Batı liberalizminin krizi ve güçlü adamların gölgeleri

Liberal yükseliş artık geçmişte kaldı

 1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
TT

Batı liberalizminin krizi ve güçlü adamların gölgeleri

 1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar
1989 yılında Brandenburg Kapısı yakınlarında açılan gediklerin ardından Berlin Duvarı üstünde yürüyen insanlar

Christopher Phillips

Batı liberalizmi varoluşsal bir kriz mi yaşıyor? Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel ölçekte yayılmaya başlamasıyla zirveye ulaşan liberalizm, artık geleneksel kaleleri olan Avrupa ve Kuzey Amerika'da bile kuşatma altında. Sağcı popülizmin yükselişi, Batı'da Soğuk Savaş sonrası egemen olan liberal fikir birliğinin çatırdamasına ve hem toplumsal hem de ekonomik liberal ilkelerin meydan okumalara açık hale gelmesine yol açtı. Donald Trump'ın Beyaz Saray'a dönmesiyle bu değişimler hız kazandı. Batı liberalizmi nasıl bu kadar hızlı düşüşe geçti ve hayatta kalma şansı nedir?

Liberalizmin kökleri Doğu ve Yunan felsefesine kadar uzansa da tarihçiler arasında modern versiyonunun 17. yüzyılda John Locke ve onu izleyenler ile birlikte ortaya çıktığı konusunda yaygın bir görüş birliği bulunuyor. İngiltere liberalizmi erken benimseyenlerden biriydi; ancak liberal fikirler 19. yüzyılda tüm Avrupa, Ortadoğu ve ABD'ye yayıldı.

Yirminci yüzyılda ise liberalizm, faşizm ve komünizmin genel alternatifler olarak ortaya çıkmasıyla bir meydan okuma ile karşı karşıya kaldı. Nazizmin yenilgisi, Batı Avrupa'da liberalizmin yeniden canlanmasına ve ABD ile İngiltere'de de devam etmesine yardımcı oldu. Muhafazakârlar ve sosyalistler gevşek liberal toplumsal ve ekonomik çerçeveler içinde hareket ettiler. Ancak 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Batı liberalizminin gerçek zirve noktasını oluşturdu. Komünizmin çöküşünden kısa bir süre sonra Doğu Avrupa hükümetleri Batı liberalizmini benimsediler ve Avrupa Birliği ile NATO'ya katıldılar. Francis Fukuyama, 1992'de liberal demokrasinin zaferinin “Tarihin Sonu”nu temsil ettiğini söyleyerek övünmüştü.

Siyasal liberalizmin yükselişine hem ekonomik hem de sosyal liberalizmin yayılması eşlik etti. Washington Konsensüsü 1990'larda ve 21. yüzyılın ilk on yılında zirveye ulaştı. Bu dönem Batılı ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri, bazılarına göre “saldırganca”, ticari engelleri azaltma, devlete ait endüstri tesislerini özelleştirme, küreselleşmeyi benimseme ile somutlaşan liberal ekonomik politikalar benimsemeye teşvik ettiğine şahit oldu.

Batı'da sosyal liberalizm 1950'lerin sonlarından itibaren yükselişe geçti; eşcinsellerin haklarını, kürtaj hakkını garanti altına alan yasalar çıkarıldı ve çoğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkesinde idam cezası kaldırıldı. Batı dışı ülkeler de 1990'lı ve 2000'li yıllarda liberalizmin yükselişiyle birlikte benzer yasaları kademeli olarak benimsediler. Bu arada Batılı ülkeler bu hakları daha da genişlettiler; Hollanda ilk olarak 2000 yılında eşcinsel evliliği tanıdı, sonraki 20 yıl içinde çoğunluğu Batılı 38 ülke de kendisini izledi.

Ekonomik liberalizm son yıllarda daha da güçlenmişti, ancak Trump'ın yeni korumacı ticaret politikası artık ekonomik konsensüs üzerinde baskı yaratıyor.

Hızla 2025 yılına geçiş yaptığımızda liberal yükselişin artık geçmişte kaldığını görüyoruz. Trump, Macaristan'da Viktor Orbán ve İtalya'da Giorgia Meloni gibi popülistlerin yükselişi manşetlere taşınırken, yapılan araştırmalar küresel siyasi liberalizmin gerilediğini gösteriyor. Freedom House ve Economist Grubu’na bağlı Intelligence Unit'in Demokrasi Endeksi, dünya genelinde demokrasi düzeyinin 2000'li yılların başından bu yana düşüşte olduğunu gösteriyor. Bu arada Carnegie Vakfı, 2005'ten bu yana ABD de dahil olmak üzere 27 ülkenin “demokratik gerileme” yaşadığını açıkladı. Bazı yerlerde popülistler, ilerici sosyal yasalara karşı çıktılar. Örneğin Meloni eşcinsel çiftlerin çocuk evlat edinmesine kısıtlamalar getirdi. ABD’de kürtaj özgürlüğü ile ilgili olan ve Roe v. Wade olarak bilinen ünlü davanın kararı 2022'de iptal edildi ve bu, birçok Amerikan eyaletini kürtajı yasaklamaya teşvik etti.

Bir kadın, 25 Ağustos 2024'te Almanya'nın Leipzig kentinde aşırı sağcı faaliyetlere karşı düzenlenen gösteri sırasında “Nazilere yer yok” yazılı bir pankart taşıyor (AFP)Bir kadın, 25 Ağustos 2024'te Almanya'nın Leipzig kentinde aşırı sağcı faaliyetlere karşı düzenlenen gösteri sırasında “Nazilere yer yok” yazılı bir pankart taşıyor (AFP)

Ekonomik liberalizm son yıllarda daha da güçlenmişti, ancak Trump'ın yeni korumacı ticaret politikası artık ekonomik konsensüs üzerinde baskı yaratıyor.1930'larda en yüksek seviyesi olan yüzde 25'e yaklaşan ortalama küresel gümrük tarifeleri, 20’inci yüzyılın ikinci yarısında düşüşe geçip, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk ve ikinci on yıllarında yaklaşık yüzde 3'e kadar gerileyerek, şimdiye kadarki en düşük seviyesine ulaşmıştı. The Economist, Trump'ın uygulamaya koyduğu yeni tarifelerin, Amerikan tarifeleri ortalamasını 1940'lardaki seviyelerine geri döndüreceğine, bunun da küresel ortalamayı önemli ölçüde yukarı çekeceğine işaret ediyor. Ülkeler beklendiği gibi karşı tarifelerle mukabele ederse bu, hayatta kalmak için mücadele eden serbest ticaret ile ilgili Washington Konsensüsü'ne indirilmiş bir başka darbe olacaktır.

Kesin sebep ne olursa olsun, liberalizm yalnızca dünyada değil, aynı zamanda Batı'daki kalelerinde de düşüşte

Liberalizmin gerilemesinin ardındaki gerçek nedenler halen tartışma konusu. Kimileri bu gerilemeyi 2008’deki finans krizine ve sonrasında yaşananlara bağlıyor. Bu kriz yalnızca neoliberal ekonominin sınırlarını ortaya çıkarmakla kalmadı, krizi takip eden zayıf büyüme ve ekonomik durgunluğun sorumlusu olarak göçmenleri ve yönetici elitleri gösteren sağcı popülistlerin yükselişine de katkıda bulundu. Öte yandan gerilemesinin nedeni olarak Çin ve Rusya'nın yükselişine işaret edenler de var. Çin, kalkınmaya alternatif olarak “otoriter kapitalizm” modelini sunarak liberalizmin dünya çapında yayılmasını sınırlamaya yardımcı oldu ve bu Çin modeli birçok Batı dışı ülkede popüler oldu. Putin'in 2000 yılında iktidara gelmesinin ardından liberal demokrasiyi yavaş yavaş terk eden Rusya ise bazı liderlere liberalizmin kalkınmanın tek ve zorunlu yolu olmadığını gösterdi. Bazıları da internet ve sosyal medyanın ortaya çıkışı gibi Batı toplumlarındaki gelişmelerin, daha önce izole edilmiş anti-liberal aktivistlerin, liberal toplumsal ve ekonomik mutabakatlara meydan okumak için daha kolay bir araya gelmelerini sağlamasının, liberalizmin gerilemesinin nedeni olduğunu belirtiyorlar.

Francis Fukuyama 21 Ekim 2002'de Paris'te (AFP)Francis Fukuyama 21 Ekim 2002'de Paris'te (AFP)

Kesin sebep ne olursa olsun, liberalizm yalnızca dünyada değil, aynı zamanda Batı'daki kalelerinde de düşüşte. ABD'de Demokratlar, “ABD'yi Yeniden Harika Yap” sloganını benimseyen Cumhuriyetçiler tarafından iki kez yenilgiye uğratıldılar. Financial Times'da yayınlanan Dünya Değerler Araştırması’nın da işaret ettiği gibi, Cumhuriyetçiler, diğer büyük Batılı partilerin değerlerinden ziyade, Vladimir Putin Rusyası’nın veya Recep Tayyip Erdoğan Türkiyesi'nin değerlerine daha yakın” değerleri benimsiyorlar. Almanya'da, ekonomik liberalizmi benimseyen Hristiyan Demokrat Birliği Partisi'nin son seçimlerdeki zaferine rağmen, popülist Almanya İçin Alternatif Partisi ikinci, liberalizm karşıtı aşırı sol parti ise dördüncü oldu. Öte yandan, bir zamanlar Batı liberalizminin yenilenmiş hali olarak görülen Emmanuel Macron'un partisi, geçen yıl hem Avrupa seçimlerinde hem de parlamento seçimlerinde popülistlere karşı küçük düşürücü yenilgiler aldı. Kanada'da da liberalizmin simgesi olan Justin Trudeau, popülaritesinin azalması nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı.

Bu popülist etki, liberalleri normalde istediklerinden daha az liberal davranmaya itebiliyor. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi, Trump'ın artık Avrupa’nın güvenliğinin garantörü olmayacağını açıklamasının ardından, savunma harcamalarını artırmak için seçim beyannamesinde verdiği yardım seviyelerini koruma yönündeki sözünü bozmak zorunda kaldı. Benzer şekilde, Hristiyan Demokrat Birliği Partisi ve İşçi Partisi gibi pek çok Avrupa merkez sağ ve merkez sol partisi, popülist sağın yükselişine karşı bir araç olarak göçmen karşıtı politikaları teşvik etti.

Trump'ın bir kez daha Beyaz Saray'a dönmesiyle, Batı'daki liberal konsensüs çökmüş görünüyor. Liberaller, bu konsensüsün çöküşüyle liberalizmin değer ve ideallerinin çökmemesini sağlayacak bir yol bulmak için çalışmalıdırlar

 Ancak tüm bunlara rağmen Batı liberalizmi henüz ölümden çok uzak ve bu kasvetli atmosferin ortasında başarı öyküleri de mevcut. Bunlardan biri de Sosyal Demokrat Parti'nin 2018'den bu yana iktidarda olduğu İspanya. Parti, Avrupa'nın en hızlı büyüyen büyük ekonomilerinden birini yönetiyor ve AB'deki komşularının aksine göç konusunda liberal bir yaklaşım benimsiyor. İrlanda, ekonominin art arda iktidara gelen merkez-sağ liberal liderler döneminde İngiltere'den çok daha hızlı büyüdüğü, aynı zamanda 2018 yılında kürtajın yasallaştırılması gibi ilerici sosyal reformları destekleyen bir başka örnektir. Bu arada, 2023'te iktidara gelen Polonya'nın merkez sağ, liberal-muhafazakâr hükümeti, birkaç yıl süren sağcı popülist iktidarın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Macar mevkidaşı Viktor Orban 4 Aralık 2024'te Roma'da (AFP)İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Macar mevkidaşı Viktor Orban 4 Aralık 2024'te Roma'da (AFP)

Trudeau'nun Liberal Partisi'nin seçimleri kaybetmesine kesin gözüyle bakılan Kanada'da bile Trump'ın gümrük tarifelerini yükseltme tehdidi ile birlikte kamuoyu yoklamalarında parti yükseliş kaydetti. Bu da yeni liderinin bu yıl içinde yapılacak seçimlerde tüm olumsuzlukların üstesinden gelebileceğine işaret ediyor.

Bu tür örnekler liberallere umut verebilir, ancak 1990'lar ve 2000'lerdeki yükselişin geri döneceği yanılsamasına kapılmamalılar. Batı'nın en güçlü ve liberalizmin tarihsel savunucusu olan bir ülkede iktidarın anti-liberal popülistler tarafından kontrol edilmesi, liberallerin önümüzdeki birkaç yılı ülkelerinde hayatta kalma, dışarıda mümkün olan her yerde, daha fazla sosyal, demokratik ve ekonomik gerilemenin önüne geçme mücadelesi vererek geçirmelerine neden olacaktır. Ne var ki bu onlar için büyük bir meydan okuma teşkil edecek. Zira zaten ciddi bir baskı altında olan Batılı liberal konsensüs, Trump'ın bir kez daha Beyaz Saray'a dönmesiyle çökmüş görünüyor. Liberaller, bu konsensüsün çöküşüyle liberalizmin değer ve ideallerinin çökmemesini sağlayacak bir yol bulmak için çalışmalılar.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.