Kaoslu bir dünyada İslamofobiyle mücadele

Bu konuya yeteri kadar önem verilmemesinin beraberinde getirdiği ikilem, şimdi insanlığın üzerinde durulmayan uzun bir sorun ve meseleler listesiyle başa çıkıyor olmasından kaynaklanıyor

Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
TT

Kaoslu bir dünyada İslamofobiyle mücadele

Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayid

İslamofobiyle Mücadele Uluslararası Günü Arap ve uluslararası medyada pek ilgi görmeden geçti. Nedeni de İsrail'in savaş ve yıkım makinesinin aşırı bir sertlikle geri döndüğü Gazze'nin durumunun ne olacağına dair artan beklentilere ek olarak, uluslararası toplumun geleceği açısından derin etkilere sahip olması muhtemel Ukrayna'daki çatışmaya ilişkin gelişmelerdi. Bu durumda bugüne dair açıklamaların sınırlı kalması doğaldı ve bunların belki de en önemlisi, BM Genel Kurulu'nda bu gün dolayısıyla yapılan kutlamada Mısır'ın yayınladığı el-Ezher Şeyhi’nin konuşmasıydı.

 

Gerekli BM faaliyetleri

BM Genel Kurulu'nun bu günü sembolik olarak kutlamasının belki de en önemli anlamı, dünyaya ve özellikle Batılı ülkelere, dünyanın sadece dikkat çeken askeri ve ekonomik çatışmalarla sınırlı olmayan büyük meydan okumaları ve sorunları görmezden gelmeye devam ettiğini, bu konu, birbiriyle bağlantılı daha geniş bir meydan okumalar sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğundan uluslararası ilginin ön saflarında yer alması gerektiğini hatırlatmaktır.

BM Genel Sekreteri Guterres'in yanı sıra Ezher Şeyhi, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri ve BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi’nin konuşmaları da son yıllarda gerilemeyen bir olgudan duyulan endişeyi dile getirdi. Tayyib, İslamofobi kavramının tanımlanmasının ve dinleri nedeniyle Müslümanları hedef alan suçları, ırkçı ve ayrımcı uygulamaları belgelemek için kapsamlı ve güncel veri tabanları oluşturulmasının, olgunun derinleşmesine yol açan yasa ve politikaların izlenmesinin önemini vurguladı.

Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Moratinos ise önemli gözlemlerde bulundu; Müslümanlara yönelik ayrımcılığın izole bir örüntü olmadığını, aksine etnik milliyetçiliğin, neo-Nazizmin, beyazların üstünlüğü ideolojisinin ve savunmasız grupları hedef alan şiddetin yeniden canlanmasının bir parçası olduğunu belirtti. Bu noktaya daha sonra döneceğiz.

2022 Avrupa İslamofobi Raporu, İslamofobi olgusunun kurumsallaştığını ve Avrupa'da, ardından Asya ve Kuzey Amerika'da önemli ölçüde arttığını ortaya koydu. Raporda, ezan, cami ve peçe yasağı gibi ayrımcı kararlar ve Belçika'nın bazı bölgelerinde dini kesim yasağı gibi pek çok husus sıralandı. Geçtiğimiz yıl (2022) içerisinde başta Fransa, Danimarka, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve İngiltere olmak üzere birçok Avrupa toplumunda dijital platformlara ve bireylere yönelik gerçekleşen çok sayıda saldırı gözlemlendi.

Avrupa İnsan Hakları Ajansı'nın 2 Ekim 2024 tarihli raporunda da yaşlı kıtada Müslümanların yarısının günlük yaşamlarında ayrımcılığa maruz kaldığı belirtiliyordu. Bu, bir önceki yıla (2023) göre önemli bir artışı temsil ediyor; o yıl yüzde 39 oranında bir artış kaydedilmiş ve Avusturya, Fransa ve Danimarka'da yaklaşık 1.000 nefret suçu rapor edilmişti.

İngiliz hükümetinin, terörle mücadele, havaalanı ve limanlarda polisin, önceden izin almadan şüphelileri tutuklama ve gözaltına alma yetkisine zarar verebileceği yönündeki uzman ve bilirkişilerin uyarılarının ardından, İslamofobi kavramını benimsemekten kaçınması da dikkat çekici. BM raporları ayrıca mal ve hizmetlere, istihdam ve eğitime erişimde Müslümanlara ayrımcılık yapıldığını da kaydediyor.

Kapsamlı format

BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Komiseri Moratinos'un vurguladığı, Müslümanlara yönelik bu ayrımcılığın etnik milliyetçilik, neo-Nazizm ve beyaz ırkın üstünlüğü ideolojisinin yeniden canlanmasının bir parçası olduğu hususu, son derece geçerli bir gözlem. Ne var ki insanlık tarihinde kronik olan, çağlar boyunca din savaşları ile vücut bulmuş, Haçlı Seferleri’nin yanı sıra Avrupa'daki din savaşları ile zirveye ulaşmış bir olguyu tanımlamak için tek başına yeterli değil.

Gerçek şu ki paradoks büyük ve Batı Oryantalizminin uzun geçmişi, çoğunlukla tarih boyunca İslam ve Müslümanlar hakkında yanlış bir imaj inşa edilmesinin kökenlerine işaret ediyor. Bu zihinsel imaj, eğitim faaliyetlerine ve kiliselere egemen oldu ve Batı zihninin tarihsel olarak şekillenmesinde tehlikeli bir rol oynadı. Tarihsel olarak bu imaj egemendi ve Avrupa kendisinden ancak yakın bir zamanda, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kısa bir süreliğine kurtulabildi. Çünkü bu savaşta insanlık, aşırı ırkçı ve milliyetçi düşüncenin tehlikesini ve bunun sonucunda dünya halklarının ödediği ağır bedeli keşfetmişti. Daha sonra da kısa bir süreliğine de olsa daha ideal bir dünya inşa etmeye çalışan diğer bir akım olan liberalizm yükselişe geçti.

Aslında, yabancı göçün artmasının tek nedeni, Avrupalıların kısa süren hoşgörüsü değildi. Aynı zamanda Avrupa işgücü piyasalarında Güney ülkelerinden ucuz işgücüne ihtiyaç vardı ve başlangıçta bunu belirli bir dine mensup insanlarla sınırlamak veya belirli uyrukluları dışlamak mümkün değildi. Avrupa'ya göçler, büyük ölçüde Avrupa ülkelerinin sömürge tarihiyle bağlantılı tarihi, coğrafi ve dilsel nedenlerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle özellikle Kuzey ve Batı Afrika ülkelerinden bazı Avrupa ülkelerine yüksek oranda göç ve sığınma hareketi yaşandı.

Yukarıda saydığımız boyutlara ek olarak, Batı'nın siyasi İslam unsurlarına kucak açması ve bu unsurların tarihsel olarak Batı çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanılması paradoksu da var. Bu durum, Rusya'nın geçen yüzyılın son çeyreğinde Afganistan'a saldırmasından bu yana devam ediyor.

Gerçek şu ki, komünist Sovyet kampına karşı liberal demokratik anlatının kullanıldığı, Soğuk Savaş'ın zirvesinin temsil ettiği Batılı liberal anlatının ve mantığının en gelişmiş aşamalarında bile, Müslümanlara ve hatta genel olarak beyaz olmayanlara karşı ırkçılık ve nefret olayları tamamen yok değildi. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde Batı toplumlarıyla etkileşime girenlerin bu konuda kendi özel hikâyeleri ve deneyimleri bulunmaktadır.

Irkçılığın geri dönüşünün yüzyılı

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz yüzyıl, ırkçılık ve dinsel radikalizm hastalıklarının henüz tam anlamıyla tedavi edilemediği bir ortamda geldi ve kötüleşme, 11 Eylül 2001 hadisesi ve ardından el-Kaide unsurları ile diğerlerinin farklı zaman dilimlerinde dahil olduğu şiddet olaylarıyla başladı. Böylece bir sayfa kapandı ve İslam'a karşı düşmanlığın tırmandığı, Batı dünyasının yaşadığı bütün karmaşa ve çatışmaların sorumlusu olarak İslam'ın gösterilmeye çalışıldığı yeni bir sayfa açıldı.

Aslında olgunun çok yönlü nedenleri bulunuyor ve sadece siyasi İslam olgusundan kaynaklanmıyor, dahası kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor.

Bu nedenlerin başında ekonomik faktörler, özellikle işsizlik ve işgücü piyasasındaki rekabet geliyor. Buradaki ikilem, bu ileri toplumların çoğunun, yasal veya yasa dışı göçmenlerden tamamen kurtulmasının mümkün olmamasıdır. Paradoks şu ki, mesela ABD ve hatta Fransa'daki tarım bölgeleri, burada çalışmaları için geçici tarım işçileri getirmeye başladılar. Ancak sağcı partilerin yabancı işçiler konusundaki aşırılıkçı söylemlerine, bu yabancı işçilerin kabul ettiği düşük ücretler karşılığında zor işleri artık yapamayacak olan vatandaşlardan iş fırsatlarını çaldığına dair propagandalarına da izin veriliyor.

Batılı halkların ve çeşitli ölçülerde bütün dünya halklarının maruz kaldığı çifte standartlar da bu nedenler arasında yer alıyor. Batı'nın Ukrayna halkına duyduğu sempatiye karşılık, Suriyeli mültecilere yönelik katılığı hâlâ hafızalarda olabilir. Ayrıca Filistin halkına yönelik farklı düzeylerdeki sempati de bu konuda güzel bir delildir.

En önemli neden, daha önce de belirttiğimiz gibi, Batı kültüründe derin kökleri bulunan ve tarihsel olarak liberal ve aşırı milliyetçi akımlar arasında bir diyalektik deneyimi yaşayan aşırı sağın dünyanın birçok yerinde yükselişte olması. Bu sağcı hareketin aynı zamanda zihinleri bulandırmak ve aşırı düşünceleri yaymak için kullandığı söylemleri var. Birçok Müslüman göçmenin davranışlarında da bu korkuları besleyen sebepler bulmak kolay. Özellikle de bazı göçmen gruplar arasında aşırı İslamcı dini eğilimlerin veya Batı toplumlarının kültürünü kabul etmekten uzak, izolasyoncu arzuların var olduğu dikkate alındığında.

Sonuç olarak Müslümanlara yönelik aşırılıkçılık sorunu, üzerinde ciddiyetle durulması gereken meselelerden biri haline gelmiştir. Ancak İslamofobi olarak adlandırılan bu konuya yeteri kadar ilgi gösterilmemesinin beraberinde getirdiği ikilem, şimdi insanlığın üzerinde durulmayan uzun bir sorun ve meseleler listesiyle başa çıkıyor olmasından kaynaklanıyor. Buna bir de siyasi, askeri ve ekonomik çatışmalardan kaynaklanan çözülemeyen hayal kırıklıkları ve zorluklar, özellikle de yoksulluk, servetin adaletsiz dağılımı, iklim değişikliği sorunları vb. ekleniyor. Böylece tehlike ve istikrarsızlık hissini derinleştiren, giderek artan hayal kırıklığı döngüleri tamamlanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Tahran’dan Pakistanlı arabulucuya: Yedi şart yerine getirilmeden Washington’a güven yok

İran Parlamentosu’nun internet sitesinde yayımlanan, Kalibaf ile Asım Münir’in salı günü Tahran’daki görüşmesinden bir fotoğraf.
İran Parlamentosu’nun internet sitesinde yayımlanan, Kalibaf ile Asım Münir’in salı günü Tahran’daki görüşmesinden bir fotoğraf.
TT

Tahran’dan Pakistanlı arabulucuya: Yedi şart yerine getirilmeden Washington’a güven yok

İran Parlamentosu’nun internet sitesinde yayımlanan, Kalibaf ile Asım Münir’in salı günü Tahran’daki görüşmesinden bir fotoğraf.
İran Parlamentosu’nun internet sitesinde yayımlanan, Kalibaf ile Asım Münir’in salı günü Tahran’daki görüşmesinden bir fotoğraf.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, salı günü Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir’e, ABD’nin Tahran’ın güvenini ancak İran’ın New York’ta sunduğu yedi şartı yerine getirmesi halinde kazanabileceğini söyledi.

Kalibaf, akşam saatlerinde İran Meclisi’nde Münir ile yaptığı görüşmede, “Yeni bir söyleyecek sözümüz yok. ABD, yedi şartı yerine getirmeden İran’ın güvenini kazanamaz” dedi.

Üst düzey askeri ve diplomatik bir heyete başkanlık eden Münir, öğleden sonra İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile de bir araya geldi. İran medyasına göre görüşmede ikili ilişkiler, bölgesel gelişmeler ve “arabuluculuk girişimleri” ele alındı.

Kalibaf, İslamabad’daki müzakereler sırasında ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’e, İslam Devrimi öncesi ve sonrasında ABD’nin İran’a yönelik uzun süredir devam eden olumsuz uygulamalarının Tahran’ı ABD’ye karşı “güven eksikliğinin zirvesine” taşıdığını açıkça ilettiğini söyledi.

Kalibaf, Trump yönetiminin İslamabad Mutabakatı’nı ihlal etmesinin ve tekrarlanan tehditlerinin güvensizliği daha da derinleştirdiğini belirtti. Kalibaf, “Savaş yanlısı değiliz ancak vatanımızı ve ulusal onurumuzu savunmaya tamamen hazırız. Tehditler ve askeri hamleler, İslam Cumhuriyeti’nin stratejik kararlarını etkileyemez” ifadelerini kullandı.

ABD’nin yanlış hesapları ve İran’a karşı yürüttüğü savaşla “bataklığa saplandığını” söyleyen Kalibaf, Washington’ın “buradan çıkmak için gerekli adımları atması gerektiğini” ifade etti.

Kalibaf, Pakistan hükümetine ve halkına, “savaş ve müzakere sürecinde” İran’ın yanında durduğu için teşekkür etti.

Kalibaf’ın ofisi tarafından yayımlanan açıklamada, Münir’in Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Ulusal Meclis Başkanı Ayaz Sadık’ın selamlarını ilettiği ve iki ülke arasındaki iş birliğinin sürdürülmesi çağrısında bulunduğu belirtildi. Kalibaf’ın sınırdaki hareketlilikle ilgili sorusuna yanıt veren Münir ise sınır sorunlarının geçici ve teknik nitelikte olduğunu ve sınırın bugün itibarıyla açıldığını söyledi.

cdgh
İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan, Pezeşkiyan’ın Asım Münir başkanlığındaki Pakistan heyetini salı günü Tahran’da kabulünden bir fotoğraf.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ise Münir’i kabulünde, “İran’dan bir gram dahi zenginleştirilmiş nükleer madde çıkmayacağını” söyledi. Rızai, bu maddelerin İranlıların ülkede kullanmak üzere sahip olduğu büyük bir sermaye ve ulusal servet olduğunu belirtti.

Rızai, İran halkı ve yetkililerinin birlik içinde ve tek sesle, ABD güven tesis etmediği sürece müzakere yapılmayacağı konusunda uzlaştığını belirterek, güven inşasının ilk adımının İran’ın şartlarının yerine getirilmesi olduğunu söyledi.

Washington’da kararı kim veriyor?

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Tesnim Haber Ajansı, üst düzey bir İranlı güvenlik kaynağının, müzakerelerin önündeki başlıca engellerden birinin ABD yönetiminde nihai karar alma yetkisinin kimde olduğunun belirsizliği olduğunu söylediğini aktardı.

Kaynak, kararın Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in mi, Özel Temsilci Steve Witkoff’un mu, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun mu yoksa Jared Kushner’ın mı elinde olduğunun net olmadığını belirtti.

Kaynak, ABD’de seçimler öncesinde yaşanan siyasi rekabet ve iç anlaşmazlıkların yanı sıra bu belirsizliğin arabuluculuk ve mesaj alışverişini önemli ölçüde karmaşıklaştırdığını ve çıkmazın sürmesine katkıda bulunduğunu ifade etti.

Farklı anlatımlar

İranlı yetkililerin Münir’in ziyaretinin amacı konusunda farklı açıklamalar yapması dikkat çekti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ziyaretin nedeninden haberdar olmadığını belirterek, “Kendisiyle görüşüp hangi konuları ele alacağımızı görmemiz gerekiyor” dedi.

Tesnim daha önce Pakistan’ın Tahran ile Washington arasındaki arabulucu rolünün ziyaretin gündem maddelerinden biri olduğunu bildirmişti. Ancak Meclis Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü Hasan Kuşçavi, ziyaretin İran İçişleri Bakanlığı’nın ev sahipliğinde gerçekleştiğini ve arabuluculuk ya da Hürmüz mücadelesine ilişkin yeni girişimlerden bağımsız olarak ikili ilişkiler, sınır iş birliğinin güçlendirilmesi ve komşuluk ilişkileriyle sınırlı olduğunu söyledi.

Kuşçavi, nükleer dosyanın diplomatik gündemde yer aldığını da reddederek, “Şu anda nükleer dosyayla ilgili herhangi bir müzakere bulunmuyor” dedi. İran diplomasisinin “ilk istişareler aşamasını geride bıraktığını” belirten Kuşçavi, nihai kararın karşı tarafta olduğunu söyledi.

Fars Haber Ajansı ise ismini açıklamadığı bir kaynağa dayandırdığı haberinde, ziyaretin pazar akşamına kadar neredeyse ihtimal dışı olduğunu, ancak ziyaret kararının pazartesi öğle saatlerinde ani şekilde kesinleştiğini bildirdi. Ajans, kararın petrol fiyatlarının varil başına 110 dolara yükseldiği sırada alındığına dikkat çekti.

Ajans ayrıca, daha önce diğer arabulucuların gerçekleştirdiği ziyaretlerin petrol fiyatlarının düşmesine zemin hazırladığını ancak müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadığını belirtti.

Pakistan’ın arabuluculuğu

Ziyaret öncesinde iki ülke yetkilileri arasında son günlerde telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Görüşmelerde daha fazla tırmanmanın önlenmesi, boğazın yeniden açılması ve çatışmanın mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi üzerinde duruldu.

Pakistan, Katar’ın da katılımıyla Washington ve Tahran arasında 18 Haziran’da imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptına arabuluculuk etmişti. Ancak anlaşma, İran’ın Hürmüz’de gemilere yönelik saldırılarını yeniden başlatması ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılar düzenlemesinin ardından temmuz ayında çökmüştü.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, pazartesi günü Doha’da düzenlenen Dünya Güvenlik Forumu’nda ülkesinin arabuluculuk çabalarından “hiçbir zaman vazgeçmediğini” söyledi.

Nakvi, “Gerilimin çok yüksek seviyelere ulaştığı anlar oldu ancak pes etmedik. Konuşmaya, dinlemeye ve güven inşa etmek için çalışmaya devam ettik” dedi.

Nakvi, Münir ile Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’nin mutabakatın imzalanmasının ardından İsviçre’deki Luzern Gölü Zirvesi sırasında “tek bir mola vermeden 16 saatten fazla” çalıştığını söyledi.

Nakvi, “Savaşları durdurmanın bize mal edilmesini istemiyoruz. Savaşların başlamadığı bir gelecek istiyoruz” ifadelerini kullandı.

İran medyası, yetkililere dayandırdığı haberlerde Pakistan’ın hâlâ başlıca arabulucu olduğunu ve iki taraf arasındaki mesajların Pakistanlı yetkililer üzerinden, ardından Katar aracılığıyla iletildiğini bildirdi.

Münir’in Tahran’a son ziyareti 24 Ağustos’ta gerçekleşmişti. Ziyaret, içeriği açıklanmayan bir telefon görüşmesinin ardından ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirilmişti. Pakistan ordusu, söz konusu görevin çatışmaya “barışçıl, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm” bulmayı amaçladığını açıklamıştı.

Münir, o dönemde Kalibaf ile görüşmüş, Kalibaf Washington’ı mutabakat kapsamındaki taahhütlerini “defalarca” ihlal etmekle suçlamış ve “Tahran’ın baskılar karşısında tutumunu değiştirmeyeceğini” söylemişti. Münir ayrıca Rızai ile görüşmüş, Rızai de Tahran’ın “ABD’ye güvenmediğini” ifade etmişti.

Pakistanlı kaynaklar o dönemde Münir’in ziyaretinin Washington ile Tahran arasındaki “güven krizini” azaltmayı amaçladığını belirtmişti.

Hürmüz şartları

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, pazar günü ülkesinin Hürmüz Boğazı’nı yedi gün içinde açma teklifinin “hâlâ masada olduğunu” söyledi. Arakçi, Washington’ın İran’ın şartlarını kabul etmesi halinde boğazın altıncı gün açılacağını ve müzakerelerin yedinci gün yeniden başlayacağını belirtti.

İran, öneriyi eylül ayının ortasında sunmuş ve daha sonra ABD’den yanıt aldığını kabul etmişti. Ancak Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, geçen hafta Washington’ın yedi şartın tamamına yanıt vermemesi nedeniyle müzakerelerin tıkandığını söyledi.

Şartlar arasında, diğer taleplerin yanı sıra ABD’nin İran limanlarına yönelik ablukasını kaldırması, petrol ihracatına yönelik yaptırımları iptal etmesi ve bölgedeki tüm cephelerde çatışmaları durdurması bulunuyor.

Washington ise müzakerelerin başından bu yana nükleer dosyanın gündeme alınmasında ısrar ediyor. Vance, bu ayın başlarında savaşı sona erdirmek için Tahran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini “somut” biçimde azaltması gerektiğini söylemişti. Tahran ise ilk aşamanın Hürmüz Boğazı’nın açılmasına odaklanmasını istiyor.

Ziyaret, gemilere yönelik saldırıların arttığı bir dönemde gerçekleşti. Devrim Muhafızları salı günü, iki petrol tankerinin İran mayınlarına çarpmasının ardından boğazın güneyinde alev aldığını ve kullanılamaz hale geldiğini açıkladı. Devrim Muhafızları ayrıca bir ABD insansız hava aracını düşürdüğünü bildirdi. ABD ordusundan ise konuya ilişkin açıklama gelmedi.

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu, pazar günü boğazda en az üç geminin kimliği belirsiz mermilerle saldırıya uğradığını bildirdi. ABD merkezli Savaş Çalışmaları Enstitüsü ise İran’ın gemiden gemiye petrol transferi gerçekleştiren gemileri hedef alıyor gibi göründüğünü belirtti.

ABD saldırılarının eylül başından bu yana durmuş olmasına rağmen Bekayi, savaşın yeniden başlaması ihtimali konusunda, “Bu ihtimalle gece gündüz yaşıyoruz ve şu anda konuştuğumuz anda bile bunu göz ardı edemeyiz” dedi.


Witkoff ve Kushner, Oslo’da Ukrayna konulu görüşmelere katılacak

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Eylül 2026 (Reuters)
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Eylül 2026 (Reuters)
TT

Witkoff ve Kushner, Oslo’da Ukrayna konulu görüşmelere katılacak

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Eylül 2026 (Reuters)
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Eylül 2026 (Reuters)

Norveç hükümeti, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un bugün Oslo’ya gelerek Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile Norveç ve Finlandiya liderlerinin katılacağı görüşmelere iştirak edeceğini, Jared Kushner’ın ise toplantıya uzaktan katılacağını açıkladı.

Norveç Başbakanı Jonas Gahr Store yaptığı açıklamada, “Ukrayna, ABD’li özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner’dan toplantılara katılmalarını istedi. Katılımlarından memnuniyet duyuyorum. Daha önce birçok ülkede diplomatik çabalar yürütüldü. Norveç ve Finlandiya olarak bu çalışmaları sürdürmekten memnuniyet duyuyoruz. Amaç, diplomatik çabaları daha yapıcı bir sürece yönlendirmek” ifadelerini kullandı.

Zelenskiy, Oslo ziyareti sırasında Norveç Kralı ile de görüşecek ve parlamentoyu ziyaret edecek.

Axios haber sitesi daha önce Witkoff’un Ukrayna ve Rusya’dan yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Avrupa’ya gideceğini bildirmişti. Siteye konuşan ve adı açıklanmayan bir ABD’li yetkili, “Görüşmelerde Ukrayna, Avrupalı müttefikleri ve ABD bir araya gelerek Rusya’ya sunulacak bir barış önerisi geliştirmeye çalışacak” dedi.

Yetkili, Witkoff’un ziyaretine Oslo’dan başlamasının beklendiğini, burada Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Store’la görüşeceğini belirtti.

Toplantıya ayrıca Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve Polonya’dan temsilcilerin yanı sıra NATO yetkilileri ve diğer Avrupalı yetkililer de katılacak.

Yetkili, Witkoff’un daha sonra Rusya’ya gitmeyi planladığını belirterek, “Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmeyi ve bazı fikirleri gündeme getirmeyi umuyor” dedi.

Beyaz Saray ise AFP’nin yorum ve söz konusu bilgilerin doğrulanmasına ilişkin talebine henüz yanıt vermedi.

Zelenskiy ile Rubio arasındaki görüşme

Ukrayna Devlet Başkanı, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile hava savunması ve uydu iletişimi konularına odaklanan ‘verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini söyledi.

Zelenskiy, X platformundaki paylaşımında, görüşmede balistik füze önleme sistemlerinin, Rusya’nın balistik füze saldırılarına karşı erken uyarı mekanizmalarının ve Starlink ile Starshield uydu hizmetlerinin mevcut durumunun ele alındığını belirtti. Zelenskiy, söz konusu uydu hizmetleriyle ilgili olarak “Eski durumlarına döndürülmeleri gerekiyor” ifadesini kullandı.


Trump: Eğer Demokratlar kazanırsa ABD de Fransa gibi yanacak

ABD Başkanı Donald Trump, Heartland Credit Union Arena’da düzenlenen seçim mitinginde konuşuyor. (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Heartland Credit Union Arena’da düzenlenen seçim mitinginde konuşuyor. (AFP)
TT

Trump: Eğer Demokratlar kazanırsa ABD de Fransa gibi yanacak

ABD Başkanı Donald Trump, Heartland Credit Union Arena’da düzenlenen seçim mitinginde konuşuyor. (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Heartland Credit Union Arena’da düzenlenen seçim mitinginde konuşuyor. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün, Cumhuriyetçilerin uzun süredir elinde tuttuğu ancak siyasi rakiplerinin lehine dönme riski taşıyan Kansas eyaletindeki Senato koltuğunu koruma mücadelesinde, Fransa’da yaşanan şiddetli huzursuzlukları Demokratlara karşı bir argüman olarak kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, Trump’ın mevcut Cumhuriyetçi aday Roger Marshall’ı desteklemek amacıyla düzenlediği miting, İran savaşı ve yükselen fiyatlar nedeniyle seçmenlerin yaşadığı hayal kırıklığının ortasında Cumhuriyetçi adayların savunmada kaldığı muhafazakâr eyaletlere ulaşma çabalarının son halkası oldu.

Trump, “Sizi seviyorum Kansaslılar, fakat ben buraya Roger Marshall adındaki bir adam için geldim” ifadelerini kullandı.

Seçim söylemlerine yeni bir boyut ekleyen Trump, Cumhuriyetçilerin kazanmaması halinde Fransa’daki geniş çaplı protestoların ABD’de de patlak verebileceği bir senaryoya işaret etti. Trump, bu iddiasına ilişkin herhangi bir kanıt sunmadı.

Fransa’da son günlerde, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerinin yetersiz finansmanı nedeniyle düzenlenen kitlesel protestoların yağma ve arbedeye dönüşmesiyle son yılların en şiddetli huzursuzluk dalgası yaşandı.

Trump’ın kendisi de ABD’de mal ve hizmetlerin makul fiyatlarla sunulması konusunda zorluklarla karşı karşıya bulunuyor.

Trump, başkanlık kampanyalarını alevlendirmek için daha önce kullandığı göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlere yeniden başvurdu.

Trump konuşmasında, “Bu ülkede buna izin vermeyeceğiz. Kilise kulelerinin yandığını ve Fransa’nın alevler içinde kaldığını gördüğünüzde, Demokratların ABD’ye yapmak istediği şeyin tam olarak bu olduğunu unutmayın” dedi.

cdfgthy
ABD Başkanı Donald Trump, Kansas’ta düzenlenen bir seçim mitinginde Cumhuriyetçi Senato adayı Roger Marshall’ın konuşmasını dinliyor. (Reuters)

Sivil haklar savunucuları, Trump’ı yıllardır göçmenleri ve etnik azınlıkları hedef alan ve onlarla alay eden söylemleri nedeniyle sık sık eleştiriyor. Sivil toplum kuruluşları, bu tür söylemlerin bu gruplara yönelik ayrımcı tutumları sıradanlaştırdığını belirtiyor.

Kansas eyaleti, Trump’ın 2024 seçimlerinde 16 puan farkla kazandığı ve 94 yıldır ABD Senatosu’na hiçbir Demokratı seçmeyen bir eyalet konumunda bulunuyor.

Senato’da ilk dönemini dolduran Senatör Marshall, Demokrat Parti’nin adayı Adam Hamilton ile başa baş bir yarış yürütüyor. Büyük bir Metodist kilisesinin kurucusu ve papazı olan Hamilton, Trump’ın gümrük vergisi programına ve Başkan’ın ‘istikrarsız liderliği’ olarak adlandırdığı tutumuna karşı çıktığını açıklayarak aday olmuştu.

Trump, Hamilton hakkında, “Sizin beyaz olarak doğduğunuz için tövbe etmenizi istiyor” ifadesini kullandı.

Marshall ise kalabalığa hitabında seçim vaatlerini ‘radikal İslam’ın’ durdurulması gibi kültürel konulara odakladı. Hamilton’ı LGBT+ onur yürüyüşlerini desteklediği gerekçesiyle Kansas için ‘çok radikal’ olarak nitelendiren Marshall’ın bu sözleri kalabalık tarafından yuhalandı.

Yanıt olarak Hamilton’ın kampanya sözcüsü, Marshall’ın kampanyasının ‘çökmekte olduğunu’ ifade etti.

cvfbgh
ABD Başkanı Donald Trump dün, Kansas eyaletinin Park City kentinde Heartland Credit Union Arena’da düzenlenen seçim mitinginde, Kansas eyalet valiliği adayı Ty Masterson’la tokalaştı. (AP)

Dün yayımlanan bir videoda Hamilton, Trump’ı eyalette ağırlayarak Başkan’ın destekçilerine kendi seçim kampanyasında ‘yer olduğunu’ belirtti. Hamilton, mantıklı olduğu durumlarda Trump ile birlikte çalışacağını, ancak Washington politikalarının kırsaldaki çiftçilere ve hastanelere zarar vermesi halinde Kansas halkını savunacağını ekledi.

Reuters/Ipsos tarafından yapılan ve dün açıklanan son anket, Amerikalıların yüzde 31’inin Trump’ın görev performansını onayladığını gösterdi; bu oran, Başkan için rekor düzeydeki en düşük seviye oldu.

Demokratların, Cumhuriyetçilerin elindeki hassas çoğunluğu geri alabilmesi için hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da net dört sandalye kazanması gerekiyor. Temsilciler Meclisi’nde mevcut durum 214’e karşı 218 sandalye ile Cumhuriyetçilerin lehine bulunurken, Senato’da ise Cumhuriyetçilerin 53, Demokratların 47 sandalyesi bulunuyor.