Kaoslu bir dünyada İslamofobiyle mücadele

Bu konuya yeteri kadar önem verilmemesinin beraberinde getirdiği ikilem, şimdi insanlığın üzerinde durulmayan uzun bir sorun ve meseleler listesiyle başa çıkıyor olmasından kaynaklanıyor

Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
TT

Kaoslu bir dünyada İslamofobiyle mücadele

Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)
Bir adam, Hindistan'da “İslamofobiye Hayır” yazılı bir duvarın önünden geçiyor 14 Şubat 2020 (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayid

İslamofobiyle Mücadele Uluslararası Günü Arap ve uluslararası medyada pek ilgi görmeden geçti. Nedeni de İsrail'in savaş ve yıkım makinesinin aşırı bir sertlikle geri döndüğü Gazze'nin durumunun ne olacağına dair artan beklentilere ek olarak, uluslararası toplumun geleceği açısından derin etkilere sahip olması muhtemel Ukrayna'daki çatışmaya ilişkin gelişmelerdi. Bu durumda bugüne dair açıklamaların sınırlı kalması doğaldı ve bunların belki de en önemlisi, BM Genel Kurulu'nda bu gün dolayısıyla yapılan kutlamada Mısır'ın yayınladığı el-Ezher Şeyhi’nin konuşmasıydı.

 

Gerekli BM faaliyetleri

BM Genel Kurulu'nun bu günü sembolik olarak kutlamasının belki de en önemli anlamı, dünyaya ve özellikle Batılı ülkelere, dünyanın sadece dikkat çeken askeri ve ekonomik çatışmalarla sınırlı olmayan büyük meydan okumaları ve sorunları görmezden gelmeye devam ettiğini, bu konu, birbiriyle bağlantılı daha geniş bir meydan okumalar sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğundan uluslararası ilginin ön saflarında yer alması gerektiğini hatırlatmaktır.

BM Genel Sekreteri Guterres'in yanı sıra Ezher Şeyhi, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri ve BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi’nin konuşmaları da son yıllarda gerilemeyen bir olgudan duyulan endişeyi dile getirdi. Tayyib, İslamofobi kavramının tanımlanmasının ve dinleri nedeniyle Müslümanları hedef alan suçları, ırkçı ve ayrımcı uygulamaları belgelemek için kapsamlı ve güncel veri tabanları oluşturulmasının, olgunun derinleşmesine yol açan yasa ve politikaların izlenmesinin önemini vurguladı.

Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Moratinos ise önemli gözlemlerde bulundu; Müslümanlara yönelik ayrımcılığın izole bir örüntü olmadığını, aksine etnik milliyetçiliğin, neo-Nazizmin, beyazların üstünlüğü ideolojisinin ve savunmasız grupları hedef alan şiddetin yeniden canlanmasının bir parçası olduğunu belirtti. Bu noktaya daha sonra döneceğiz.

2022 Avrupa İslamofobi Raporu, İslamofobi olgusunun kurumsallaştığını ve Avrupa'da, ardından Asya ve Kuzey Amerika'da önemli ölçüde arttığını ortaya koydu. Raporda, ezan, cami ve peçe yasağı gibi ayrımcı kararlar ve Belçika'nın bazı bölgelerinde dini kesim yasağı gibi pek çok husus sıralandı. Geçtiğimiz yıl (2022) içerisinde başta Fransa, Danimarka, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve İngiltere olmak üzere birçok Avrupa toplumunda dijital platformlara ve bireylere yönelik gerçekleşen çok sayıda saldırı gözlemlendi.

Avrupa İnsan Hakları Ajansı'nın 2 Ekim 2024 tarihli raporunda da yaşlı kıtada Müslümanların yarısının günlük yaşamlarında ayrımcılığa maruz kaldığı belirtiliyordu. Bu, bir önceki yıla (2023) göre önemli bir artışı temsil ediyor; o yıl yüzde 39 oranında bir artış kaydedilmiş ve Avusturya, Fransa ve Danimarka'da yaklaşık 1.000 nefret suçu rapor edilmişti.

İngiliz hükümetinin, terörle mücadele, havaalanı ve limanlarda polisin, önceden izin almadan şüphelileri tutuklama ve gözaltına alma yetkisine zarar verebileceği yönündeki uzman ve bilirkişilerin uyarılarının ardından, İslamofobi kavramını benimsemekten kaçınması da dikkat çekici. BM raporları ayrıca mal ve hizmetlere, istihdam ve eğitime erişimde Müslümanlara ayrımcılık yapıldığını da kaydediyor.

Kapsamlı format

BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Komiseri Moratinos'un vurguladığı, Müslümanlara yönelik bu ayrımcılığın etnik milliyetçilik, neo-Nazizm ve beyaz ırkın üstünlüğü ideolojisinin yeniden canlanmasının bir parçası olduğu hususu, son derece geçerli bir gözlem. Ne var ki insanlık tarihinde kronik olan, çağlar boyunca din savaşları ile vücut bulmuş, Haçlı Seferleri’nin yanı sıra Avrupa'daki din savaşları ile zirveye ulaşmış bir olguyu tanımlamak için tek başına yeterli değil.

Gerçek şu ki paradoks büyük ve Batı Oryantalizminin uzun geçmişi, çoğunlukla tarih boyunca İslam ve Müslümanlar hakkında yanlış bir imaj inşa edilmesinin kökenlerine işaret ediyor. Bu zihinsel imaj, eğitim faaliyetlerine ve kiliselere egemen oldu ve Batı zihninin tarihsel olarak şekillenmesinde tehlikeli bir rol oynadı. Tarihsel olarak bu imaj egemendi ve Avrupa kendisinden ancak yakın bir zamanda, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kısa bir süreliğine kurtulabildi. Çünkü bu savaşta insanlık, aşırı ırkçı ve milliyetçi düşüncenin tehlikesini ve bunun sonucunda dünya halklarının ödediği ağır bedeli keşfetmişti. Daha sonra da kısa bir süreliğine de olsa daha ideal bir dünya inşa etmeye çalışan diğer bir akım olan liberalizm yükselişe geçti.

Aslında, yabancı göçün artmasının tek nedeni, Avrupalıların kısa süren hoşgörüsü değildi. Aynı zamanda Avrupa işgücü piyasalarında Güney ülkelerinden ucuz işgücüne ihtiyaç vardı ve başlangıçta bunu belirli bir dine mensup insanlarla sınırlamak veya belirli uyrukluları dışlamak mümkün değildi. Avrupa'ya göçler, büyük ölçüde Avrupa ülkelerinin sömürge tarihiyle bağlantılı tarihi, coğrafi ve dilsel nedenlerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle özellikle Kuzey ve Batı Afrika ülkelerinden bazı Avrupa ülkelerine yüksek oranda göç ve sığınma hareketi yaşandı.

Yukarıda saydığımız boyutlara ek olarak, Batı'nın siyasi İslam unsurlarına kucak açması ve bu unsurların tarihsel olarak Batı çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanılması paradoksu da var. Bu durum, Rusya'nın geçen yüzyılın son çeyreğinde Afganistan'a saldırmasından bu yana devam ediyor.

Gerçek şu ki, komünist Sovyet kampına karşı liberal demokratik anlatının kullanıldığı, Soğuk Savaş'ın zirvesinin temsil ettiği Batılı liberal anlatının ve mantığının en gelişmiş aşamalarında bile, Müslümanlara ve hatta genel olarak beyaz olmayanlara karşı ırkçılık ve nefret olayları tamamen yok değildi. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde Batı toplumlarıyla etkileşime girenlerin bu konuda kendi özel hikâyeleri ve deneyimleri bulunmaktadır.

Irkçılığın geri dönüşünün yüzyılı

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz yüzyıl, ırkçılık ve dinsel radikalizm hastalıklarının henüz tam anlamıyla tedavi edilemediği bir ortamda geldi ve kötüleşme, 11 Eylül 2001 hadisesi ve ardından el-Kaide unsurları ile diğerlerinin farklı zaman dilimlerinde dahil olduğu şiddet olaylarıyla başladı. Böylece bir sayfa kapandı ve İslam'a karşı düşmanlığın tırmandığı, Batı dünyasının yaşadığı bütün karmaşa ve çatışmaların sorumlusu olarak İslam'ın gösterilmeye çalışıldığı yeni bir sayfa açıldı.

Aslında olgunun çok yönlü nedenleri bulunuyor ve sadece siyasi İslam olgusundan kaynaklanmıyor, dahası kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor.

Bu nedenlerin başında ekonomik faktörler, özellikle işsizlik ve işgücü piyasasındaki rekabet geliyor. Buradaki ikilem, bu ileri toplumların çoğunun, yasal veya yasa dışı göçmenlerden tamamen kurtulmasının mümkün olmamasıdır. Paradoks şu ki, mesela ABD ve hatta Fransa'daki tarım bölgeleri, burada çalışmaları için geçici tarım işçileri getirmeye başladılar. Ancak sağcı partilerin yabancı işçiler konusundaki aşırılıkçı söylemlerine, bu yabancı işçilerin kabul ettiği düşük ücretler karşılığında zor işleri artık yapamayacak olan vatandaşlardan iş fırsatlarını çaldığına dair propagandalarına da izin veriliyor.

Batılı halkların ve çeşitli ölçülerde bütün dünya halklarının maruz kaldığı çifte standartlar da bu nedenler arasında yer alıyor. Batı'nın Ukrayna halkına duyduğu sempatiye karşılık, Suriyeli mültecilere yönelik katılığı hâlâ hafızalarda olabilir. Ayrıca Filistin halkına yönelik farklı düzeylerdeki sempati de bu konuda güzel bir delildir.

En önemli neden, daha önce de belirttiğimiz gibi, Batı kültüründe derin kökleri bulunan ve tarihsel olarak liberal ve aşırı milliyetçi akımlar arasında bir diyalektik deneyimi yaşayan aşırı sağın dünyanın birçok yerinde yükselişte olması. Bu sağcı hareketin aynı zamanda zihinleri bulandırmak ve aşırı düşünceleri yaymak için kullandığı söylemleri var. Birçok Müslüman göçmenin davranışlarında da bu korkuları besleyen sebepler bulmak kolay. Özellikle de bazı göçmen gruplar arasında aşırı İslamcı dini eğilimlerin veya Batı toplumlarının kültürünü kabul etmekten uzak, izolasyoncu arzuların var olduğu dikkate alındığında.

Sonuç olarak Müslümanlara yönelik aşırılıkçılık sorunu, üzerinde ciddiyetle durulması gereken meselelerden biri haline gelmiştir. Ancak İslamofobi olarak adlandırılan bu konuya yeteri kadar ilgi gösterilmemesinin beraberinde getirdiği ikilem, şimdi insanlığın üzerinde durulmayan uzun bir sorun ve meseleler listesiyle başa çıkıyor olmasından kaynaklanıyor. Buna bir de siyasi, askeri ve ekonomik çatışmalardan kaynaklanan çözülemeyen hayal kırıklıkları ve zorluklar, özellikle de yoksulluk, servetin adaletsiz dağılımı, iklim değişikliği sorunları vb. ekleniyor. Böylece tehlike ve istikrarsızlık hissini derinleştiren, giderek artan hayal kırıklığı döngüleri tamamlanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
TT

İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)

İran'da güvenlik güçleri, eylemcilerin "hayati organlarını kasıtlı olarak" hedef almış.

Guardian'la İranlı teyit platformu Factnameh'nin ortak çalışmasında, 75'ten fazla röntgen ve tomografi görüntüsü incelendi.

Ocak ayına ait görüntülerde yüz, kafa, göğüs ve genital bölgelere isabet eden mermiler ve metal saçmalarla oluşmuş ağır yaralanmalar ortaya konuyor.

Adı Anahita olarak değiştirilen bir eylemcinin, yüz ve göz çukurları etrafına dağılmış, her biri 2 ila 5 milimetre büyüklüğünde çok sayıda saçma izi var. Protestocunun en az bir gözünü kaybettiği, diğerinin de kullanılmaz hale gelebileceği belirtiliyor.

Kimliği Ali diye değiştirilen bir hastanın göğüs röntgeninde de 174'ten fazla metal saçma görüldü. Saçmaların sıkışık dağılımı, çok yakın mesafeden ateş edildiğine işaret ediyor. Uzmanlara göre, kapsamlı ve acil cerrahi müdahaleye rağmen eylemcinin ölüm riski çok yüksek.

Kayıtlara göre 29 eylemci daha benzer şekilde metal saçmalı pompalı tüfekle vurulmuş

Bazı röntgen ve tomografi görüntülerinde, protestocuların omurga, akciğer ve kafataslarında yüksek kalibreli mermiler de tespit edildi.

En az 9 hastanın genital ya da pelvik bölgeden vurulduğu, bunların üçünde yüksek kalibreli tüfekler kullanıldığı belirtiliyor. Orta yaşlı bir kadının kasık bölgesine 200 metal parçanın isabet ettiği görülüyor. 35 yaşındaki bir erkekte de benzer şekilde kasık bölgesine dağılmış saçmalar mevcut.

Silah analiz firması Silahlanma Araştırma Hizmetleri'nden (ARES) N.R. Jenzen-Jones, bu mermilerin “tam metal kaplama” olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar öldürme amaçlı silahlar” diyor.

Adının paylaşılmasını istemeyen bir tıbbi analist de şunları söylüyor:

Bunlar savaş zamanında görebileceğiniz türden, biri askeri silahla göğüsten vurulduğunda meydana gelecek yaralanmalar. Bu tür silahlarla insanlara ateş ediyorsanız, onları öldürmeye çalışıyorsunuz demektir.

İran'da Kapalıçarşı esnafı, riyalin döviz karşısında çakılmasıyla 28 Aralık'ta greve giderek protestoların fitilini ateşlemişti. 

İran devleti eylemlerdeki can kaybına dair ilk açıklamayı 21 Ocak'ta paylaşmıştı. Güvenlik güçleri ve siviller dahil 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. 

Ancak ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), gösterilerde çıkan olaylarda en az 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini savunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la nükleer müzakereler devam ederken, Ortadoğu'ya askeri yığınağı artırmayı sürdürüyor.

Amerikan medyasında analizlerde İran'daki ekonomik durumun gittikçe kötüleştiği ve halkın geleceğe dair belirsizlikten şikayetçi olduğu yazılıyor.

New York Times'ın irtibata geçtiği 54 yaşındaki Meryem şunları söylüyor:

Böylesine toplu bir keder ve istikrarsızlık havasını hiç yaşamamıştım. Kendimizi çok kötü hissediyoruz. Bir saat sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Wall Street Journal'ın görüştüğü İranlılar ise ülkeyi terk etmenin yollarını aradıklarını söylüyor. Bankalardan paralarını çekmeye çalışanlar, döviz erişimini kısıtlayan kontroller nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. 
Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Wall Street Journal