ABD ve İsrail’in “Yeni Suriye” anlaşmazlığı derinleşiyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye ile olan tampon bölgeyi, üst düzey savunma, dışişleri ve güvenlik yetkilileri eşliğinde ziyaret etti, 19 Kasım 2025 (İsrail Hükümeti Basın Ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye ile olan tampon bölgeyi, üst düzey savunma, dışişleri ve güvenlik yetkilileri eşliğinde ziyaret etti, 19 Kasım 2025 (İsrail Hükümeti Basın Ofisi)
TT

ABD ve İsrail’in “Yeni Suriye” anlaşmazlığı derinleşiyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye ile olan tampon bölgeyi, üst düzey savunma, dışişleri ve güvenlik yetkilileri eşliğinde ziyaret etti, 19 Kasım 2025 (İsrail Hükümeti Basın Ofisi)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye ile olan tampon bölgeyi, üst düzey savunma, dışişleri ve güvenlik yetkilileri eşliğinde ziyaret etti, 19 Kasım 2025 (İsrail Hükümeti Basın Ofisi)

ABD yönetiminin yeni Şam yönetimi ile güvenlik alanındaki iş birliğini genişletme yolu, İsrail'in sahadaki yaklaşımıyla çelişiyor ve iki geleneksel müttefik arasında Suriye devletinin geleceği konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ortaya koyuyor.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar dün, Suriye ile anlaşmaya varma şansının azaldığını açıklayarak, iki tarafın ‘birkaç hafta öncesine göre anlaşmaya daha uzak’ olduğunu ve ‘yeni taleplerle birlikte iki taraf arasındaki uçurumun genişlediğini’ belirtti.

ABD gazetesi Wall Street Journal (WSJ), Beşşar Esed rejiminin düşüşünden bir yıl sonra Washington ve Tel Aviv arasında Suriye'nin geleceği konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ve bunun nadir görüldüğünü bildirdi.

Öte yandan ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, Washington'ın ortak güvenlik tehditlerine karşı koymak için Suriye ordusuyla ‘giderek daha fazla’ iş birliği yaptığını açıkladı. Amiral Cooper’a göre ABD ordusu Suriye ordusuna ekim ayından bu yana, DAEŞ'e karşı 20'den fazla operasyonda ‘danışmanlık, yardım ve destek’ sağlarken Lübnan Hizbullahı'na gönderilen silah sevkiyatlarını engelledi. Amiral Cooper, bu kazanımların ‘Suriye hükümet güçleriyle yakın iş birliği içinde ancak elde edilebileceğini’ vurguladı.



Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
TT

Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)

Mustafa el-Ensari

Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de 1975 yazında 35 ülkenin liderleri bir araya gelerek daha sonra ‘Helsinki Anlaşması’ adıyla tarihe geçecek belgeyi imzaladı. Bu toplantı Soğuk Savaş'ın en kritik dönüm noktalarından biriydi. Yüzeysel olarak bakıldığında anlaşma, Sovyetler Birliği için stratejik zafer niteliği taşıyordu. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirlediği sınırların ve Doğu Avrupa'daki nüfuzunun Batı tarafından zımnen tanınmasını sağlayan Sovyetler Birliği, bunun karşılığında ekonomik iş birliği, insan haklarına saygı ve temel özgürlüklere ilişkin taahhütler verdi.

O dönemde pek çok gözlemci, Batı'nın nükleer gerilimi düşürme karşılığında Moskova'ya tarihsel bir taviz verdiği kanaatindeydi.

Ancak sonradan yaşananlar bambaşka bir tablo çizdi. Özgürlükler ve insan haklarına dair maddeler, Doğu Bloku'ndaki muhaliflerin komünist rejimleri hesap vermeye çağırmak için kullandığı iç baskı araçlarına dönüştü. Bu durum söz konusu rejimlerin meşruiyetini kademeli olarak sarstı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle noktalanan büyük dönüşümlerin önünü açtı.

Bu yüzden Atlantic Council'e göre tarihçiler, ‘Helsinki etkisini’ bugün hâlâ mevcut bir düzeni kalıcı kılmak için tasarlandığı hâlde sonunda o düzenin dönüşümünü hızlandıran bir anlaşmanın somut örneği olarak tartışmaya devam ediyorlar.

İran ve Sovyetler Birliği

Bu tarihi bağlam, Şarku’l Avsat gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni ve El-Arabiyye eski Genel Müdürü Suudi Arabistanlı Abdurrahman er-Raşid'in Washington ile Tahran arasında sızdırılan mutabakat metinlerini değerlendirirken çağrıştırdığı tabloyu ortaya koyuyor. Raşid’e göre sızdırılan anlaşmada 1975 Helsinki anlaşmasının kokusu var ve bunun nedeni ayrıntılardaki örtüşme değil, temel fikirdeki çatışmayı çözmek yerine dondurmak şeklindeki yapısal benzerlik. Her iki durumda da Washington maliyetli ve açık bir yüzleşmeyi engellemeye çalışırken, karşı taraf mevcut bir nüfuz ya da siyasi gerçeğin üstü kapalı olarak tanınmasını elde ediyor.

Ancak bu karşılaştırma köklü farklılıkları da barındırıyor. Sovyetler Birliği, görece istikrarlı coğrafi ve siyasi bloka sahip bir süper güçtü. Oysa İran bugün emsalsiz askeri, ekonomik ve güvenlik baskılarıyla ve bazı iç ve bölgesel krizle boğuşuyor. Öte yandan 7 Ekim'den bu yana biriken kayıplarına karşın, savaştaki etkinliğini kanıtlamış vekillik ağlarına sahip olmayı da sürdürüyor.

Bununla birlikte dikkat çekici bir benzerlik göze çarpıyor. Olası herhangi bir anlaşma, Tahran'a nükleer dosya, deniz ulaşımı ve bölgesel güvenliğe ilişkin taahhütler karşılığında bölgesel rolünün zımnen tanınmasını sağlayabilir.

Gerçekçi maddeler mi yoksa tuzak mı?

ABD ile İran arasında dolaşımdaki mutabakat muhtırası taslağı, gerilimi kontrol altına almayı ve 60 gün içinde daha kapsamlı bir uzlaşı için zemin hazırlamayı hedefleyen aşamalı bir anlaşmaya işaret etmektedir. Reuters'a konuşan İranlı bir yetkiliye göre Tahran, Hürmüz Boğazı'nı ticari deniz trafiğine derhal yeniden açmayı taahhüt ederken ABD, İran limanlarındaki deniz ablukasını bir ay içinde kademeli olarak kaldırmayı kabul ediyor. Taslak aynı zamanda ABD’nin uyguladığı yeni yaptırımların dondurulmasını, İran’ın petrol ihracatının bir bölümünü yeniden başlatmasına olanak tanınmasını ve yaptırımların kaldırılması ile yeniden yapılanmaya yönelik kapsamlı müzakerelere hazırlık olmak üzere dondurulmuş 25 milyar dolarlık varlıklarının serbest bırakılmasını öngörüyor.

İran, nükleer dosya çerçevesinde nükleer silah üretmemeyi veya edinmemeyi kabul ederken geçiş dönemi boyunca nükleer programının mevcut durumunu, ilave zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı ve mevcut tesisleri genişletmemeyi kapsayacak biçimde muhafaza etmeyi kabul ediyor. Buna karşın Washington, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yönetimi ile izleyen iki ay içinde müzakere edilecek nihai bir anlaşma çerçevesinde zenginleştirme faaliyetlerinin geleceğine ilişkin mekanizmaları ele almayı kabul ediyor. Bu durum, muhtırayı iki taraf arasındaki anlaşmazlıklar için kalıcı bir uzlaşıdan çok geçici bir gerilimi azaltma çerçevesine dönüştürüyor.

Suudi düşünür Raşid açısından en tehlikeli madde ise ‘bölgesel saldırmazlık anlaşmasına’ ilişkin sızdırılan bilgiler. Bu hüküm, Tahran'ın bölgede istikrarsızlaştırıcı rolüyle öne çıkan vekil güçlerine dokunulmazlık tanıyabilir. Böyle bir durum ise bölgesel aktörler için kabul edilmesi güç bir tablo oluşturuyor.

Suudi Arabistan’ın söylemi farklı bir rotada 

Bölgesel güvenliğin geleceğine dair bu tartışma bağlamında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığında tam yetkili bakan olarak görev yapan Menal Rıdvan, bu yılki Oslo Özgürlük Forumu (Oslo Freedom Forum/OFF) konuşmasında ‘bölgesel hegemonya kurma girişimlerinin on yıllardır sürdüğünü ve bölge halklarına ağır insani, siyasi ve ekonomik bedeller yüklediğini’ vurguladı. Kalıcı istikrarın hegemonya ya da fiili durum dayatma yoluyla değil, iş birliği, ortaklık ve devletlerin egemenliğine saygıya dayalı kolektif güvenlik çerçevesiyle sağlanabileceğini ifade etti.

Ulusal kurumların güçlendirilmesini, güç kullanımının meşru devlet otoritesiyle sınırlandırılmasını ve devlet yapıları dışında faaliyet gösteren silahlı grupların rolünün ele alınmasını isteyen Rıdvan, ‘güvenlik ve istikrarın egemenlik ya da halkların hakları pahasına sağlanamayacağını’ vurguladı. Öte yandan Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasını destekleme sürecindeki katkıları nedeniyle Çin'i, Umman Sultanlığı'nı ve Irak'ı öven Rıdvan, bu çabaları ‘bölgesel istikrar ve diyaloga önemli bir katkı’ olarak nitelendirdi.

Britannica Ansiklopedisi, 1973 temmuzunda Helsinki’de yapılan dışişleri bakanları toplantısının ardından Eylül 1973'ten Temmuz 1975'e uzanan süreçte anlaşma metnini hazırlamak üzere Cenevre'de komisyonların oluşturulduğunu belgeliyor. Sovyetler Birliği'nin asıl hedefi, sınırların dokunulmazlığı ve devletlerin iç işlerine karışmama güvenceleri aracılığıyla Doğu Avrupa'daki savaş sonrası hegemonyasının zımnen tanınmasını sağlamaktı.

ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri, bu resmi tanıma karşılığında Sovyetler Birliği'ni insan haklarına saygı, Doğu ile Batı Avrupa arasındaki iletişimin genişletilmesi, seyahat özgürlüğü ve bilginin sınırlar ötesinde serbestçe dolaşımı gibi konularda taahhüt almaya zorladı.

Helsinki Zirvesi’nde imzalanan ‘nihai belge’ her iki tarafın da bakış açısını yansıtıyordu. Fiilen anlaşma, İkinci Dünya Savaşı'nın resmi olarak sona erişini simgeleyen bir nitelik kazanarak savaşın ardından şekillenen, Almanya'nın iki devlete bölünmesi de dahil olmak üzere bütün Avrupa ulusal sınırlarını tanıdı.

‘Kissinger’ın kalıcı büyüsü

O tarihi anlaşmanın 50. yıl dönümünde, yaklaşık iki yıl önce, Avrupalılar söz konusu adımı yeniden değerlendirdi. Avrupa Reform Merkezi'nin kapsamlı raporu, anlaşmanın maddelerini kaleme alan ve başında ABD'nin dünyaca tanınan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın geldiği politikacıların uzmanlığını takdirle karşılamakla birlikte, ortaya çıkan sonuçların Batı'nın kendisi açısından da son derece sürpriz olduğuna dikkati çekti.

Dönemin uluslararası konjonktüründe Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla noktalanan dönüşümlerin tohumlarını atan temel fırsatların yeşerdiğine işaret eden Rıdvan, nihai belgedeki insan hakları maddelerinin teorik metinler olmanın ötesine geçtiğini, ‘Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki kültürel, akademik ve medya alışverişlerinin genişlemesine kapı aralayan uluslararası yumuşama iklimi sayesinde en kalıcı ve en canlı unsur hâline geldiklerini’ vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu süreç, yeni bir kuşak Batılı diplomat, araştırmacı ve gazetecinin Doğu Avrupa'daki genç Sovyet muhalifleri ve bağımsız düşünürlerle doğrudan köprüler kurmasının önünü açtı.

Ancak bu sonuçlar İran'a, iç dinamiklere ve muhalefete uygulandığında pek çok temel nokta farklılık gösteriyor. Bunların başında rejimin dini renk taşıyan ideolojik yapısı geliyor. Yurt dışındaki muhalefetin durumu da kritik bir etken. Mevcut savaşın seyri bu muhalefetin kırılganlığını açıkça ortaya koyarken, güvenlik baskısına rağmen 2022 yılında Mahsa Amini'nin ölümünün ardından şekillenen iç kaynaklı hareketin çok daha güçlü ve çok daha dinamik bir etki yarattığı görülüyor.

Bu arada analistler, mevcut bölgesel durumun sürmesinin hedefsiz dahi olsa herhangi bir anlaşmadan daha ağır sonuçlar doğuracağını öne sürüyor; bu değerlendirme, savunma ve caydırıcılık arasındaki dengeyi başarıyla kuran ve İran'la açık bir yüzleşmeden kaçınan Körfez yaklaşımına karşın geçerliliğini koruyor.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Siyasi İşler ve Müzakereler Sorumlusu Genel Sekreter Yardımcısı Abdulaziz el-Uvayşık, KİK üyesi ülkelerin ekonomilerinin krizden farklı derecelerde doğrudan etkilendiğini vurguladı. Uluslararası Para Fonu (IMF), geçtiğimiz yıl ekim ayında bazı KİK ülkeleri için 2026 yılında yüzde altıyı aşan güçlü büyüme oranları öngörmüştü. Ancak şimdi, bazı ülkelerin yüzde sekizden fazla küçüleceğini tahmin ediyor. Bu oran, her ülkenin su yoluna olan ihracat bağımlılığına ve kapanmanın süresine göre farklılık gösteriyor.

İhracattaki düşüş ya da durmanın yanı sıra İran’ın düzenlediği saldırılardan kaynaklanan maddi hasar ve kaçan fırsatların yol açtığı görünmez kayıp da gündemdeki yerini koruyor. Yatırım kararları ya erteleniyor ya da yeniden değerlendiriliyor.

Yüzyılın uzlaşısı

Suudi siyasi analist Saad el-Hamid, Washington ile Tahran arasındaki mevcut çatışmayı, birbirinden farklı karmaşıklıklarının bu yüzyılın ‘en zorlu uzlaşı müzakerelerinin yarattığı bir süreç’ olarak nitelendirdi.

Bu karmaşıklığın kökeninin ABD-İsrail ittifakının darbelerinin ardından İran rejiminin çökeceğine dair başlangıçtaki beklentilere dayandığını belirten Hamid’e göre, bu beklentiler rejimin direniş kapasitesi ve Hürmüz Boğazı ablukasıyla küresel ekonomiyi tehdit etme gücüyle yüzleşince sarsıldı. Bu tablo bölgeyi ‘ne barış ne savaş’ şeklinde tanımlanabilecek karmaşık bir duruma sürüklerken, iki taraf arasındaki güvensizlik nihai bir senaryoya ulaşmayı engelledi. İran hükümetinde, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve katı muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlıkla somutlaşan yapısal bir kriz ortaya çıktı. Belirgin, birleşik ve kararlı siyasi kararlar alabilecek bir liderlik ortadan kalktı.

İran'ın ‘içeride yaşadığı çelişkileri’ sorunun özü olarak gören Hamid, boğucu ekonomik baskılar altında farklı tarafların taviz verme konusundaki görüşlerinin birbirinden keskin biçimde ayrıştığını ve buna İsrail faktörünün de eklendiğini belirtti. Hamid'e göre Netanyahu, savaşları uzatma güdüsüyle ‘olası her anlaşmayı sabote etmeye’ çalışıyor.

Suudi Arabistan, Kızıldeniz güzergahı ve geniş kara yolu ağı sayesinde Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından çok fazla etkilenmedi. Bununla birlikte, ihracat hacmi ve değeri güçlü küresel talebe bağlı olduğundan küresel ekonominin büyüdüğü dönemlerde en çok kazananlar arasında yer alıyor.

Başlama noktasına dönüş

Taraflar, Trump ve İran tarafından bir analistin hesaplamasına göre yaklaşık 80 kez gündeme getirilen zorlu anlaşmanın ilk taslağını imzalamak üzereyken, diplomatik süreçler savaş öncesinde Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, savaşın ağır kayıplarını önlemek için müzakere yoluyla bir çözüm çağrısında bulundukları ilk önerilere geri dönüyor. Bölge, İran'da geniş çaplı yıkım ve Körfez ülkelerine yönelik 7 binden fazla füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırısı dahil olmak üzere, yıpratıcı bir yıkıma maruz kaldı.

Bunun yanında Hürmüz Boğazı'nın tamamen felç olması, günlük 13 milyon varil petrolün akışını durdurdu. Ayrıca şiddetli bir ekonomik daralma ve küresel gıda güvenliği tehdidi de ortaya çıktı.

Buna rağmen, anlaşma Binyamin Netanyahu’nun engeliyle karşı karşıya. Çünkü Netanyahu, savaşı sürdürme konusundaki siyasi çıkarlarını gözeterek ve askeri hedeflerini engellediğini düşündüğü stratejik bağ kurmayı reddederek, Lübnan’la ilgili maddenin gerekliliklerinden kaçınabilir.

Böylece Helsinki'den çıkarılacak en önemli ders, büyük anlaşmaların imzalandıkları gün taraflara ne kazandırdıklarıyla değil, uzun vadede ne tür dönüşümler yarattıklarıyla ölçüldüğü dersidir. Sovyetler Birliği, 1975 yılında nüfuzlarının kalıcı olarak tanındığını sanmışlardı, ancak aynı anlaşma daha sonra Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle sonuçlanan siyasi ortamın bir parçası haline geldi.

Bugün, Washington ile Tahran arasında yeni bir anlaşmanın hatları çizilirken, ‘anlaşma İran'ın varlığını teyit mi edecek, yoksa zamanla Avrupa'nın çehresini değiştiren Helsinki etkisinin Ortadoğu versiyonuna mı dönüşecek?’ sorusu cevap bekliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Dünyanın en kritik deniz ticaret yollarından birinde ticareti felce uğratan ve üç buçuk aydan uzun süredir devam eden durgunluğun ardından, ABD Başkanı Donald Trump’ın Washington ile Tahran’ın savaşı sona erdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı derhal yeniden açmayı öngören ön barış anlaşmasına vardığını açıklaması küresel ekonomide umutları yeniden canlandırdı.

Trump’ın kendi sosyal platformu üzerinden yaptığı, “Dünya gemileri, motorları çalıştırın... Petrol akmaya başlasın!” şeklindeki coşkulu paylaşımı, 28 Şubat’ta başlayan çatışmaların ardından sert dalgalanmalar yaşayan enerji ve finans piyasaları için uzun süredir beklenen bir yeşil ışık olarak değerlendirildi.

Tarafların ön mutabakat zaptını önümüzdeki cuma günü İsviçre’de resmen imzalayacağının açıklanmasının ardından küresel piyasalar jeopolitik gerilimin azalmasını hızla fiyatlamaya başladı. Gösterge Brent petrolünün vadeli kontratları yüzde 4,5’i aşan düşüşle varil başına 84 doların altına gerileyerek savaşın ilk günlerinin yaşandığı mart ayından bu yana en düşük seviyelerini gördü. Öte yandan Tokyo ve Seul borsalarında hisse senedi endeksleri yaklaşık yüzde 5 yükselirken, kripto para piyasasında da yeniden hareketlilik yaşandı. Bitcoin’in değeri 65 bin 600 dolar seviyesinin üzerine çıkarak yükselişini sürdürdü.

Asya... En büyük kazanan

Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, Körfez enerji kaynaklarına yüksek derecede bağımlı olan ve ekonomik sonuçların en ağır yükünü taşıyan Asya için bir can simidi niteliği taşıyor. Zira boğazdan geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatlarının yüzde 80’inden fazlası normal şartlarda Asya pazarlarına ulaşıyor. Savaşın sürdüğü aylarda Asya para birimleri değer kaybederken, enflasyon baskısı da belirgin şekilde arttı. Enerji arzındaki ciddi daralma, özellikle Pakistan, Vietnam ve Filipinler gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomik görünümünü olumsuz etkiledi. Filipinler, yaşanan enerji sıkıntısı nedeniyle ulusal enerji acil durumu ilan etmek zorunda kaldı.

sdfvbf
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Japonya ve Güney Kore gibi güçlü rezervlere sahip sanayileşmiş ekonomiler de şişen enerji ithalat faturaları nedeniyle ulusal para birimleri üzerinde benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle bölge liderleri anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, anlaşmayı ‘çözüme doğru atılmış büyük bir adım’ olarak nitelendirirken, Hürmüz Boğazı’nda güvenli ve serbest deniz ulaşımının kalıcı biçimde sağlanmasını umduğunu ifade etti. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese de benzer bir değerlendirmede bulunarak, bu stratejik geçiş koridorunun yeniden işler hale gelmesinin bölge ekonomileri üzerindeki baskıların hafifletilmesi açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Etkisi yıl sonuna kadar sürecek

Piyasalarda hâkim olan iyimser havaya rağmen ekonomi uzmanları ve enerji sektörü analistleri temkinli olunması gerektiği uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre ticaret akışlarının tamamen normalleşmesi haftalar, hatta bazı alanlarda aylar sürebilir. Enerji danışmanlık şirketi Wood Mackenzie’nin Asya-Pasifik Bölgesi Başkan Yardımcısı Joshua Ngu, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte petrol ve doğal gaz sevkiyatlarının hızla başlayacak olmasının olumlu bir gelişme olduğunu belirtti. Ancak Ngu’ya göre, boğazın kapalı kaldığı her gün ekonomik hasarın boyutunu artırırken, lojistik sektöründeki aksaklıkların da daha derin ve kalıcı hale gelmesine yol açtı.

Uzmanların dikkat çektiği en karmaşık sorunlardan biri ise sıvılaştırılmış doğal gaz piyasası olarak öne çıkıyor. Asya’da doğal gaz fiyatları genellikle petrol fiyatlarını üç ila altı aylık gecikmeyle takip ediyor. Bu nedenle mart ayında varil başına 100 dolara kadar yükselen petrol fiyatlarının etkisi, önümüzdeki aylarda doğal gaz piyasalarına daha belirgin şekilde yansıyacak. Bu durum, petrol fiyatlarında yaşanan son gerilemeye rağmen doğal gaz ve elektrik fiyatlarının yükselmeye devam edebileceği anlamına geliyor. Uzmanlar, enerji maliyetlerinin en azından yıl sonuna kadar tüketiciler ve sanayi sektörü üzerinde baskı oluşturmayı sürdürebileceği görüşünde.

Gübre ve petrokimyasallar

Hürmüz Boğazı’nın önemi yalnızca petrol sevkiyatlarıyla sınırlı değil. Boğaz aynı zamanda günlük yaşam ve küresel üretim açısından kritik öneme sahip stratejik ürünlerin ticaretinde de kilit rol oynuyor. Körfez ülkeleri, azotlu gübrelerin temel bileşeni olan üre gübresinin küresel arzının üçte birinden fazlasını karşılıyor. Boğazın kapanması ise Güneydoğu Asya’da mayıs ile temmuz ayları arasındaki kritik ekim sezonunu olumsuz etkiledi. Asya Kalkınma Bankası Baş Ekonomisti Albert Park, yaşanan aksamanın küresel gıda güvenliği açısından ciddi riskler oluşturduğunu belirterek, tarımsal verimdeki düşüşün etkilerinin yılın ilerleyen dönemlerinde daha belirgin şekilde hissedileceği uyarısında bulundu.

Sanayi cephesinde ise Japonya ve Güney Kore’deki fabrikalar, plastik ve gıda ambalajı üretiminde kullanılan hayati öneme sahip bir petrol türevi olan nafta tedarikinde ciddi sıkıntılarla karşılaştı. Ayrıca yarı iletken üretiminde kritik rol oynayan helyum gazı arzında da önemli daralmalar yaşandı. Japonya Doğal Kaynaklar ve Enerji Ajansı danışmanlarından Haruhiko Sakaino, Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede tedarik zincirlerinde meydana gelen hasarı ‘yıkıma uğramış kılcal damarlara’ benzetti. Sakaino, sorunun yalnızca ithalatın yeniden başlamasıyla çözülemeyeceğini belirterek, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretim kapasitelerini eski seviyelerine ulaştırmalarının yaklaşık bir yıl sürebileceğini ifade etti.

Hindistan: Beklenen toparlanma ve daha düşük fatura

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçılarından biri olan Hindistan açısından anlaşma, önemli bir ekonomik rahatlama anlamına geliyor. Başlıca enerji tedarikçilerinden gelen petrol ve doğal gaz tankerlerinin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli şekilde geçmeye başlaması, son aylarda rekor seviyelere çıkan nakliye maliyetleri ile deniz taşımacılığı şirketlerinin uyguladığı yüksek risk sigortası primlerinin düşmesine katkı sağlayacak. Bu normalleşmenin ilk somut işaretlerinden biri, Katar’dan yüklediği sıvılaştırılmış doğal gaz kargosuyla Hindistan’ın Dahej terminaline doğru yola çıkan Disha adlı LNG tankerinin boğazı geçmesi oldu. Söz konusu gemi, mart ayının başından bu yana Hürmüz Boğazı’nın batısında bekletiliyordu.

xcsdvfd
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Petrol fiyatlarında yaşanacak kalıcı düşüşün Hindistan ekonomisine çok yönlü katkı sağlaması bekleniyor. Daha düşük enerji fiyatları, ülkenin yüksek ithalat faturasını azaltırken rupi üzerindeki baskıyı hafifletecek, cari açığın daralmasına yardımcı olacak ve enflasyonun kontrol altına alınmasını destekleyecek. Olumlu etkinin havacılık, petrokimya, gübre ve lojistik sektörlerine de yansıması öngörülüyor. Yüksek yakıt maliyetleri nedeniyle son dönemde ciddi zararlarla karşı karşıya kalan bu sektörlerdeki birçok şirketin, bir çeyrekte uğradığı kayıpların neredeyse bir yıllık kâra eşdeğer seviyelere ulaştığı belirtiliyor.

Kaygılar ve belirsiz bir gelecek

Bununla birlikte, piyasalardaki mevcut iyimserliğin sürmesi, büyük ölçüde jeopolitik ortamın istikrarlı kalmasına ve Ortadoğu’da çatışmaların yeniden alevlenmemesine bağlı. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin ayrıntıların henüz netleşmemiş olması, belirsizlikleri koruyor. İran’ın Fars haber ajansı, boğazdaki gemi trafiğinin İran ile Umman tarafından ortaklaşa düzenleneceğini bildirdi. Ancak bu yaklaşımın, anlaşmanın temel unsurlarından biri olarak seyrüsefer özgürlüğünü gören Washington’ın tepkisini çekebileceği değerlendiriliyor. Öte yandan mevcut anlaşma, İran’ın nükleer programının geleceğine ilişkin müzakereler için yalnızca 60 günlük bir süre öngörüyor. Bu durum, varılan uzlaşının kalıcı bir çözümden ziyade geçici bir düzenleme niteliği taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.

Uzmanlara göre, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla mevcut kriz sona erse bile yaşananlar küresel ticaret ve enerji stratejilerinde kalıcı değişimlere yol açmış durumda. Hem enerji ithalatçısı hem de ihracatçısı ülkeler, dünya ekonomisinin yeniden yalnızca ‘30 kilometrelik bir geçiş koridoruna’ bağımlı kalmaması için ticaret güzergâhlarını ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikalarına hız vermiş bulunuyor.


Yahudi Araştırmaları Enstitüsü: İsrailliler iç savaştan korkuyor

Cumartesi günü, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Kudüs'teki konutunun yakınlarında hükümetini protesto eden bir göstericiyi gözaltına alan iki İsrailli kadın polis memuru (DPA)
Cumartesi günü, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Kudüs'teki konutunun yakınlarında hükümetini protesto eden bir göstericiyi gözaltına alan iki İsrailli kadın polis memuru (DPA)
TT

Yahudi Araştırmaları Enstitüsü: İsrailliler iç savaştan korkuyor

Cumartesi günü, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Kudüs'teki konutunun yakınlarında hükümetini protesto eden bir göstericiyi gözaltına alan iki İsrailli kadın polis memuru (DPA)
Cumartesi günü, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Kudüs'teki konutunun yakınlarında hükümetini protesto eden bir göstericiyi gözaltına alan iki İsrailli kadın polis memuru (DPA)

Yahudi Araştırmaları Enstitüsü’nün (YIVO) dün yayımlanan yıllık raporunda İsrail toplumundaki iç bölünmeye ilişkin endişelerin arttığı ortaya çıktı. Ankete katılanların yarısından fazlası toplumsal kutuplaşmayı devletin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit olarak değerlendirirken rapor, İsrail basınının ‘olası bir iç savaş’ olarak nitelendirdiği senaryonun Filistinlilerle çatışmadan ve İran'ın nükleer programından ‘daha fazla beka riski’ oluşturduğu kaygısını taşıyan İsrailliler olduğunu gözler önüne serdi.

Rapora göre ankete katılanların yüzde 55'i iç bölünmenin İsrail için en büyük tehlikeyi teşkil ettiğini düşünüyor. Bu oran, yüzde 23 ile ‘İran’ın nükleer programının oluşturduğu tehdidi’ ve yüzde 18 ile Filistinlilerle çatışmayı seçenlerin belirgin biçimde önünde yer alıyor.

İsrail gazeresi Maariv, raporun ‘İsraillilerin Filistinlilerden ve İran'ın nükleer programından çok iç savaş tehlikesinden ciddi biçimde korktuğunu’ ortaya koyduğunu yazdı. Her 10 İsrailliden 6'sı (yüzde 60) ise İsrail içinde kan dökülmesi ve fiziksel şiddet (iç savaş) için şu an gerçek bir tehlikenin mevcut olduğu görüşünde birleşiyor.

Raporda ayrıca İsrail'deki en büyük Yahudi grubu olan laik kesimin yaklaşık yarısının, İsrail'in çocukları ve torunları için en doğru ve en güvenli yaşam yeri olduğuna artık inanmadığını kabul ettiği ortaya kondu.

Halkın büyük çoğunluğu (yüzde 80) Haredilerin (Ultra-Ortodoks Yahudiler) zorunlu askerliğe tabi tutulmasını desteklerken Haredilerin bu karşı duruşu katı bir şekilde devam ediyor. Haredilerin yüzde 79'u, ‘özellikle kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak tasarlanmış ayrı yapılar sunulduğu durumlarda dahi’ askere alınmaya karşı çıktığını ifade ediyor.

sdvfdev
Kudüs'te zorunlu askerlik karşıtı bir gösteriye katılan Harediler, 30 Haziran 2024 (AP)

İsrail basını, raporun bugün İsrailliler arasında yakınlık duygusunu engelleyen temel faktörün milliyet, ırk ya da köken değil, birbiriyle rekabet eden siyasi kamplara (sağ ya da sol) aidiyet olduğunu açıkça ortaya koyduğunu aktardı.

Maariv haberinde, “Siyasi kutuplaşma her şeyi tahrip ediyor: Sol seçmenler, sağ seçmenlere yakınlıklarını yalnızca 1,25 puan olarak değerlendirirken sağ seçmenler sol seçmenlere yakınlıklarını 3,48 puan olarak değerlendiriyor” tespitine yer verdi.

Bennett, Netanyahu'nun yeniden seçilmesi konusunda uyardı

Öte yandan eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, Başbakan Binyamin Netanyahu'ya sert biçimde yüklenerek İsraillileri ‘Netanyahu'nun bir dönem daha görevde kalmasının İsrail'i toplumundan yoksun bırakacağı’ konusunda uyardı.

Bu yılın sonlarında gerçekleşmesi beklenen seçimlerde Netanyahu'nun en güçlü rakibi olarak görülen Bennett Times of Israel gazetesine verdiği röportajda, Netanyahu'nun her konudaki tutumunu sert bir dille eleştirdi.

Bennett’e göre Netanyahu ‘yönetme, savaşları kazanma, güvenlik ve düzeni yeniden tesis etme, dini aşırıları İsrail toplumuna entegre etme ve İsrail'in zedelenen uluslararası itibarını onarma yeteneğini’ yitirdi.

Şu an birden fazla cephede sürdürülen ‘uzun soluklu savaşı’ eleştiren Bennett, bunun ‘İsrail'in doktriniyle bağdaşmadığını’ ve ‘toplumu, askerleri ve ekonomiyi tükettiği gibi devletin uluslararası konumunu da zayıflattığını’ vurguladı.

Bennett yaklaşan seçimleri ‘İsrail tarihinin en önemli seçimi’ olarak nitelendirdi.

Eski Başbakan Yair Lapid ile birlikte seçimlere tek çatı altında girme kararı aldıkları Birlikte Partisi’nin seçim kampanyası merkezinde gazeteye konuşan Bennett, İsrail'in ‘bir beka anıyla’ karşı karşıya olduğunu belirterek mevcut hükümetin bir dönem daha iktidarda kalmasının İsrail'i ‘ekonomisiz, toplumsal dokusundan yoksun ve etkin uluslararası konumunu yitirmiş bir hâlde bırakacağı’ uyarısında bulundu.

rfb
Bennett ve Lapid, dün akşam İsrail'in Herzliya kentinde ortak basın toplantısı düzenledi (EPA)

2021-2022 yılları arasında Netanyahu'nun koltuğunu devralan Bennett, Netanyahu'nun aşırı sağcı koalisyon ortakları Itamar Ben Gvir ve Bezalel Smotrich'e olan bağımlılığının onu işlevsiz kıldığını düşünüyor. Bennett ayrıca hükümetin Haredilerin zorunlu askerlik meselesini ele alış biçimini de sert dille eleştirerek İsrail'in onlarca yıldır sürdürdüğü Haredi özerkliği anlayışını ‘yavaş bir ulusal intihar’ olarak nitelendirdi.

Yerleşimci şiddetiyle ilgili olarak ise masum Filistinlilere ve askerlere yönelik şiddeti ‘mümkün olan en güçlü ifadelerle’ kınayan Bennett, “İsrail'e hukuku ve düzeni yeniden getireceğim” dedi.

Bennett, Filistinliler konusunda ise şunları söyledi:

“İsrail'in güvenliğini korurken Filistinlilerin onurunu ve geçim kaynaklarını da gözetecek. İsraillilerin güvenliğini tehlikeye atmaksızın onların günlük yaşamını iyileştirecek adımları atmak için gerekli basiretimizi ortaya koyacağız. Ne onlar gidecek ne de biz.”

İsrail toplumunun 7 Ekim 2023 öncesinde bile mevcut hükümet eliyle zayıflatıldığını vurgulayan Bennett, yargı reformunun ve hükümetin tutumunun, İsrail halkının yarısına 'sizi küçümsüyoruz, sizden intikam alacağız' mesajı verdiğini söyledi.