İşte İran!

 Tahran rejimi bölgesel stratejisini İsrail'i “ateş çemberi” ile kuşatma kavramı üzerine inşa edebildi.

Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
TT

İşte İran!

Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)

Hasan Fahs

1991 yazı, İran'ın Ortadoğu ve Batı Asya bölgesi meseleleri ile ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bu aşama genel olarak küresel düzeyde, özel olarak ise Ortadoğu'da önemli bir geçişi temsil ediyordu çünkü Sovyetler Birliği'nin yakında çökeceğine dair açık belirtiler taşıyordu. Nitekim çok geçmeden 28 Aralık 1991'de dağıldığı deklare edildi. Bundan önce iki önemli olay yaşandı; bunlardan ilki Ocak 1991'deki Kuveyt’i Kurtarma Savaşı veya Çöl Fırtınasıydı. Bu operasyon Irak'taki Saddam Hüseyin rejiminin Ağustos 1990'ın başlarında  yaptığı Kuveyt'i işgal etme hatasını düzeltmek için düzenlendi. İkincisi, ABD'nin 30 Ekim 1991'de “Madrid Barış Konferansı”nın düzenlenmesi için baskı yapmasıydı.

Bu tarihin Tahran açısından bir dönüm noktası olduğunu söylememizin nedeni ise başından beri Filistin davasının İslam dünyasının temel davası olarak benimsenmesi sloganını öne süren İran rejiminin bu arenaya girme ve istediği alanı işgal etme konusunda zorlanmasıydı. Zira kendisi ile Arap halkları arasında güvenin tesis edilmesi sürecinde olumsuz bir etken olan Irak ile savaşının üzerinden henüz çok uzun bir süre geçmemişti. Dolayısıyla, Kuveyt'in işgali ona, bölgesel ve uluslararası düzeyde saldırıya uğramış bir devlet olarak imajını onarmak için çalışma olanağı sundu. Savaşın ardından Ortadoğu'da Arap-İsrail çatışmasını sona erdirecek, İsrail'in tanınmasının ve onunla normalleşmenin önünü açacak bir barış sürecinin zeminini hazırlamayı amaçlayan Madrid Konferansı geldi.

Tahran o aşamada, bu konferansın, özellikle de Filistin davası kartının elinden çekip alınması durumunda kendisini kuşatma ve tecrit çemberine sokabilecek olumsuz göstergeler taşıdığını gördü. Bu da stratejik düzeyle ilgilenen ve denklemlerini çizen karar alıcı çevreleri ve derin devleti, Tahran'ın çıkarları ve bölgedeki rolünün geleceği pahasına olacak Madrid Süreci’ni bitirmek için enerjilerini ve çabalarını seferber etmeye yöneltti.

Buradan hareketle Temmuz 1993'te Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan Yedi Gün Savaşı veya İsrail'in kendisine verdiği ad ile Hesaplaşma Operasyonu, Tahran'ın bölgesel denklemler hattına ciddi girişinin, kendisini dışlayan veya kendi çıkarlarını dikkate almayan herhangi bir bölgesel çözümü hayata geçirmenin zorluğunu vurgulama çabasının ilk pratik göstergesi olarak değerlendirilebilir. İran’ın bu korkuları, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün İsrail ile yürüttüğü ve Eylül 1993'te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan gizli müzakere sürecinin ortaya çıkmasıyla daha da güçlendi. Ardından, İsrail'de “Gazap Üzümleri Operasyonu” olarak bilinen ve Tahran'ın kendisini içermeyen veya kendi ve müttefikleri pahasına olacak herhangi bir çözümü reddetme konusundaki ısrarını teyit eden 1996 savaşı geldi. Suriye ile koordineli olarak İran, Tel Aviv ile Hizbullah arasında temel bir caydırıcılık denklemi oluşturmayı veya özellikle sivillere zarar veren veya hedef alan ihlaller karşısında her bir tarafın yanıt verme hakkını garanti eden Nisan Anlaşması olarak bilinen anlaşmayı sağlamayı başardı.

ABD'nin  “tek kutuplu” dünyayı kontrol eden hakim güç haline geldiği gerekçesiyle Ortadoğu'da başlattığı siyasi ve stratejik gelişmelerin dayattığı bu meydan okumalar karşısında, Tahran ve rejimi, bilhassa Nisan Anlaşması ile Lübnanlı müttefikini güvenlik, siyasi ve askeri açıdan Lübnan denkleminde kilit bir oyuncu olarak kabul ettirmeyi başardıktan sonra, bölgede kendisine bağlı ve sadık güçlerin, fraksiyonların rolünü yeniden tanımlama yoluna gitti. Tahran'ın bölgede inşa etmeye çalıştığı bu rol üç dayanağa veya unsura dayanıyordu. Birincisi, Madrid'e katılan eski cumhurbaşkanı Hafız Esed liderliğindeki Suriye rejimiyle muğlak ittifaktı. Tahran ile Şam arasındaki ilişki, Lübnan arenasındaki müttefikleri aracılığıyla birbirlerine karşı yürüttükleri ve 1980'lerin son yıllarında Emel Hareketi ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmaların temsil ettiği uzun bir mücadelenin ardından rol dağılımı ilkesi üzerine kuruldu. Emel ve Hizbullah arasındaki çatışmalar, Lübnan sahasında Suriye kararı ile İran kararı arasındaki çatışmanın ifadesiydi ve sonunda siyasi yönü Şam'ın, ideolojik, maddi ve lojistik destek yönünü ise İran’ın üstlenmesi konusunda anlaşmaya varıldı.

İkinci unsuru ise 1983 yılında İran himayesinde kurulan Hizbullah temsil ediyor. İran sınırları dışında kendisine nüfuz alanları inşa etme projesi çerçevesinde Hizbullah’a destek verdi. Bu destek ise Filistin davasının ve Lübnanlı grubun 1982'de Lübnan'ın işgalinin sonucu olan İsrail işgaline direnme çabalarının savunulması sloganıyla tutarlı, ideolojik doktrinsel bir boyuta dayanıyordu. Üçüncü unsura gelince, 1981'de Filistin toplumu içinde kurulan ve çoğunlukla İran vizyonu ile dogmatik ve ideolojik olarak uzlaşmış İslami Cihat Hareketi tarafından temsil edilmektedir. O dönemde hareket, açık ve belirgin etkisi olan bir ağırlık oluşturmadan, Filistin denkleminde kendine bir yer edinmeye çalışıyordu. Zira özellikle Hamas Hareketi ile Tahran arasında 1987'de kurulan ilişkinin ipleri henüz örülmemişti çünkü Tahran bu hareketin yönelimleri, dahası İhvancı (Müslüman Kardeşler) doğası ve onu İran’ın yönelimlerinden ayıran ideolojik ihtilaf nedeniyle kendisine daha güvenmiyordu.

İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesi ya da 2000 yılında güneyin özgürleştirilmesinin yanı sıra bu gelişmeler ve bilhassa bu kurtuluşun, Suriye devlet başkanı Hafız Esed'in bölgesel ve uluslararası siyasi sahneden ayrılması ve oğlu Beşşar'ın Suriye'de liderliği üstlenmesiyle aynı zamana denk gelmesi, Tahran'ı bölgeye yönelik stratejik görüşünü geliştirmeye sevk etti. Suriye yönetimindeki değişiklik, her iki tarafı da ilgilendiren denklemde, babanın zamanında Tahran'ın Suriye’ye ihtiyacının, oğlunun zamanında ise Tahran’ın Suriye için bir ihtiyaç haline gelmesinin temsil ettiği bir değişiklik şeklinde ifade buldu.

İran liderliğinin bölgeyle ilişkilerinde şekillendirdiği ilk adımlar, Suriye ve Lübnan'daki müttefiklerinin askeri varlığını güçlendirmeye, İsrail'in coğrafi çevresi içinde onu kuşatan devletler ve bölgeler oluşturabilmek için içeride faaliyet gösteren Filistinli örgütler ile ilişkilerini derinleştirmeye dayanıyordu. ABD'nin Irak'ı işgal etmesinden ve buradaki Baas rejiminin devrilmesinden sonra, bu strateji, özellikle de ABD'nin İran'ın Irak arenasındaki nüfuzunu güçlendirmesinin ve Irak’ı bölgede inşa edip kurmak istediği hayati alana dahil etmesinin önünü açan performansının gölgesinde, büyük bir ivme kazandı. DEAŞ’ın bölgede ortaya çıkmasının ardından 2014 yılında Haşdi Şabi Güçleri'nin kurulması ile birlikte de bu strateji daha bütünleşmiş bir hal aldı. DEAŞ, Tahran'ın Suriye arenası ve rejimi üzerindeki hakimiyetini güçlendirmesine yardımcı olan örgüttür.

İran'ın bu hayati alanında Yemenli aktörün de görünmesinden önce, İran rejiminin bu yüzyılın ikinci on yılında Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin önderlik ettiği ve denetlediği bölgesel stratejisini inşa edebildiği söylenebilir. Söz konusu strateji, İsrail'in İran'ı hedef almayı düşünmesini engellemek, doğrudan İran’ı hedef almaya yönelmesini önlemek için çevresi ile onu oyalamak amacıyla etrafında bir “ateş çemberi” oluşturma görüşüne dayanıyordu. İran Dini Lideri’nin Şam'ı savunmanın Tahran'ı savunmak olduğunu ifade ederek Suriye'deki savaşa ilişkin deklare ettiği tutumu da bunu açıkça ortaya koyuyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Indepedent Arabia'dan çevrilmiştir.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
TT

İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)

İran'da güvenlik güçleri, eylemcilerin "hayati organlarını kasıtlı olarak" hedef almış.

Guardian'la İranlı teyit platformu Factnameh'nin ortak çalışmasında, 75'ten fazla röntgen ve tomografi görüntüsü incelendi.

Ocak ayına ait görüntülerde yüz, kafa, göğüs ve genital bölgelere isabet eden mermiler ve metal saçmalarla oluşmuş ağır yaralanmalar ortaya konuyor.

Adı Anahita olarak değiştirilen bir eylemcinin, yüz ve göz çukurları etrafına dağılmış, her biri 2 ila 5 milimetre büyüklüğünde çok sayıda saçma izi var. Protestocunun en az bir gözünü kaybettiği, diğerinin de kullanılmaz hale gelebileceği belirtiliyor.

Kimliği Ali diye değiştirilen bir hastanın göğüs röntgeninde de 174'ten fazla metal saçma görüldü. Saçmaların sıkışık dağılımı, çok yakın mesafeden ateş edildiğine işaret ediyor. Uzmanlara göre, kapsamlı ve acil cerrahi müdahaleye rağmen eylemcinin ölüm riski çok yüksek.

Kayıtlara göre 29 eylemci daha benzer şekilde metal saçmalı pompalı tüfekle vurulmuş

Bazı röntgen ve tomografi görüntülerinde, protestocuların omurga, akciğer ve kafataslarında yüksek kalibreli mermiler de tespit edildi.

En az 9 hastanın genital ya da pelvik bölgeden vurulduğu, bunların üçünde yüksek kalibreli tüfekler kullanıldığı belirtiliyor. Orta yaşlı bir kadının kasık bölgesine 200 metal parçanın isabet ettiği görülüyor. 35 yaşındaki bir erkekte de benzer şekilde kasık bölgesine dağılmış saçmalar mevcut.

Silah analiz firması Silahlanma Araştırma Hizmetleri'nden (ARES) N.R. Jenzen-Jones, bu mermilerin “tam metal kaplama” olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar öldürme amaçlı silahlar” diyor.

Adının paylaşılmasını istemeyen bir tıbbi analist de şunları söylüyor:

Bunlar savaş zamanında görebileceğiniz türden, biri askeri silahla göğüsten vurulduğunda meydana gelecek yaralanmalar. Bu tür silahlarla insanlara ateş ediyorsanız, onları öldürmeye çalışıyorsunuz demektir.

İran'da Kapalıçarşı esnafı, riyalin döviz karşısında çakılmasıyla 28 Aralık'ta greve giderek protestoların fitilini ateşlemişti. 

İran devleti eylemlerdeki can kaybına dair ilk açıklamayı 21 Ocak'ta paylaşmıştı. Güvenlik güçleri ve siviller dahil 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. 

Ancak ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), gösterilerde çıkan olaylarda en az 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini savunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la nükleer müzakereler devam ederken, Ortadoğu'ya askeri yığınağı artırmayı sürdürüyor.

Amerikan medyasında analizlerde İran'daki ekonomik durumun gittikçe kötüleştiği ve halkın geleceğe dair belirsizlikten şikayetçi olduğu yazılıyor.

New York Times'ın irtibata geçtiği 54 yaşındaki Meryem şunları söylüyor:

Böylesine toplu bir keder ve istikrarsızlık havasını hiç yaşamamıştım. Kendimizi çok kötü hissediyoruz. Bir saat sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Wall Street Journal'ın görüştüğü İranlılar ise ülkeyi terk etmenin yollarını aradıklarını söylüyor. Bankalardan paralarını çekmeye çalışanlar, döviz erişimini kısıtlayan kontroller nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. 
Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Wall Street Journal