Size kadınları öldürülen, cesetleri çalınan İran hakkında yazıyorum

Almanya'da ikamet eden bir şairin tanıklığı

Irene Blasco
Irene Blasco
TT

Size kadınları öldürülen, cesetleri çalınan İran hakkında yazıyorum

Irene Blasco
Irene Blasco

Andeshi Karrami

Andeshi Karrami, 38 yaşında İranlı bir şair ve yazar. Nisan 2022'de yaratıcı misafirlik için Almanya'ya davet edildi. Alman kültür forumlarında çeşitli toplantılara ve okumalara katıldı. İki Alman dergisinde iki makalesi yayımlandı. Şu anda Alman yazar Heinrich Böll'ün (1917-1985) Köln ilindeki kırsal kasabası Langebruhe'deki evinde, aldığı bursla roman çalışmasını tamamlıyor. Böll, 1972 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Şubat 1974'te Gulag Takım Adaları’nın sahibi Rus yazar Alexander Aleksandr Soljenitsin'i (1918-2008) iki gün evinde ağırladı. Evin önünde bir basın toplantısı düzenleyerek Sovyetler Birliği'nin totaliter rejimine karşı çıkan Rus yazarlara destek verilmesi konusunu ele aldılar. Ölümünün ardından Heinrich Boll'un ailesi, Böll'ün hayatında izlediği geleneğe uygun olarak, 1989'dan beri evini sanatçılar ve yazarlar için bir yuvaya dönüştürmeye karar verdi.

Andeshi Karrami, İran ve ülkedeki kadınların durumu hakkında kaleme aldığı bu metni, ahlak polislerinin 6 Eylül 2022'de Mahsa Amini isimli genç kızın öldürülmesinin ardından İran halkının geniş kesimlerinin Tahran'daki molla rejimini devirmek için yaptığı devrimin ardından yazdı. Bu devrim, geri çekilip sönene kadar bir yıldan fazla sürdü.

“Mahsa Amini'nin öldürülmesinden sonra dünya ülkemin tarihinin küçük bir kısmını gördü. Dünyanın gördüğü şey, İran'ın molla yönetimi altındaki 44 yıllık yaşamının yalnızca bir yılındaki acıydı.”

44 yıldan sadece biri

Bu metin - tanıklık- protestocuların başlığını ‘kadın, yaşam, özgürlük’ olarak belirledikleri devrimden sonra bugün İran'da yaşananları ele alıyor.

Ülkemin, ülkemin insanının, ülkemin kana susamış mollalardan çektiği acıların küçük bir kısmını yazıyorum. Rejimlerinin devam edebilmesi için 44 yıldan fazla bir süre boyunca ülkemdeki erkek ve kadınların kanını döktüler.

İran halkını ve topraklarını selamlamak için yazıyorum. Rejimle savaş halinde yaşayan halk ne mağlup oldu ne de rehavete kapıldı.

Geçtiğimiz yıl Mahsa Amini'nin öldürülmesiyle başlayan ‘kadın, yaşam, özgürlük’ devrimci hareketinin başlangıcından bu yana dünya İran'ı ve İran halkını yeniden ve farklı bir şekilde tanıdı. Dünya, ülkemin tarihinin küçük bir bölümünü gördü. Dünyanın gördüğü şey, İran'ın molla yönetimi altındaki 44 yıllık yaşamının yalnızca bir yılındaki acıydı. İran halkı ‘kadın, yaşam, özgürlük’ sloganlarıyla evlerine döndüğünde sokakları yorgun, üzgün ve kırgın bir halde terk etti. Evlerine, sokaklarda aylarca süren acı ve umut verici protestoların ve sevdiklerinin defnedilmesinin ardından döndüler. Dünya mücadelenin durduğuna ve sona ulaştığına inanıyordu. Yıllardır mücadele eden bizler, İran özgürleşene kadar bu mücadelenin durmayacağını biliyoruz.

Yorulduk mu? Evet yorulduk ve defalarca kırıldık ama tekrar tekrar kalktık ve yine yapacağız.

Fotoğraf Altı:  Mahsa Amini'nin öldürülmesinin ardından İran halkıyla dayanışma amacıyla düzenlenen protesto, İstanbul, Türkiye, 20 Eylül 2022. (AFP)
Mahsa Amini'nin öldürülmesinin ardından İran halkıyla dayanışma amacıyla düzenlenen protesto, İstanbul, Türkiye, 20 Eylül 2022. (AFP)

Mahsa'nın tekrarlanan trajedisi

Armita Garavand da Mahsa Amini gibi öldürüldü. Mahsa'ya olduğu gibi güvenlik güçleri tarafından başına aldığı darbe sonucu hayatını kaybetti. Armita'nın ölümünü duyurmakta 27 günden fazla geciktiler. Ölümün kesin zamanını belirleyenler her zaman onlardır. Kızın ölüm hikâyesini yazmayı tamamlamak ve ölüm zamanını duyurmak için kızın cansız bedenini 27 gün hastanede tuttular. Cinayetlerin kesin zamanını asla bilemeyeceğiz. Bekliyoruz, beklemeye devam ediyoruz, hala umudumuz var.

Armita, bir başka Mahsa. Geçtiğimiz Ekim ayının ilk gününde okula gitmek için metroya bindikten sonra vahşice dövüldüğünü biliyoruz.

Cinayetlerimiz ile ölümümüzün duyurulması arasındaki zaman aralığına alışkın olsak da mucizelere inanmayı sürdürmek istiyoruz. Armita’nın bir gün, ölüm zamanı duyurulmadan uyanacağı mucizesine...

Ne yazık ki bir mucize gerçekleşmesini bekliyoruz. 44 yıldır bekliyoruz. Öldürüldüğümüz tarih ile öldüğümüz tarih arasında her zaman bir boşluk vardır. Bizi öldürüyorlar ve suçları anlatan tüm filmleri siliyorlar. Cinayetlere tanık olan, gören herkesi öldürüyorlar, hapse atıyorlar. Öldürmekle tehdit ederek mağdurların ailelerini evlerine hapsediyorlar.

Ne zaman birimizi öldürseler, ayaklarımızın yolda kaydığını, yere düşüp öldüğümüzü halka ve tüm dünyaya duyuruyorlar. Ya da yemek yiyememekten kaynaklanan halsizlik ve yetersiz beslenmeden öldüğümüzü ilan ediyorlar. Bizi her gün öldürdüklerini, bizi öldüresiye dövenin onlar olduğunu biz biliyoruz, fakat neden öldürdüklerini dünyaya gösteremiyoruz. Diktatörlük rejimi her gün ve her saat tek işiyle meşgul: Öldürüldüğümüze dair kanıtları yok etmek, ailelerimizi evlerinde sıkıştırmak, arkadaşlarımızı öldürmekle tehdit etmek, gazetecilerimizi tutuklamak.

Fotoğraf Altı:  16 yaşındaki İranlı lise öğrencisi Armita Giravand, toplum içinde saçını örtmediği için ahlak polisiyle yaşadığı çatışmanın ardından haftalar sonra komaya girdikten sonra hayatını kaybetti. (AFP)
16 yaşındaki İranlı lise öğrencisi Armita Giravand, toplum içinde saçını örtmediği için ahlak polisiyle yaşadığı çatışmanın ardından haftalar sonra komaya girdikten sonra hayatını kaybetti. (AFP)

Sarina'nın yazdıkları

Sesimiz kesildi, artık sesimiz çıkmıyor Çığlıklarımızın yankısı gezegeni aştı ve artık kimse bizi duymuyor. Sesimiz duyulsa da artık bir faydası olmayacak. Mahsa Amini'nin öldürülmesinin ardından yükselen seslere ne oldu?

Artık duyulmaya ihtiyacımız yok. Evlerimizden sürüklenerek dışarı çıkarıldık. Bir yıldan fazla bir süre boyunca ülkemizin sokaklarında çoğumuzu öldüren, idam eden ve tutuklayanlara karşı sloganlar attık. Her milletin acısını tek başına yaşadığını, kaderiyle tek başına yüzleştiğini anladık.

Birçok ulus bir ulusun çektiği acıyı görebilir ve onun isyanına sempati duyabilir ve ayaklanmanın yayılması diktatörlükten muzdarip uluslara da bulaşabilir. Ancak uzun yıllar zorbalık ve baskı içinde tek başına yaşadıktan sonra, acıyı, isyanı, öfkeyi yaşayarak anlayanlar yalnızca adaletsizlik ve isyan çeken milletlerdir.

İranlılar uyanma ve uyku saatlerinde baskı yaşıyorlar. Eğer uyuyabilirlerse uykuları genellikle kabuslarla gölgeleniyor. Biz yalnızız. Ülkemizin sokaklarında gün içinde birbirimizin yüzüne bakan tek kişi bizleriz ve tüm yüzlerin acının ve sefaletin solgunluğuyla kaplandığını görüyoruz. Yıllardır acıdan yorulmuş yüzler veya 16 yaşındaki Sarina'nın Mahsa Amini öldürüldükten sonra bir gece not defterine yazdığı gibi “Gündüz bile karanlıktı. O gün gökyüzü karanlıktı. Güneş aydınlatmıyordu. Şehrimize kimse gelmiyor. Hava sıcakken de üşüyoruz. Hepimizin kafası karışık. Gelecek olanları bekliyoruz. Kimsenin gelmeyeceğini, beklemememiz gerektiğini çok iyi biliyorduk. Hepimiz nefes alıyorduk. Ama hiçbirimiz hayatta değildik."

Sarina İsmailzade’yi tanıyor musunuz?

Bir yıl iki ay önce, Mahsa'nın öldürülmesinden ve güvenlik güçlerinin onu öldürmesinden tam bir hafta sonra sokaklara çıkmıştı.

“Bugün bizi öldürüyorlar, yarın da ölüm haberini veriyorlar. Bizi öldürüyorlar ve suçları anlatan tüm filmleri siliyorlar. Cinayetlere tanık olan, gören herkesi öldürüyorlar, hapse atıyorlar.”

Kıyafetler için küçük mezarlar

Sarina'nın anne-babasının, elbiselerini soğuk bir mezarın toprağına gömdüğü günden bu yana bir yıl iki ay geçti. Cenazesini çaldılar. Hiç oğlunun parfümünü ve elbiselerini çukura gömen bir adam gördünüz mü?

Bizi öldürüyorlar, cesetlerimizi çalıyorlar. Anne-babalarımızı susturmak için onları rehin alıyorlar. Kıyafet mezarları küçük ama çoktur. Ebeveynlerin üzüntüleri büyük ve dayanılmazdır. Babalar yumruklarını sıkarak oğulları ve kızlarının mezarlarını kazıyorlar. Anneler, ölen evlatlarının cesetlerinin bulunmadığı küçük mezarların üzerine avuç avuç toprak serpiyor.

Ölenlerin elbiseleri dışında boş mezarlar olduğu gibi henüz kanı soğumamış cesetlerin defnedildiği mezarlar da vardır.

Sağ Gözün Son Fotoğrafı

O günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti. O gün bir anne, elleri sıcak kana bulanan çocuğunun cesedine sarıldı ve güvenlik güçlerinin cesedini çalmaması için onunla birlikte kaçtı. “Oğlumun parçalanmış bedenini çatışma alanından çaldım. Dünyanın neresinde hangi anne kalbinin bedenini çalar? Evde sakladım. Kan ve çürümüş et kokusu evimize yayıldı. Ben de kan kusuyordum. Sanki toprağı sürüp kanlı pisliğini kazıyormuşum gibi. Kendimi hamileymişim ve doğum yapmak üzereymiş gibi hissettim! Kocama, ‘Kalk adam, kalk ve mezarlarımızı kaz. Çocuğumuz için küçük bir mezar kaz’ dedim.

O günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti: Henüz dokuz yaşında olan oğlunun cesedinin çürümesinden korkarak, annesi onu onun için dondurma sakladığı buzdolabına koydu. Birkaç gün sonra komşuların evlerinin kapısını çalmaya başladı ve hezeyan gibi görünen bir sesle şöyle dedi: "Buz istiyorum! Çocuğumun vücudu için buz istiyorum!"

Fotoğraf Altı:  İran halkıyla dayanışma amacıyla ve Mahsa Amini'nin ölümünün ardından rejimin uygulamalarını kınayan bir protesto standı, Berlin, Almanya, 10 Aralık 2022 (Reuters)
İran halkıyla dayanışma amacıyla ve Mahsa Amini'nin ölümünün ardından rejimin uygulamalarını kınayan bir protesto standı, Berlin, Almanya, 10 Aralık 2022 (Reuters)

O günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti: Mezarlıkta gelinlikli genç bir kız, öldürülen nişanlısının cenaze törenine katıldı. Beyaz gelinliğiyle birkaç adım öne çıkıp mezarın üzerine bir avuç toprak serpti.

O günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti: Bir anne, başından çıkardığı kırmızı başörtüyü çıkarıp salladı, mezarlığa giden sokakta, çocuğunun tabutu önünde dans etti.

O günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti: Mahabad halkı bir günde üç kez mezarlığa giderken intikam ve özgürlük şarkıları söylediler. Üç gencin hala sıcak olan bedenlerini arka arkaya gömdüler. Mezarlıktan aldıkları çakılları yumruklarına doldurup yeniden sokaklara döndüler, yarın da yine dönecekler. Onların tankları ve silahları var, bizim ise yalnızca sıkılı yumruklarımız var.

Güvenlik güçlerinin gözümüze silah doğrulttuğu günlerin üzerinden bir yıl iki ay geçti.

O günden sonra son şiirimi yazdım: Sağ Gözün Son Fotoğrafı.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.