Savaşın en kırılgan grubu: Çocuklar

Çocukların özellikle savaşlar sırasında şiddetin her türüne maruz kalmaya devam etmesi, bilimin ve toplumun bu savunmasız grubu ihmal ettiğinin kanıtı

Günümüzdeki savaşlarda çocuk kurbanların sayısı ölümlerin yarısına ulaşıyor (AFP)
Günümüzdeki savaşlarda çocuk kurbanların sayısı ölümlerin yarısına ulaşıyor (AFP)
TT

Savaşın en kırılgan grubu: Çocuklar

Günümüzdeki savaşlarda çocuk kurbanların sayısı ölümlerin yarısına ulaşıyor (AFP)
Günümüzdeki savaşlarda çocuk kurbanların sayısı ölümlerin yarısına ulaşıyor (AFP)

Hişam el-Yetim 

İnsanlığın çocukluk ikonuyla tarihsel ve modern anlamda uğraşısı, savaşlar ve ailenin başına gelen felaketler sırasında yetişkinliğe ulaşmış toplum üyelerinin tekrarladığı bazı basit halk sözleri ile özetlenebilir.

Bunlar arasında "Modern insani yasalar, bazı hayvanları insanları korumaktan daha fazla korumayı başarmıştır" ifadesi yer alıyor.

Reşit olma yaşına gelmiş bir kişinin bile kritik zamanlarda kendini koruyamadığını düşünürsek, çocuklar daha çaresiz oldukları için onlarla ilgilenmek daha önemli.

Pek çok araştırma, çocukların hem antik hem de modern dönemde sürekli şiddete maruz kaldığını, bazı toplumlarda devletin ve hukukun (zorla) tesis etme çabalarına rağmen bilimsel, psikolojik ve insani açıdan ihmal edildiğini doğruluyor.

Geri kalmış ülkelerde

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde, insan haklarının korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmeler ve BM yasalarıyla alay ediliyor, çünkü onlara göre bunlar hayvan haklarının korunmasıyla ilgili olanlardan daha az önemli.

Üçüncü dünya ülkeleri onları koruyamaması karşısında kendilerini ve ailelerini koruyamayacaklarını ifade etmek amacıyla bu paradoksu tekrarlıyorlar.

Pek çok kişi bu görüşlerin abartılı olduğunu düşünüyor, ancak abartılamayacak olan ve bunların ve diğerlerinin binlerce yıldır görmezden geldiği gerçek ironi, toplumun herhangi bir kesiminin değil, ailenin, toplumun ve tüm dünyanın çocuğun korunmasına ilişkin yasa ve mevzuatlar ile ilgili sorunda yatıyor.

Çocuk kendini korumaktan acizdir, bu nedenle hem modern hem de antik dünyadaki çocukluğun simgesi, genellikle ailenin ve bir bütün olarak toplumun güvenliğini hedef alan zayıf bir alana dönüştü.

"Fidye" filmi

1996 yılında Yönetmen Ron Howard, Ransom filminde Mel Gibson ve Rene Russo gibi uluslararası yıldızlar aracılığıyla bu türden bir paradoksu işledi.

Bir çete, aileye ailenin en zayıf halkası olan, zengin Tom Mullen'ın oğlu Sean aracılığıyla sızar.

Independent Türkçe

Muazzam bilimsel ve teknik gelişimiyle ikinci binyılın sonlarında yazılan bu senaryo, genel olarak ailenin, özel olarak da babanın, çocuk sahibi olma ve onları doğrudan hayatlarını tehdit eden tehlikelerden koruma bahanesiyle hayatlarını sona erdirme konusundaki hakkına dair birçok önemli soruyu gündeme getiriyor.

Sorun babanın Mullen'ın aldığı karara benzer bir karar alma hakkıyla ilgili. Bu, parayı doğrudan kaçıranlara ödemek yerine, kaçıranın kellesini getiren herkese büyük bir mali ödül verilmesini kapsıyor.

Senaryoda karısı ve bazı yakın arkadaşları bunu, adamın tek çocuğunun hayatıyla oynadığı açık bir kumar olarak değerlendirdi.

Çocuk sahibi olma kavramı

Sinema aracılığıyla, bir kişinin veya bir grup insanın, çocuklarının hayatlarını adeta özel mülkiyet gibi elden çıkarmasıyla ilgili sanatsal sorun, uzun zaman önce başlayan bu paradoksun köklerine kadar uzanıyor.

Antik uygarlıklarda çocukların tanrılara adak olarak kurban edilmesiyle bilim öncesi dönemleri ele alıyor ve çocukların her zaman ve her yerdeki, özellikle de soykırım başlığı altında yürütülen savaş ve çatışmalardaki kritik konumuna ışık tutuyor.

Bu durum, aile içinde ve her türlü toplum ve mezhep içinde, yetiştirme veya eğitim bahanesiyle onlara kötü muamele, zulüm ve istismarın sınırlarına ulaşarak tacize, tecavüze, hatta bazı doğa olaylarına kurban olarak bırakılmalarına yol açıyor.

Film, toplumun çocuk istismarına ilişkin yasalarının her zaman dini, politik ya da psikolojik bahanelerle uygulandığı, çocukların kendilerini ifade etme konusundaki zayıflığından yararlanılarak taciz ve istismar edildiği gerçeğine dikkat çekiyor.

Çocuk koruma kuruluşları

Mevzuat ve düzenlemelerin çokluğuna rağmen bugüne kadar yasaların amacına ulaşamadığı kesin.

Bugün çocuk koruma kuruluşları amaca değil niceliğe dayalı. Bunu doğrulayan şey, bu çocukluk ikonun günümüzdeki kırılganlığı ve çocukların özellikle savaş ve organize suç dünyasında her türlü şiddete maruz kalmaya devam etmesi.

Ancak en tehlikeli şey, bazı bilimsel ve hukuki kaynakların ve çocukları koruma konusunda uzmanlaşmış bazı gelişim psikolojisi sitelerinin hızlı bir şekilde incelenmesiyle ortaya çıkıyor.

Kaynaklar, geçen 4 yüzyıl boyunca (16'ncı yüzyıldan bugüne kadar), çocuk haklarının korunması fikrinin tüm yönlerini tartışmaktan ziyade, hayvanları haklarının korunması fikriyle ilgilenildiğini doğruluyor.

Tarihsel bir bakış açısı

1800 yılı ve sonrasında önde gelen filozoflar, hukuk teorisyenleri ve psikologlar arasındaki kapsamlı tartışmaların ardından ilk hayvanları koruma kanunları çıkarıldı (At Muamele Kanunu 1822).

Hayvan haklarını tartışan ilk mevzuat 1635 yılında İrlanda'da hayata geçirildi, savaş sırasında çocukların korunmasına ilişkin ek bir protokol ise 2002 yılında BM aracılığıyla yürürlüğe girdi.

BM'nin çocuk hakları ile ilgili ilk girişiminin 1990 yılında çıkarılan bir ilk yasayla gerçekleştiğini ve bunun bu alanda açık bir gecikme olarak değerlendirildiğini unutmamak gerekir.

Son olarak aile ve toplum çocuğu koruyamadığında çaresiz kalan baba, özellikle afetler ve kanlı savaşlar sırasında çocuklarını korumak için dışarıdan bir güç arar.

Bazen baba, tüm dünyanın çocuklarını korumadaki başarısızlığıyla karşı karşıya kalır; bu, çocukluk simgesinin mutlak surette olmaksızın ihlal edilmesi demek.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Washington, Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladı

Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
TT

Washington, Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladı

Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)
Rakka’da SDG mensupları statülerinin düzenlenmesini bekliyor. (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı, bugün (Cuma9 Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ateşkes ve güçlerin entegrasyonunu öngören anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıkladı. Bakanlık, söz konusu anlaşmanın Suriye’nin birliğini, egemenliğini ve istikrarını güçlendirdiğini vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, bugün erken saatlerde varıldığı duyurulan Suriye hükümeti ile SDG arasındaki “tarihi anlaşmanın” başarılı biçimde uygulanmasını destekleme taahhüdünü yineledi. Açıklamada, entegrasyon sürecinin kolaylaştırılması amacıyla tüm taraflarla yakın iş birliğinin sürdürüleceği belirtildi.

SDG, günün ilerleyen saatlerinde Suriye hükümetiyle kapsamlı bir anlaşmaya varıldığını, bunun ateşkesi de kapsadığını duyurmuştu. Söz konusu anlaşma, Suriye devlet televizyonuna konuşan bir hükümet kaynağı tarafından da doğrulandı.

SDG’nin açıklamasına göre anlaşma; askeri ve idari güçlerin kademeli biçimde entegrasyonu, temas hatlarındaki askeri birliklerin çekilmesi ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmesini içeriyor.


Venezuela’ya gönderilenden daha büyük bir askerî güçle gözdağı veren Trump İran’a süre verdi

9. Hava Filosu’na bağlı savaş uçakları, 8 Ocak 2026’da Pasifik Okyanusu’nda Nimitz sınıfı “USS Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde uçuş yapıyor. (ABD Ordusu)
9. Hava Filosu’na bağlı savaş uçakları, 8 Ocak 2026’da Pasifik Okyanusu’nda Nimitz sınıfı “USS Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde uçuş yapıyor. (ABD Ordusu)
TT

Venezuela’ya gönderilenden daha büyük bir askerî güçle gözdağı veren Trump İran’a süre verdi

9. Hava Filosu’na bağlı savaş uçakları, 8 Ocak 2026’da Pasifik Okyanusu’nda Nimitz sınıfı “USS Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde uçuş yapıyor. (ABD Ordusu)
9. Hava Filosu’na bağlı savaş uçakları, 8 Ocak 2026’da Pasifik Okyanusu’nda Nimitz sınıfı “USS Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde uçuş yapıyor. (ABD Ordusu)

ABD Başkanı Donald Trump, bugün (Cuma) yaptığı açıklamada, “çok büyük” bir Amerikan askerî filosunun İran’a doğru yola çıktığını, bunun daha önce Venezuela’ya gönderilen konuşlandırmadan bile daha kapsamlı olduğunu söyledi. Trump, mevcut aşamada askerî güce başvurmak zorunda kalınmamasını “umduğunu” da vurguladı.

Trump, İran’ın “bir anlaşma yapmak istediğini” ileri sürdü; ancak bu anlaşmanın niteliği ya da şartlarına dair ayrıntı vermedi. “Ne olacağını göreceğiz” ifadesiyle Washington ile Tahran arasındaki diplomatik süreci çevreleyen belirsizliğin sürdüğüne işaret etti.

Oval Ofis’te gazetecilere konuşan Trump, “Şunu söyleyebilirim ki onlar bir anlaşma yapmak istiyor” dedi. Tahran’a belirli bir süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise “Evet, bunu yaptım” yanıtını verdi ve bu sürenin ne olduğunu “sadece İran’ın bildiğini” söyledi.

Trump, perşembe günü de artan gerilime rağmen İran’la görüşmeler yapmayı planladığını belirtmiş, “şu anda İran’a doğru ilerleyen çok sayıda büyük ve güçlü gemi var. Bunları kullanmak zorunda kalmasak daha iyi olur” ifadelerini kullanmıştı.

ABD Başkanı, geçmişte İran’la görüşmeler yaptığını ve bunu yeniden tekrarlamayı planladığını dile getirirken, yönetiminin Ortadoğu’daki askerî varlığını muhtemel tüm senaryolara karşı güçlendirmeyi sürdürdüğünü kaydetti. Trump, İran’a karşı askerî bir adımı önlemek istediğini defalarca yineledi; ancak aynı zamanda, ABD ve Batılı müttefiklerini endişelendiren nükleer program konusunda anlaşmaya varmak için “zamanın daraldığı” uyarısında bulundu.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de perşembe günü yaptığı açıklamada, ordunun “başkanın onaylayacağı her türlü hareket tarzını uygulamaya hazır” olduğunu söyledi.

Bu açıklamalar, Tahran üzerindeki baskının arttığı bir dönemde geldi. Avrupa Birliği kısa süre önce yeni yaptırımlar uygulamaya koymuş ve Devrim Muhafızları’nı terör örgütü olarak sınıflandırmıştı. ABD de protestoların bastırılması nedeniyle İranlı yetkilileri hedef alan paralel adımlar attı.

Öte yandan İran ordusu sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekrem Niya, perşembe günü yaptığı açıklamada, olası bir ABD saldırısına “kesin ve derhal” karşılık verileceğini söyledi. Ekrem Niya, herhangi bir saldırının “hızlı ya da sınırlı olmayacağını”, İran’ın yanıtının geniş bir hedef yelpazesini kapsayacağını belirtti.

İranlı yetkili, ABD uçak gemilerinin “dokunulmaz olmadığını”, Körfez bölgesindeki Amerikan üslerinin önemli bir kısmının “İran füzelerinin menzili içinde” bulunduğunu ifade ederek, olası bir çatışmanın tüm Batı Asya’ya yayılabileceği uyarısında bulundu.

ABD’li yetkililer ise Trump’ın İran’a yönelik farklı seçenekleri değerlendirdiğini, ancak askerî bir saldırı konusunda henüz nihai karar vermediğini; tüm senaryoların masada olduğunu belirtiyor.

Reuters’ın üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırdığı haberine göre, Washington’un müzakerelere dönülmesi için öne sürdüğü temel taleplerden biri İran’ın füze programının sınırlandırılması. Tahran ise bu talebi kesin bir dille reddediyor ve “kırmızı çizgi” olarak görüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında, “adil ve dengeli olması halinde” müzakerelere açık olduklarını söyledi; ancak şu aşamada Tahran ile Washington arasında doğrudan görüşmelere yönelik bir düzenleme bulunmadığını kaydetti. Arakçi, İran’ın müzakere ilkesine karşı olmadığını, fakat bunu “tehditler altında” kabul etmeyeceğini vurgulayarak ABD’ye askerî baskı politikasından vazgeçme çağrısı yaptı. İran’ın hem müzakereye hem de savaşa hazır olduğunu dile getirdi.

CBS News’in bölgesel yetkililere dayandırdığı haberine göre, ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri, olası bir askerî saldırının bölgesel sonuçlarından endişe ederek yoğun diplomatik çabalarla böyle bir adımı engellemeye çalışıyor. Kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan üç bölgesel yetkili, nükleer program ve balistik füze kapasitesi konusunda Washington ile Tahran arasında doğrudan bir diplomatik sürecin henüz ilerleme kaydetmediğini söyledi.

Aynı haberde, İran’ın ABD’nin diplomatik mesajlarına kuşkuyla yaklaştığı; bunun da geçen yıl haziran ayında, planlanan görüşmelere rağmen Washington’un İsrail saldırılarına katılmış olmasına dayandığı belirtildi.

Bu arada Rus haber ajansları, Kremlin’e dayandırdıkları haberlerinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in cuma günü İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Laricani ile görüştüğünü aktardı. Uçuş takip siteleri de perşembe günü İran’a ait bir uçağın Moskova’ya doğru hareket ettiğini bildirdi.

Askeri hareketlilik

Sahadaki gelişmeler kapsamında ABD, “USS Abraham Lincoln” uçak gemisinin öncülük ettiği bir deniz görev grubunu bölgeye sevk etti. Gemi 80’den fazla savaş uçağı taşıyor; ayrıca Tomahawk füzeleriyle donatılmış üç destroyer tarafından destekleniyor. Washington, genellikle bir saldırı denizaltısının da eşlik ettiği bu grubun Ortadoğu sularına ulaştığını ve mevcut askerî kapasiteyi güçlendirdiğini açıkladı.

ABD ayrıca Bahreyn’de mayın karşı tedbir gemileri, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’de ise onlarca uçağın konuşlu olduğu hava üsleri bulunduruyor. Amaç, Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferin ya da Amerikan üslerinin hedef alınması ihtimaline karşı hazırlık yapmak.

Uzman takip siteleri, ABD’ye ait nakliye uçaklarının hava savunma bataryaları ve F-15 filoları taşıyarak bölgeye ulaştığını bildirdi. İsrail’in Ynet haber sitesi de bir Amerikan destroyerinin Eilat Limanı’na yanaştığını; bunun Washington ile Tel Aviv arasındaki askerî iş birliği ve olası tırmanmaya hazırlık çerçevesinde gerçekleştiğini yazdı. Haberde, ziyaretin önceden planlandığı ve iki ülke orduları arasındaki iş birliğinin parçası olduğu vurgulandı.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan bir yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada, güvenlik gerekçesiyle operasyonel ayrıntıların paylaşılmadığını, tüm askerî hareketlerde personelin güvenliğinin “en yüksek öncelik” olduğunu söyledi.

İsrail askerî istihbarat başkanı Tümgeneral Şlomi Binder bu hafta Washington’u ziyaret ederek Pentagon, CIA ve Beyaz Saray’da temaslarda bulundu. İsrail Genelkurmay Başkanı da ordunun çeşitli senaryolara hazır olduğunu, savunma ve taarruz kabiliyetlerini sürekli geliştirdiğini açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı’nın da kısa süre önce İsrail’e giderek savunma koordinasyonunu güçlendirdiği belirtildi.

ABD’nin askerî seçenekleri

Analistlere göre, Washington’un Haziran 2025’te İran nükleer tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, müzakere dengelerini değiştirdi ve tarafların taleplerini sertleştirdi. Cenevre’deki Uluslararası ve Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü’nden Ferzan Sabit, AFP’ye yaptığı değerlendirmede, İran’ın herhangi bir anlaşma karşılığında talep ettiği “bedelin önemli ölçüde arttığını”, ABD’nin ise uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulmasını ve balistik füze programının kısıtlanmasını istediğini söyledi.

Paris merkezli Jean Jaurès Vakfı’ndan David Khalfa da bu şartların kabul edilmesinin Tahran açısından “teslimiyet” anlamına geleceğini, bu nedenle askerî seçeneğin baskı aracı olarak gündemde kalmaya devam ettiğini savundu.

Uzmanlar, ekonomik ve askerî baskı amacıyla İran’daki askerî hedeflere ya da petrol tankerlerine yönelik “sınırlı saldırılar” senaryosunu da değerlendiriyor. Buna karşılık bağımsız araştırmacı Eva Coloriotti, siyasi ve askerî liderliği, füze altyapısını ve nükleer programın kalan unsurlarını hedef alabilecek “geniş çaplı saldırılar” ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini, ancak bunun son derece karmaşık sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Khalfa ise İran rejiminin bu tür bir senaryoya hazırlıklı ve “dayanıklı” olduğunu, dolayısıyla zayıflatılmasının kolay olmayacağını vurguluyor.

Hasar görmesine rağmen İran’ın hâlâ orta ve kısa menzilli balistik füzeler, seyir ve gemisavar füzeler ile geniş bir İHA filosu dâhil kayda değer misilleme kapasitesine sahip olduğu ifade ediliyor. Analistlere göre Tahran’ın vereceği tepki, olası bir ABD saldırısının niteliği ve kapsamına, ayrıca bölgesel maliyet-hesaplarına bağlı olacak.

ABD ve AB yaptırımları

Bu gelişmelerin paralelinde ABD, İran İçişleri Bakanı İskender Mümini’ye yaptırım uyguladığını açıkladı. Washington, Mümini’yi binlerce kişinin ölümüne yol açan “şiddetli baskının” sorumluluğunu taşıyan güçleri denetlemekle suçluyor. Avrupa Birliği de protestoların bastırılmasına yanıt olarak 21 kişi ve kuruma yaptırım kararı aldı; giriş yasakları ve mal varlığı dondurmaları devreye sokuldu.

İnsan hakları örgütleri protestolarda binlerce kişinin öldüğünü, on binlercesinin tutuklandığını belgeliyor. İran’ın resmî verilerine göre 3 bin 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) ise 6 bin 479 ölüm tespit ettiğini, bunların 5 bin 856’sının gösterici, 100’ünün çocuk olduğunu bildirdi; ayrıca en az 42 bin 324 kişinin tutuklandığını açıkladı.

Trump’ın açıklamaları, AB’nin Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan etmesi ve yeni yaptırımların devreye girmesiyle baskının arttığı bir dönemde geldi. ABD Başkanı, mümkün olması hâlinde askerî bir çatışmadan kaçınmayı tercih ettiğini bir kez daha vurguladı.


İsrail, Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nı pazar günü açmayı planlıyor

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından çekilmiş bir fotoğraf, 29 Ocak 2026 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından çekilmiş bir fotoğraf, 29 Ocak 2026 (Reuters)
TT

İsrail, Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nı pazar günü açmayı planlıyor

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından çekilmiş bir fotoğraf, 29 Ocak 2026 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından çekilmiş bir fotoğraf, 29 Ocak 2026 (Reuters)

İsrail hükümetinin Gazze Şeridi’ndeki faaliyetlerini koordine eden birim, bugün yaptığı açıklamada, Refah Sınır Kapısı’nın Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki geçişlere pazar günü yeniden açılacağını duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre birimden yapılan açıklamada, Mısır’la koordinasyon içinde, yalnızca savaş sırasında Gazze Şeridi’nden ayrılmış olan kişilerin ve İsrail’den önceden güvenlik onayı alanların Mısır’dan Gazze Şeridi’ne dönüşüne izin verileceği belirtildi.

Refah Sınır Kapısı, iki milyondan fazla nüfusa sahip Gazze Şeridi sakinlerinin giriş ve çıkışları için başlıca geçiş noktası konumunda bulunuyor.

İsrail, Gazze savaşının başlamasından yaklaşık dokuz ay sonra, Mayıs 2024’te sınır kapısının kontrolünü ele geçirmişti. Kapının yeniden açılması, ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail ile Hamas arasındaki çatışmaları durdurmaya yönelik planının ilk aşamasında yer alan temel şartlardan biri olarak öne çıkmıştı. Söz konusu plan, ekim ayında varılan ateşkes anlaşmasının ardından gündeme gelmişti.

İsrail, daha önce yaptığı açıklamalarda, Gazze Şeridi’nde tutulan son İsrailli rehinenin cesedinin teslim edilmesinden önce sınır kapısının yeniden açılmayacağını bildirmişti. Bu koşulun bu hafta yerine getirildiği belirtildi.