzer düşünen diğer grupları ve bireyleri başka eylemler yapmaya teşvik etme eğiliminde olduğunu söylüyor.

Bu, grupların güçlerini kanıtlama ve daha fazla para ve eleman çekme girişimleridir. Ayrıca, yeni grupların ortaya çıkması da mümkün.

Georgetown Üniversitesi'nde profesör ve terör tarihçisi Bruce Hoffman, "Tarihsel olarak, teröristler olayla ilgileri olsun olmasın, kendilerini gündeme getirmeye çalışırlar. Hamas'ın saldırısı, İsrail'e karşı herhangi bir silahlı grup için eşi görülmemiş bir başarıydı. Bu, diğer gruplar için önemlerini kanıtlamak, dayanışmalarını ifade etmek ve tekrar oyuna girmek için inanılmaz bir fırsat sunuyor" diyor.

ABD'deki hükümet kurumları, Los Angeles, Detroit ve Chicago gibi büyük Filistin diasporası olan şehirleri izliyor.

Wall Street Journal gazetesine konuşan bir Amerikan istihbarat yetkilisine göre, bu kurumlar, toplu ölümlere yol açabilecek büyük bir kamusal etkinliğe yönelik saldırı tehdidini gösteren sosyal medya trafiğini arıyor.

Terörizm uzmanları, İsrail-Filistin çatışmasının şiddetinin ve saldırıların artmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Bu artışın şiddeti, İsrail'in askeri operasyonlarının süresi, Gazze'ye verilen zarar ve çatışmanın yayılması gibi faktörlere bağlı olacaktır.

Ortadoğu araştırmacısı Ken McCallum, Ortadoğu'daki derin olayların hem hedeflenen şeyler hem de insanları nasıl motive ettiği açısından tehdidin boyutunu artırabileceğini veya biçimini değiştirebileceğini belirtiyor.

Georgetown Üniversitesi'nden Hoffman ise, İsrail'in cevabının uzun sürmesi durumunda, diğer terörist grupların daha fazla zaman toplayacağını ve aralarındaki farklı mezhepsel rekabetlerin, saldırılarını koordine etmeye başladıklarında ortadan kalkabileceğini söylüyor.

Biden'ı etkilemek

ABD'nin tüm endişelerine rağmen, Başkan Biden için en önemli soru, Ortadoğu savaşı, geçen aylarda onay oranlarının düşmesinin ardından seçmenlerin ona karşı tutumunu değiştirecek mi?

Biden, kriz sırasında küresel bir lider olarak kendini gösterdi.

Ancak stratejistler, yeniden seçilmesinin daha çok ekonomi gibi yerel konulara bağlı olabileceği konusunda uyarıyor.

Quinnipiac Üniversitesi tarafından yapılan bir ankete göre, seçmenlerin yüzde 76'sı İsrail'in desteklenmesinin ABD'nin ulusal çıkarına olduğunu düşünüyor.

Ancak, seçmenlerin yalnızca yüzde 42'si Biden'ın çatışmayla ilgili tutumunu onaylarken, yaklaşık yüzde 37'si onaylamadığını söyledi.

Hamas ve İsrail arasındaki çatışma, haftalarca ve aylarca haberlere hâkim olmaya devam ederse, başkanlık kampanyasının doğası değişebilir.

Biden, kendisini savaş zamanında bir başkan olarak sunabilir. Ancak, bu durum uzun sürmeyebilir.

George H. W. Bush'un 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra yaşadığı durum buna örnek. Bu savaş hızlı bir şekilde başladı ve bitti.

O zamanlar açık bir zafer gibi görünüyordu. Ancak, Bush yine de ekonomi nedeniyle Bill Clinton'a karşı seçimleri kaybetti. Bu durum, Biden için de siyasi riskler taşıyor.

Buna ek olarak, Biden, kendi partisinin sol kanadından pek çok kişinin tepkisini çekme riskiyle karşı karşıya.

Bu kesim, Gazze'deki Filistinli sivil ölümlerinin artmasından dolayı rahatsız. Bu ölümlerin, İsrail'in saldırıları devam ettikçe daha da artması muhtemel.

Biden ise, kontrolünün çok az olduğu bir çatışmada tarafını seçti.

En önemlisi, daha genç ve daha aktif olan ilerici Demokratlar, Biden'a savaştan fayda sağlamaya daha az istekli.

Quinnipiac Üniversitesi'nin anketine göre, 18-34 yaş arası seçmenlerin çoğunluğu İsrail'e silah ve askeri teçhizat gönderilmesine karşı çıkıyor.

Bazı stratejistler, Biden'ın İsrail'e verdiği desteğin, genç Müslüman ve ilerici seçmenleri, daha açık bir şekilde savaş karşıtı bir programla seçimlere giren bağımsız başkan adayı Cornell West'e oy vermeye itebileceğini belirtiyor.

Bu hoşnutsuzluğa dair bir örnek, geçen salı günü Arizona'da yaşandı.

Bir grup üniversite öğrencisi, Başkan Yardımcısı Kamala Harris'i, Biden yönetiminin İsrailliler ve Filistinlilerin barış, güvenlik ve kendi kaderini tayin hakkı için çalıştığını belirten konuşmasını yaptığında alaycı bir şekilde karşıladı.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.