Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, iç barışın gerçekleşmesini birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
TT

Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Fidel Spiti

‘Sivil (iç) barış’ ifadesini hepimiz defalarca kez duymuşuzdur. Arap ülkelerinde, özellikle de Lübnan, Suriye ve Irak gibi dini, etnik ve ırksal çeşitliliğe sahip ülkelerde yaygın bir ifadedir ve ‘birlikte yaşama’ ifadesiyle birlikte de kullanılabilir. Bu da özellikle Lübnanlıların tek başına ya da ‘iç barış’ ifadesinin yanında çokça kullandıkları bir ifadedir. Iraklılar da 1990 yılında Lübnan iç savaşını sona erdiren Taif Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra, güç merkezlerini ülkedeki belli başlı mezhepler, tarikatlar ve etnik gruplar, özellikle de Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında dağıtarak Irak siyasi sistemini ‘inşa etmek’ adına kullanıyorlar. Şimdi ise Suriyeliler her iki ifadeyi de kullanmaya başladı. Fakat ‘iç barış’ ifadesi Suriyelilerin, özellikle de Şiilerin, Sünnilerin ve Kürtlerin zihninde halen ön planda olmaya devam ediyor. Çünkü Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra ‘bir arada yaşama’ ifadesi, anayasal bildirgenin ana hatlarını çizdiği ve önümüzdeki beş yılı bir sonraki Suriye Arap Cumhuriyeti'nin temellerinin atılacağı bir geçiş dönemi olarak tanımladığı bir sonraki siyasi sistem kurulana kadar uzun bir süre daha kullanılmaya devam edecek.

frgt6y7u
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim örtüsü altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Uluslararası hukukta iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, özellikle de kültürel, etnik ve dini açıdan farklı halklara sahip devletlerle ilgili olanlar, iç barışın gerçekleşmesini veya birlikte yaşamanın sağlanmasını birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor. Bu yerel yahut uluslararası anayasalardaki ve kanunlardaki iç barış kavramı, genellikle farklı grupların barış içinde bir arada yaşadığı ve devleti inşa etmek için iş birliği yaptığı, çatışmalara yol açabilecek anlaşmazlıkların üstesinden geldiği bir toplumdaki istikrar ve uyum durumuna atıfta bulunur. Bunun dünya genelinde iç barış kavramına verilebilecek en basit tanım olduğu söylenebilir. İç barışın akademik tanımı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı göstererek, farklı bir toplumdaki çatışmaları barışçıl yollarla çözme girişimidir.

sdfrgty
Irak siyasi sisteminin ‘Lübnanlaştırılması’, yani siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması, bugüne kadar tutarlı bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi (Wikipedia)

‘Bir arada yaşama’ veya ‘birlikte var olma’ kavramı ise kültürel, dini ve etnik farklılıkların karşılıklı olarak tanınması ve bunlara saygı gösterilmesidir. Zıt ifadelere sahip grupların barış içinde bir arada yaşayabilmesini ifade eder. Örneğin, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın birinci maddesi ‘ayrımcılık yapılmaksızın herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesini’ vurgular. Benzer şekilde BM’nin kurulmasını sağlayan Evrensel Beyanname ile ilan edilen Uluslararası İnsancıl Hukuk kuralları, çatışmalarda yer almayan sivilleri korumayı ve iç barış ve bir arada yaşamanın gelişebileceği ortamları teşvik etmeyi amaçlıyor.

Lübnan, Suriye ve Irak

İç barış ve bir arada yaşama kavramları, Levant (Maşrık) bölgesinde ulusal birliği teşvik etmek ve mezhepsel ve etnik çatışmaları önlemek için kullanılan araçlardır. Ancak bu kavramlar, bu ülkelerin halklarını oluşturan farklı gruplar arasında kanlı çatışmalar yaşandıktan sonra, adalet ve hukukun rolünü güçlendirerek gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek yaratma fırsatı yaratmak, vatandaşlar arasında vatandaşlık dışında bir aidiyete dayalı ayrımcılık yapmamak, diyaloğu yüceltmek ve insan haklarına saygı göstermek gibi sloganlar altında şiddetin geri dönmemesini sağlamak amacıyla iç barışı inşa etmek kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiğinde ortaya çıkar. Ancak, bu tür niyetlerin sözlü veya yazılı olarak beyan edilmesi, isteklerin sahada gerçeğe dönüşeceği anlamına gelmiyor. Söz konusu üç ülkede, iç barışın ve bir arada yaşamanın tesis edilmesi süreci, çok sayıda ve ısrarlı girişimlere rağmen halen pek çok zorlukla karşılaşmaya devam ediyor. Bu bir arada yaşama ve iç barışın şiddetle ifade edilmesinin bu üç ülkede bugün hala yaygın olduğu söylenebilir.

Vatandaşlık ile ön vatandaşlığı birleştirme girişimleri

Diyalog konferanslarında yayınlanan yazılı ya da sözlü bildirileri veya Lübnan, Irak ve Suriye toplumlarının farklı kesimleri arasında yapılan anlaşmaları, devlete aidiyet ve sadakat duygusunu pekiştirmek için geçmişlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlara eşit hakların garanti edilmesi, azınlıkların haklarını koruyan ve ayrımcılığı önleyen yasaların geliştirmesi ve bunların adil bir şekilde uygulanmasının sağlaması, kültürel ve dini çeşitliliğin anlaşılmasını ve kabul edilmesini teşvik eden ve hoşgörü ve karşılıklı saygı değerlerini aşılayan eğitim programlarının desteklenmesi, dini ve etnik çeşitliliğe sahip toplumlarda birleşik ve istikrarlı bir devlet inşa etmek için farklı gruplar arasında diyaloğun teşvik edilmesi, ulusal uzlaşı süreçleri yoluyla geçmişten beri devam eden şikayetlerin ele alınması, kapsamlı politikalarla iç barışın ve bir arada yaşamanın teşvik edilmesi, Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürziler, Ezidiler, İsmaililer ve diğerleri gibi çeşitli Müslüman toplulukların ve Katolikler, Ortodokslar, Ermeniler, Evanjelikler ve diğerleri gibi Hıristiyan mezheplerinin yanı sıra başta Suriye, Irak ve az sayıda da olsa Lübnan'daki Kürtler ve bir diğer azınlık grup Türkmenler gibi çeşitli etnik  kökenlere sahip bu ülkelerin her birinin kendine özgü tarihi, siyasi ve sosyal bağlamlarının anlaşılması gibi bazı tekrarlanan sloganlarla özetleyebiliriz.

Ancak burada sorulması gereken en önemli soru “Lübnan gibi siyasi sistemi mezhepçiliğe dayanan, siyasi, idari, şahsi ve yasal yetkileri ve parlamenter temsili Lübnan vatandaşlarının dini aidiyetlerine göre ve 18 tanınmış mezhep arasında paylaştırılan bir ülkede bu tür ortak söylemlerin, sloganların veya kavramların hayata geçirilmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusudur. Sözde ‘çeşitlilik içinde birliği’ korumak için mezhepsel temsili garanti eden bu sistem, tersine mezhebi kimlikleri vatandaşlık pahasına güçlendiriyor ve böylece birleşik bir Lübnan ulusal kimliğinin inşa edilmesini engelliyor. Bu durum bugün Lübnan'da halen belirgin bir şekilde varlığını sürdürürken Lübnanlı gruplar Lübnan'ın federalleşmesi çağrısında bulunmaya başladıkça daha da keskin hatlar ediniyor.

Lübnan’daki durum önce Irak'a ardından Suriye'ye taşındı

Lübnan'daki bölünme, Fransız General Henri Joseph Etienne Gouraud'nun 1920 yılında Büyük Lübnan Devleti'nin kurulduğunu ilan etmesinin ardından, devlet içindeki önemli makamların mezhepler arasında belirli oranlarda dağıtılmasına dayanan siyasi sistemin temellerini atmasıyla başladı. Bağımsızlıktan sonra yazılı olmayan bir ulusal tüzükte yer alan bu sistem, iktidarı oluşturan temeldi. Bu sistem, Lübnan'ı, ürettiği siyasi yapının kırılganlığını ve iç barışın temellerini güvence altına alamadığını gösteren çok sayıda ayaklanmaya sürükledi. Ülke, 1970'li yılların ortalarından bu yana gücünü tüketen ve çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 120 bin kişinin ölümüne ve yaklaşık bir milyon kişinin yerinden edilmesine neden olan bir iç savaşla boğuşuyor.

Suriye'de ise Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden bu yana askeri-istihbarat-parti-demir yumruk rejimi tarafından yönetilen siyasi sistem, siyaset biliminde yarı resmi olarak ‘Lübnanlaşma’ diye adlandırılan bir durumla Lübnan'a benzemeye başladı. Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, ülkedeki mezhepçiliğin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkıda bulundu.

Alevilerin başında olduğu rejim ve onun resmi ordusu ile Sünnilere bağlı silahlı siyasi gruplar arasında bölünmüş olan Suriye toplumunun çeşitli kesimleri arasında yaşanan uzun soluklu ve şiddetli savaş, Suriyeliler arasındaki mezhep kökenli gerilimleri daha da tırmandırdı. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşmesine ve yerine tüm Suriyelilerin eşit olduğu bir Suriye devleti kurma arzusunu yüksek sesle dile getiren yeni bir yönetimin gelmesine rağmen, son dönemde ülkenin kıyı şehirlerindeki Alevileri hedef alan saldırılar başta olmak üzere şiddet olaylarının yaşanmasına yol açtı. Bu durum aynı zamanda iç barış ve bir arada yaşama ile ilgili sloganlarda dile getirilen arzuları, samimi olsalar bile, gerçekte uygulanmaktan uzaklaştırıyor. Zira pratikte önceki aidiyetlik duygularını terk etmeye hazır olmayan toplum içindeki derin bölünmelerle hızla karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz.

Irak'ta ise Şiileri iktidarı ele geçirmelerine yol açan, Sünnileri marjinalleştiren ve çeşitli vesilelerle isyanlarını körükleyen Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden bu yana benzer bir tablo söz konusudur. Ülkede ulusal uzlaşıyı teşvik etme çabaları, Şiileri ve Kürtleri diğer Iraklı azınlıklardan daha fazla olacak şekilde, acımasızca hedef alan Baas rejiminin onlarca yıllık demir yumruk yönetimi sırasında bıraktığı köklü güvensizlik nedeniyle zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Irak siyasi sisteminin Lübnanlaştırılması ve siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması da bugüne kadar uyumlu bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Netanyahu'nun Budapeşte ziyareti... Macaristan UCM'den çekiliyor

Uluslararası Adalet Divanı amblemi (Reuters)
Uluslararası Adalet Divanı amblemi (Reuters)
TT

Netanyahu'nun Budapeşte ziyareti... Macaristan UCM'den çekiliyor

Uluslararası Adalet Divanı amblemi (Reuters)
Uluslararası Adalet Divanı amblemi (Reuters)

Macaristan bugün, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Budapeşte ziyaretinin ilk gününde, yargı organının Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmasının ardından Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden (UCM) çekilme niyetini açıkladı.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın ofisinin direktörü Gergely Gulyas Facebook'ta yaptığı paylaşımda, “Macaristan UCM'nden ayrılıyor. Çekilme süreci, Macaristan'ın anayasal ve uluslararası hukuki yükümlülükleri doğrultusunda başlayacak” ifadelerini kullandı.

Macar hükümetinin açıklaması, Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın Netanyahu'yu, İsrail Başbakanı’nın 2023'ten bu yana Avrupa'ya yapacağı ilk ziyaret için Budapeşte'de kabul etmesi sırasında geldi.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban Netanyahu'yu geçtiğimiz kasım ayında, UCM'nin Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan tutuklama emri çıkarmasından bir gün sonra davet etmişti.

Orban, Avrupa Birliği (AB) üyesi olan Macaristan'ın mahkemeyi kuran anlaşmanın imzacısı olmasına rağmen tutuklama kararını uygulamayacağı sözünü vermişti.

Orban daha önce yaptığı açıklamada, mahkemenin kararının ‘devam eden bir anlaşmazlığa siyasi amaçlarla müdahale ettiğini’ belirtmişti.

Bir ülkenin UCM’den çekilmesi, genellikle resmi bir mektup şeklindeki çekilme belgesinin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin ofisine tevdi edilmesinden bir yıl sonra yürürlüğe girer.

Artan baskılar

UCM 21 Kasım'da Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında insanlığa karşı suçlar ve açlığın bir silah olarak kullanılması da dâhil olmak üzere savaş suçlarından tutuklama emri çıkardı.

Gazze Şeridi’ndeki savaş, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail yerleşimlerine düzenlediği bir saldırıyla tetiklenmişti.

Orban'ın kendisini davet etmesinin ardından Netanyahu, mevkidaşına ‘ahlaki duruşu’ için teşekkür ederek karşılık verdi.

Ziyaret sırasında Orban'ın, Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki iki milyondan fazla Filistinlinin Mısır ve Ürdün gibi komşu ülkelere yerleştirilmesi önerisinde Netanyahu'yu desteklemesi bekleniyor.

Netanyahu'nun ziyareti, hükümetinin bir iç güvenlik şefi ile bir başsavcı atama çabaları ve siyasetçilerin yargıç atama yetkisini genişletmesi nedeniyle artan baskılarla karşı karşıya olduğu bir döneme denk geliyor.

İsrail Başbakanı ayrıca, iki yardımcısının tutuklanmasının ardından Katar'dan bazı üst düzey çalışanlarına ödeme yapıldığı iddiasıyla açılan soruşturmada da ifade verdi.

Netanyahu'nun eski danışmanı Moshe Klugaft, “Netanyahu'nun taktiklerinden biri de İsrail gündemini kontrol etmektir” diyerek, Macaristan ziyaretinin kendisine günlerce sürecek tartışmaları belirleme fırsatı verdiğini söyledi.

Netanyahu: Cesur bir karar

Netanyahu, Budapeşte ziyareti sırasında Macaristan'ın UCM'den çekilmesinin ‘cesur ve ilkeli’ bir karar olduğunu söyledi.

Almanya: Hukuk için kötü bir gün

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun UCM'nin tutuklama kararına rağmen Macaristan'a yaptığı ziyareti kınadı.

Brüksel'de düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısında konuşan Baerbock, “Bu uluslararası ceza hukuku için kötü bir gün. Avrupa'da hiç kimsenin hukukun üstünde olmadığını her zaman açıkça söyledim” ifadelerini kullandı.