Gazze savaşının alevleri İsrail'deki gıda güvenliğini yakıyor

İsrail'de devam eden çatışmalar çiftçilerin kayıplarını artırırken, kuzeyde Lübnan sınırına yakın tarım alanları derin ve tedavisi zor bir krize saplanmış durumda

"Hükümet derhal harekete geçmezse ve geçici yabancı işçilerin İsrail'e getirilmesine izin vermezse üretim boşa gidecek"
"Hükümet derhal harekete geçmezse ve geçici yabancı işçilerin İsrail'e getirilmesine izin vermezse üretim boşa gidecek"
TT

Gazze savaşının alevleri İsrail'deki gıda güvenliğini yakıyor

"Hükümet derhal harekete geçmezse ve geçici yabancı işçilerin İsrail'e getirilmesine izin vermezse üretim boşa gidecek"
"Hükümet derhal harekete geçmezse ve geçici yabancı işçilerin İsrail'e getirilmesine izin vermezse üretim boşa gidecek"

Her sabah taze meyve ve sebze satın almak artık İsrailliler için sıradan bir durum değil.

Tarım ürünlerinin kıtlığı ve fiyatların yüksek olması, sofralardaki klasik yumurta yemeğini dahi sadeliğine rağmen elde etmeyi zorlaştırıyor.

Zira kuzeyde, Lübnan sınırına yakın tarım alanları derin ve tedavisi zor bir krize saplanmış durumda.

İsrail'deki ciddi iş gücü sıkıntısı birçok mahsulün dalında çürümesine yol açtı.

Tarım alanlarının yılın bu zamanında yüzlerce çiftçi, toplama ve hasat ekipmanlarıyla dolup taşması gerekirken, yeşil çadırlar ve tanklarla dolup taşıyor.

Şeftali, elma ve badem bahçeleriyse İsrail ordusunun toplama alanlarına dönüştü.

İsrail Tarım Bakanlığı'na göre, Lübnan sınırı yakınında bulunan ve büyük bir kısmı boşaltılan tarım arazilerinin yüzde 10'u, İsrail'in subtropikal meyvelerinin yüzde 40'ını, yumurta ihtiyacının ise yüzde 70'ini üretiyor.

Bu bölge, elma bahçelerinin yaklaşık yüzde 60'ını ve şeftali bahçelerinin yüzde 35'inden fazlasını içeriyor.

Tavuk ve hindi üretiminin de büyük bir kısmı bu bölgeden sağlanıyor.

İsrail finans gazetesi Globes, İsrail'in tavuk ve hindi üretiminin yarısının Lübnan sınırından beş kilometre kadar uzakta bulunan çiftliklerden geldiğini bildirdi.

Güney Lübnan'dan tekrarlanan füze saldırıları ve 7 Ekim'den bu yana karşılıklı ateş açılması, 18 İsraillinin ölümüne ve 22 bin nüfusa sahip Kiryat Şimona yerleşimi de dahil olmak üzere 40'tan fazla kuzey kasabasından yaklaşık 60 bin kişinin tahliye edilmesine yol açtı.

İsrail ordusuna göre İsrail 350'den fazla insansız hava aracını (İHA) takip etti, iki binden fazla füze ateşledi ve üç sızma operasyonuyla karşı karşıya kaldı.

Gerçek tehlike

Savaşın ilk gününden itibaren sebze ve meyve kıtlığından dolayı alışkın olduğundan çok daha fazla miktarda ithalat yapmaya başlayan İsrail'de gıda güvenliği hâlâ ciddi bir tehditle karşı karşıya.

Knesset Araştırma Merkezi'nin geçen günlerde yayınladığı raporda, gelecekte beklenen kıtlıkla birlikte, sınırlı arz ve savaşın devam etmesi nedeniyle tarım ürünleri fiyatlarının çok ciddi oranda artacağı sonucuna varıldı.

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, perşembe günü, İsrail'in kuzeyinde şu anda üretim sağlayamayan meyve bahçelerinin uğradığı tarımsal kayıpların ve zararın 500 milyon şekel (131 milyon dolardan fazla) olarak tahmin edildiğini doğruladı.

Kuzeydeki çiftçilerin sınırdaki meyve bahçelerine ulaşımın zorluğundan şikayetçi olduklarını, büyük kaybın ise henüz hasat edilmemiş meyvelerde ve gelecek sezon hazırlıklarının zarar görmesinde yoğunlaştığını belirtti.

İsrail Meyve Konseyi Yönetim Kurulu Başkanı Yaron Belhasan'a göre, "Kuzey sınırındaki çiftçilerin 2024 yılı için gerekli hazırlıklar kapsamında gelip bahçelere bakım yapamamaları nedeniyle iş devamlılıklarında ciddi zararlar var."

İsrail'in kuzeyindeki Ramot Naftali yerleşiminden bir meyve çiftçisi olan Belhasan, İsrail merkezli Ynet internet sitesine, çiftçilerin "İkinci Lübnan Savaşı'nda olduğu gibi tüm zararların tam olarak tazmin edilmesini sağlayacak bir plan talep ettiklerini ve bu gerçekleşmezse, tüm tesislerin çökeceğini" söyledi.

Savaşın başlangıcından bu yana İsrail tarımsal iş gücünün yaklaşık yüzde 40'ını kaybetti (AFP)
Savaşın başlangıcından bu yana İsrail tarımsal iş gücünün yaklaşık yüzde 40'ını kaybetti (AFP)

Buna karşılık İsrail Çiftçiler Birliği Başkanı Dobi Emitay, Lübnan tarafından açıkta kalan ve görülebilen hiçbir alanın ekilmediğini belirtti.

Uzmanlara ve çiftçilere göre kuzey sınırında devam eden gerilim, yerleşimciler arasında özellikle ekonomik açıdan kaygıyı artırıyor.

Yedioth Ahronoth gazetesi, birkaç gün önce İsrail ile Hizbullah'ın karşılıklı bombardımanı sonucu kuzey sınırında yaşanan mali kaybın yaklaşık 1,6 milyar doları bulduğunu açıkladı.

Büyük kayıplar

Resmi rakamlara göre İsrail, savaşın başlangıcından bu yana tarımsal iş gücünün yaklaşık yüzde 40'ını, yani 30 bin işçiyi kaybetti.

Ekonomi gazetesi The Marker, yabancı işçilerin ayrılması ve Filistinli işçilerin ülkeye girişinin yasaklanması nedeniyle İsrail tarımının ciddi bir krizle karşı karşıya olduğunu, savaş öncesinde tarım sektöründeki Filistinli işçilerin oranının yüzde 12'ye ulaştığını bildirdi.

Toplanmayan ve ağaçlarda kalan meyvelerden kaynaklanan kaybın değerinin 1,6 milyar şekel (432 milyon dolar) olduğu tahmin ediliyor.

İsrail'de narenciye ekiminin değeri yılda yaklaşık iki milyar şekel (542 milyon dolar) olurken, bunun yaklaşık yarısı ihracata gidiyor.

Çiftçiler gazeteye, hükümetin derhal harekete geçmemesi ve geçici yabancı işçilerin İsrail'e getirilmesine izin vermemesi halinde üretimin boşa gideceğini söyledi.

Globes'in haberine göre, maddi hasara ilişkin tazminat sisteminden sorumlu kişi İsrail Vergi Dairesi Tazminat Fonu Direktörü Amir Dahan şu ifadeleri kullandı:

Eğer kuzey sınırında çatışmalar bu aşamada durursa, dolaylı zararın yanı sıra 500 milyon şekel (135 milyon dolar) tutarındaki doğrudan mülk hasarına ilişkin 5 ila 7 bin arasında tazminat talebi alacağımızı tahmin ediyoruz.

İsrail Maliye Bakanlığı Ekonomi Birimi'nin verilerine göre aylık gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH), savaşın başlangıcından bu yana yüzde 19 oranında düşüş kaydetti.

Sektörün aylık GSYİH'sine verilen zarar 400 milyon şekel (1,8 milyon dolar) olarak gerçekleşti.

İsrail Tarım Bakanlığı, büyümenin motoru olarak gayri safi tarımsal üretimin değerinin yıllık 30 milyar şekelden (8 milyar dolar) fazla olduğunu belirtti.

Teşvikler ve tazminatlar

Tarım sektörünü, özellikle de İsrail'in kuzeyini etkileyen durgunluk ve felç durumu ve ekonomik krizin benzeri görülmemiş bir şekilde kötüleşmesiyle daha önce sağladıklarını sağlamaya devam edememesi, İsrail Tarım Bakanlığı'nı, mümkün olduğu kadar çok mahsulün kurtarılması amacıyla İsrailli işçilerin tarımda çalıştırılmasına yönelik teşvikler sağlamaya sevk etti.

Maliye Bakanlığı, tarıma katılan yeni İsrailli işçilere ilk iki ayda 3 bin şekel (800 dolar), üçüncü ayda ise 6 bin şekel (bin 600 dolar) maaş verilmesini onayladı.

Yakın zamanda boşaltılan ilçe ve yerleşim yerlerinde çalışanların ücretleri daha yüksek olacak.

Oradaki maaşlar, ilk iki ayda aylık 4 bin şekel (bin 100 dolar), üçüncü ayda ise 8 bin şekel (iki bin 200 dolar) olacak.

"Lübnan tarafından açıkta kalan ve görülebilen hiçbir alan ekilmedi" (AFP)
"Lübnan tarafından açıkta kalan ve görülebilen hiçbir alan ekilmedi" (AFP)

Diğer yandan İsrail Tarım Bakanlığı uzmanları ve temsilcileri, gönüllülerin budama ve aşılama gibi profesyonellik gerektiren çalışmalarda başarılı olamayacağını doğruladı.

İsrail Çiftçiler Birliği Yabancı İşçiler Komitesi Başkanı Ankila Moskowitz, İsrail tarımına verilen zararın "astronomik seviyede olabileceğini" söyledi.

Moskowitz, The Marker'a verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:

Yapraklarını döken ağaçlar şimdi budanmazsa yazın meyve olmayacak. Bu dört milyar şekel (yaklaşık bir milyar dolar) kayıp anlamına geliyor. İsrail'deki meyve endüstrisi şu anda yaklaşık 10 bin işçi sıkıntısı çekiyor.

İthalat ikilemi

İsrail'in 100 günü aşkın süredir Gazze'de yürüttüğü savaş, gıda fiyatlarındaki artış ve tarım ürünlerinin kıtlığıyla sınırlı kalmadı, aynı zamanda İsrail'in tarımsal ürün ithalatını da ikiye katlayarak 60 bin tonu aşmasına sebep oldu.

Savaştan önce Türkiye, tarım ürünleri ithalatında İsrail için önemli bir destinasyondu.

İsrail, özellikle bazı sebze türleri başta olmak üzere ihtiyacı olan tarımsal ürünlerin yaklaşık yarısını Türkiye'den sağlıyordu.

Ancak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın savaşın başında yaptığı açıklamalar, İsrail'in önde gelen alışveriş ağları da dahil olmak üzere birçok tüccar ve ithalatçının Türk ürünlerini ithal etmeyi bırakacaklarını duyurmasına neden oldu.

İsrailliler için krizi daha da ağırlaştıran ve karmaşıklığını artıran şey, meyve ve sebzeleri genellikle Avrupalı olan diğer ülkelerden ithal etme ihtimalinin birçok riskle dolu olması.

Avrupa'nın Türkiye'den ithalata göre daha pahalı olmasının yanı sıra, istenilen zamanda gelmemesi durumunda ürün kalitesini etkileyebilecek coğrafi mesafe detayı da bulunuyor.

İthalat sorunları, İsrail'de kötüleşen iç gıda durumuna daha fazla zorluk katıyor.

İsrail, tarımsal üretimin yarısını ithal etmenin yanı sıra, gıda endüstrisine yönelik şeker, bitkisel yağlar, yağlı tohumlar, yem, tahıllar ve diğer hammaddelerin tüketimini sağlamak için neredeyse tamamen ithalata bağımlı. İsrail'deki et endüstrisi de et ve canlı hayvan ithalatına bağlı.

İsrail Ulusal Sigorta Kurumu'nun yıllık raporu, sağlık bütçesinin yüzde beşinin, yani 5,2 milyar şekelin (1,5 milyar dolar), sorunları yeterince besleyici gıda alamamaktan kaynaklanan insanlara, kişi başına üç bin 700 şekel (998 dolar) olarak harcandığını tahmin ediyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.