Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Küçük devletlerin aşırı hırsı, onlara geçici bir nüfuz kazandırabilir, ancak kısa vadeli kazançlar bazen ağır maliyetlere dönüşebildiğinden, bu durum hızla bir yük haline gelir

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
TT

Çatışmanın kıyısından merkezine: Küçük devletler nüfuzlarını nasıl oluşturur?

Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)
Libya, kendi topraklarında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyelerine eğitim verdiğini kabul etti (Reuters)

İnci Mecdi

1970'lerin başlarında, Avrupa başkentlerinden ve Soğuk Savaş'ın gürültüsünden uzak olan Libya çölü, ortak dil ve ortak bir amaç paylaşmayan savaşçılar için gizli buluşma yeri haline geldi. Libya topraklarındaki kamplarda, yabancı silahlı grupların üyeleri, Muammer Kaddafi rejiminin doğrudan himayesi altında silah, sabotaj ve gizli operasyonlar konusunda eğitim aldılar. ABD'li yetkililere göre Libya, müttefiklere ev sahipliği yapmıyor, sınır ötesi şiddeti açık cephelerin olmadığı uluslararası bir çatışmada etki aracı haline getiren erken bir deneyde vekiller yetiştiriyordu.

1970'li ve 1980'li yıllar boyunca, bu destek modeli ulusötesi bir politikaya dönüştü ve uzak bölgelerdeki isyancı gruplar, binlerce kilometre uzaktaki rejimlerden doğrudan destek almaya başladı. Muammer Kaddafi rejiminin, İrlanda’da IRA, İspanya'da ETA, İtalya’da Kızıl Tugaylar (BR) ve diğer şiddet yanlısı sol gruplardan, Çad'daki Ulusal Kurtuluş Cephesi (FROLINAT) örgütüne, 1980'lerde Liberya ve Sierra Leone'deki iç savaşlarda etkili bir rol oynayıp Charles Taylor ve Foday Sinkoh gibi isimleri eğiterek ve finanse ederek Avrupa, Latin Amerika ve Afrika'da olmak üzere birkaç kıtadaki isyancı ve kurtuluş hareketlerini desteklemeye dayalı bir dış politika benimsemiş olması, bu durumun en belirgin örneğidir.

Kaddafi'nin isyancı gruplara verdiği destek, anti-emperyalist bir retorik benimsediğinden, siyasi etkisini genişletme, solcu ve devrimci hareketlere ideolojik destek verme arzusuna dayanıyordu. İkinci neden, Küba lideri Fidel Castro'nun, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Angola Halk Kurtuluş Hareketi'nin komünist güçlerini desteklemek için ülkesinin güçlerini Afrika'ya, özellikle Angola'ya göndermesine neden olan nedenin aynısıydı.

Bu tür iç çatışmalara dış müdahale devam ederken, büyük güçler genellikle savaş alanında doğrudan çatışmaya girmeden, vekalet savaşları yoluyla hesaplaşmaya çalışıyor. Ancak, 21. yüzyılda iki temel özellikle tanımlanan yeni bir model ortaya çıktı. Bu modelin amacı ideoloji ile değil, belirli ülkelerin jeopolitik genişleme ve bölgesel nüfuz elde etme konusundaki sınırsız hırsları ile ilgilidir. İkincisi ise bu rolü oynayanların, coğrafi ve demografik ağırlıklarını aşan roller arayışında dış müdahaleler için kaynaklarını sömüren küçük, zengin devletler olmasıdır.

Gözlemciler, günümüzün vekalet savaşlarının Soğuk Savaş dönemini karakterize eden ideolojik çerçevenin ötesine geçtiğini, modern dolaylı çatışmaların genellikle bölgesel güç mücadeleleri, kaynaklar için rekabet, mezhepsel bölünmeler ve jeopolitik konumlanmalar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Desteğin niteliği de daha karmaşık ve sofistike hale geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre artık geleneksel askeri yardımla sınırlı kalmayıp, silahlanma ve eğitime ilave olarak siber savaş, ekonomik baskı ve medya etkileme kampanyalarını da kapsıyor. Modern vekalet savaşları, devlet ve devlet dışı aktörler arasındaki sınırları da bulanıklaştırıyor.

Geleneksel vekalet savaşları, devletlerin diğer devletleri veya açıkça tanımlanmış isyancı grupların desteklemesine dayanırken, günümüzün çatışmaları, örgütsel olarak tutarsız milisler, terör örgütü olarak sınıflandırılan gruplar ve hatta stratejik hedefleri gerçekleştirmek için kullanılan suç ağlarının desteklenmesini de içeriyor.

Günümüzün vekalet savaşlarının genellikle birden fazla destekçisi olur ve tek bir çatışma içinde farklı güçler karşıt tarafları destekleyebilir. Bu da onları Soğuk Savaş dönemindeki savaşlardan daha karmaşık hale getiriyor. Suriye’deki iç savaş bunun açık bir örneği, birçok bölgesel ve uluslararası güç farklı grupları destekliyor. Birbiriyle iç içe geçmiş bir çıkarlar ağı oluşturuyor ve çatışmanın uzamasına katkıda bulunuyor.

Etkiyi en üst düzeye çıkarma çabası

Bölgesel etki her zaman bir ülkenin büyüklüğü veya geleneksel askeri gücüyle bağlantılı değildir. Küçük ülkeler, nüfuz alanlarını genişletmek için para, arabuluculuk ve ittifaklar yoluyla yatırım yapabilirler. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), lojistik uzmanlığını ve finansal kaynaklarını Sudan ve Afrika Boynuzu'ndaki yerel güçleri desteklemek için kullanırken, siyasi ve askeri ağlar aracılığıyla Libya'daki nüfuzunun kapsamını genişletti. Bu tür stratejiler, küçük devletlere daha fazla manevra alanı sağlarken, doğrudan savaşa girmeden bölgesel güç dengesinin şekillenmesine aktif olarak katılmalarını mümkün kılıyor.

Bu ülkeler, Yemen’deki muhalif grupları veya ayrılıkçı hareketleri kullanarak, içerdeki toprakları kontrol etmek için mali ve askeri destek yoluyla veya sosyal kontrolü sağlamak için siyasal İslamcı gruplara finansman temin ederek nüfuzlarını artırıyor. Yemen, Irak, Lübnan'daki vekil ağları ve hatta Suriye'deki eski Beşşar Esed rejimi ile ittifak yoluyla bu taktiklere başvuran İran rejiminin aksine, BAE, Katar ve Ruanda gibi ülkeler İran kadar büyük değiller. Ayrıca, İran örneğinde vekil ağı dini ideolojiyle birleşmişken, daha küçük devletlerde siyasi nüfuz arzusu ana itici güçtür.

Birleşmiş Milletler (BM) uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından geçtiğimiz yaz hazırlanan bir raporda, Ruanda'nın M23 isyancıları üzerinde kontrol sağladığı ve liderliği ele geçirdiği belirtildi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusunda ilerleyen isyancı hareket, Kuzey Kivu eyaletinin idari başkenti Goma şehrini ele geçirerek Ruanda'nın siyasi nüfuz kazanmasını ve maden zengini bölgelere erişimini sağladı.

Raporda, uzmanların Ruanda'nın Kongolu isyancılara sağladığı eğitim ve Kigali'nin kullandığı askeri teçhizat, özellikle de ‘hava varlıklarını etkisiz hale getirebilen yüksek teknolojili sistemler’ ayrıntılı olarak anlatıldı. Bu, isyancılara yorgun Kongo ordusu karşısında ‘belirleyici bir taktik avantaj’ sağladı.

BAE, Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) desteklerken, Yemen'de ülkenin güneyinden ayrılıp kendi devletini kurmak isteyen Güney Geçiş Konseyi'ne (GGK) destek veriyor. Bu durum, Suudi Arabistan ile BAE’yi karşı karşıya getirdi. Suudi Arabistan resmi bir açıklama yayınlayarak ‘BAE'nin Yemen'deki eylemlerinin ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve Suudi Arabistan’ın güvenliğinin aşılamayacak bir kırmızı çizgi olduğunu’ vurguladı.

Katar, Mısır, Suriye ve Libya'daki Arap Baharı ayaklanmalarında da İslamcı muhalefet gruplarını destekleyerek önemli bir rol oynayan BAE, Libya’daki iç savaşı sırasında Fecr-i Libya/Libya Şafak Tugayı grubuna destek sağladı. Türkiye ile koordinasyon içinde hareket etti ve Sudan gibi aracı ülkeleri kullanarak Libya'ya silah, eğitim ve savaşçıların ulaştırılmasını kolaylaştırdı.

Gözlemciler, bu ülkelerin dış müdahalelerinin, devletlerin kırılganlığı ve iç-bölgesel çakışmaların karakteristik olduğu bölgesel ortamlarda ‘küçük rejimlerin’ davranışlarını analiz etmek için daha geniş bir çerçeve içinde anlaşılabileceğini söylüyorlar. Küçük devletlerin ve Körfez'in dış politikaları konusunda uzman bir isim olan Avrupalı araştırmacı Matej Szalai, bu bağlamlarda nüfuzun, nüfus büyüklüğü veya doğrudan askeri güç gibi bir devletin geleneksel yetenekleriyle değil, daha çok iktidar rejiminin diğer devletlerin iç bölünmelerini, zayıf egemenliklerini ve siyasi ve sosyal sınırlarının geçirgenliğini kullanma becerisiyle bağlantılı olduğu değerlendirmesinde bulundu. Szalai’ye göre böylelikle yerel veya ayrılıkçı grupları desteklemek, güç dengesini yeniden şekillendirmek, stratejik çıkarları güvence altına almak ve ulusal topraklardan uzak çatışma bölgelerinde aktif bir varlık göstermek için dolaylı bir araç haline geliyor. Çatışma ve müdahaleye ilişkin bölgesel normlar da bu tür davranışların ortaya çıkmasında rol oynamaktadır, zira çatışmalar her zaman (modern) Vestfalyan devlet sistemi kurallarına göre değil, daha çok etki ağları ve esnek ittifaklar aracılığıyla yönetiliyor. Bu anlamda, bu politikalar, devlet ve egemenlik kavramlarının sürekli müzakereye tabi olduğu uluslararası bir ortamda siyasi ve güvenlik etkisini en üst düzeye çıkarma çabasını yansıtıyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki devlet sisteminin doğasının, kırılganlığına ve sürekli sızmalara açık olmasına rağmen, küçük devletlere geleneksel uluslararası ilişkiler modellerine kıyasla etkilerini en üst düzeye çıkarmak için nispi fırsatlar sunduğunu belirten Szalai, iç ve dış işler arasında net bir ayrım olmamasının, karşılıklı müdahaleyi yaygın bir uygulama haline getirdiğine işaret etti. Bunun da küçük devletler için en büyük tehdit olan doğrudan savaştan daha az maliyetli ve daha etkili bir araç olduğunun altını çizen Szalai’ye göre ayrıca, devletin zayıflığı, büyük kaynaklara ihtiyaç duymadan dış politikada kullanılabilecek devlet dışı aktörlere kapıyı aralıyor. Bununla birlikte ‘kapsamlı denge’ mantığı, büyük devletlerin militarizasyona yönelmesini sınırlarken bu da güç farkını azaltmakta ve küçük devletlere bölgesel sistem içinde daha fazla manevra alanı sağlamaktadır.

Aşırı hırs, ters sonuçlara yol açar

İsyancı grupları desteklemek, rakiplerini zayıflatmak veya etkilerini genişletmek isteyen devletler için yararlı bir taktik araç olabilir, ancak uzun vadede genellikle beklenmedik sonuçlara veya stratejik kayıplara yol açar. Tarihsel örnekler, bu tür grupları destekleyen devlet ile vekilleri arasındaki çıkar anlaşmazlıkları veya bir çıkış stratejisinin olmaması, özellikle de hedefleri sahadaki gerçek destek bağlamıyla uyumlu değilse, destekleyen devleti siyasi ‘tepkiye’ veya elde etmek istediği nüfuzun kaybına maruz bırakabileceğini gösteriyor. 1970'li ve 1980'li yıllarda Pakistan'ın Afgan mücahitlerine verdiği destekte de böyle oldu. Pakistan küçük bir ülke olmasa da o dönemde arabulucu rolünü üstlendi. Sovyetler Birliği’nin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, ülkedeki durum kötüleşti ve ardından radikalizm Pakistan'a sıçradı. Pakistan, araç olarak yarattığı gruplar üzerindeki kontrolünü kaybetti.

Georgetown Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, küçük ve zengin ülkelerin yabancı müdahale yoluyla ‘küçük boyutlarını aşma’ girişimlerinin, doğrudan veya dolaylı olarak yerel grupları veya silahlı grupları desteklemek gibi yüksek bir bedeli olduğunu söylüyorlar. Bu, bu ülkeleri, gidişatını veya sonucunu kontrol etme kapasitelerini aşan uzun süreli çatışmalara sürükleyebilir. Dahası, Libya ve Yemen'deki gibi karmaşık çatışmalara dahil olmak, bu ülkeleri daha büyük bölgesel güçlerle çatışmanın tırmanması riskine maruz bırakır ve etki araçlarını sürekli diplomatik ve güvenlik sürtüşmelerinin kaynağına dönüştürür. Gözlemciler, devlet dışı aktörlere güvenmenin öngörülemez dinamikler yarattığı konusunda uyarıyorlar, çünkü bu gruplar, özellikle insan hakları ihlalleri veya istikrarı bozma suçlamalarının gölgesinde nüfuz araçlarından siyasi ve ahlaki yükümlülüklere dönüşebilirler. Bu yüzden mali zenginlik bu stratejilerin başarısını garanti etmez. Aşırı hırs, en önemlisi bölgesel izolasyon, uluslararası itibarın kaybı veya devletin büyüklüğü ve uzun vadeli sonuçlarını taşıma kapasitesiyle orantısız yorucu çatışmalara karışmak gibi ters sonuçlar doğurabilir.



Hürmüz’de gemileri hedef alan saldırı dalgası büyüyor

Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
TT

Hürmüz’de gemileri hedef alan saldırı dalgası büyüyor

Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)

Gemilere yönelik saldırılar artarken petrol ihracatında sert düşüş yaşandı. Brent petrolün varil fiyatı 110 dolara yükselirken, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel enerji arzına ilişkin endişeleri artırıyor.

Körfez’de deniz ulaşımını tehdit eden riskler, savaşın başlamasından bu yana gemilere ve petrol tankerlerine yönelik saldırılarda benzeri görülmemiş bir artış yaşanmasıyla giderek büyüyor. Bu gelişme, küresel enerji arzının güvenliğine ilişkin endişeleri artırırken petrol fiyatlarının da yükselmesine yol açıyor.

ABD ile İran’ın Hürmüz Boğazı çevresinde karşılıklı askeri baskı uyguladığı bir dönemde, boğazdan geçişin maliyeti ve riskleri artıyor. Savaşı sona erdirmeyi amaçlayan müzakerelerin geleceğine ilişkin belirsizlik ise sürüyor.

Saldırılarda rekor artış

İngiliz Financial Times gazetesinin yayımladığı istatistiklere göre, ekim ayının ilk iki haftasında 24 gemi hedef alındı. Bu sayı, savaşın ilk iki haftasında saldırıya uğrayan 13 geminin yaklaşık iki katına karşılık geliyor.

Saldırılardaki artış, Hürmüz Boğazı’ndan geçişin Tahran ile Washington arasındaki mücadelenin başlıca cephelerinden birine dönüşmesiyle birlikte bölgedeki deniz güvenliği risklerinin genişlediğini ortaya koyuyor.

ghyju
Hürmüz Boğazı’nı geçtikten sonra bir boşaltma terminalinde ham petrolünü boşaltan Hindistan bayraklı tanker (Reuters)

Mevcut veriler, boğazdan geçişin giderek daha maliyetli hale geldiğine işaret ediyor. Gemilerin kaptanlarına, geçişin risklerini üstlenmeleri karşılığında aylık yaklaşık 100 bin dolar ödenmesi gerektiği belirtiliyor. Bu durum, deniz taşımacılığında işletme ve sigorta maliyetlerinin ne ölçüde arttığını gösteriyor.

Yeni saldırılar ve yangınlar

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), cumartesi günü yaptığı açıklamada, cuma akşamı Körfez’de Suudi Arabistan kıyıları açıklarında iki petrol tankerinin saldırıya uğradığını bildirdi.

Kurumun açıklamasına göre, ilk tanker Cübeyl kentinin 68 deniz mili kuzeydoğusunda kimliği belirlenemeyen bir mühimmatın isabet etmesi sonucu hasar gördü. Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) aktardığı bilgilere göre, olayın ardından geminin mürettebatı tahliye edildi ve herhangi bir yaralanma yaşanmadı. O sırada olayın çevre üzerinde olumsuz bir etkisi olduğuna ilişkin herhangi bir bildirim de yapılmadı.

İkinci olayda ise bir petrol tankerinin kaptanı, gemisinin küçük bir tekneden fırlatılan roketle hedef alındığını bildirdi. Cübeyl’in 78 deniz mili açığında meydana gelen saldırıda geminin arka kısmı hasar gördü. UKMTO, mürettebatın yerinin tespit edildiğini ve güvende olduklarını açıklarken hasarın boyutunun ve çevresel etkilerin henüz netlik kazanmadığını belirtti.

scdfvgbhj
Petrol varilleriyle birlikte Hürmüz Boğazı’nın görüntüsü (Reuters)

Deniz güvenliği şirketi Vanguard, saldırıya uğrayan gemilerden birinin Marshall Adaları bayraklı ST 3 adlı petrol tankeri olduğunu açıkladı. Şirket, tankerin mürettebatının yakındaki Birleşik Arap Emirlikleri bayraklı bir konteyner gemisine nakledildiğini bildirdi.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları’na bağlı deniz kuvvetleri, cumartesi günü bir petrol tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçerken deniz mayınına çarpması sonucu alev aldığını duyurdu.

İran medyasının aktardığı Devrim Muhafızları açıklamasında, tankerin 2 milyon varilden fazla ham petrol taşıdığı ve İran’ın izin vermediği bir güzergâhtan geçmeye çalıştığı öne sürüldü.

Reuters da İran medyasına dayandırdığı haberinde, iki tankerin deniz mayınlarına çarptığı ve gemilerde yangın çıktığı yönündeki iddiaları aktardı. Ancak bu anlatımları doğrulayan bağımsız bir teyit bulunmadığı belirtildi.

Tahran, söz konusu gemileri konum belirleme ve radar sistemlerini devre dışı bırakmakla ve izin verilmeyen bir güzergâhı kullanmaya çalışmakla suçladı. Olayların tüm ayrıntıları ve koşulları ise henüz açıklığa kavuşmadı.

cdvfbg
ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise petrol tankerlerinin deniz mayınlarına çarptığı yönündeki İran açıklamasını yalanladı. CENTCOM, gemilerin kullandığı güzergâhların mayınlardan arındırılmış olduğunu savunarak hasarların İran’a ait mühimmatlar veya insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılardan kaynaklandığını belirtti.

Petrol ihracatı sert düşüş kaydetti

Gerilimin sonuçları yalnızca gemilerin ve mürettebatın güvenliğiyle sınırlı kalmıyor; Körfez’den dünya pazarlarına petrol sevkiyatını da doğrudan etkiliyor.

Şarku’l Avsat’ın Deniz taşımacılığı ve enerji verilerinin analizinde uzmanlaşan Kpler şirketinden aktardığı verilere göre eylül ayında günlük ortalama petrol ihracatı 15,5 milyon varil düzeyindeydi. Bu miktar, 11 Ekim’de günlük 2,9 milyon varile kadar geriledi. Sert düşüş, petrol arzında yaşanan aksamanın boyutunu ortaya koydu.

Arzdaki daralma fiyatlara da yansıdı. Brent petrolün varil fiyatı, cuma günü işlemlerin kapanışında yaklaşık 110 dolara yükselerek geçen mayıs ayından bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Bu gelişmeler, deniz ulaşımındaki aksaklıkların sürmesi halinde enerji piyasaları üzerindeki baskının daha da artabileceği endişesini güçlendiriyor. Özellikle petrol tankerlerinin geçişine yönelik kısıtlamaların uzaması veya saldırıların daha fazla gemiyi ve petrol ihracatıyla bağlantılı tesisi kapsayacak şekilde genişlemesi, küresel arz üzerindeki riskleri artırabilir.

Riskler yalnızca ham petrol fiyatlarındaki yükselişle sınırlı değil. Arzda yaşanan aksaklıklar, nakliye ve sigorta maliyetlerine, oradan da akaryakıt fiyatlarına yansıyabilir. Bu durum, enerji ithalatçısı ekonomiler üzerindeki enflasyon baskısını artırabilir.

Hürmüz yeniden çatışmanın merkezinde

Hürmüz Boğazı, Körfez’den uluslararası pazarlara petrol ve doğal gaz ihracatında üstlendiği stratejik rol nedeniyle 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana ABD ile İran arasındaki mücadelenin merkezinde yer alıyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Tahran, boğazdaki deniz trafiğine kısıtlamalar getirdi ve kendisinden izin almadan geçmeye çalışan gemileri defalarca hedef aldı. Buna karşılık Washington, İran limanlarına abluka uyguladı ve deniz kuvvetlerinin bölgedeki varlığını güçlendirdi. ABD donanmasına ait unsurlar, boğazdan geçen petrol tankerlerine artan sayıda eşlik etmeye başladı.

İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Azmai, geçen hafta yaptığı açıklamada, geçiş sırasında tespit edilmemek amacıyla takip sistemlerini devre dışı bırakan gemilerin “düşman hedef” sayılacağı uyarısında bulundu. Bu açıklama, Tahran’ın deniz trafiği üzerindeki denetimini sıkılaştırma konusundaki kararlılığını ortaya koydu.

Gemilere yönelik saldırıların yoğunluğu, özellikle müzakerelerin tıkanması ve ABD ile İran arasında doğrudan çatışmaların yeniden başlayabileceğine ilişkin açıklama ve işaretlerin artmasıyla yükseliyor.

Mevcut durumda ABD Başkanı Donald Trump, askeri operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline ilişkin Amerikan güçlerinden planlar hazırlanmasını istediğini defalarca dile getirdi. Trump’ın son açıklamalarında, İran’ın Cebel-i Fes bölgesindeki nükleer tesisine “tüm bombaların anası” olarak bilinen bombayla saldırı düzenlenmesi ihtimaline de değindiği belirtildi.

İran, boğazdaki geçişleri denetleme ve izin verilen güzergâhları belirleme hakkını savunuyor. ABD ve diğer bazı taraflar ise bu uluslararası su yolundaki deniz trafiğinin tek taraflı kısıtlamalara tabi tutulmasına karşı çıkıyor.

Böylece Hürmüz Boğazı, yalnızca ticari bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak nüfuz mücadelesinde ve savaşın sona erdirilmesine yönelik pazarlıklarda tarafların birbirine karşı kullandığı bir baskı aracına dönüşüyor.

Ekonomik etkiler genişliyor

Saldırıların sürmesi ve boğazdan güvenli geçişe ilişkin belirsizlik, deniz ulaşımının normal seviyelerine dönmesini zorlaştırıyor. Ticari gemiler giderek artan güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalırken deniz taşımacılığı sektörü, mürettebatın ve yüklerin güvenliğini sağlamak için daha fazla önlem almak zorunda kalıyor.

Denizcilik sektöründen yetkililer, yakın zamanda boğaz yakınlarında iki ayrı olayda bir konteyner gemisi ile bir dökme yük gemisinin mühimmat isabet etmesi sonucu battığını bildirmişti. Bu gelişme, deniz taşımacılığında meydana gelen hasarın boyutlarının genişlediğine ilişkin işaretlere yenisini ekledi.

ABD’nin ablukası ve İran’ın uyguladığı kısıtlamalar devam ederken gerilimin nasıl seyredeceği, tarafların deniz ulaşımı ve deniz güvenliği konusunda uzlaşmaya varabilmesine bağlı kalıyor.

O zamana kadar enerji piyasalarının dalgalanmalara açık olması bekleniyor. Gemilere yönelik tekrarlanan saldırılar, bölgesel bir güvenlik krizinin ötesine geçerek petrol fiyatlarının, nakliye ve sigorta maliyetlerinin yükselmesi ve enflasyon risklerinin artması yoluyla küresel ekonomi üzerinde daha geniş çaplı bir baskı unsuru haline gelebilir.


Bangladeş kızamıkla mücadele ediyor

Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
TT

Bangladeş kızamıkla mücadele ediyor

Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)

Bangladeş, dünyadaki en büyük kızamık salgınını kontrol altına almakta zorlanıyor. Yetersiz veriler, bilinçlendirme çalışmalarındaki eksiklikler ve aşılamadaki açıklar nedeniyle daha da ağırlaşan kriz, uzmanlara göre aşılama oranlarının düşmesinin yol açabileceği ölümcül risk konusunda diğer ülkeler için de bir uyarı niteliği taşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), rutin aşılama programının 2025’te aksadığı Bangladeş’te, salgının mart ortasında başlamasından 9 Ekim’e kadar 202 bin şüpheli kızamık vakasının bildirildiğini açıkladı. Bu vakaların 22 bini laboratuvar testleriyle doğrulandı. Bu sayı, bu yıl herhangi bir ülkede kaydedilen en yüksek şüpheli vaka sayısı oldu.

WHO, son derece bulaşıcı olan hastalık nedeniyle şu ana kadar bin 147 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Kaydedilen ölümlerin yüzde 94’ünü beş yaşın altındaki çocuklar oluşturdu.

Bangladeş’te yaşananlar, aşılama oranı yüzde 95’in altına düştüğünde bir salgını kontrol altına almanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. WHO, salgınların önlenmesi için bu oranın gerekli olduğunu belirtiyor. Bangladeş, son birkaç yılda bu seviyeye yaklaşmıştı, ancak aşılama oranı 2025’te geriledi.

sd
Kızamık hastaları için ayrılmış izolasyon koğuşunda tedavi gören çocuklarına bakan ebeveynler (Reuters)

Reuters’ın WHO belgelerini incelemesi ve 10’dan fazla bilim insanı, sağlık çalışanı ve yetkiliyle yaptığı görüşmeler sonucunda, Bangladeş’in acil müdahale çalışmalarının, milyonlarca çocuğu kapsam dışında bırakan veriler, hazırlık eksiklikleri ve yeterli sayıda ebeveyne ulaşamama nedeniyle sekteye uğradığı ortaya çıktı.

WHO aşı danışmanı ve New York Üniversitesi Küresel Halk Sağlığı Fakültesi profesörü Mark Jit, “Bu, her ülke için gerçek bir uyarı” dedi.

Jit, salgınları aşılamayla önlemenin acil durumlara müdahale etmekten daha kolay, daha düşük maliyetli ve daha güvenli olduğunu belirtti.

Jit, “Müdahale çalışmaları sonunda salgını durduracaktır, ancak bu süreçte çok sayıda kişi kızamığa yakalanacak, bazıları ise hayatını kaybedecek” ifadelerini kullandı.

Bangladeş Başbakanı Tarık Rahman’ın sağlık işlerinden sorumlu özel danışmanı Ziyaeddin Haydar, eylül ayında Reuters’a yaptığı açıklamada, hükümetin salgını sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söyledi.

“Oğlumu defnettikten sonra geldiler”

178 milyon nüfuslu Bangladeş’in salgından en fazla etkilenen bölgelerinden biri olan Sylhet’te, iki yaşındaki Arman Hüseyin temmuz ayında hayatını kaybetti. Ailesinin, hastanede tedavi masraflarını karşılamak için sahip oldukları üç tekerlekli aracını satarak finanse ettiği tedavinin ardından çocuk, hastaneye yatırılmasından 24 saat sonra yaşamını yitirdi. Dört yaşındaki kız kardeşi ise kendisi de aşılanmamış olmasına rağmen hayatta kaldı.

D
Kızamık hastaları için ayrılmış koğuşta tedavi gören 6 yaşındaki bir çocuk (Reuters)

26 yaşındaki baba Emin Miya, Sylhet’teki uzak köylerine çocuklara zamanında aşı yapılması için hiçbir sağlık çalışanının gelmediğini söyledi. Miya, “Oğlumu defnettikten sonra geldiler” dedi.

WHO’ya göre kızamık, normal şartlarda her bin vakadan iki ya da üçünün ölümüne yol açıyor. Ancak yetersiz beslenme gibi etkenler nedeniyle hastalık, yoksul ülkelerde daha ölümcül olabiliyor.

Yine Sylhet bölgesinde bulunan Chhatak kasabasında, 30 yaşındaki marangoz Hümâyun Reşid’in dokuz aylık kızı, haziran ayında hayatını kaybetti. Labibe Ahter, acil aşılama programının aşılanma yaşını dokuz aydan altı aya indirdiği nisan ayında aşı olabilirdi.

Babası, “Bize haber vermek için hiçbir sağlık çalışanı gelmedi” dedi.

Bangladeş Sağlık Bakanı Serdar Muhammed Sakavat Hüseyin, mayıs ayında yaptığı açıklamada, acil aşılama kampanyasının salgın bölgelerindeki vaka sayısını ‘neredeyse sıfıra’ indirdiğini ve salgının kontrol altına alındığını söylemişti.

Ancak Bangladeş, eylül ayında yüksek ateş, öksürük ve deri döküntüsüne neden olan kızamıkta günlük ortalama bin 198 yeni vaka bildirdi. Bu, mayıs ayından bu yana kaydedilen en yüksek sayı oldu.

Bangladeş’teki salgın, özellikle daha zengin ülkelerde aşıya yönelik tereddütlerin arttığı bir dönemde yaşanıyor. Bu şüpheciliği ABD Sağlık Bakanı gibi isimler de yaygınlaştırıyor.

Uzmanlar, Bangladeş’te aşıya erişim ve aşılama konusunda farkındalık oluşturulmasının başlıca engeller arasında yer aldığını belirtti.

Bangladeş, yakın zamana kadar aşılama konusunda başarılı bir ülke olarak gösteriliyordu. WHO ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) tahminlerine göre, 2024’te kızamık aşısının ilk dozunu alan çocukların oranı yüzde 96’ya, tek dozla bağışıklık geliştiremeyen az sayıdaki çocuğu korumak amacıyla uygulanan ikinci dozu alanların oranı ise yüzde 93’e ulaşmıştı.

Ancak aynı yıl, Başbakan Şeyh Hasina’nın 15 yıllık iktidarını sona erdiren protestolar patlak verdi. Ardından yaşanan siyasi çalkantılar sırasında sağlık çalışanları greve gitti, aşı siparişleri gecikti ve rutin aşılama programlarında genellikle uygulanan takip dozları aksadı.

WHO ve UNICEF’in temmuz ayında yayımladığı raporda yer alan tahminlere göre, 2025’te ilk doz aşılama oranı yüzde 90’a, ikinci doz oranı ise yüzde 86’ya geriledi. Bu oranlar, sürü bağışıklığı olarak bilinen korumanın sağlanması için gerekli yüzde 95’lik seviyenin birkaç puan altında kaldı.

dcserghyj
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda tedavi gören 8 yaşındaki bir çocuk (Reuters)

Raporda ayrıca, 2023-2025 yılları arasında kızamık ve diğer hastalıklara karşı yapılan aşılara ilişkin resmî verilerin kalitesi konusunda da soru işaretleri gündeme getirildi.

Raporda, ilk verilerin bazı durumlarda aşılanan kişi sayısının hedeflenen nüfusun yüzde 100’ünü aştığını gösterdiği belirtildi. Bunun, uygulanan dozların veya hedef nüfusun hesaplanmasında yapılan hatalara işaret ettiği ifade edildi.

Acil yardım programı milyonlarca kişiyi göz ardı etti

Buna rağmen, kızamık salgınının başlamasının ardından Bangladeş hızla harekete geçti ve başlangıçta mücadelede başarılı olduğu izlenimi verdi.

Acil aşılama programının ardından, nisan ve mayıs aylarında yaklaşık 20 milyon çocuğa aşı yapılmasıyla yeni vaka sayısındaki artış ilk etapta yavaşladı. Hükümet, 6 ay ile 5 yaş arasındaki hedef yaş grubunda bulunan tüm çocukların aşılandığını açıkladı.

Ancak program gerçekte hedefine ulaşamadı. Bu durum, haziran ayında yürütülen başka bir rutin sağlık müdahalesinin hedef listesinde, aynı yaş grubunu kapsamasına rağmen kızamık aşılama kampanyasındakinden 4 milyon daha fazla çocuk bulunmasıyla ortaya çıktı.

Kızamık vakalarının 14 Eylül’de yeniden artması üzerine Reuters’a konuşan Haydar, “Bir açık var” dedi. Haydar, çocukların aşılanamamasını ebeveynlerin tereddüt etmesine veya çocukların hastalanmasına bağladı.

Başka sorunlar da ortaya çıktı.

Reuters’ın daha önce yayımlanmamış belgeleri incelemesi, hükümet, WHO ve diğer sağlık ortakları arasında nisan ve ağustos aylarında yapılan toplantıların ayrıntılarını ortaya koydu. Belgeler, hızlı hareket etme çabasının bazı eksikliklere yol açmış olabileceğini gösterdi.

19 Nisan’da yapılan toplantının tutanaklarına göre hükümet, zaman darlığı nedeniyle acil aşılama programını başlatmadan önce normalde dört tur halinde gerçekleştirilen hazırlık kontrollerinden yalnızca birini yapmayı tercih etti. Bu kontroller, aşıların soğuk zincirde saklanması için yeterli buzdolabı bulunup bulunmadığının doğrulanmasından aşılanması gereken çocuk sayısının belirlenmesine kadar birçok unsuru kapsıyor.

Tutanaklarda, tek tur halinde gerçekleştirilen kontroller sonucunda bölgelerin çoğunun hazır olduğunun, ancak tüm bölgelerin gerekli hazırlıkları tamamlamadığının belirlendiği kaydedildi.

Yoksullar bedelini ödüyor

Bangladeş’te kızamık ve kızamıkçığın ortadan kaldırılmasına yönelik Ulusal Doğrulama Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mahmud er-Rahman, “Hazırlık kontrolleri gerektiği gibi yapılmadığında, aşılamayı kaçıran ve bunun bedelini ödeyenler genellikle en yoksul ve ulaşılması en zor çocuklar oluyor” dedi.

Diğer yandan Haydar, nisan ayındaki aşılama kampanyasının dört hafta içinde başlatıldığını söyledi. Ancak 2017 yılına kadar Bangladeş’in bağışıklama programını yöneten Taculislam Abdulbari, bu tür kampanyaların normalde aylar süren bir planlama gerektirdiğini belirtti.

Ağustos ayında yapılan toplantıya gelindiğinde uygulamadaki eksiklikler tespit edilmişti. Toplantı tutanaklarında, kızamık vakası laboratuvar testleriyle doğrulanan ancak aşılanmamış çocukların oranının kampanya öncesinde yüzde 82, sonrasında ise yüzde 85 olduğu belirtildi. Tutanaklarda bu durumun, ‘kapsama alanındaki eksikliklerin devam ettiğini’ doğruladığı ifade edildi.

WHO, nisan ve ağustos aylarında yapılan toplantılara ilişkin soruları yanıtlamadı. Ancak örgütün Bangladeş’teki temsilci yardımcısı Dr. Rajesh Narwal, risk altındaki tüm çocukların aşılanması hedefinde hükümeti desteklemeye kararlı olduklarını söyledi.

Narwal, “Bu tür eksikliklerin tekrarlanmaması için rutin aşılama programının daha etkili ve dayanıklı hale getirilmesi gerekiyor” dedi.

Resmî kayıtlara göre 180 çocuğun hayatını kaybettiği Sylhet’te, Reuters’ın eylül ayında görüştüğü 16 aileden sekizi, çocuklara aşı yapmak üzere gelen sağlık çalışanlarını hiç görmediklerini söyledi. En az altı aile ise sağlık çalışanlarının bölgeyi ancak kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybettikten sonra ziyaret ettiğini belirtti.

Hükümet, eylül ayının sonunda önceki kampanyalarda aşılanamayan 3,4 milyon çocuğu hedefleyen yeni bir kampanya başlattı.

Sağlık Bakanı, bir basın toplantısında, “Hiçbir çocuğun geride kalmaması için tüm köylerdeki insanları sürece dahil edeceğiz” dedi.

Ancak her çocuğa ulaşmak hâlâ önemli bir sorun olmayı sürdürüyor. UNICEF ve Bangladeş İstatistik Bürosu verilerine göre çocukların yüzde 40’ına kadarı nüfus kayıtlarında yer almıyor. Hükümet verileri ise sağlık çalışanlarına ayrılan kadroların yaklaşık üçte birinin boş olduğunu gösteriyor.


Trump iki büyük okyanustan birini istedi... Google reddetti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump iki büyük okyanustan birini istedi... Google reddetti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, Amerikan teknoloji şirketi Google’ı, bir okyanusa kendi adını vermeye ikna etmeye çalıştığını, ancak şirketin bu öneriyi reddettiğini söyledi.

Georgia eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde konuşan Trump, şirketin temsilcilerine Atlas Okyanusu veya Pasifik Okyanusu’nun adını ‘Trump Okyanusu’ olarak değiştirmeyi önerdiğini belirtti. Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığına göre Trump, şirketin bu öneriye öfkeyle karşılık vererek, “Artık yeter. Bu kadarı da fazla. Daha fazlasını yapmayacağız” dediğini aktardı.

Trump, 2025 yılında Meksika Körfezi’nin adının Amerika Körfezi olarak değiştirilmesini öngören bir başkanlık kararnamesi yayımlamıştı. Geçtiğimiz ağustos ayında ise ABD ile Kanada sınırında bulunan Ontario Gölü’ne ‘Amerika Gölü’ adını vermişti.

Google, her iki isim değişikliğini de ABD’deki kullanıcılar için haritalarına yansıtmıştı.

Trump, destekçilerine Google’a ‘Trump Okyanusu’ adının yer aldığı bir harita gönderdiğini, ancak şirket temsilcilerinin bu fikri reddettiğini söyledi. Bu kez yalnızca şaka yaptığını öne süren Trump, yine de bunun aklına gelen en kötü fikir olmadığını belirtti.

Trump, uzun süredir okyanuslardan birinin adını değiştirmek istediğini dile getiriyor. ABD ile İran arasındaki savaş devam ederken İran’ı açıkça kışkırtma girişimi olarak Hürmüz Boğazı’nın adını ‘Trump Boğazı’ olarak değiştirmeyi de önermişti.