Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları
TT

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

İran Ulusal Direniş Konseyi (NCRI) Birleşik Krallık Temsilci Yardımcısı Huseyin Abidini

Son dönemdeki güç kaymalarının dengeler üzerindeki etkisi

Lübnan'da Hizbullah'a vurulan son darbeler ve önde gelen liderlerinden bazılarının öldürülmesi, İran rejiminin bölgesel ve uluslararası ilişkileri üzerinde geniş kapsamlı etkiler meydana getirdi. Hizbullah, 1980'lerde İran İslam Cumhuriyeti'nin desteğiyle kurulduğundan bu yana İran'ın bölgedeki en önemli vekil güçlerinden biri oldu. Hizbullah, Tahran'ın stratejik hedeflerine ulaşmasında önemli bir rol oynadı. Ancak artan baskı ve askeri saldırılarla birlikte İran rejimi, Lübnan ve hatta Suriye'nin çok ötesinde yansımaları olacak yeni zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Mollaların bölgesel stratejisinde Hizbullah'ın rolü

İran'da mollaların iktidara gelmesinden bu yana devrim yapmak ve bölgesel nüfuzunu genişletmek, rejimin en önemli dış politika hedeflerinden biri oldu. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), özellikle de onun dış kolu olan Kudüs Gücü, bu politikanın yürütme kolu olarak görev yaptı. İran rejimi tarafından silah, para ve istihbarat ile desteklenen Hizbullah, bu stratejinin ana araçlarından biri oldu. Böylece Hizbullah, Suriye, Irak ve Yemen'de etkin bir rol oynadı. Ancak Hizbullah'ın son dönemde hem askeri hem de siyasi açıdan zayıflaması ve yara alması, bu vekil gücün sınırlarını daha iyi gösterdi. Suriye ve Lübnan'da Hizbullah'ın üst düzey liderlerini hedef alan operasyonlar ve son suikastlar, muhalif güçlerin stratejisindeki bir değişimi yansıtmakla beraber, İran iktidarındaki mollaların askeri ve siyasi kollarından birini zayıflatma girişimini de yansıtıyor. Hizbullah'ın zayıflamasının DMO için de bazı sonuçları olacaktır. Lübnan'da Hizbullah'ın zayıflaması, liderini ve üst düzey komutanlarını kaybetmesi hiç şüphesiz DMO, özellikle de Kudüs Gücü üzerindeki baskıyı artıracaktır. İran’ın bölgedeki nüfuzunun korunması ve genişletilmesindeki kilit rolü göz önüne alındığında, Hizbullah'ın gücü ve etkinliği azaldıkça bu güçler yeni operasyonel zorluklarla karşılaşacaktır. Bölgedeki vekalet savaşlarında rejimin baş gücü olarak bilinen Hizbullah'ın zayıflaması, İran'ın Suriye, Irak ve hatta Yemen'e nüfuz etme kabiliyetinin azalması anlamına gelebilir. Aynı zamanda DMO ve Kudüs Gücü bu darbeyi telafi etmek için bu ülkelerdeki askeri varlığını doğrudan artırmak zorunda kalabilir.

Lübnan’daki siyasi ve sosyal yansımalar

Hizbullah'ın etkisinin azalması sadece Ortadoğu'daki güç dengelerini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda Lübnan içinde de geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır. Lübnan'da her zaman en önemli siyasi ve askeri aktörlerden biri olarak rol oynamış olan Hizbullah, zayıfladıkça daha fazla iç muhalefetle karşılaşabilir. Bu zayıflama Hizbullah'ın Lübnan içindeki gücünün azalmasına, siyasi reformlar için baskının artmasına ve grubun etkisinin azalmasına yol açabilir. Sonuç olarak, Hizbullah'ın zayıflaması, Lübnan'daki diğer siyasi gruplara ve hatta halk hareketlerine İran rejiminin ve DMO'nun ülkedeki etkisinin sınırlandırılmasını daha güçlü bir şekilde talep etmeleri için yeni bir alan sağlayabilir. Bu gelişmeler İran'ın Lübnan'daki varlığının azalmasına ve Tahran'ın ülkeyi lojistik ve operasyonel bir üs olarak kullanma kabiliyetinin düşmesine sebep olabilir.

Suriye'deki güç dengesi üzerindeki etki

İran rejimi ve Hizbullah'ın ana etki alanlarından biri olan Suriye, Hizbullah'ın zayıflamasından şüphesiz etkilenecektir. Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejiminin desteklenmesinde kilit bir rol oynayan Hizbullah, askeri gücü düştükçe, Suriye'deki savaşlarda eskisi kadar etkili olamayabilir. Bu zayıflık, Esed yanlısı muhalif güçlerin ve hatta Suriye'de bulunan yabancı kuvvetlerin işine yarayabilir. Muhaliflere karşı savaşta Suriye ordusunun başlıca destekçileri olarak bilinen İran ve Hizbullah'ın vekil güçleri, operasyonel ve askeri kapasiteleri azaldıkça bu zayıflıklarla karşı karşıya kalacaktır. Bu mesele nihayetinde Suriye'deki saha denklemlerini ve hatta siyasi müzakereleri değiştirebilir.

Hizbullah ve DMO'nun saldırılarının bölgesel etkisinin genişlemesi

Lübnan'da Hizbullah'a yönelik son saldırılar sadece DMO'ya stratejik bir darbe teşkil etmekle kalmadı, aynı zamanda İran rejiminin bölgesel politikaları açısından da daha geniş sonuçlar doğurdu. DMO, mollaların iktidarının ilk yıllarından bu yana, ülke içinde egemenliğini korumak ve İran'ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu sürdürmek için sözde devrim, terörizm ve savaş kışkırtıcılığında rejimin ana kolu olarak görev yaptı. DMO'nun bölgedeki en önemli vekil gücü olan Hizbullah, özellikle son yıllarda bu stratejide kilit bir rol oynadı. Ayrıca İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunu genişletmesinde en önemli faktörlerden biri haline geldi. Hizbullah'ın operasyonel kabiliyetlerinin, liderliğinin ve komuta yapısının azalmasıyla birlikte bu son darbenin etkileri, İran'ın bölgedeki diğer ülkelerle olan ilişkilerine ve nüfuzuna doğrudan yansıyacaktır. Örneğin, rejimin Yemen'deki Husiler ve Iraklı milisler gibi Hizbullah'ın destek ve eğitim ağına büyük ölçüde bel bağlamış vekil güçleri, kısa ve orta vadede lojistik ve istihbarat desteğinde bir azalmayla karşı karşıya kalabilir. Destekteki bu azalma söz konusu grupların operasyonel kabiliyetlerini zayıflatabilir. Özellikle Suriye ve Yemen'de Hizbullah'ın çeşitli operasyonlarda askeri koordinatör ve danışman rolüne güvenen grupların çeşitli operasyonlardaki etkinlikleri zayıflayabilir.

İran'ın uluslararası ilişkilerinin zayıflaması

Hizbullah'ın saldırıları İran rejiminin uluslararası ilişkilerini de etkiledi. Rejimin Hizbullah gibi terörist gruplara verdiği destek nedeniyle pek çok ülke İran'a daha fazla yaptırım uygulanması yönünde baskı altında. Hizbullah'ın ve onunla bağlantılı kaçakçılık ağlarının zayıflatılması, İran rejiminin bölgede ve küresel sahnede manevra kabiliyetinin azalmasına yol açabilir. Bu durum, İran'ın vekalet faaliyetlerinden her zaman güvenlik endişesi duymuş olan Batılı ülkeler ve İran'ın bölgesel komşuları için özellikle önemlidir. Nitekim Hizbullah'ın zayıflatılması, İran'ın diplomatik müzakereler ve bölgesel politikalardaki en önemli kozlarından birinin zayıflatılması anlamına geliyor. Öte yandan bu zayıflık, rejimi, nüfuzunu korumak için daha agresif ve şiddet yanlısı yöntemler kullanmaya itebilir ki, bu da bölgedeki gerilimin tırmanmasına ve askeri çatışma ihtimalinin artmasına neden olabilir.

Hizbullah'ın İran için öneminden ve Hasan Nasrallah'ın oynadığı eşsiz rolden bahsederken, İran'ın siyasi analistlerinden Muhammed Sadık Şahbazi'nin Ufuk televizyonuna verdiği röportajdaki ifadelerine değinmek yerinde olacaktır. Şahbazi bu röportajda, Hasan Nasrallah'ın direniş eksenindeki tarihi ve seçkin rolünü ve bu figürün derin etkisini ele aldı.

Muhammed Sadık Şahbazi, İran'daki siyasi ve kültürel aktivistlerden biridir. Sosyal, siyasi ve medya konuları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda faaliyet göstermiş ve İran'daki çeşitli kurumlar ve entelektüel eğilimlerle iş birliği yapmıştır. Şahbazi, İslam Devrimi, direniş ve bölgesel meselelerle ilgili konularda analist ve yazar olarak bilinmektedir. İç siyasi eğilimleri eleştirmek ve direniş ekseniyle (Hizbullah ve Hasan Nasrallah gibi figürler de dahil) ilgili konuları analiz etme noktasında aktif rol oynamaktadır.

Şahbazi İran'daki bazı politikaları eleştiriyor ve bu görüşlerini medya ve sanal alemde açıkça ifade ediyor. Muhammed Sadık Şahbazi söz konusu röportajda, Hasan Nasrallah'ı direniş ekseninin önde gelen ve yeri doldurulamaz bir figürü olarak takdim ediyor. Nasrallah'ın kaybının direniş hareketi için büyük ve yeri doldurulamaz bir trajedi olduğunu belirtiyor. Şahbazi bu kaybı, Kasım Süleymani ve İbrahim Reisi'nin öldürülmesi gibi diğer acı olaylarla karşılaştırıyor ve Nasrallah'ı kaybetmenin acısının ve trajedisinin daha derin ve etkili olduğunu vurguluyor. Ayrıca bu kaybın kendisinin ve diğerlerinin yüreğini yakmaya devam ettiğini ifade ediyor. Şahbazi, Ufuk televizyonunda katıldığı programda, mevcut iç ve bölgesel koşulların hassasiyeti konusunda, 1988, 1996, 98 olayları da dahil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti'nin içinden geçtiği çalkantılı dönemlerin mevcut durum kadar hassas ve önemli olmadığını belirtti. Dayatılan savaşın bile büyük önem taşımadığını söyledi.

x

Şahbazi, geçmişte yaşanan bazı krizlere ve Sadık Vaat Operasyonu da dahil olmak üzere çeşitli operasyonlara atıfta bulunarak, bu operasyon daha önce başlatılmış olsaydı, Nasrallah'ın halen hayatta olabileceğini büyük bir üzüntüyle vurguladı. Direniş ekseninin bölgedeki eylemlerine de değinen Şahbazi, Aksa Tufanı Operasyonu başladığı andan itibaren İran'ın bölgesel denklemlerden çıkarıldığını söyledi.

Şahbazi, İran'ı ve direniş eksenini zayıflatmaya çalışan İbrahim Anlaşmaları ve Yüzyılın Anlaşması gibi bazı uluslararası programların devam ettiğini belirtti. Direnişin arenaya geri dönebildiğini ve bölgesel denklemlerde önemli bir rol oynayabildiğini belirtti.

Program sunucusu, bazılarının Aksa Tufanı Operasyonu’nun yüksek maliyetini sorgulayabileceğini belirtti. Ancak Şahbazi bu operasyonun, İran İslam Devrimi'nden sonra İslam dünyasının İsrail'e karşı verdiği ilk büyük tepki olduğunu vurguladı. Son olarak Şahbazi, direniş ekseninin sahnede kalması halinde düşmanlara karşı daha fazla zafer elde edileceğini kaydetti. Tabii ki bu zaferin nasıl elde edileceği konusunda bir şey söylemedi...



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.