Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, iç barışın gerçekleşmesini birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
TT

Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Fidel Spiti

‘Sivil (iç) barış’ ifadesini hepimiz defalarca kez duymuşuzdur. Arap ülkelerinde, özellikle de Lübnan, Suriye ve Irak gibi dini, etnik ve ırksal çeşitliliğe sahip ülkelerde yaygın bir ifadedir ve ‘birlikte yaşama’ ifadesiyle birlikte de kullanılabilir. Bu da özellikle Lübnanlıların tek başına ya da ‘iç barış’ ifadesinin yanında çokça kullandıkları bir ifadedir. Iraklılar da 1990 yılında Lübnan iç savaşını sona erdiren Taif Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra, güç merkezlerini ülkedeki belli başlı mezhepler, tarikatlar ve etnik gruplar, özellikle de Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında dağıtarak Irak siyasi sistemini ‘inşa etmek’ adına kullanıyorlar. Şimdi ise Suriyeliler her iki ifadeyi de kullanmaya başladı. Fakat ‘iç barış’ ifadesi Suriyelilerin, özellikle de Şiilerin, Sünnilerin ve Kürtlerin zihninde halen ön planda olmaya devam ediyor. Çünkü Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra ‘bir arada yaşama’ ifadesi, anayasal bildirgenin ana hatlarını çizdiği ve önümüzdeki beş yılı bir sonraki Suriye Arap Cumhuriyeti'nin temellerinin atılacağı bir geçiş dönemi olarak tanımladığı bir sonraki siyasi sistem kurulana kadar uzun bir süre daha kullanılmaya devam edecek.

frgt6y7u
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim örtüsü altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Uluslararası hukukta iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, özellikle de kültürel, etnik ve dini açıdan farklı halklara sahip devletlerle ilgili olanlar, iç barışın gerçekleşmesini veya birlikte yaşamanın sağlanmasını birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor. Bu yerel yahut uluslararası anayasalardaki ve kanunlardaki iç barış kavramı, genellikle farklı grupların barış içinde bir arada yaşadığı ve devleti inşa etmek için iş birliği yaptığı, çatışmalara yol açabilecek anlaşmazlıkların üstesinden geldiği bir toplumdaki istikrar ve uyum durumuna atıfta bulunur. Bunun dünya genelinde iç barış kavramına verilebilecek en basit tanım olduğu söylenebilir. İç barışın akademik tanımı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı göstererek, farklı bir toplumdaki çatışmaları barışçıl yollarla çözme girişimidir.

sdfrgty
Irak siyasi sisteminin ‘Lübnanlaştırılması’, yani siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması, bugüne kadar tutarlı bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi (Wikipedia)

‘Bir arada yaşama’ veya ‘birlikte var olma’ kavramı ise kültürel, dini ve etnik farklılıkların karşılıklı olarak tanınması ve bunlara saygı gösterilmesidir. Zıt ifadelere sahip grupların barış içinde bir arada yaşayabilmesini ifade eder. Örneğin, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın birinci maddesi ‘ayrımcılık yapılmaksızın herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesini’ vurgular. Benzer şekilde BM’nin kurulmasını sağlayan Evrensel Beyanname ile ilan edilen Uluslararası İnsancıl Hukuk kuralları, çatışmalarda yer almayan sivilleri korumayı ve iç barış ve bir arada yaşamanın gelişebileceği ortamları teşvik etmeyi amaçlıyor.

Lübnan, Suriye ve Irak

İç barış ve bir arada yaşama kavramları, Levant (Maşrık) bölgesinde ulusal birliği teşvik etmek ve mezhepsel ve etnik çatışmaları önlemek için kullanılan araçlardır. Ancak bu kavramlar, bu ülkelerin halklarını oluşturan farklı gruplar arasında kanlı çatışmalar yaşandıktan sonra, adalet ve hukukun rolünü güçlendirerek gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek yaratma fırsatı yaratmak, vatandaşlar arasında vatandaşlık dışında bir aidiyete dayalı ayrımcılık yapmamak, diyaloğu yüceltmek ve insan haklarına saygı göstermek gibi sloganlar altında şiddetin geri dönmemesini sağlamak amacıyla iç barışı inşa etmek kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiğinde ortaya çıkar. Ancak, bu tür niyetlerin sözlü veya yazılı olarak beyan edilmesi, isteklerin sahada gerçeğe dönüşeceği anlamına gelmiyor. Söz konusu üç ülkede, iç barışın ve bir arada yaşamanın tesis edilmesi süreci, çok sayıda ve ısrarlı girişimlere rağmen halen pek çok zorlukla karşılaşmaya devam ediyor. Bu bir arada yaşama ve iç barışın şiddetle ifade edilmesinin bu üç ülkede bugün hala yaygın olduğu söylenebilir.

Vatandaşlık ile ön vatandaşlığı birleştirme girişimleri

Diyalog konferanslarında yayınlanan yazılı ya da sözlü bildirileri veya Lübnan, Irak ve Suriye toplumlarının farklı kesimleri arasında yapılan anlaşmaları, devlete aidiyet ve sadakat duygusunu pekiştirmek için geçmişlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlara eşit hakların garanti edilmesi, azınlıkların haklarını koruyan ve ayrımcılığı önleyen yasaların geliştirmesi ve bunların adil bir şekilde uygulanmasının sağlaması, kültürel ve dini çeşitliliğin anlaşılmasını ve kabul edilmesini teşvik eden ve hoşgörü ve karşılıklı saygı değerlerini aşılayan eğitim programlarının desteklenmesi, dini ve etnik çeşitliliğe sahip toplumlarda birleşik ve istikrarlı bir devlet inşa etmek için farklı gruplar arasında diyaloğun teşvik edilmesi, ulusal uzlaşı süreçleri yoluyla geçmişten beri devam eden şikayetlerin ele alınması, kapsamlı politikalarla iç barışın ve bir arada yaşamanın teşvik edilmesi, Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürziler, Ezidiler, İsmaililer ve diğerleri gibi çeşitli Müslüman toplulukların ve Katolikler, Ortodokslar, Ermeniler, Evanjelikler ve diğerleri gibi Hıristiyan mezheplerinin yanı sıra başta Suriye, Irak ve az sayıda da olsa Lübnan'daki Kürtler ve bir diğer azınlık grup Türkmenler gibi çeşitli etnik  kökenlere sahip bu ülkelerin her birinin kendine özgü tarihi, siyasi ve sosyal bağlamlarının anlaşılması gibi bazı tekrarlanan sloganlarla özetleyebiliriz.

Ancak burada sorulması gereken en önemli soru “Lübnan gibi siyasi sistemi mezhepçiliğe dayanan, siyasi, idari, şahsi ve yasal yetkileri ve parlamenter temsili Lübnan vatandaşlarının dini aidiyetlerine göre ve 18 tanınmış mezhep arasında paylaştırılan bir ülkede bu tür ortak söylemlerin, sloganların veya kavramların hayata geçirilmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusudur. Sözde ‘çeşitlilik içinde birliği’ korumak için mezhepsel temsili garanti eden bu sistem, tersine mezhebi kimlikleri vatandaşlık pahasına güçlendiriyor ve böylece birleşik bir Lübnan ulusal kimliğinin inşa edilmesini engelliyor. Bu durum bugün Lübnan'da halen belirgin bir şekilde varlığını sürdürürken Lübnanlı gruplar Lübnan'ın federalleşmesi çağrısında bulunmaya başladıkça daha da keskin hatlar ediniyor.

Lübnan’daki durum önce Irak'a ardından Suriye'ye taşındı

Lübnan'daki bölünme, Fransız General Henri Joseph Etienne Gouraud'nun 1920 yılında Büyük Lübnan Devleti'nin kurulduğunu ilan etmesinin ardından, devlet içindeki önemli makamların mezhepler arasında belirli oranlarda dağıtılmasına dayanan siyasi sistemin temellerini atmasıyla başladı. Bağımsızlıktan sonra yazılı olmayan bir ulusal tüzükte yer alan bu sistem, iktidarı oluşturan temeldi. Bu sistem, Lübnan'ı, ürettiği siyasi yapının kırılganlığını ve iç barışın temellerini güvence altına alamadığını gösteren çok sayıda ayaklanmaya sürükledi. Ülke, 1970'li yılların ortalarından bu yana gücünü tüketen ve çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 120 bin kişinin ölümüne ve yaklaşık bir milyon kişinin yerinden edilmesine neden olan bir iç savaşla boğuşuyor.

Suriye'de ise Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden bu yana askeri-istihbarat-parti-demir yumruk rejimi tarafından yönetilen siyasi sistem, siyaset biliminde yarı resmi olarak ‘Lübnanlaşma’ diye adlandırılan bir durumla Lübnan'a benzemeye başladı. Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, ülkedeki mezhepçiliğin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkıda bulundu.

Alevilerin başında olduğu rejim ve onun resmi ordusu ile Sünnilere bağlı silahlı siyasi gruplar arasında bölünmüş olan Suriye toplumunun çeşitli kesimleri arasında yaşanan uzun soluklu ve şiddetli savaş, Suriyeliler arasındaki mezhep kökenli gerilimleri daha da tırmandırdı. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşmesine ve yerine tüm Suriyelilerin eşit olduğu bir Suriye devleti kurma arzusunu yüksek sesle dile getiren yeni bir yönetimin gelmesine rağmen, son dönemde ülkenin kıyı şehirlerindeki Alevileri hedef alan saldırılar başta olmak üzere şiddet olaylarının yaşanmasına yol açtı. Bu durum aynı zamanda iç barış ve bir arada yaşama ile ilgili sloganlarda dile getirilen arzuları, samimi olsalar bile, gerçekte uygulanmaktan uzaklaştırıyor. Zira pratikte önceki aidiyetlik duygularını terk etmeye hazır olmayan toplum içindeki derin bölünmelerle hızla karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz.

Irak'ta ise Şiileri iktidarı ele geçirmelerine yol açan, Sünnileri marjinalleştiren ve çeşitli vesilelerle isyanlarını körükleyen Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden bu yana benzer bir tablo söz konusudur. Ülkede ulusal uzlaşıyı teşvik etme çabaları, Şiileri ve Kürtleri diğer Iraklı azınlıklardan daha fazla olacak şekilde, acımasızca hedef alan Baas rejiminin onlarca yıllık demir yumruk yönetimi sırasında bıraktığı köklü güvensizlik nedeniyle zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Irak siyasi sisteminin Lübnanlaştırılması ve siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması da bugüne kadar uyumlu bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.