Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Churchill, Birleşik Krallık’ı en az Osmanlı İmparatorluğu kadar önemli ‘Muhammedî bir güç’ olarak gördü

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing
TT

Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing

Sami Moubayed

19’uncu yüzyılda uluslararası yazışmalar, Arap dünyasını ‘Doğu’ (Şark ya da Maşrık) olarak tanımlıyordu.  Sonra Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altındaki coğrafi bölgeyi ifade etmek için ‘Yakın Doğu’ terimini ortaya attı. Bugün kullanılan ‘Ortadoğu’ terimini ise 1902 yılında Amerikan tarihçi Alfred Thayer Mahan türetti, medyaya da İngiliz gazetesi The Times tanıttı. Daha sonra Winston Churchill, Sömürgeler Bakanı olduğu dönemde Arap bölgesine özel ‘Ortadoğu Birimi’ adında özel bir bölüm oluşturduğunda bu terimi uluslararası siyasi sözlüğe dahil ederek resmîleştirdi.

Onun İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık Başbakanı olarak oynadığı tarihî rolü herkes bilir. Mayıs 1940 ile Temmuz 1945 tarihleri arasında Almanya’ya karşı savaşında ülkesine liderlik etmiş ve zafer işareti (V) yaparak meşhur zaferini gerçekleştirmişti. Ekim 1951’de de ikinci kez iktidara geldi ve Nisan 1955’e kadar iktidarda kalarak, bu süre içerisinde Nobel Barış Ödülü kazandı.

vefvgtrh
Churchill ile Kral Abdülaziz Âl-i Suud, Şubat 1945’te Mısır’da bir araya geldi (AP)

Churchill, 1964 yılı sonuna kadar parlamentodaki koltuğunu korudu ve 24 Ocak 1965’te öldü. Arapların Churchill’e ilişkin değerlendirmeleri farklılık gösterir. Kimileri, Siyonist projeye verdiği mutlak destekten ötürü onu affedemezken, kimileri de onu üstün vasıflara sahip bir devlet adamı olarak görüyor. Nitekim Suriye’nin Fransız işgalinden kurtarılmasının yanı sıra, Irak ve Ürdün devletlerinin kurulmasında da onun payı vardı.   

Araplar ve Müslümanlarla ilk temas

Winston Churchill, 1874 yılında ailesinin İngiltere’nin güneydoğusundaki Oxfordshire’da yer alan malikanesinde doğdu ve Britanya İmparatorluğu döneminde büyüdü. Eğitiminin tüm aşamaları, ayrıcalıklı sömürge dönemine denk geldi. İslam dünyasıyla ilk teması, Ekim 1896’da Britanya ordusunda genç bir subayken gerçekleşti. Bugün Afganistan ve Pakistan olarak adlandırılan Doğu Hindistan sınırlarında hizmete başladığında 22 yaşındaydı. Haydarabad şehrinden çok etkilenmiş, ancak İngiltere’deki annesine yazdığı üzere, ahalinin tükürüklerine ve sövgülerine maruz kalmamak için şehre ancak fil sırtında girmişti. Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde nefretle karşılandığının erken farkına varmıştı, ama tahtına sadıktı ve onu dünyadaki mümkün herhangi bir gelişmenin temel taşı olarak görüyordu. Ona göre ‘insanları toplumsal ve kültürel ilerlemeye hazırlamak ve onları yönlendirmek’, tahtının temel göreviydi. Gelgelelim Churchill’in medeniyet anlayışı çarpıktı; onu kadim dünyanın halklarının kültüründe, şehirlerinde ve tarihinde değil, sadece Londra şehrinin ilerleyişinde görüyordu. Askerî yönetim, onun Londra’ya dönmesine izin verdiğinde sevinç içinde annesine yazarak şöyle dedi: “Bu ülkedeki barbarca sefaletten sonra medeniyeti yeniden görmeyi şiddetle arzuluyorum.”

Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde hoş karşılanmadığını erkenden fark etti, ama tahtına sadıktı

Bundan iki sene sonra Churchill, Sudan’a atandı. O dönemlerde hayatında tüm dinlerden uzaklaştığı bir evreden geçiyordu ki bu, onun muhafazakâr Sudan toplumuna karşı yoğun rahatsızlığını açıklıyor. 1899 yılında kaleme aldığı ‘Nehir Savaşı’ (The River War) adlı kitabında bu duygusunu şu sözlerle ifade ediyor: “Muhammedîliğin (İslam’ın) takipçileri üzerindeki laneti ne korkunç. Müslümanlar, bireysel olarak harika nitelikler sergileyebilirler. Cesurlar ve Kraliçe’ye sadık insanlar. Herkes nasıl öleceğini biliyor (Şehadeti kastediyor). Ancak bu ülkede dinin etkisi, din mensuplarının toplumsal gelişimini felce uğratıyor.” Pek çok kişiye göre bu cümle, Winston Churchill’in ırkçılığının ve İslam karşıtlığının bariz bir delilidir. Ama bilindiği kadarıyla Churchill, bu cümleden pişmanlık duydu ve kitabın 1901 yılında yayımlanan ikinci baskısında bu cümleye yer vermedi.  

“Müslüman olma!”

Churchill’in düşünce yapısındaki büyük dönüşüm ve İslam dinini kabulü, hiç şüphesiz Ortadoğu şehirlerini gezen ve bu şehirlerin kültürünü ve tarihi yakından tanıyan İngiliz şair ve yazar Wilfrid Blunt ile olan dostluğunun bir sonucuydu. Arapları çok seven Blunt, onun şahsiyetini geliştirmek ve ona sayıları 1910 yılında Osmanlı devletinde 20 milyona, Hindistan’da 62 milyona ve Mısır’da on milyona ulaşan Müslümanların ve İslam’ın üstün yanlarını anlatmak için Churchill ile uzun saatler geçiriyordu. O dönemde Hindistan ve Mısır, Britanya İmparatorluğu’na tâbi olduğundan Churchill, bu iki ülkeyi ve ülkesinin geniş imparatorluğunu kendi deyimiyle ‘dünyanın en güçlü Muhammedî/Müslüman devleti’ olarak görmeye başladı. Müslümanlar da onun gözünde düşman olmaktan çıkıp, bir güç ve cazibe noktasına dönüştü. Blunt, günlüğünde bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini yazıyor. Churchill, Britanya’da kadın hakları aktivisti olan arkadaşı Leydi Constance Layton’a, Arap tarzında giyimine dair tecrübesini şu sözlerle anlatıyor: “Beni bir paşa zannedebilirsiniz. Keşke öyle olsam.”  

Onun İslam’a olan bu beklenmedik hayranlığı, bir başka arkadaşı Leydi Gwendoline Bertie’yi endişelendirmişti. Bertie, İslam dinine girmemesi için yalvardığı mektubunda ona şöyle diyordu: “Rica ediyorum, Müslüman olma… Hal ve hareketlerinde bir Doğululaşma eğilimi gözlemliyorum.”

ewrgfr3
Churchill ve eşi, 28 Mart 1921’de Kudüs’teki bir karşılama töreninde (ABD Kongre Kütüphanesi)

Churchill 1902 yılında, Şii İsmaili mezhebinin lideri III. Ağa Han’la bir araya geldi ve onu, Hayyam’ın ‘Rubailer’inin İngilizce tercümesinin tüm bölümlerine dair ezberiyle şaşkınlığa uğrattı. Britanya Sömürgelerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı Müsteşarı olarak atandığında bölgeye doğru yola çıktı ve dört gün İstanbul’da konaklayarak, Sultan V. Mehmed Reşad’la görüştü. Osmanlı padişahından hoşlanmamış ve onu sıkıcı bulmuştu. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinden biri olup, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harbiye Nazırı olan genç subay Enver Paşa’yı beğenmişti. Churchill, onu Napolyon’a benzetmiş ve şöyle yazmıştı: “Bu yakışıklı genç subaydan hoşlandım. İngiliz politikasının genel hatları Türkiye’nin meşru talepleriyle daha uyumlu olsaydı, onunla uyum içinde çalışacağımızdan emin olurdum.”

Wilfrid Blunt günlüğünde, bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini anlatıyor

1911 yılında Donanma Bakanı olarak atandığında Churchill, (kendi imparatorluğuyla birlikte) ‘dünyanın en güçlü Muhammedî ülkelerinden’ biri olan Osmanlı İmparatorluğu ile bir ittifak kurmaya çalıştı. Ancak bu çabalarında yalnız değildi; Almanya İmparatorluğu ve onun hırslı Kayser’i Guillaume II, Osmanlıların muhabbetini kazanmak için onunla yarışıyordu. Churchill, Britanya Dışişleri Bakanlığı’na yazısında şu tavsiyede bulundu: “Türklerin çok şeyi var. Onları destekleyebilecek güce sahip olan da yalnızca biziz.”

defwf
Churchill ile Fransız General Charles de Gaulle (Getty Images)

Bakan Churchill, bu desteği somutlaştırmak adına iki savaş gemisinin (Reşadiye ve Sultan Osman) Osmanlı hükümetine çok cazip fiyatlarla satışını onayladı. Ancak çok geçmeden, 1914 Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken geri adım attı ve gemileri Britanya Donanması’nın emrine verdi.

Savaş başladığında Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun yanında durduğunu ilan etti ve Sultan Reşad, İngilizlere karşı cihat çağrısı yaptı. Resmî olarak Churchill, ‘etkisiz ve kalkınmanın hızına yetişemeyen’ bu ülkeyi kırma sözü verse de 1915 yılına kadar gizliden gizliye Enver Paşa ile iş birliği kurma çabasını sürdürdü.

İngiliz askerî harekâtı Gelibolu Muharebesi’nde başarısızlıkla sonuçlanınca, Churchill, görevinden ayrılmaya zorlandı ve sonra 1917 yılında Mühimmat Bakanı, iki yıl sonra Ocak 1919’da da Savaş Bakanı oldu. O günlerde Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, hezimete uğrayan Osmanlı Devleti de tamamen çöküşe hazırlık olarak dağılmaya başlamıştı. Churchill, Osmanlı Devleti’nin zayıf, pençelerden ve silahlardan yoksun olması şartıyla ve sıkı uluslararası denetim altında varlığını sürdürmesini istiyordu.

İki savaş arasında

Churchill, Savaş Bakanı iken dünya çapında konuşlandırılan Britanya askerlerinin sayısını azaltmak istedi ve onların bulundukları yerde kalmalarının pahalıya mal olduğunu söyledi. Sayıyı azaltmak gerekiyordu. Zira her şeyden önce Büyük Savaş sona ermişti. Churchill ayrıca Sovyetlerin, askerlerin ülkelerine dönme ve askerlik hizmetlerini sona erdirme arzularından faydalanarak İngiliz karargâhlarına sızmaya çalışmalarından çekiniyordu.

Ortadoğu hakkında ise bazısı tuhaf ve gerçeklikle alakasız çeşitli tasavvurlar geliştirildi. Örneğin, Sömürgelerden Sorumlu Devlet Bakanı Lewis Harcout, kutsal yerlerin Amerikalıların kontrolüne verilmesini talep ederken, Britanya’nın eski Mısır yetkilisi Herbert Kitchener ise Mekke ile Medine’nin doğrudan İngiliz yönetimi altına alınmasını öneriyordu. Churchill, bunlara itiraz etti ve sömürgelerdeki askerî varlığın azaltılması, aynı zamanda da kendi kendilerine yetebilmeleri ve yüklerinin Britanya hazinesine bindirilmemesi için mali ve ekonomik olarak güçlendirilmeleri çağrısında bulundu. Bununla birlikte doğrudan kendisine bağlı olan ve Britanya İmparatorluğu’na mutlak sadakat besleyen yerel vekillerle çalışmak istiyordu.

Sömürge Bakanlığı ve Kahire Konferansı

1 Ocak 1921’de Churchill, Başbakan Lloyd George hükümetinin Sömürge Bakanı olarak atandı. Amerikalı tarihçi Warren Doctor’ın ifadesiyle Başkan George, Ortadoğu bölgesinin idaresinde onun ‘etkinliğinden ve üretken düşüncesinden’ faydalanmak istemişti. Churchill, Sömürge Bakanlığı’nda Ortadoğu Birimi’ni oluşturdu ve Subay Thomas Edward Lawrence (Arabistanlı Lawrence) ile iş birliği yaptı. Lawrence, Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı devrimlerine katılmış ve onları 1918 yılında zafere ulaştırmıştı. Churchill, onunla ilk kez 1919 Paris Barış Konferansı’nda bir araya geldi ve aralarında karşılıklı ve derin saygıyla sağlam bir dostluk kuruldu. Kendisinden önceki Blunt gibi Lawrence da Churchill’i, Arapların taleplerine kulak vermeye ve meşru haklarını elde etmeleri için onlara yardımcı olmaya teşvik etmede çok önemli bir rol oynadı.   

Yeni ofisinde Churchill, Arapça isimlerden oluşan bir tablo ve bu isimleri İngilizceye çevirmek için standart bir yöntem geliştirdi. Ofisinde ayrıca kabilelerin yayılma alanlarını ve her bir ülkede ve coğrafi bölgede nüfuzlu kişileri gösteren büyük bir Arap haritası da vardı. İslam dinini daha iyi anlayabilmek için de yardımcılarından Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki farkları detaylı bir şekilde anlatmalarını istedi.

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu. Yıllar sonra, Ürdün’ü “pazar günü bir kalem darbesiyle” kurduğu yönündeki meşhur sözü aktarıldı.

Büyük Arap Devrimi’nin lideri Şerif Hüseyin bin Ali, Hicaz Kralı olmuştu. Kahire Konferansı’nın ardından da oğlu Prens Abdullah, Amman Prensi, üçüncü oğlu Şerif Faysal ise Irak Kralı olmuştu. Faysal, 1920’de Suriye’de kral olarak taç giymiş, ancak Fransızlar ülkeye kendi mandalarını dayattıklarında onun hükümetini devirerek sınır dışı edilmişti. Lawrence da Churchill’e onun sadık bir adam olduğunu ve ödülü hak ettiğini söyleyerek, durumunu telafi etmeye çalışmıştı.

Faysal’ın Şam’dan kovulduğu gün Prens Abdullah, küçük bir ordu kurdu ve Fransızlarla savaşıp ailesinin elinden alınan tahtını geri almak üzere Hicaz’dan Suriye’ye doğru yola çıktı. Bunun üzerine İngilizler, daha doğrusu özel olarak Churchill, ondan Ürdün’ün doğusunda durmasını ve Fransızlarla durum netleşene kadar Amman’da altı aylık ‘geçici bir hükümet’ kurmasını istedi. Churchill onu Kudüs’te bir toplantıya davet etti; o da Lawrence ile birlikte Kahire’den trenle geldi. Churchill, Amman’ı yeni başkenti yapması ve onun ve bundan sonra da evlatlarının burayı yönetmesi için onu ikna etti.

Lawrence, Prens Abdullah’ı Büyük Arap Devrimi’ndeki ortak çalışmalarından beri tanıyor ve onu, nazik ve ‘soylu’ diye nitelediği kardeşi Faysal’ın aksine özüne aşık biri olarak görüyordu. Lawrence, bu olumlu değerlendirmeyi Churchill’e iletme imkânı buldu. Churchill de bunu benimseyerek, Şerif Faysal’ı güçlü bir şekilde destekledi. Ta ki Faysal, Britanya hükümetinden Irak’ı İngilizlerle eşit bir konuma yerleştirecek ve mandayı tanımları ve hedefleri açık bir sözleşmeye dönüştürecek bir anlaşma talep etmeye başladı.

Churchill, Faysal’ın bu teklifi karşısında öfkelendi ve bunu bir isyan olarak değerlendirdi. 17 Ağustos 1922 tarihinde ona öfke dolu bir mektup yazarak, Britanya’nın onun için üstlendiği masrafları şu sözlerle hatırlatmak istedi: “İlerlemeye karar verdiğiniz yoldan ötürü duyduğum derin endişeyi zatıalinize iletmek isterim. Korkarım ki bu, Britanya hükümeti ile Şerif ailesi arasındaki yapıcı iş birliği fırsatlarını olumsuz etkileyebilir.” Ancak Lawrence’in tavsiyesi üzerine bu telgrafı göndermekten vazgeçti ve Faysal’ın talebini onayladı. Bunun üzerine Ekim 1922’de Irak’la bir sözleşme imzalandı ve bu sözleşme Irak’a sınırlı bir bağımsızlık vererek, dış işlerini İngilizlerin tasarrufuna bıraktı.

Siyonizm ve Filistin

Uluslararası Siyonist hareket, Mavera-i Ürdün Emirliği’nin kurulması yönündeki karara öfkelendi ve bunu Balfour Deklarasyonu uyarınca Yahudilere tahsis edilen toprakların alanının daraltılması olarak değerlendirdi. Churchill, Siyonistlerle güçlü ilişkilere sahipti ve liderlerini amaç birliği ve bu amaç uğrunda ortak çalışmaları nedeniyle sıkça övüyordu. Filistinlileri ‘materyalist’ ve ‘iflas etmiş’ şeklinde tanımlayan Lawrence’ın da açık etkisiyle Churchill, Filistinlilere çok az saygı ve Siyonistlere hayranlık duyduğunu gizlemiyordu. Churchill,28 Mart 1921’de Filistin eşrafından bir heyetle Kudüs’te buluştu ve onlara şöyle dedi: “Benden Balfour Deklarasyonu’ndan vazgeçmemi ve Filistin’e göçü durdurmamı talep ediyorsunuz. Bu benim yetkim dışında. Üstelik böyle bir arzum da yok.”

tmky
Churchill, bölge ülkelerinin bölünmesini tartışmak üzere 1921’de Kahire’de toplanan Rafideyn Komitesi üyeleriyle (Getty Images)

Churchill, Arap bölgesindeki ana aktörler için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Bu piramidin tepesinde Arap bedeviler vardı. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu. Onlardan sonra Şam gibi büyük şehirlerin tüccarları geliyor, onları da Filistin halkının çoğunluğunun dahil olduğu çiftçi kesim izliyordu. Bu sıralama, Churchill’in bir bütün olarak bölge liderlerine ilişkin değerlendirmesine de yansıdı. Bu, onun Suudi Arabistan Krallığı’nın kurucusu Kral Abdülaziz Âl-i Suud’a olan güçlü hayranlığını açıklıyor. Churchill, bu hayranlığı İkinci Dünya Savaşı sırasında şu ifadelerle dile getirmişti: “En zorlu koşullarda cesaret mesajları göndermekten ve bu savaşta galip geleceğimize olan güçlü inancını teyit etmekten vazgeçmeyen büyük Kral İbn Suud’u selamlıyorum.”

Churchill, Arap bölgesindeki ana oyuncular için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Piramidin en tepesinde Arap bedeviler yer alıyordu. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı patlak verdikten sonra Churchill’in tüm dikkati Avrupa’ya yöneldi, ancak askerî ve ticari lojistik konularda Arap bölgesine bağımlı olmayı sürdürdü ve burayı Alman nüfuzundan korumayı hedefledi. Ekim 1940’da, yani iktidara geldikten beş ay sonra Birleşik Krallık’aki Müslümanları memnun etmek ve Arap dünyasındaki Müslümanların zihinlerini ve kalplerini kazanmak için Büyük Londra Camii’nin inşasını emretti ve onlardan mutlak sadakat bekledi.

İran Şahı, Hitler’le ilişkisini koparmayı reddettiğinde ise Churchill, Rus müttefikleriyle iş birliği yaparak Ağustos 1941’de İran’ın işgal edilmesini ve kralının devrilmesini emretti. Rıza Şah, tavus kuşu tahtından indirildi ve yerine İngilizlerle daha fazla iş birliği yapacağına dair Churchill’i temin eden oğlu getirildi.

Suriye, Nazi Almanya’sına bağlı Vichy hükümetinin kontrolüne girince Churchill, General Charles de Gaulle’e bağlı Özgür Fransa Güçleri’yle Suriye’yi askerî olarak işgal operasyonu düzenledi. Şam’daki Vichy hükümeti devrildi ve Birleşik Krallık, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ilk kez girdiği Suriye topraklarına 1941 yılında askerî yolla geri döndü. Churchill, Suriye’nin yönetimini De Gaulle’le paylaşmaya çalışmakla birlikte Suriye’deki ulusal harekete siyasi destek vererek Fransızları Şam’dan kovmak için sistematik ve açık bir şekilde çalışmaya başladı.

Kral Abdülaziz ve Kral Faruk’un ayarlamasıyla Şubat 1945’te Kahire’de Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli ile görüştü. Hitler’e karşı Müttefiklerle birlikte savaşa girmesi karşılığında Suriye, Nisan 1945’in sonunda ABD’nin San Francisco şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler kuruluş konferansına davet edildi. De Gaulle, Suriye’nin davet edilmesini Churchill’in kendisine karşı haddi aşması ve İngilizlerin Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgelerine bariz bir saldırısı olarak gördü.

29 Mayıs 1945’te De Gaulle, Suriye başkentinin bombalanmasını emretti. Churchill de buna 1 Haziran 1945’teki ünlü uyarısıyla karşılık verdi ve saldırının durmasını, Fransa’nın, tam bağımsızlığının ilanına bir hazırlık olarak Suriye’den çekilmesini ve yirmi altı yıllık Fransız yönetimine son verilmesini talep etti.

Bazılarına göre Churchill, Fransızları Şam’ı bombalamaya ikna etti ve bunu Fransa’yı Suriye’den çıkarma bahanesi olarak kullandı. De Gaulle’e şöyle yazmıştı:

Özgür Fransa aleyhine herhangi bir ayrıcalık talep etmediğimizi ve Fransa’nın içinde bulunduğu zor durumu kendi çıkarımız için kullanma niyetinde olmadığımızı biliyorsunuz. Dolayısıyla Suriye’ye ve Lübnan’a bağımsızlık sözü verme kararınızı memnuniyetle karşılıyor ve bu sözü teminatımızın tüm ağırlığıyla desteklemenin önemini bir kez daha vurguluyorum.

* Bu çalışma Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.