İsrail Lübnan'da haritaları değiştirmeye başlarken İran ‘Hasani yaklaşımına’ geri döndü

Tahran iç ve dış politika arasında kalmış durumda

İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Zevtar beldesine düzenlediği füzeli saldırıda etrafa saçılan kıvılcımlar (AFP)
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Zevtar beldesine düzenlediği füzeli saldırıda etrafa saçılan kıvılcımlar (AFP)
TT

İsrail Lübnan'da haritaları değiştirmeye başlarken İran ‘Hasani yaklaşımına’ geri döndü

İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Zevtar beldesine düzenlediği füzeli saldırıda etrafa saçılan kıvılcımlar (AFP)
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Zevtar beldesine düzenlediği füzeli saldırıda etrafa saçılan kıvılcımlar (AFP)

Husam İtani

Hizbullah'a yakın analistler ve yazarlar, Hizbullah destekçilerine İsrail basınını takip etmelerini tavsiye ediyor ve Haaretz, Yediot Ahronot ve Maariv gibi İsrail gazetelerindeki makalelerin ve İsrail televizyonlarındaki siyasi programların, İsrail’de kötüye giden ve tam bir çöküşe ve Hizbullah liderlerinin Mescid-i Aksa'da namaz kılma vaatlerinin yerine getirilmesine gittikçe yaklaşan iç siyasi, ekonomik ve sosyal durum hakkında önemli bilgiler barındırdığını söylüyorlar.

Ancak bahsi geçen analistler ve yazarlar, İsrail toplumunun yakında çökeceğine dair kötümser makaleler ve tahminlerden çok daha fazlasını kaçırmış görünüyorlar. Örneğin, Binyamin Netanyahu hükümetinin, Hizbullah'ın felaketle sonuçlanan Aksa Tufanı Operasyonu'nun ardından Hamas'ı desteklemek için sözde oyalama savaşının ilk günlerinden beri Lübnan için neler hazırladığına dair açık ve net bir şekilde yapılan açıklamaları gözden kaçırdılar. İsrailli yetkililerin, 60 bin kişinin yerinden edildiği kuzeydeki statükoya müsamaha göstermeyeceklerine dair uzun süredir yapılan tehditlerden ve uyarılardan habersizler.

İsraillilerin Hamas gibi kendilerine karşı tehdit olarak gördükleri bir örgütün sınırlarının hiçbir yerinde var olmasına ve Aksa Tufanı’nın ne pahasına olursa olsun tekrarlanmasına izin vermeyeceklerini duyurmalarının üzerinden çok zaman geçmedi. Bu sözler açık bir şekilde, 2018 yılında İsrailliler tarafından keşfedilen ve İsrail içlerine kadar uzanan tünelleri, Hizbullah sözcüleri ve diğer yetkilileri tarafından geniş başlıkları ve hatta detaylarıyla anlatılan ‘Celile'yi Kurtarma Operasyonu’ planında kullanılmak üzere inşa edilen tünelleri, Hizbullah’ın Rıdvan Gücü’nün İsrail'in kuzeyindeki yerleşim birimlerini ele geçirmedeki rolü ve benzerleri hakkında çok şey söylenen Hizbullah'a yönelikti.

‘Dikkat dağıtma savaşının’ ilk günlerinden itibaren İsrail'in kendisine yönelik roket saldırılarına karşılık verme biçiminde köklü bir değişiklik olduğu görüldü. İsrail, çağrı cihazlarının ve telsizlerin patlatılmasından ve son büyük hava saldırılarından önce Lübnan’da siviller dışında 426 Hizbullah üyesi ve 26 Emel Hareketi üyesini öldürdü. Yaklaşık bir yıldır aralıklarla devam eden çatışmalarda ölen Hizbullah üyesi sayısının İsrail ile çatışma tarihinde daha önce görülmemiş bir rakam olduğu açıktı. Çağrı cihazı ve telsiz saldırıları, Rıdvan Gücü komutanlığına yapılan hava saldırısı ve şiddetli bombardımanlarla tablo daha da kötüleşti.

Peki İsrail neyin peşinde?

Başbakan Netanyahu, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve (genellikle pek ciddiye alınmayan Avichai Adrai de dahil) ordu sözcüleri tarafından yapılan sözlü ve yazılı açıklamalar yan yana konulduğunda, İsrail'in planı büyük bir doğruluk ve netlikle çizilebilir. İsrail, Lübnan topraklarından on ila on beş kilometre içerideki tüm yaşam unsurlarını yok edecek ve sadece sivil halkın değil, Lübnan ordusunun da geri dönüşünü engelleyecek. Dolayısıyla bu bölge Hizbullah üyelerine de yasaklanacak. İsrail sınırından yaklaşık yirmi kilometre uzaklıktaki Litani Nehri'ne kadar uzanan bölgeler sıkı güvenlik kontrolü altına alınacak ve sivillerin hareket etmesinin zor olduğu bir ‘ölüm bölgesi’ haline getirilecek.

İsrail, Lübnan topraklarından on ila on beş kilometre içerideki tüm yaşam unsurlarını yok edecek.

İsrail Gazze'de yaptığını Lübnan'da iki aşamalı olarak tekrarlıyor. Bu aşamalardan birincisi, Güney Lübnan'ın büyük bir bölümünü doğrudan ateşle kontrol altına almak, ikincisi ise durumu 7 Ekim 2023'teki haline getirecek diplomatik bir çözümü kabul etmemek.

ABD Başkanı Joe Biden’ın Özel Temsilcisi Amos Hochstein, bölgeye gerçekleştirdiği son ziyarette Lübnan’ın geçici Başbakanı Necip Mikati ve Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşerek Hizbullah'ı ateşkes için diplomatik çabalara yanıt vermeye ikna etmelerini istedi. Ancak Hizbullah'ın Gazze'yi desteklemeye devam etme ve Gazze'de ateşkes sağlanmadan İsrail’in kuzeyinde yaşayanların geri dönmelerine izin vermeme konusundaki kararlı duruşuyla karşılaştı. Hochstein, İsrail'de de kuzey sakinlerinin gerekirse zorla geri döneceklerine dair Hizbullah'ınkine benzer bir uzlaşmazlıkla karşılandı. Burada İsrail'in Lübnanlıların ve Filistinlilerin yaşamlarına ve haklarına değer vermediğini ve hiçbir zaman da vermeyeceğini söylemeye bile gerek yok.

rthth
İsrail'in kuzey semalarında uçan bir savaş uçağı, 23 Eylül (Reuters)

Nasıl ki Netanyahu hükümeti 7 Ekim saldırısının tekrarlanmasını önlemek bahanesiyle Hamas'ın ya da Filistin Yönetimi’nin Gazze'de iktidara geri dönmesine karşı çıkıyorsa aynı şekilde Hizbullah'ın hatta Lübnan'daki meşru yönetimin iktidara geri dönmesini de engellemeyi planlıyor. Buna hem Lübnan'da hem de Filistin'de siyasi bir çözümün tartışılmaması eşlik ediyor.

İsrail planının ikinci aşaması çağrı cihazlarının patlatılmasıyla başladı. İsrail, bunun hemen akabinde Hizbullah'ın hareket etme ve karşılık verme yeteneği en yüksek birimini vurmak için ‘kafa kesme operasyonları’ diye adlandırılan operasyonlarla Rıdvan Gücü komutanlarını öldürdü.

Elit birliğin karar merkezini ortadan kaldırılarak Hizbullah'ın taarruz kabiliyetlerinin sekteye uğratılması ve ardından 23 Eylül Pazartesi günü gerçekleştirilen yoğun saldırılar, bir yandan Radvan Gücü’nün misilleme niteliğinde bir kara harekatı başlatmasını, diğer yandan birçoğu araç ve kamyonlar üzerinde taşınan Hizbullah füzelerinin tahkimatlarından çıkarılarak hazır müdahale planlarına göre önceden belirlenmiş ateşleme noktalarına ulaşmasını engellemeyi amaçlıyordu.

Bir başka deyişle İsrail güçleri istihbarat servisleriyle iş birliği yaparak çağrı cihazı ve telsiz patlamaları saldırısından bu yana art arda gerçekleştirilen saldırıların yarattığı şok halinden faydalanarak askeri operasyonlarda üstünlüğü ele geçirdi ve Hizbullah’ı hazırladığı güçle karşılık verme imkanından mahrum bıraktı.

Dikkat edilmesi gereken ikinci bir nokta ise İsrail'in Lübnanlı sivillere Hizbullah'ın silah depoladığı evlerden uzak durmaları yönünde yaptığı çağrıların pratikte Hizbullah üyelerinin konuşlandığı tüm bölgelerin boşaltılması çağrısı olması. Hizbullah üyelerinin konuşlandığı tüm bölgelerin boşaltılması çağrısı, siviller arasında herhangi bir evin silah deposu olabileceği ve dolayısıyla İsrail’in hava saldırılarına açık hedef olduğu şüphesi uyandırıyor.

Bu plan ve İsrail bombardımanının ilk dalgası sırasında onlarca köyün acımasızca bombalanması ve yaklaşık 200 sivilin öldürülmesi, güney bölgelerinden Beyrut'un güney banliyölerine ve dağlarına doğru kaçış şeklinde bir panik durumu yaratmayı başardı. Durum, İsrail Ordusu Sözcüsü tarafından yapılan Bekaa Vadisi’nin köylerinin iki saat içinde boşaltılması tehdidiyle daha da kötüleşti.

Yukarı Cubeyl'deki İhmec bölgesinin bombalanması aynı zamanda Lübnanlı Hıristiyanlara, el-Avni Hareketi gibi bazı akımların Hizbullah'a destek vermeye çalışması halinde İsrail'in hedefinden kaçamayacakları mesajı veriyor.

Son günlerde ortaya çıkan bir başka husus da Hizbullah’ın ve onun emniyet ve askeri birimlerinin 8 Ekim 2023 tarihinden bu yana aldığı darbelerden ders çıkaramaması ve alternatifler geliştirememesi. Bu durum Hizbullah’ın imajına ciddi zarar verdi. Hizbullah uzun yıllar boyunca Lübnanlıları – hem Hizbullah destekçilerini hem de diğerlerini- başta güvenlik ve askeri alanlar olmak üzere tüm alanlarda yüksek yetkinliklere sahip olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak son birkaç gün içinde yaşananlar, bunun tam tersini gösterdi. Hava saldırıları Hizbullah’ın lojistik sistemini darmadağın ederken Hizbullah’ın kendi ekosistemi olarak gördüğü yüz binlerce sivilin durumunun ele alınması için gerekli insani boyutların ihmal ettiği de ortada.

İran ve Hasani ve Hüseyni yaklaşımları

Hizbullah'ın üst düzey komutanlarından Fuad Şükür’ün öldürülmesi ve ertesi gün Hamas'ın Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin Tahran'ın merkezinde Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) ait bir konutta öldürülmesinden bu yana Lübnanlılar arasında sık sık “İran şimdi ne yapacak? İran ne yapacak? Şam'daki İran konsolosluğunun bombalanmasına verilen tepkinin çok ‘ölçülü’ ve ‘önlenebilir’ olmasının ardından Hizbullah'ı kendi kaderine mi terk edecek?” soruları sorulmaya başladı.

İsrail güçleri istihbarat servisleriyle iş birliği yaparak çağrı cihazı ve telsiz patlamaları saldırısından bu yana art arda gerçekleştirilen saldırıların yarattığı şok halinden faydalanarak askeri operasyonlarda üstünlüğü ele geçirdi.

Bu sorular, İran'ın içinde bulunduğu durumun aşırı basitleştirilmiş şekilde yapılan bir okumasından kaynaklanıyor. Bu okumada, İranlı liderlerin söyledikleri yüzeysel sözler ve attıkları sloganlar, Dini Lider (Rehber) Ali Hamaney'in ve siyasi ve medya cephelerinin değil, gerçek otoriteyi elinde tutan kurumların efendilerinin sözleriyle karıştırılıyor.

zxscdvfg
Lübnanlılar Sayda kentinde kuzeye doğru kaçarken, 23 Eylül 2024 (Reuters)

İran’ın stratejisinin temelinde, 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşındaki deneyimine dayanarak, rejimin hayatta kalması ve ağır sınavlara tutulmaması amaçlanıyor. Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan'ın bu stratejide tampon bölge ve manivela görevi gördüğünü söylemek çok da büyük bir keşif sayılmaz. Çünkü içeride durumunun doğrudan müdahil olduğu yurt dışı askeri maceralara tahammülü olmadığının farkında olan Tahran'ın omuzlarındaki yük çok hafif olmalı. DMO’nun yurt dışı kolu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin ya da nükleer bilimci Muhsin Fahrizade'nin tasfiyesi, Natanz'daki nükleer araştırma merkezlerine yapılan saldırılar ve nükleer arşivlerin çalınması gibi yönetici elit kesimi vuran büyük operasyonların hepsi, ima ettikleri meydan okumanın seviyesine uygun misillemelerle karşılık verilmeden geçiştirildi. Çünkü Tahran'da, başvuracağı herhangi bir şiddet içeren misillemeye İsraillilerin (ve Süleymani suikastı sonrası ABD’nin) rejimin istikrarını bozacak şekilde karşılık vereceğine dair bir inanç vardı. Ne var ki geçtiğimiz günlerde İran Cumhurbaşkanı’nın ve Dışişleri Bakanı'nın ‘ABD’li kardeşlerden’ eğer ‘karşı taraf isterse’ New York'ta nükleer anlaşmayla ilgili müzakerelere başlamaktan ve ‘dünyayı barış içinde yaşanacak bir yer haline getirmekten’ söz ettiklerini duyduk. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre  İran, ABD’nin başkanlık seçimleriyle meşgul olmasından faydalanmak ve İran'ın ülke genelindeki nükleer tesislerine saldırmak isteyen Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetinin sert misillemesine karşı duracak güce sahip değil.

ABD ve İran 2015 yılında nükleer anlaşmaya varmadan önce Hamaney'in ‘Hüseyni yaklaşımına’ karşı ‘Hasani yaklaşımı’ olarak adlandırdığı yaklaşımı öven açıklamaları yoğun şekilde gündeme geldi. Hamaney, söz konusu açıklamalarında Kerbela Savaşı sırasında Hz. Hüseyin’in ölümüyle sonuçlanan trajik çatışmada kendini gösteren ‘Hüseyni yaklaşımın’ aksine, Hz. Hasan’ın kan dökülmesini önlemek ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları ortadan kaldırmak için halifeliği Muaviye bin Ebu Sufyan'a bırakmayı kabul ettiğini hatırlattı.

‘İlkelerinden’ geri adım atmadan yıkıcı bir çatışmadan kaçınmak isteyen İran'ın bugünkü durumu Hasani yaklaşımın olumlu yönlerini anımsatıyor. İran'ın Heniyye suikastına misillemede bulunma konusundaki isteksizliği de bundan kaynaklanıyor. Çünkü İran’ın böyle bir misillemesi, Netanyahu'nun istediğinin olmasına, yani İran'ın açıklamaları bağlamında ele alınırsa sonucu zaten bilinen topyekun bir savaşın fitilinin ateşlenmesi demektir.

Ancak bu da “İran Hizbullah'ı tek başına bırakıp İsrail'in pençelerinde kaderine mi terk etti?” sorusunu akla getiriyor. Bu sorunun yanıtı gayet basit, “hayır”. Hizbullah, İran'ın dış başarılarının ‘baş tacı’ ve Gazze'de, Lübnan'da ve hatta Suriye topraklarında olup bitenlere sessiz ve kayıtsız kalan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in davranışlarının da gösterdiği gibi son zamanlarda sessiz hoşnutsuzluk belirtileri gösteren ‘Direniş Ekseni’ ülkeleri üzerindeki siyasi ve askeri kontrolünü genişletmek için vazgeçilmez bir araç olmaya devam ediyor. İran, bölgedeki stratejisinin önemli bir ayağının çökmemesi için Hizbullah'a desteğini sürdürecektir. Bu da İran’ın diğer domino taşlarının düşmesine yol açabilir. Yine de bu, ‘stratejik sabrı’ ve ‘ihtiyatı’ tercih eden İran’ın saldırgan bir politikaya ve her türlü doğrudan müdahaleye yöneleceği anlamına gelmiyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.