Putin’in harita takıntısı ve Büyük Petro’nun gölgesi

Putin, 200 yılı aşkın bir süre sonra Rusya'da iktidarda en uzun süre kalan lideri oldu

İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
TT

Putin’in harita takıntısı ve Büyük Petro’nun gölgesi

İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu

Husam İtani

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün yapılan başkanlık seçimlerinde binlerce muhalifin sandık merkezlerinde protesto gösterileri düzenlemelerine rağmen ezici bir zafer kazanarak iktidarını güçlendirdi. ABD, Rusya’daki devlet başkanlığı seçimlerinin ‘adaletten ve özgürlükten yoksun olduğu’ yorumunda bulundu.

İlk kez 1999 yılında iktidara gelen ve eski bir Sovyet İstihbarat Teşkilatı (KGB) ajanı olan Putin için bu sonuç, Batılı liderlerin Rusya'nın önümüzdeki yıllarda ister barışta ister savaşta olsun daha cesur olacağının farkına varmaları gerektiğini teyit ediyor.

Seçimlerin ön sonuçları, Putin'in (71) Joseph Stalin'i geride bırakarak 200 yılı aşkın bir sürenin ardından Rusya'nın en uzun süre iktidarda kalan lideri olmasını sağlayacak altı yıllık yeni bir başkanlık dönemini kolayca garantileyebileceğini gösterdi. Peki Putin kimdir? Seçim zaferi Rusya'nın tarihinde, haritasında ve çarlığında ne anlama geliyor?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in doğru bir resmini çizmek için atılacak ilk adım, onun doğum tarihini, Sovyetler Birliği dönemi istihbarat servislerindeki kariyerini, eğitim ve iş hayatını bilmek değildir. Onun karakterini anlamak için izlenecek en doğru yol, Rusya'nın haritasına, tarihine ve bunların yüz yılı aşkın süredir nasıl değiştiğine dair derinlemesine bir okuma yapmak olacaktır.

Putin'in, St. Petersburg/Leningrad Belediye Başkanı Anatoli Sobçak’ın yardımcısı olarak kamusal hayata atılmaya karar vermesinden bu yana kendisine tehlikeli bir misyon yüklediği açık. Ancak bu misyon, Soğuk Savaş'ın son yıllarında Almanya'nın Dresden kentindeki KBG karargahında görevli eski ajanın aklının ucundan geçmeyecek boyutlar kazanmış gibi görünüyor. Bugünlerde hafızası zayıflamış olan Sobçak, Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov döneminde hem kulakları hem de gözleri dolduran isimler arasındaydı. Sovyetler Birliği'nde siyaset, medya ve ekonomide daha liberal reformlar yapılması için baskı yapan Sobçak’ın yıldızlığı onu bu çalkantılı dönemde başka bir yıldız adayıyla çatışmaya soktu. Yeni yıldız adayı, Sovyet Komünist Partisi’ne uzun süredir bağlı olan ve eski yoldaşlara ve partideki şahsi geçmişine karşı derin bir düşmanlık besleyen Boris Yeltsin'den başkası değildi.

Putin ve destekçileri Rusya'nın 1990'lı yıllarda yaşadığı zorlu koşullarla ilgili abartılı bir dil kullanıyor.

Putin, St. Petersburg belediyesindeki çalışmaları sırasında, İngiltere Veliaht Prensi Charles ve ABD Başkanı Bill Clinton gibi şehri ziyarete gelen önemli misafirlere eşlik etmek dışında kayda değer bir başarı elde edemedi. Bu bağlamda eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbott, yıllar önce ABD’nin PBS adlı televizyon kanalı tarafından yayınlanan ‘Putin Dosyaları’ adlı belgesel dizisinde St. Petersburg’u ziyaret eden ABD’li yetkililerin gezileri ve görüşmeleri sırasında herhangi bir sorun yaşanmamasından sorumlu olan Putin'in, örneğin Clinton'ın ziyareti sırasında ABD Başkanı ile Rus halkı arasında herhangi bir sürtüşmenin yaşanmasını önlemek ve ABD’li heyete bir nevi kuşatma uygulamak için büyük çaba sarf ettiğini belirtiyor. Talbott, bunun başkalarını olayların gidişatından izole etmeye ve çevrelerine gizemli bir hava vermeye çalışan kıdemsiz istihbarat görevlilerinin ve ajanlarının davranışlarını anımsattığını da sözlerine ekliyor.

Putin, 1990'lı yıllarda ‘St. Petersburg Çemberi’ adıyla anılan oluşumun kurulmasında etkili oldu. Bu çemberde Rus Çarlığı döneminin başkenti St. Petersburg’da okuduğu St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden arkadaşları ve KGB'den bazı meslektaşları yer alıyordu. Çember, (ya da Putin'in muhaliflerinin tercih ettiği isimle çete) Putin’in Rusya'da önce başbakanlığa, ardından devlet başkanlığına yükselişinde büyük rol oynadı.

Akıp giden doksanlar

Putin’in biyografisinde üzerinde durulması gereken noktalardan biri de 1990’lı yılların onda yarattığı travmadır. Travmanın nedeni, istikrarlı siyasi yapısıyla Sovyetler Birliği'nin çöküşünün bu yapıdan tüketim ve hızlı kar değerlerini yükselten ithal versiyonunda piyasa ekonomisine dayanan diğer yapıya geçmeye çalışan vatandaşların büyük çoğunluğu için psikolojik, davranışsal ve sosyal istikrar üzerindeki olumsuz etkileridir. Bu durum, Ruslar üzerinde, özellikle de hepsi komünist rejim tarafından üretilmiş değilse de bazılarının kökleri yüzlerce yıl öncesine uzanan yerleşik bir gelenekler sistemi içinde çalışmaya alışkın olanlar üzerinde derin bir iz bıraktı.

Putin, Rusya'nın mesajının milli, askeri ve ekonomik olarak uyanık kalmasını gerektirdiğini düşünüyor.

Putin, önce KBG başkanlığına, ardından Rusya'nın Birinci Çeçen Savaşı'nda (1994-1996) aldığı aşağılayıcı yenilgiden ve bu sonucunda ortaya çıkan donuk yetkililerden sonra 1999 yılında başbakanlığa ulaştığında mevcut tablo böyleydi. Yenilgi, Rus ordusunun imajını derinden sarstı. Hatta Rusya’nın toprak bütünlüğü ve Yeltsin'in görevinde kalmasının anlamıyla ilgili soruların ortaya çıkmasına neden oldu.

Dolayısıyla Putin'in başbakanlık görevine yenilginin etkilerini silmeye ve sembollerinden kurtulmaya çalışarak başlaması hiç şaşırtıcı değil. Silahlı Çeçen grupların Dağıstan topraklarına girmesinin ardından Rusya'da gizemli patlamalar meydana geldi. Rusya'nın çeşitli şehirlerinde yaşanan ve yüzlerce kişinin ölmesine neden olan patlamalar hakkında çok şey söylendi. Rus yetkililer, patlamalarla ilgili Çeçen isyancıları suçlarken, patlamalara dair şüpheleri olan çevreler, bu patlamaların Rus teşkilatlarının Çeçenistan’a karşı ikinci savaşın başlatılması için uygun ortamın yaratılması amacıyla devreye girdiğini ima ettiler.

Bu patlamalar furyası uzun sürmedi, zira Putin ve Rusya’nın yeni liderliği Çeçenistan’daki durumu, ülkenin bekasına yönelik bir tehdit olarak görmeye başladılar. Çeçen isyancıların Rusya'nın toprak bütünlüğünü kalıcı olarak parçalamak amacıyla Batı'dan destek aldığına dair haberler yayıldı.

Bu nokta, Sovyetler Birliği deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanması ve Boris Yeltsin dönemindeki kafa karışıklığının ardından Rus devlet bilincinin deyim yerindeyse yeniden yapılandırılması sürecinde çok hassas bir sinire dokunmuştu. Çok sayıda Rus siyasetçi ve düşünür, Rusya'nın kendisini yeni bir şekilde üretmediği sürece ayakta kalamayacağında hemfikirdi. O dönemde pek çok görüş ortaya atıldı. Bunlar arasında yazar Aleksandr Dugin'in öne sürdüğü ve Putin'in de sesini duyduğu ‘Avrasyacılık’ öne çıktı. Dugin'in Avrasyacılık görüşü, Rusya'nın Batı medeniyetine ait olmadığı, Asya ile Avrupa arasında geniş bir coğrafyaya yayılan Rus halkı için Ortodoks Hıristiyan inancının birleştirici rol oynadığı eşsiz bir doku olduğu sonucuna varıyor. Avrasyacılık taraftarları, Rusya’nın Bizans İmparatorluğu'nun mirasçısı (dolayısıyla antik dönemdeki ilk Roma’dan sonra üçüncü Roma, ardından Orta Çağ'daki Konstantinopolis) olduğunu, bu yüzden de Batı’dan ve Doğu’dan birçok tehditle karşı karşıya kaldığını ve Rusya’nın mesajının, milli, askeri ve ekonomik olarak tetikte olmasını gerektirdiğini düşünüyorlar.

Yani Putin, Rus Çarı Büyük Petro'nun Rusya'yı Orta Çağ karanlığından çıkarıp bir dünya gücü olma yolunda ilerlemesi projesini canlandırdı. Rus yöneticiler, siyasi modelleri için ilk kez geçmişten ilham almıyorlardı. Joseph Stalin, Batı Avrupa modernitesinden ortaya çıkan Marksizme ideolojik olarak bağlı olmasına rağmen, Rus prenslere, tüccar ve toprak sahibi sınıfa ve yabancı rakiplerine, özellikle de başkentleri Kazan'daki Tatarlara karşı kazandığı zaferlerden sonra Rus devletinin kurucusu olarak gördüğü Çar IV. İvan'a (Korkunç İvan) büyük bir hayranlık besliyordu.

Putin, büyük ve servet sahibi ülkesini Batı'ya bağımlığından kurtarması gerektiğini düşünüyor.

Büyük Petro’nun Batı'da Rusya'nın medeniyete girmesi gereken kapıyı gördüğü ve Rus soylularının Batılı kıyafetlerine ve sakallarına, Batı’nın mimari ve sanatsal yönlerinin alınmasına bile savaş açtığı biliniyor. Ancak tüm bunları, Rusya'nın Avrupa siyasetindeki ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili belirleyici statüsünde kalması konusundaki ısrarıyla bir araya getirmişti ve tıpkı Çariçe II. Katerina (Büyük Katerina) gibi bazılarının neredeyse hiç Rusça konuşmamasına ve Rus kökenli olmamasına rağmen, Rus milliyetçiliğinin üzerlerinde derin bir iz bıraktığı haleflerinin neredeyse hepsi bu yolu izledi.

dfsvfdebfr
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Ramsey Harita Koleksiyonu

Yukarıda bahsi geçen Rus milliyetçiliğinin bıraktığı derin iz, siyaset bilimci John Mearsheimer gibi bazı Batılı araştırmacıların, Moskova'daki (ve Pekin'deki) politikacıların zihinlerine hâlâ hakim olduğunu söyledikleri ve 19. yüzyıl politikalarına benzettikleri politikalardan hoşlanan Putin’i de etkilemişti. Rus politikacıların etkilendikleri bir diğer düşünce ise Rusya'nın, Napolyon Bonapart ve Adolf Hitler'in yaklaşık 130 yıl arayla gerçekleşen saldırılarının izinde bir Batı saldırısına karşı savunmasız kalacağı inancı. Napolyon Bonapart ve Adolf Hitler'in ortak noktası, iki güçlü Batılı devletten gelmeleri ve Rusya'nın dağların bulunmadığı ve Polonya ile Rusya arasında yer alan bölgede, tüm savunma mevzileri açıktayken orduların hareket etmesini kolaylaştıran ‘Büyük Avrupa Bozkırı’ndaki coğrafi zayıflığından faydalanmalarıydı.

Öte yandan Rusya nüfusunun büyük çoğunluğu ülkenin batı (Avrupa) yakasında yaşıyor. Asya yakası ise coğrafi olarak izole bir yapıya sahipken yaz ve kış aylarındaki sert iklimi nedeniyle neredeyse boş kalıyor. Asya yakasında Rusya'yı geliştirmeye yönelik tüm girişimlerin karşılaştığı büyük zorluklardan bahsetmiyorum bile. Bu yüzden Avrupa Rusyası, Dugin'in sözleriyle Rus tarihinin, kültürünün ve medeniyetinin kuluçka merkezi olmasının yanı sıra en önemlisi olmaya devam ediyor.

Buradan Rusya’nın üç eski Sovyet Baltık ülkesinin NATO üyesi olmasına ve NATO’nun bu sayede genişlemesine karşı gösterdiği aşırı hassasiyeti ve verdiği mücadelenin yanı sıra Gürcistan'ın (diğer konuların yanı sıra) 2008 yılında NATO'ya katılma girişimine verdiği güçlü tepkiyi anlayabiliriz. Daha da önemlisi, Ukrayna'daki mevcut savaşın Rusya ile ikiz kardeşi Ukrayna arasındaki karmaşık tarihi özetlemesi nedeniyle Putin için şahsi bir kriz oluşturduğu söylemek gerçeklerden çok da uzak olmaz.

Rusya, 24 Şubat 2022 tarihinde ‘özel askeri operasyon’ başlattığı Ukrayna'ya girdiğinde Putin'in verdiği röportajlar, yaptığı konuşmalar ve yazılı açıklamaları, ‘Ukrayna diye bir yer olmadığı, aksine çoğunluğu yeniden Rusya’ya bağlanması gereken bir topraklar grubu olduğu, bu topraklarda saf kan Rusların yaşadığı, ancak Lehçe’den etkilenen farklı bir Rusça konuştukları’ şeklinde ifadelerle doluydu. Putin, Sovyetler Birliği liderlerini, Rusya topraklarını Ukraynalılara ve Polonyalılara hediye olarak dağıtmakla suçlayan ifadeler de kullandı.

Büyük ve servet sahibi ülkesini Batı'ya olan bağımlığından kurtarması gerektiğini düşünen Rusya Devlet Başkanı Putin, adımlarını işte bu siyasi ve tarihi arka plan çerçevesinde atıyor. Siyasi ve ahlaki yozlaşmanın kaynağı olarak gördüğü Batı’nın etkisine şiddetle karşı çıkan Putin, Batı’da ‘ahlaksız’ davranışların yaygınlaşmasıyla birlikte siyasetin ve toplumsal normların gerilediğini alaycı bir dille ifade ediyor. Putin'in Batı'ya yönelik bu bakış açısı, Rusya’nın ve Rusya’nın müttefiklerinin, uzun süredir ülkesinin devlet başkanlığı koltuğunda oturan Putin’in Rusya'nın düşmanları olarak gördüğü ülkelere karşı zafer kazanmasının kaçınılmaz olduğu inancını pekiştiriyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.