Hindistan Dışişleri Bakanı Jaishankar Şarku’l Avsat’a konuştu: Çin ile ilişkilerimiz zor bir dönemden geçiyor… Rusya kadim ortağımız

Jaishankar: Körfez ülkeleriyle bir eylem planımız var. ŞİÖ'’ye katılmamız ABD ile ilişkilerimizi etkilemez

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kremlin Sarayı’nda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile yaptığı görüşme sırasında tokalaşırken, 9 Temmuz 2024 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kremlin Sarayı’nda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile yaptığı görüşme sırasında tokalaşırken, 9 Temmuz 2024 (Reuters)
TT

Hindistan Dışişleri Bakanı Jaishankar Şarku’l Avsat’a konuştu: Çin ile ilişkilerimiz zor bir dönemden geçiyor… Rusya kadim ortağımız

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kremlin Sarayı’nda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile yaptığı görüşme sırasında tokalaşırken, 9 Temmuz 2024 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kremlin Sarayı’nda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile yaptığı görüşme sırasında tokalaşırken, 9 Temmuz 2024 (Reuters)

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. Subrahmanyam Jaishankar, ülkesinin Çin ile ilişkilerinin sınır meseleleri nedeniyle zor bir dönemden geçtiğini, Rusya'nın kadim bir ortak olduğunu ve ekonomik iş birliğinin giderek genişlediğini söyledi. Ülkesinin ABD ile ilişkilerinin geçmişten kalan tereddütleri aştığını ve ‘güçlü bir stratejik ortaklık kurduklarını’ belirten Bakan Jaishankar, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubunu büyütmenin önemini vurguladı. Hint Bakan, ülkesinin Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) üyeliğinin, dünya düzeninin çok kutuplu bir döneme doğru ilerlediğine inanan Hindistan-ABD ilişkilerinde herhangi bir hassasiyete neden olmayacağını da sözlerine ekledi.

Pazartesi günü Riyad'da düzenlenen Hindistan-Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Yüksek Düzeyli Stratejik Diyalog Dışişleri Bakanları Toplantısı’na katıldıktan sonra Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Hindistan Dışişleri Bakanı Jaishankar, savunma, enerji ve teknoloji alanlarında iş birliğini artıma hamlesi çerçevesinde ülkesinin Suudi Arabistan ile ilişkilerinin güçlü ve esnek olduğunu söyledi. KİK ülkeleriyle ticaret, sağlık, ulaştırma, tarım ve eğitim gibi sektörlerde iş birliğini içeren bir ortak eylem planı üzerinde anlaşmaya varıldığını belirten Jaishankar, Filistin konusunda ise Filistinlilere insani yardımların ulaştırılması, savaşın durdurulması ve iki devletli çözüm için çalışılması gerektiğini vurguladı.

İşte Şarku’l Avsat’ın Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. Subrahmanyam Jaishankar ile yaptığı röportajın tam metni:

*Suudi Arabistan-Hindistan ilişkileri son yıllarda istikrarlı bir şekilde gelişiyor. Sizce iki ülke arasındaki ilişkiler tüm alanlarda kapsamlı bir ortaklığa dönüştü mü?

İzin verirseniz size Hindistan-Suudi Arabistan ilişkilerinin bugün tüm zamanların en üst düzeyinde olduğunu ve Başbakan Narendra Modi'nin 2016 ve 2019 yıllarında Suudi Arabistan'a yaptığı ziyaretin giderek hızlanan bir ivme yarattığını söyleyeyim. Aynı şekilde, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman'ın 2019 yılındaki ziyareti, iki ülke arasındaki iş birliğinde yeni girişimlere kapıyı aralarken ek boyutlar kazandırdı. Bunun yanında 2019 yılında Stratejik Ortaklık Konseyi'nin kurulması ilişkilerimizin bu yeni döneminin bir göstergesi oldu.

xrfebh
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Hint mevkidaşı Jaishankar ile ikili görüşmesinden bir kare (SPA)

Geçtiğimiz yıl eylül ayında Prens Muhammed bin Selman’ı G20 Liderler Zirvesi'ne katılmak ve Başbakan Narendra Modi ile birlikte ilk Hindistan-Suudi Arabistan Stratejik Ortaklık Konseyi Liderler Toplantısı’na başkanlık etmek üzere ağırlamaktan memnuniyet duyduk. Ziyaret sırasında her iki taraf arasında çeşitli alanlarda 8 ayrı mutabakat zaptı ve anlaşma imzalandı. Bu ziyaret bir dönüm noktası olurken iki kardeş ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirdi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ile çeşitli vesilelerle görüşme fırsatını yakaladım. Düzenli görüş alışverişlerimiz bölgemizdeki önemli gelişmelerde görüşlerimizin anlaşılmasına yardımcı oldu. Buna ek olarak hemen her sektörde üst düzey ziyaretlere ve temaslara tanık oluyoruz. Geçtiğimiz yıl iki ülke arasında bakanlıklar düzeyinde yaklaşık 24 ziyaret gerçekleşti. Önceliğimiz savunma ve ekonomi alanları. Bu alanlarda ilişkilerimizin sürekli olarak önemli ölçüde genişlediğini görüyoruz.

Ekonomi düzeyinde ise Suudi Arabistan 2030 Vizyonu’nun yenilenebilir enerji, sağlık, turizm, gıda güvenliği, lojistik, beceri geliştirme, havacılık ve uzay, bilgi ve iletişim teknolojisi gibi alanlarda yeni fırsatlar yarattığını görmek cesaret verici. Hindistan’dan bazı şirketler, bu fırsatlardan faydalanıyor. Suudi Arabistan’ın yatırımları için Hindistan'da çeşitli sektörlerde büyük bir potansiyel var.

İki ülke arasındaki ilişkiler savunma alanında, Hindistan ve Suudi Arabistan donanmaları arasında ilk kez yapılan deniz tatbikatı, iki ülkenin orduları arasında ilk kez yapılan kara tatbikatı, Suudi Arabistan Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın Hindistan'a yaptığı ilk ziyaret ve Hindistan'ın bu yılın başlarında Suudi Arabistan Küresel Savunma Fuarı'na aktif katılımı gibi geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde birçok ilke tanık oldu.

xsdv
Hindistan-Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Yüksek Düzeyli Stratejik Diyalog Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrası Hindistan Dışişleri Bakanı’nın da katılımıyla çekilen hatıra fotoğrafı (KİK)

*İlk Hindistan-Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Yüksek Düzeyli Stratejik Diyalog Dışişleri Bakanları Toplantısı siyasi konular mı tartışıldı yoksa gündemde ağırlıklı olarak ekonomi mi vardı?

Hindistan ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler, yüzyıllara uzanan zengin bir geçmişe, kültüre ve ortak değerlere dayanıyor. Bu ilişkiler son yıllarda ekonomi, enerji, savunma, teknoloji, eğitim, insanlar arası ilişkiler ve daha pek çok sektörü kapsayan modern bir ortaklığa dönüştü. Bu ortaklık güven, karşılıklı saygı ve geleceğe yönelik ortak bir vizyon temeli üzerine inşa edildi.

Körfez ülkelerinde yaklaşık 9 milyon Hint çalışıyor ve bu ülkelerde yaşıyor. Böylece iki taraf arasında canlı bir köprü görevi görüyorlar. Hindistan'ın bakış açısına göre Körfez bölgesi Hindistan'ın 'genişletilmiş komşuluğu', coğrafi olarak yakın, kültürel olarak yakın, ekonomik olarak bütünleşmiş ve birlikte dinamik ve zorlu bir gücü temsil ediyor.

Hindistan'ın geniş ve büyüyen pazarı yatırım için muazzam fırsatlar sunarken, Körfez bölgesi enerji kaynakları ve küresel ticaret için bir merkez ve birçok iş birliğinin kurulması için bir köprü oluyor. Yeni alanlardan biri olan dijital devrim, teknoloji alanında iş birliği için eşsiz fırsatlar sunarken, eğitim ve beceri geliştirme alanları da ortaklığımızın temel bileşenlerini oluşturuyor. Aramızdaki iş birliğinin bir diğer önemli alanı da ülkelerimize çok sayıda stratejik, ekonomik ve sosyal fayda sağlayan iş gücü ve lojistik bağlantı. Pazartesi günkü toplantıda Körfez ülkelerinden mevkidaşlarımla birlikte ilişkilerimizi kapsamlı bir şekilde gözden geçirme, karşılıklı ilgi alanlarını, devam eden iş birliğini ve daha fazla ortaklık için potansiyel yolları inceleme fırsatı bulduğum Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’ndan (IMEC), özel olarak bahsetmem gerekiyor.

Ülkelerimiz istikrarlı, güvenli ve refah içinde bir bölge ve dünya için ortak menfaatlere sahip olduğundan büyük ölçüde yakınlaşma söz konusu. Bunun yanında ticaret, sağlık, ulaşım, tarım ve eğitim gibi çeşitli alanları kapsayan Ortak Eylem Planı (JAP) üzerinde de anlaşmaya vardık.

*IMEC projesindeki son gelişmeler neler? Bu proje Çin'in ‘İpek Yolu’ projesi ile ne ölçüde rekabet ediyor?

IMEC, bağlantı modelini yeniden tanımlayan ve üç büyük ekonomi merkezini birbirine bağlayan bir girişimdir. Proje, Yeni Delhi'de gerçekleşen son G20 Liderler Zirvesi sırasında duyuruldu.

IMEC Asya, Avrupa ve Ortadoğu arasında dönüştürücü bir entegrasyonun önünü açacak. IMEC, demiryolları, gemiden demiryoluna ulaşım ağı, elektrik ve dijital bağlantı ile temiz hidrojen gibi çeşitli kalemlerden oluşuyor.

IMEC’i hayata geçirmek üzere BAE ile bir lojistik platform, dijital ekosistem ve tedarik zinciri hizmetlerinin geliştirilmesi ve yönetimini içeren hükümetler arası bir çerçeve anlaşması imzaladık. Ticaretin kolaylaştırılmasının, tedarik zincirleri, istihdam artışı ve sürdürülebilirlik üzerinde olumlu etkisi olacak.

*Hindistan Gazze'de olanlara ilişkin tutumunu hala sürdürüyor mu?

Evet, Hindistan’ın çatışmaya ilişkin tutumu ilkeli ve tutarlı. Terörizmi ve rehin alma eylemlerini kınadık. Aynı zamanda, masum sivillerin ölümlerinin devam etmesinden dolayı duyduğumuz derin üzüntüyü ifade ettik.

Nasıl müdahale edilirse edilsin insancıl hukuk ilkeleri dikkate alınmalı. İnsani yardımların sürdürülmesinden yanayız. Bunun için mümkün olan en kısa sürede ateşkes sağlanması gerekiyor.

Daha geniş bir çerçevede, Filistin meselesinin iki devletli çözüm temelinde çözüme kavuşturulmasını ve uzun süredir devam eden Filistinlilerin hakları meselesinin ele alınması gerektiğini sürekli olarak savunduk. Ayrıca Filistinliler için kurumların ve kadroların oluşturulmasına da katkıda bulunduk. İnsani durumla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’na (UNRWA) yardım sağladık ve desteğimizi arttırdık.

sdvrfg
Hindistan Dışişleri Bakanı Jaishankar Şarku’l Avsat’a konuştu

*Kızıldeniz’deki seyrüsefer güvenliği Husiler tarafından tehdit ediliyor. Bu da uluslararası ticareti etkiliyor. Bundan siz de etkilendiniz mi? Hindistan'ın ticari gemilerini korumak için herhangi bir yaklaşımı var mı?

Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılar, barındırdığı kritik nedenlerden ötürü Hindistan için endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Ticari gemicilikle uğraşan çok sayıda Hint vatandaşı olması ve Hindistan üzerinden bölgeye yapılan büyük ticaret faaliyetleri bakımından saldırıların ekonomik açıdan olumsuz sonuçları olabilir.

Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğü ilkesini destekleyen Hindistan, ticari gemilerin hedef alınması, ticaret yollarının etkilenmesi ve denizcilerin hayatlarının tehlikeye atılması gibi vakalardan duyduğu endişeyi dile getirdi.

Hindistan bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Olası saldırılara karşı çeşitli denizcilik acentelerine güvenlik tavsiyelerinde bulunduk. Hindistan Donanması, ticari gemilerin seyrüsefer güvenliğini desteklemek amacıyla Aden Körfezi ve Hint Okyanusu'nda güçlü şekilde varlık gösteriyor. Deniz korsanlarına karşı güvenliği sağlamak üzere Kızıldeniz'in doğusunda 12'den fazla savaş gemisi konuşlandırıldı. Hindistan Donanması geçtiğimiz birkaç ay içinde çok sayıda gemi ve küçük botu inceledi. Bu tür müdahaleleri koordine etmek üzere bölgedeki çeşitli ülkelerle de iletişim halindeyiz.

*Pakistan ile sürekli diyalog döneminin sona erdiğini ve her eylemin bir sonucu olduğunu ifade ettiniz. Ne tür sonuçlar öneriyorsunuz?

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hindistan'ın sınır ötesi terörizme müsamaha göstermeyeceğini açıkça ifade ettik. Bu tür terör eylemlerinin devam etmesi, karşılığında uygun yanıtların verilmesini gerektirir. Aynı zamanda son zamanlarda Hindistan'ın olumlu ya da olumsuz her türlü gelişmeye karşılık vereceğini de açıkça ifade ettik.

rbtgnr
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Hindistan Başbakanı Nandrea BRICS zirvesine katılımları sırasında, 27 Temmuz 2018 (Reuters)

*Sonunda Çin ve Rusya'nın yükselişi dikkati çekti. Siz çok kutupluluğa mı yoksa yeni bir eksenin ortaya çıkışına mı tanık olacağız? Hindistan, ABD ile ilişkilerinde nerede olacak?

Hindistan, çok boyutlu bir dış politikaya sahip. Tüm büyük güçlerle ilişkileri bulunuyor. Doğal olarak ilişkilerin kalitesi çıkarlarımızın ne kadar yakınlaştığıyla ilgili. Özellikle Çin ile ilişkilerimizde sınır meseleleri nedeniyle zor bir dönemden geçiyoruz. Rusya, ekonomik iş birliğimizin istikrarlı bir şekilde arttığı kadim ortaklarımızdan biri. ABD ile geçmişten kalan tereddütleri aştık ve güçlü bir stratejik ortaklık kurduk.

Bazı gözlemciler Hindistan'ın ŞİÖ'ye katılımının Hindistan-ABD ilişkilerinde hassasiyetleri artırdığını düşünüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hindistan çok yönlü bir dış politika izliyor. Dünya düzeninin çok kutuplu bir döneme doğru ilerlediğini düşünüyoruz. Bu da farklı ülkelerin, ulusal çıkarlarının gerektirdiği şekilde, imtiyazsız birbirleriyle iş birliği yapacakları anlamına geliyor.

ascdvfb
Rusya, Türkiye'nin BRICS'e katılma isteğini memnuniyetle karşıladı (AFP)

*Bu durum BRICS üyelerinin artmasının önünü açtı mı?

Geçtiğimiz yıl BRICS grubu üye sayısını artırma kararı aldı. Bölge ülkelerinden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği (BAE), İran ve Mısır BRICS üyeliğine davet edildi. Biz bu ülkelerin çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasında önemli katkıları olacağına inanıyoruz.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.