Ölüm yolları: Filistinliler Gazze Şeridi'nin kuzeyinden yerinden edilmeleri sırasında yaşadıklarını anlatıyor

Katliamlara ve yıkımlara rağmen kuzeyde kalıp direnenler var.

Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla Gazze şehrinin kuzeyindeki bölgelerden yerinden edilen Filistinliler, 12 Ekim 2024 (AFP)
Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla Gazze şehrinin kuzeyindeki bölgelerden yerinden edilen Filistinliler, 12 Ekim 2024 (AFP)
TT

Ölüm yolları: Filistinliler Gazze Şeridi'nin kuzeyinden yerinden edilmeleri sırasında yaşadıklarını anlatıyor

Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla Gazze şehrinin kuzeyindeki bölgelerden yerinden edilen Filistinliler, 12 Ekim 2024 (AFP)
Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla Gazze şehrinin kuzeyindeki bölgelerden yerinden edilen Filistinliler, 12 Ekim 2024 (AFP)

Salim er-Reyyis

İsrail'in Cibaliye, Beyt Lahiye ve Beyt Hanun olmak üzere başlıca şehirden oluşan Gazze Şeridi’nin kuzeyine yönelik kara harekâtı başlatmasının üzerinden bir aydan fazla bir süre geçerken, kuzey bölgesinin Gazze şehri ile bağlantısı tamamen kesildi. Kuzey bölgesinin, İsrail ordusunun yaklaşık bir yıl önce Gazze şehrinin güneyinde, Gazze Vadisi'ne paralel olarak doğudan güneye doğru uzanan Netzarim Koridoru’nu inşa ederek Gazze Şeridi'nin merkezinden ve güneyinden ayırdığı Gazze şehri ile bağlantısı tamamen kopmuş durumda.

Geçtiğimiz yıl 5 Ekim'de Gazze Şeridi'nin kuzeyine askeri operasyon başlatan İsrail, kuzey bölgelerine ve özellikle Cibaliye Mülteci Kampı’na, mümkün olduğunca çok sayıda bölge sakinini ve yerinden edilmiş kişiyi buradan sürmek için ağır topçu bombardımanları ve hava saldırıları düzenledi. Bu saldırıları Cibaliye Mülteci Kampı’nı kuşatmak, Filistinli direniş gruplarının üyelerini avlamak ve ortadan kaldırmak üzere tanklarının ve askeri araçlarının ilerlemesi için bir paravan olarak kullanan İsrail ordusu, o dönem yaptığı açıklamada operasyona yüzlerce askerin katıldığını duyurdu.

Cibaliye’nin Ebu Şerh Kavşağı yakınlarındaki en-Nuzla semtinde ikamet eden Muhammed Uveys (33), İsrail ordusunun bombardımanlar sırasında Cibaliye Mülteci Kampı’nın doğu, batı ve kuzey bölgelerinden ilerlediğini söyledi. Uveys, buna batıda Beyt Lahiye'deki es-Salatin, el-Atatra ve et-Tavam bölgelerine yapılan kara harekâtının ve Cebeliye Mülteci Kampı’na insansız hava araçlarıyla (İHA) atılan ve bölge sakinlerinin ateş altında derhal bölgeyi boşaltmaları söylenen broşürlerdeki tahliye emirlerinin eşlik ettiğini belirtti.

Erkeklerin, işgalin ve kara harekatının ilk günlerinde onlarca aileyi evlerinin içinde hedef alan ve öldüren İsrail bombardımanları nedeniyle çocukları ve eşleri için duydukları korku ve dehşet nedeniyle kaçmak zorunda kaldıklarını söyleyen Uveys, bazı sakinlerin ailesinin evinin yakınlarındaki göç koridoru haline gelen Ebu Şerh Kavşağı üzerinden Cibaliye Mülteci Kampı’na yakın bölgelere, Gazze şehrinin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan ve Şari el-Cela mahallelerine kaçtığını, onlarca kişinin ise kuzeydeki bölgelere, özellikle de Beyt Lahiye’ye gittiğini belirtti.

Mevcut kara harekâtı öncesi Cibaliye Mülteci Kampı, kendi sakinleri ve çeşitli bölgelerden gelen yerinden edilmiş kişilerle hıncahınç doluydu. Evlerde yaşayanların yanı sıra tüm okullar, geçtiğimiz aylarda yerleşim bölgelerine yapılan saldırılar nedeniyle evlerini kaybeden ve zorla yerlerinden edilen binlerce aile için barınak haline getirildi. Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla'dan aktardığı habere göre Uveys, “Kampta, kaldırımlarda, yollarda, okul ve hastane çevrelerinde çadır kurulmayan hiçbir yer yok. Yerinden edilmiş insanların yoğunluğu nedeniyle kampın sokaklarında yürümek mümkün değil” ifadelerini kullandı.

İsrail ordusu, 21 Ekim’de Beyt Lahiye'deki Kamal Advan Hastanesi'ni ve çevresindeki evleri ve çadırları kuşatıp tehdit ederek bölgeyi terk etmelerini istedi.

Askeri operasyon, İsrail'in bombardımanlarını ve saldırılarını yoğunlaştırması ve ordunun bölgeye girmesiyle hız kazandı. İsrail basınında kara harekâtının amacının Gazze Şeridi'nin kuzeyini insansızlaştırmak olduğu konuşulmaya başlandı. İsrail ordusu ve hükümeti, ‘Generallerin Planı’ olarak bilinen kuzeydeki nüfusu azaltma ve yerleşim birimleri kurma planının uygulandığı iddialarını reddederek asıl amacın başta Hamas Hareketi ve onun askeri kanadı İzzettin el-Kassam Tugayları üyeleri olmak üzere Filistinli direniş gruplarını avlamak ve ortadan kaldırmak olduğu açıkladı.

Uveys ve ailesi, bir quadcopter drone tarafından evin çatısındaki güneş panellerine ateş açıldığı, binanın katlarının pencerelerinin önünde alçak uçuşlar gerçekleştirdiği ve ardından boş olan en üst kata iki tank mermisiyle ateş edildiği dehşet dolu bir gecenin ardından, kara saldırısının dördüncü gününde evlerini terk etmek zorunda kaldılar. Uveys, “Geceleri evden çıkamıyorduk, karanlık, bombardıman ve korku, nereye gideceğimizi bilmiyorduk” diye anlattı.

Tanklar Ebu Şerh Kavşağı’na kadar ilerlemişti ve Uveys’in ifadesiyle ‘ölüm kavşağından’ geçmek zorlaşmıştı. Ebu Şerh Kavşağı’na doğru hareket eden herkese tanklardan kurşun ve top mermileriyle ateş açılmaya başlandığını söyleyen Uveys, “Kavşakta çok sayıda insan öldürüldü, cesetleri günlerce öylece kaldı. Kimse onlara ulaşıp oradan alamadı” dedi. Uveys ve ailesi, evlerinin yaklaşık 300 metre doğusunda yer alan Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) okullarıyla çevrili olan akrabalarının evine kaçtılar. Durumun uzun sürmeyeceğini, iki ya da üç gün sonra evlerine döneceklerini düşünüyorlardı, ama işler bekledikleri gibi olmamıştı.

İsrail ordusu mahalleleri havaya uçurmaya ve iç kesimlere doğru ilerlemeye devam etti. Uveys’in Al-Majalla’ya anlattığına göre İsrail ordusu ilerleyip göç ettikleri eve yaklaştıkça, Beyt Lahia'deki Kamal Advan Hastanesi yakınlarında akrabalarına ait başka bir eve gitmek zorunda kaldılar. Uveys artık evinden ve doğup büyüdüğü memleketinden çok uzaktaydı.

Beyt Lahiye’ye sadece Uveys ve ailesi göç etmek zorunda kalmadı. Onlarla birlikte yüzlerce aile de özellikle de sığınak haline getirilen okulların hedef alınmasından sonra bölgeden kaçmak zorunda kaldılar. Daha önce de birkaç kez işgal altındaki topraklarda yerinden edilmiş olan binlerce aile bir kez daha yerinden edildi. Duygu ve düşüncelerini anlatan Uveys, “Her zaman askeri operasyonun sona ereceğini ve tamamen yıkılmış olsalar bile birgün evlerimize dönebileceğimizi umarak kuzeyde mümkün olduğunca uzun süre hayatta kalmaya çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

Buna karşın İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki şehirleri Gazze şehrinden ayırmasını kolaylaştıran askeri operasyonun kapsamını genişletmeye, yüzlerce evi ve tarım arazisini havaya uçurmaya, buldozerle yerle bir etmeye devam ediyor. Askeri operasyonun üçüncü haftasından bu yana ambulansların ve sivil savunma ekiplerinin insani yardım hizmetlerini yerine getirmesini engelleyen İsrail ordusu, hastanelere ve sivil savunma ekiplerine saldırarak onları hizmet dışı bırakıyor. Yerinden edilmiş kişilerin sığındıkları binaları kuşatıp bombalayan İsrail ordusu, yarısından fazlası çocuk ve kadın olmak üzere bin 300'den fazla sivili öldürdü. Al Majalla’ya konuşan Gazze’deki Sağlık Bakanlığı’ndan bir kaynak, enkaz altından çıkarılamadıkları ya da sokaklarda öldürülen veya tutuklanan, akıbetleri bilinmeyen onlarca kayıp olduğunu belirtti.

İsrail ordusu coğrafi bölgeleri istediği gibi hazırladıktan ve geniş çaplı yıkıma neden olduktan sonra, nüfusun en yoğun olduğu bölgeleri, yani Cibaliye Mülteci Kampı ya da ateş altında kamptan göç edenlerin sığınağı olan Beyt Lahiye'deki sığınma merkezlerini hedef almaya başladı. Binlerce Gazzeli, İsrail ordusunun Cibaliye Hizmetler Ofisi, Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki Sivil İdare ve Beyt Lahiye'deki Endonezya Hastanesi yakınlarında olmak üzere üç bölgede güvenlik kontrol noktaları kurarak bölgeyi kuşatmasının, tehdit etmesinin ve sivilleri güneydeki Gazze şehrine kaçmaya zorlamasının ardından bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

scdfrgt
Gazze Şeridi sınırı yakınlarındaki İsrail ordusuna ait askeri bir araç, 31 Ekim 2023 (AP)

İsrail ordusu, 21 Ekim'de, Beyt Lahiye'deki Kamal Advan Hastanesi'ni ve çevresindeki ev ve sığınakları kuşatarak tehdit ve gözdağıyla Gazzelilerin bölgeyi terk etmelerini istedi. O sıra ailesiyle birlikte hastane yakınlarındaki bir evde kalan Uveys, “Ordu bizi quadcopter ile aramaya başladı, bölgeyi boşaltmamızı istedi ve bizi bombalamakla tehdit etti. Daha sonra uçaklar Endonezya Hastanesi’nin yanındaki kontrol noktasına tahliye rotasının haritasını içeren broşürler bıraktı. Tabii ki insanlar ilk andan itibaren emirlere itaat etmedi” diye anlattı.

Ertesi gün ailesiyle birlikte ayrılmak zorunda kaldığını söyleyen Uveys, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı aileler ayrılırken, yüzlercesi geride kaldı ve sonraki birkaç gün boyunca İsrail ordusu tarafından kovalandılar. İsrail ordusu hayat belirtisi olan ne varsa katlediyordu. Örneğin, hastane yakınlarında içme ve insani kullanım için bir su şişeleme noktası vardı. İsrail ordusu bu noktayı defalarca kez hedef aldı. Şişelere su doldurmak isteyen çok sayıda insanı oracıkta katletti. İnsanlar aç ve susuz bırakılarak ayrılmaya zorlandı. Asıl amaç kuzeyi boşaltmak ve geri dönmemizi engellemekti.”

Filistin Merkezi İstatistik Bürosu (PCBS) tarafından sağlanan resmi verilere göre mevcut savaştan önce Gazze Şeridi'nin kuzeyinde 160 binden fazla Gazzeli yaşıyordu.

Ailelerin hep birlikte sırasıyla dışarı çıktıklarını ve haritaya göre Endonezya Hastanesi’ne giden doğu yoluna doğru ilerlediklerini söyleyen Uveys, “İsrail askerleri, kontrol noktasında kadınlar ve çocuklar ile erkekler ve gençleri birbirlerinden ayırdı. Onlara yakınlarda bulunan Kuveyt Okulu'na gitmelerini söyledi. Kadınlara ve çocuklara Gazze şehrine doğru yola devam etmeleri için Gazze Şeridi’nde şehirleri birbirine bağlayan ana yol olan Selahaddin Caddesi üzerinde doğuya yürümeleri talimatı verdi” ifadelerini kullandı.

İki saat ya da iki saatten biraz fazla bir süre bekledikten sonra, İsrail askerlerinin erkeklerden ve gençlerden her beş kişi bir arada kontrol noktasına doğru gelmelerini istemeye başladığını aktaran Uveys, “Kontrol noktası, gözlem ve kontrol yerinin karşısındaki kulelerde duran askerler için göz retinasını tarayan kameraların bulunduğu açık bir alandı. Orada ya geçmelerine izin veriyorlar ya da bazılarından tutuklama ve saha sorgusuna hazırlık için ordunun konuşlandığı yere doğru gitmelerini istiyorlardı. Bazı insanlar saha soruşturmasından sonra serbest bırakıldı, geriye kalanlar tutuklanarak cezaevlerine ve işkence merkezlerine gönderildi. Dışarı çıktığım gün yaklaşık 500 kişi tutuklanmıştı” şeklinde anlattı.

Genç adam ordu tarafından çağrılmayan ve Gazze'ye doğru yola devam etmesi istenen şanslı kişilerden biriydi, ancak akşam saatleri geçmiş, gece çökmüştü. Uveys, “Önce Hamude İstasyonu’na oradan da Selahaddin Caddesi’ne yürüdük. Bütün yolu gece karanlığında yürüdük. Kuzeyden gelen ve kuzeye giden tanklar sağımızdan kum ve toz savurarak geçip gidiyordu. Karanlıkta yürüyorduk ve yolu göremiyorduk” dedi. Her yer moloz, toprak ve kumdu. Yol altı kilometreden daha uzundu ve ordunun talimatlarına göre durmadan yürümeleri gerekiyordu. Gazze'nin kuzeydoğusuna akşam saat 21.00'dan hemen sonra, kayınbiraderi ve diğerleriyle birlikte ulaştı. Babası ve erkek kardeşleri ondan önce, annesi ve kız kardeşleri ise gün içinde buraya gelmişti.

sdefrgt
İsrail'in Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Beleh şehrinin doğusunda düzenlediği askeri operasyonun ardından yıkılan evinin önünde duran Filistinli bir kadın, 29 Ağustos 2024 (AFP)

Genç adam, yaşadıklarını anlatmaya devam etti:

“Ailenin geri kalanının akıbetini bilmiyorum, bu yüzden hala diken üstünde yaşıyorum ve bekliyorum. Allah, babaları ve oğulları hakkında kesin bir haber alamadan, tutuklanıp tutuklanmadıklarını ya da öldürülüp öldürülmediklerini bilmeden günlerce bekleyenlere yardım etsin.”

Filistin Merkezi İstatistik Bürosu (PCBS) tarafından sağlanan resmi verilere göre mevcut savaştan önce Gazze Şeridi'nin kuzeyinde 160 binden fazla Gazzeli yaşıyordu. Savaşın başlangıcından bu yana, 20 bin ila bini Gazze Şeridi’nin orta kesimlerine ve güneyine göç etti. Sahadaki tahminlere göre ise son olarak 60 binden fazla kişi yerinden edilirken, yaklaşık 70 bin kişi, İsrail ordusu tarafından uygulanan kuşatma, öldürme ve aç bırakma nedeniyle hala yerinden edilme tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor.

Cibaliye Mülteci Kampı’nda yaşayan yirmili yaşlarındaki genç kadın Hatice Hamid, kadınların ve çocukların yerinden edilmesini ‘ölüm yolculuğu’ olarak nitelendirdi. Hatice ve ailesi, sığındıkları Beyt Lahiye'den iki haftayı aşkın bir süre boyunca devam eden İsrail kuşatması ve bombardımanları nedeniyle 6 Kasım'da tıpkı Uveys ve ailesi gibi Gazze şehrine doğru aynı rotadan kaçmak zorunda kaldı.

Hatice, yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Ölüm yolculuğunda yaşadığımız aşağılanma ve baskı çok büyüktü. İnsanların çoğu yiyeceklerini ve giysiler gibi eşyalarını taşıyamadıkları için atmak zorunda kaldılar. Yol çok çileliydi. Erkekleri ve gençleri ayırdıkları için çocuklar ve kadınlar olarak bizi tek başımıza yürümeye zorladılar. Yol boyu ağladık. Herkes bizi daha da korkutmak için kasıtlı olarak ses bombaları atan İsrail tanklarından korkuyordu.”

Çocukların ve kadınların çığlıkları arasında yolda yürürken, rotalarının seyrini değiştirecek bir şey olmasını umduğunu söyleyen Hatice’nin tek istediği Cibaliye Mülteci Kampı’na geri dönmekti. Yürürken ailelerini kaybetmiş çocukları, yıkılmış evlerin molozlarıyla kaplı yolda yalın ayak yürüyen çocukları, patlama sesleri çıkarmak için yolun her iki tarafında kasten ilerleyen İsrail tanklarını gördü. Açlık ve susuzluk çeken yerinden edilmiş kadınların ve çocuklarının çoğu, kızgın güneşin altında saatlerce yürümek zorunda kaldıkları için artık taşıyamaz oldukları çantalarını ve yiyeceklerini atmak zorunda kaldı.

Hetice, Uveys ve diğer binlercesi, bombardıman, kuşatma ve açlık karşısında halen ayakta kalmaya devam etseler de daha ne kadar dayanabilecekler ve ‘ölüm yolunda’ yürüyebilecekler bilinmiyor.

 



Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
TT

Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)

Cumartesi yayımlanan bir anket sonucuna göre AfD (Almanya İçin Alternatif), ülkesinde en revaçta olduğu günleri yaşıyor. 

Almanya'nın en popüler tabloid gazetesi Bild'in INSA'ya yaptırdığı ankete katılanların yüzde 28'i hemen seçim yapılsaydı bu radikal sağcı partiye oy vereceğini söyledi. 

AfD, bir önceki Bild/INSA anketine göre oyunu bir puan artırdı. 

Başbakan Friedrich Merz'in CDU/CSU'suysa (Hıristiyan Demokratlar) yerinde sayarak yüzde 24'te kaldı.  

Koalisyon hükümetinin küçük ortağı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) de yüzde 14 onay oranını sürdürdü. 

Yeni ankette Bündnis 90/Die Grünen'in (Yeşiller) bir puan düşerek yüzde 12'de, Die Linke'ninse (Sol Parti) değişim göstermeyerek yüzde 11'de kaldığı görülüyor. 

Katılımcılar, oyların yüzde 11'ine yakınını baraj altında kalacak partilere vereceklerini bildirdi. 

Bu da hükümet kurmak isteyen partilerin, geçerli oyların kalan kısmında en az yüzde 45'lik bir blok oluşturması gerektiğini gösteriyor.

Diğer partilerin geçmişte AfD'yle koalisyon kurmaya sıcak bakmadığını hatırlatan Bild, CDU/CSU ve SPD'nin yeniden iktidar olmak için bir başka partiyi daha yanlarına çekmeleri gerektiğini aktarıyor.

20-24 Nisan'da 1203 katılımcıyla gerçekleştirilen ankette, "26 Nisan'da federal seçimler yapılsaydı hangi partiye oy verirdiniz?" diye soruldu. 

23 Şubat 2025'teki erken seçimde CDU/CSU oyların yüzde 28,6'sını alarak birinci olmuştu. Federal seçimlerde tarihinin en düşük oranını gören SPD ise yüzde 16,4'te kalmıştı.

AfD'nin topladığı yüzde 20,8 anaakımdaki siyasetçileri endişeye sokmuştu. Mevcut hükümete yönelik memnuniyetsizliğin radikal sağcılara desteği artırmasından korkuluyor.

Hükümet yapısal reformlar konusunda kararsız davranmakla suçlanıyor. 

Geçen hafta yayımlanan YouGov anketine göre, Almanların yüzde 79'u hükümetin performansından memnun değil. 

Independent Türkçe, RT, Bild


Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
TT

Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan Donanması'nın dünya petrol sevkiyatları için hayati öneme sahip olan ve sevkiyatların aksaması küresel ekonomiyi giderek artan ölçüde tehdit eden Hürmüz Boğazı'nda İran tarafından döşenen mayınları temizleme çalışmalarını sürdürdüğünü açıkladı.

Uzmanlara göre haftalardır devam eden savaşta ABD ile İran arasında kırılgan bir ateşkesin yürürlükte olmasına karşın bölgedeki deniz mayınlarından arındırılması aylarca sürebilir.

Associated Press (AP) haber ajansının haberine göre ABD'nin dünya petrolünün yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu su yolunu temizlediğine dair gelecekte yapılacak açıklamalar, ticari kargo gemilerini ve sigorta şirketlerini boğazın güvenli hale geldiğine ikna etmekte yetersiz kalabilir.

Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Güvenlik Programı’nda misafir kıdemli araştırmacı Emma Salisbury, yaptığı değerlendirmede, “Gerçekten mayın döşemiş olman bile gerekmez; insanları buna inandırman yeterli” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Emma Salisbury şunları ekledi:

"ABD, boğazı taradığında ve her şeyin güvenli olduğunu açıkladığında İranlıların yapması gereken tek şey ‘Pekâlâ, aslında henüz hepsini bulamadınız’ demek olacak.”

Mayın temizleme çalışmaları 6 ay sürebilir

Hassas bilgileri paylaşmak amacıyla kimliğini gizli tutan bir kaynağa göre ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilileri, milletvekillerine İran'ın boğaza döşediği mayınların temizlenmesinin büyük olasılıkla 6 ay süreceğini bildirdi.

Bu bilgiler salı günü Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'ne yapılan gizli bir brifingde sunuldu. Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü gazetecilerin bu tahmini sorması üzerine ordunun bir zaman çizelgesi konusunda spekülasyon yapmayacağını söyledi, ancak iddiayı da yalanlamadı.

Hegseth Pentagon'daki basın toplantısında "Bunun söylendiği iddia ediliyor" ifadelerini kullandı.

ABD Savaş Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak uygun bir süre zarfında tespit ettiğimiz her türlü mayını temizleme kapasitemize güveniyoruz.”

Daha sonraki bir açıklamasında donanmaya boğazda mayın döşeyen her tekneye saldırması talimatı verdiğini söyleyen Trump, perşembe günü sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bunun yanı sıra mayın tarama gemilerimiz şu an boğazı temizliyor. Bu faaliyetin 3 kat artırılmış bir düzeyde sürdürülmesi talimatı verdim” diye yazdı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Amiral Brad Cooper, kısa bir süre önce gazetecilere, ABD ordusunun mayınları boğazdan temizlemek için çalışacağını açıklamış, ancak ayrıntı vermemişti.

ABD ordusunun şu an boğaz içinde mayın temizleme operasyonlarının en belirgin varlıklarından olan savaş gemileri kullandığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Bununla birlikte donanmanın bölgede büyük bir savaş gemisine kıyasla çok daha az göze çarpan dalgıçları ve küçük patlayıcı imha uzmanı ekipleri bulunuyor. Böylece mayın temizleme çalışmaları yürütülüyor. Uzmanlar, bazı mayın temizleme ekipmanının gemilerden alınarak karadan konuşlandırılabileceğini belirtiyor.

Mayın döşemek, bulmaktan çok daha kolay

Şimdiye kadar herhangi bir mayın döşenip döşenmediği henüz netlik kazanmıyor. İran, savaş öncesinde boğazda kullanılan güzergâhlarda yalnızca mayın bulunma ‘ihtimalinden’ söz etti. Araştırmacı Emma Salisbury, İran'ın mayın stok tahminlerinin birkaç bine işaret ettiğini belirtti. Bu deniz patlayıcılarının büyük bölümünün eski Sovyet modellerine dayandığı değerlendirilirken bazı daha yeni türlerin Çin yapımı ya da yerli üretim olabileceği düşünülüyor.

Salisbury sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mayın döşemek, temizlemekten çok daha kolay. Bu tür şeyleri hızlı bir teknenin kıçından denize itebilirsiniz."

Ancak ABD'nin bunu büyük olasılıkla görebileceğine de dikkati çeken Salisbury, İran'ın aynı zamanda mayın döşeyebilen ve tespit edilmesi çok daha güç olan küçük denizaltıları da bulunduğunu belirterek bunların savaşta imha edildiğine dair herhangi bir işaret olmadığını söyledi.

İran'ın boğaza mayın döşemişse bunların filmlerde görülen yüzeyde yüzen dikenli toplar olmadığını vurgulayan Salisbury’e göre mayınlar büyük olasılıkla deniz tabanında ya da bir kablo aracılığıyla tabana bağlanmış şekilde yüzeyin altında sabit tutuluyor ve bu mayınlar, bir geminin geçişinde oluşan su basıncı değişimiyle ya da motor sesiyle tetiklenebiliyor.

Washington mayınları nasıl arıyor?

Kimliğini gizli tutan bir savunma yetkilisi, ABD Donanması'nın şu an Ortadoğu’da mayın tarama kapasitesine sahip iki adet kıyı muharebe gemisine sahip olduğunu belirtti.

Yetkili, Japonya'da konuşlu iki adet Avenger sınıfı Amerikan mayın arama gemisinin de Ortadoğu'ya hareket ettiğini, ancak cuma günü itibarıyla halen Pasifik Okyanusu'nda bulunduğunu da sözlerine ekledi.

Bir Avenger sınıfı gemide görev yapmış olan emekli Yüzbaşı Stephen Wells, ABD Donanması’nın büyük olasılıkla boğazdan güvenli bir geçiş koridoru oluşturmak amacıyla deniz mayınları taraması yaptığını, mayın temizlemenin ise genellikle çatışma sonrasında gerçekleşen daha yavaş bir süreç olduğunu belirtti.

Amerikan Deniz Kuvvetleri Birliği'ne bağlı Deniz Stratejisi Merkezi uzmanı Wells şunları söyledi:

“Mayın temizlemek, bahçenizde yürüyerek yabani otları ve sarmaşıkları tek tek sökmek gibi. Bir taraftan diğerine güvenle geçebilmek gerekir. Mayın tarama ise çim biçmeye benzer."

Deniz operasyonları ve mayın temizleme konusunda uzman RAND Enstitüsü araştırmacısı Scott Savitz ise donanmanın son mayına ulaşıncaya kadar her birini temizlemek zorunda olmadığını belirtti.

Savit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İkinci Dünya Savaşı'ndan, hatta bazı bölgelerde Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana temizlenmemiş alanlar hâlâ var. Çünkü bu süreç hem çok fazla kaynağa hem de uzun zamana ihtiyaç duyan bir işlemdir."

Wells ise donanmaya ait kıyı muharebe gemilerindeki ekiplerin sonar ve diğer teknolojileri kullanarak mayın arayan uzaktan kumandalı insansız araçlar konuşlandırabildiğini söyledi. Bu araçlar aynı zamanda patlayıcıları imha etmek için yüklü mühimmat da taşıyor.

ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin aynı zamanda dalgıçlar dahil mayın arayıp imha edebilen patlayıcı imha uzmanı ekipleri de taşıyabileceğini belirten Wells, helikopterlerin de lazer kullanarak mayın arayabildiğini sözlerine ekledi.

Nakliye şirketleri riskleri değerlendiriyor

Savitz, nakliye şirketlerinin özellikle kârlılığı göz önünde bulundurulduğunda eninde sonunda boğazdan geçmek için belirli düzeyde risk almaya hazır olacaklarını söyledi.

Hürmüz Boğazı’ndan geçmek isteyen gemiler için İran'ın onay prosedürü gereği gemilerin, savaş öncesindeki güzergâhtan farklı olarak İran kıyısına yakın kuzeydeki bir rotayı izlemesi gerekiyor.

İngiliz sigorta komisyoncusu Marsh'ın deniz savaşı riskleri yöneticisi Dylan Mortimer, sigorta şirketlerinin gemi sahiplerine güvenli geçişi sağlamak amacıyla İran makamlarıyla iletişime geçmelerini zorunlu kılan bir madde eklediğini belirtti.

Mortimer, bu belgenin mayınları özellikle belirtmediğini ve füze ile insansız hava araçları (İHA) saldırıları ya da el koyma operasyonları dahil olmak üzere çeşitli tehlikelere karşı koruma sağlamayı amaçladığını açıkladı. Ancak mayınlar en azından psikolojik bir işlev üstlenmekte olup Mortimer bu olguyu ‘tehdit hayaleti’ olarak nitelendirdi.

Mortimer şunları söyledi:

"Bu durum İranlıların çıkarına hizmet ediyor. Çünkü ister mayın bulunsun ister bulunmasın, insanlar mayın olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyor."

Tüm bu kaygılar, savaşın ardından bile boğazın güvenli olduğuna dair güvenin yeniden tesis edilmesinin çok daha uzun sürebileceğine işaret ediyor.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.