Çin lideri Şi Jinping ordusuna güvenmiyor mu?

Çin lideri, askeri kurum içinde sürekli şüphe ve güvensizlik üzerine kurulu bir yönetim sistemi inşa etti

Fotoğraf: Xinhua
Fotoğraf: Xinhua
TT

Çin lideri Şi Jinping ordusuna güvenmiyor mu?

Fotoğraf: Xinhua
Fotoğraf: Xinhua

Deng Yuwen

Ocak ayı sonlarında iki üst düzey general Zhang Youxia ve Liu Zhenli'nin görevden alınmasının ardından, Merkez Askeri Komisyonu'nda sadece Şi Jinping ve bir yardımcısı Zhang Shengmin kaldı. Son iki yılda, çok sayıda üst düzey Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) subayı uzun soruşturmalara tabi tutuldu. Eksik istatistikler, görevde olan bir düzineden fazla üst düzey generalin rütbesinin düşürüldüğüne işaret ediyor.

Şi Jinping, generallerine karşı sivil yetkililerine kıyasla daha acımasız ve sert davrandı. Bu sertlik, PLA'nın en yüksek komuta organı olan Merkez Askeri Komisyonu'ndaki sistematik tasfiye operasyonu ile açıkça görülüyor.

İktidar koridorlarında yolsuzluk şüphesiyle lekelenmiş bir figüre nadiren rastlanır, ancak asıl soru, liderliğin bu şüpheye karşı harekete geçmeyi seçip seçmeyeceğidir. Şi Jinping'in selefleri, bu iradeye sahip olmadıkları için yolsuzlukla mücadeleden kaçınmadılar; aksine, en önemli fark, iktidarın yapısının kendisinde yatıyordu. Şi, yalnızca Mao Zedong'unkine benzer bir tek adam yönetimi sistemi kurdu, ancak bu makale bunun nasıl ortaya çıktığına dair ayrıntılı bir inceleme yapmayacaktır.

fdv
Çin lideri Şi Jinping, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda, Ulusal Gün'den bir gün önce düzenlenen Şehitler Günü’nü anma törenine katılıyor, 30 Eylül 2025 (Reuters)

Şi Jinping'in muhalifleri, yönetimini totaliter olarak nitelendirme eğilimindeler; bu, ahlaki bir kınamanın geçerli bir ifadesi olabilir, ancak daha analitik bir bakış açısından, mevcut sistemin doğasını doğru bir şekilde yansıtmamaktadır. Şi Jinping rejimi, Mao Zedong'un veya Sovyet lideri Joseph Stalin'in yönetiminin totalitarizmine ulaşmadı. Buradaki fark, totalitarizmin düzeyinde değil, kısmen türündedir.

Şi, sivil yetkililere kıyasla generallerine karşı daha sert ve acımasız davrandı. Bu gayret, özellikle ordunun üst düzey liderliğine yönelik sistematik “tasfiyede” açıkça görülüyor

Klasik totalitarizm üç temel özelliğe dayanır. Birincisi, genellikle kitlesel seferberlik yoluyla tezahür eden, toplumu ve insan doğasını yeniden şekillendirmeye yönelik geniş çaplı bir proje olmasıdır. İkincisi, siyaseti mutlak yönetim konumuna yerleştirmesidir ki bu da özel hayatın tamamen siyasallaşmasına neden olur. Üçüncüsü, gizli polisi merkezi araç haline getiren, muhaliflerin keyfi olarak tutuklanmasını, cezalandırılmasını veya ortadan kaldırılmasını sağlayan, gözdağı ve korkutma temelli bir yönetim olmasıdır. Komünist totalitarizm, bu özelliklere ekonomik bir boyut daha yani özel mülkiyetin kaldırılması ve tam bir kamu mülkiyetinin dayatılmasını ekler.

Şi Jinping rejimi bazı yönlerden bu modele benzese de, toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kitlesel hareketler yoluyla sürdürülen seferberlikten büyük ölçüde yoksundur. Ayrıca, örgütsel ve psikolojik olarak Mao Zedong dönemini karakterize eden, liderliğin istediği zaman siyasi baskıyı ülke çapında kitlesel bir ivmeye dönüştürme kudretinde de yoksundur. Bu nedenle, onun hakkındaki daha doğru tanımlama, güçlendirilmiş bir otoriterlik, yani dijital çağda teknolojik ve örgütsel olarak güçlendirilmiş bir geleneksel otoriter yönetim olabilir.

Bu, daha ayrıntılı sosyal denetim, bürokratik aygıta uygulanan daha sıkı disiplin ve politikalar ile propagandanın daha merkezi koordinasyonu şeklinde kendini gösterir. Şüphesiz ki, siyasi baskı uygular ve düşünce ile ifade özgürlüğünü bastırır, ancak özünde insan doğasını yeniden şekillendirmek değil, Çin Komünist Partisi'ni yeniden şekillendirmek ve temizlemek amacını taşır.

dfv
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma kapsamında düzenlenen askeri geçit töreninde Halk Silahlı Polis birlikleri, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu süreç, Şi Jinping'in güvenliği koruma bahanesiyle gücü daha bireyselci ve otoriter bir şekilde yeniden yapılandırdığı Halk Kurtuluş Ordusu'nda en belirgin şekliyle görülmektedir. Bu yeniden yapılanma, daha önce daha bağımsız ve gizliliğe eğilimli olan orduda totalitarizme daha yakındır. Bahsedilen otoriterlik Şi'nin 2014 yılında tanıttığı, liderin tüm askeri meseleler üzerindeki tam kontrolünü güvence altına alan bir çerçeve olan Merkez Askeri Komisyonu başkanının sorumlulukları sistemi ile somutlaşmıştır.

Şi rejimi, toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kitlesel seferberlikten ve Mao döneminin siyasi baskıyı kitlesel eyleme dönüştürme kudretinden de yoksundur

Şi Jinping bu sistemi ordudaki en yüksek siyasi kurum konumuna yükselterek, onu en üstün siyasi norm ve sıkı kontrol aracı haline getirdi. İdeoloji, örgütlenme, kurallar, prosedürler ve hesap sorma mekanizmaları aracılığıyla bu düzenleme, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun tüm kılcal damarlarına nüfuz ederek Çin Komünist Partisi'nin silahlı kuvvetler üzerindeki mutlak liderliğini pekiştiriyor. Böylece sadakat sadece bir partiye değil, lidere yöneliyor ve itaat kolektif kararlara değil, bireysel yönetime bağlı oluyor.

Şi Jinping'in tasarımı sağlam görünüyor, ancak orduda mutlak liderliğin uygulanması kaçınılmaz olarak yapısal bir çelişki ile çarpışıyor. Zira başkanlık sistemi, prensipte, liderlik ve yönetimin yalnızca başkanın elinde toplanmasını gerektirir, ancak gerçekte, lider tüm bu sorumlulukları bizzat üstlenirse bu yoğunlaşma imkansız hale gelir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şi Jinping, en ince ayrıntıları denetleyecek zaman ve kudrete sahip değil, ayrıca operasyonlar, eğitim, teçhizat, hazırlık ve bakım gibi son derece teknik alanları günlük olarak yönetme deneyimine de sahip değil. Bu nedenle, rolü nihai karar verici ve son otorite olmakla sınırlı olmaya devam ediyor. Buna göre, ordunun günlük yönetimini güvendiği yardımcılarına devrediyor ve Merkez Askeri Komisyonu başkan yardımcıları bu yapıda çok önemli bir konumda yer alıyor. Uygulamada, Şi, aktif görevdeki generaller ve general rütbesindeki siyasi komiserlerden oluşan bu yardımcıları aracılığıyla hareket ediyor. Teorik olarak ise, Şi genel yönü belirliyor ve nihai kararları veriyor, yardımcıları ise fiili uygulamayı üstleniyor.

vfdvfd
Çin Merkez Askeri Komisyonu üyesi Liu Zhenli, Pekin'deki Xiangshan Forumu'na katılıyor, 30 Ekim 2023 (Reuters)

İşte ikilem burada yatıyor. Şi Jinping, başkan yardımcılarının yalnızca uygulamaya odaklanmasını, yetkin generaller olarak kalmalarını, otoritesine meydan okumamalarını veya bağımsız güç merkezleri oluşturmamalarını istiyor. Ancak ne insanlar ne de kurumlar bu kadar basit bir şekilde işliyor. Pozisyonları gereği, temsilciler özel bir tür otorite kazanıyor ve mesleki deneyimleri onlara takdirde bulunma ve yorum yapma payı veriyor. Emirleri seçici bir şekilde uygulayarak veya dışarıdan bağlı kalırken sessizce onların etrafından dolanarak özel bir nüfuz elde ediyorlar. Bu, Şi'nin otoritesine doğrudan karşı çıkmak veya onu zayıflatmak anlamına gelmez; çoğu zaman, asıl amacından biraz uzaklaşsa bile, uygulamayı daha pratik hale getirmeyi amaçlayan mesleki bir görüşün ifadesi olabilir. Sonuçta, generaller ordunun ne yapabileceğini ve ne yapamayacağını devlet başkanından daha kesin olarak bilirler.

Şi'nin günlük komuta ve idari görevleri bizzat yerine getirmek için zamanı, enerjisi, operasyonel, eğitim ve hazırlık deneyimi yok; bu nedenle rolü, karar verici ve nihai otorite rolüne daha yakın görünüyor

Ancak bu yol da başka bir ikileme götürüyor. Temsilcilerin rolü ne kadar büyük olursa, etraflarında o kadar büyük özel bir sadakat çemberi oluşur. Üst düzey subayların atanmasında son söz lider Şi Jinping'e ait olsa da, yardımcıları, pozisyonları gereği, özellikle kendi yetki alanlarındaki konularda, atamalarda ve itirazlarda belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu çemberler sağlamlaştıkça, liderin yardımcısının etrafında, onun bir tehdit olarak algıladığı ikincil bir güç merkezi oluşur.

Burada, askeri otorite artık lider ile silahlı kuvvetler arasında doğrudan bir iletişim hattı olmaktan çıkar. Bunun yerine, aralarında bilginin lidere ancak filtrelendikten sonra ulaştığı bir aracı katmanı oluşur. Emirler mesleki olarak yorumlandıktan sonra yerine getirilir ve zamanla, kadroların sadakati, liderin kendisinden ziyade, kurum içinde kendilerine koruma ve destek sağlayanlara kayabilir. Bu gidişat, Şi Jinping'in amaçladığı mutlak liderlik mantığıyla çelişmektedir.

İşte bu yüzden Şi Jinping'in yolsuzlukla mücadele hamlesi ordunun en üst kademelerine kadar uzandı. İtici güç genellikle hırsızlığın büyüklüğü değil, Şi'nin komuta zincirinin temsilcilerin etkisi altına girdiğini, aldığı bilgilerin artık güvenilir olmadığını ve emirlerinin amaçlandığı gibi yerine getirilmediğini fark etmesidir. Bu durumda “yolsuzlukla mücadele” bayrağı altında yapılan hamle, kontrolü yeniden ele geçirmek için mevcut tek seçenek haline gelir. Bu, özünde Zhang Youxia, Liu Zhenli ve diğerlerinin ikilemiydi. Zira Şi Jinping tarafından kurulan sistem içindeki rolleri, konumları gereği, onları kendisi için bir sorun haline getirmişti.

sd
Çin Halk Kurtuluş Ordusu Donanması üyeleri, Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma kapsamında düzenlenecek askeri geçit töreni öncesi prova yapıyor, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu aynı zamanda, sivil alandaki kurumlara kıyasla askeri kurumun içini hedef alan hamlenin daha sert olmasının nedenini de açıklıyor. Halk Kurtuluş Ordusu'nu kişisel sadakate dayalı olarak örgütlemek, başkan yardımcıları gibi aracı kişilere bağımlılığı zorunlu kılar ve onlara daha büyük bir nüfuz alanı kazandırır.

Ordu kişisel sadakat sistemine ne kadar çok bağlı hale gelirse, başkan yardımcıları gibi aracı kişilere o kadar çok bağımlı olur ve farkında olmadan sahip oldukları güç büyür

Şi Jinping örneğinde, merkezileşmenin güçlenmesi, bu temsilcilere olan bağımlılığı derinleştirirken, bu bağımlılığa artan bir endişe eşlik ediyor. Bu endişe arttıkça, tasfiyeler daha sık hale geliyor, ancak bunların ölçeği, hem mesleki yetkinliğe sahip hem de sorumluluk almaya hazır, aynı zamanda siyasi istikrar faktörü olan temsilciler bulmayı giderek zorlaştırıyor. Bu gidişat, yüzeysel olarak askeri ve siyasi güvenliği artırıyor gibi görünse de, azalan güvenilir istihbarat ve azalan gerçek yetenekler nedeniyle giderek daha büyük bir kırılganlık ile sonuçlanabilir.



ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.


Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
TT

Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)

İnci Mecdi

Avrupa Birliği (AB) Savunma Komiseri Andrius Kubilius bir hafta önce, AB’nin ABD ile ilişkilerindeki krize vereceği yanıtın kendi askeri kapasitesini güçlendirmek olması gerektiğini belirterek, ‘Transatlantik Ortaklık sonrası dönem’ olarak adlandırabileceğimiz bir aşamaya dair Avrupa’da yapılan düzenlemelere işaret eden dikkat çekici bir açıklama yaptı.

ABD Başkanı Donald Trump, 2025 kışında başlayan ikinci dönemine Beyaz Saray'a döndüğünden beri, transatlantik müttefikler arasında çeyrek asırdan fazla bir süre önce kurulan askeri ittifaka yönelik saldırılarından geri adım atmadı. Ancak son haftalarda ve İran ile savaşın başlamasından bu yana, savaşta kendisine askeri destek sağlama taleplerini yerine getirmekte tereddüt eden müttefiklerini eleştiren sert açıklamalarda bulunmaktan çekinmedi.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta Beyaz Saray'da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşme sırasında müttefiklerine karşı büyük bir öfke dile getirdi. Görüşmenin ardından sosyal medya platformu Truth Social hesabından “NATO'yu eleştiriyorum; ihtiyacımız olduğunda yanımızda değildi ve tekrar ihtiyacımız olursa da yanımızda olmayacak” paylaşımında bulundu. Trump, daha önceki açıklamalarında da askeri ittifakı ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirmişti.

Raporlara göre Başkan Trump’ın savaş sırasında ABD'ye destek vermediklerini ve iş birliği yapmadıklarını düşündüğü bazı NATO üyelerini cezalandırmak için bir plan üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Bu plan, bazı NATO üye ülkelerinde bulunan ABD birliklerinin, daha fazla destek veren diğer ülkelere nakledilmesini ve yeniden konuşlandırılmasını içeriyor.

“Avrupa NATO'su”

Müttefikler arasındaki giderek tırmanan bu gerginlik, Avrupalıları ABD Başkanı’nı alabileceği cezai önlemlere karşı tedbirli davranmaya itti. Çünkü Trump, ABD’nin NATO’dan ancak Kongre'nin onayıyla çekilebilecek olmasına rağmen, ittifaktan çekilme tehdidini defalarca kez dile getirmişti. 

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akatardığı analize göre Avrupalıların ABD ile bağlarını koparma eğilimi hakkında soru işaretleri var. ABD gazetesi Wall Street Journal (WSJ) da bu konuda Avrupalı kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD'nin çekilmesi durumunda Avrupa'nın mevcut NATO askeri yapılarını kullanarak kendini savunabilmesini sağlamak için ‘alternatif bir plan’ hazırlandığını bildirdi. Bu plan, uzun süredir ABD'nin güvenlik şemsiyesinden uzaklaşarak tek başına hareket etme yaklaşımına karşı çıkan Almanya'nın da onayını aldı.

dfvbf
Avrupa liderleri, ABD'den bağımsız olarak Rusya’nın saldırganlığını caydırmak amacıyla bir ittifak kurdu, Mart 2025 (Ukrayna Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Bazıları tarafından ‘Avrupa NATO'su’ olarak adlandırılan bu planlar üzerinde çalışan yetkililer, ittifakın komuta ve kontrol rollerine daha fazla Avrupalıyı dahil etmeyi ve kendi yetenekleriyle ABD'nin askeri kapasitesini desteklemeyi amaçlıyor.

Ayrıca NATO içinde ve çevresinde yapılan yan görüşmeler ve akşam yemekleri aracılığıyla gayri resmi olarak ilerleyen bu planlar, mevcut ittifaka rakip olmayı değil, Washington'ın Trump'ın tehdit ettiği gibi Avrupa'dan askerlerini çekmesi veya Avrupa'yı savunmayı reddetmesi durumunda bile Rusya'ya karşı caydırıcılığı, operasyonların sürekliliğini ve nükleer inandırıcılığı korumak için bir alternatif sağlama amacı da güdüyor.

Geçtiğimiz yıl ilk kez gündeme getirilen bu planlar, Avrupa’nın ABD’ye duyduğu güven konusundaki derin endişeyi ortaya koyuyor. Avrupa’nın bu adımları, Trump’ın NATO üyesi Danimarka’ya ait Grönland Adası’nı ilhak etme tehdidinin ardından hız kazandı ve Avrupa’nın ABD’nin İran’a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesi nedeniyle süren gerginlik ortamında giderek ivme kazanıyor.

Almanya'nın tutum değişikliği

Daha da önemlisi, Berlin'deki siyasi dönüşüm bu ivmeyi artırıyor. On yıllardır Almanya, savunma alanında Avrupa egemenliğini güçlendirme yönündeki Fransız çağrılarına direnmiş ve Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olarak ABD'yi korumayı tercih etmişti. Ancak bu durum, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in liderliğindeki mevcut dönemde, Trump’ın başkanlığı sırasında ve sonrasında ABD'nin müttefik olarak ne kadar güvenilir olabileceğine dair endişeler nedeniyle değişiyor.

Almanya’nın bu dönüşümü, gürültücü açıklamalarıyla tanınan Trump’a karşı sadece bir tepki olarak değil, ABD’nin değişen tutumuna karşı izlediği yaklaşımı yeniden şekillendirme çabasının da bir sonucuydu. ABD'nin ulusal güvenlik stratejisi, bu yılın başlarında, Atlantik'in iki yakasında da fırtına kopardı. Trump yönetimi, geleneksel müttefiklerini öncelik listesinde alt sıralara yerleştirdi ve Avrupalılardan, ‘ABD için daha az tehlikeli’ ancak kendileri için daha şiddetli olan tehditlerle başa çıkma sorumluluğunu üstlenmelerini talep etti. Ayrıca, kıtanın demografik yapısını değiştiren kitlesel göç nedeniyle Avrupa'nın ‘kültürel anlamda silinmesi’ olarak nitelendirdiği durumun gölgesinde, yaklaşık yirmi yıldır süren iki taraf arasındaki ittifakın devamına dair ciddi şüpheler uyandırdı ve ‘en fazla birkaç on yıl içinde bazı NATO üyelerinin çoğunluğunun Avrupalı olmayacağını’ söyledi.

Almanya Başbakanı Merz, belgenin bazı bölümlerini ‘kabul edilemez’ olarak nitelendirirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupalıların artık ‘kendilerine karşı çıkan müttefiklerinden bile kendilerini korumaları’ gerektiği konusunda uyardı. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise ‘ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini’ belirtti. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise “ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini” belirtti.

Avrupa Parlamentosu’nun ikinci en büyük grubu İlerici Sosyalist ve Demokratlar İttifakı lideri Iratxe García Pérez, stratejinin Avrupa'nın artık bir müttefik değil, bir rakip olduğunu ima etmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Papa 14. Leo bile Trump yönetimine ‘Atlantik ilişkilerini bozmamaları’ çağrısında bulundu. Dolayısıyla Avrupa'nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapan ve uzun süredir ABD'nin Avrupa'nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin'deki tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı ve bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Bu nedenle, Avrupa’nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, ABD’nin nükleer silahlarını barındıran ve uzun süredir ABD’nin Avrupa’nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin’de yaşanan tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı; bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Avrupa'nın savunma alanındaki bağımsızlığı

Bu çalkantılı jeopolitik ortamda yolunu bulmaya çalışan Avrupa, savunma bağımsızlığı ve kendi askeri gücünü oluşturma yolunda ilerliyor. Bu kavram, AB’nin Küresel Stratejisi'nde öne çıkan bir şekilde ortaya kondu. AB, güvenlik ve savunma alanlarında daha inandırıcı bir aktör olma hedefini belirledi. AB Savunma Komiseri Kubilius, AB Savunma Ajansı'nın geçtiğimiz ocak ayındaki 21’inci yıldönümü konferansında, “Şu anda gücün hak olduğu bir dünyada yaşıyoruz” dedi.

Bu tehlikeli dünyaya verdikleri cevabın Avrupa'nın bağımsızlığı, Avrupa'nın özerkliği ve kendi savunmamız konusunda Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması olduğunu söyleyen Kubilius, NATO içinde bir Avrupa ayağının kurulması çağrısında bulundu.

Öte yandan Avrupalılar büyük bir zorlukla karşı karşıya. Çünkü NATO'nun yapısı, lojistik ve istihbarat hizmetlerinden ittifakın üst düzey askeri komutanlığına kadar neredeyse her düzeyde ABD liderliğine dayanıyor. Bu yüzden Avrupalılar, Trump'ın uzun süredir talep ettiği gibi, bu sorumlulukların daha fazlasını üstlenmeye çalışıyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte son olarak, NATO’nun ‘daha Avrupa’nın fazla liderliğinde’ olacağını açıkladı. Ancak bundan önce, AB’nin veya tüm Avrupa kıtasının Washington olmadan kendi savunmasını üstlenebileceğini düşünen varsa, bunun gerçekleştirilemeyecek bir ‘rüya’ olduğunu vurgulamıştı.

Avrupalılar ABD'den uzak yeni bir savunma ittifakı kurmaya karar verirlerse, bunun ‘özgürlüğümüzün en büyük garantisi’ olarak tanımladığı şeyin, yani ABD'nin nükleer şemsiyesinin kaybına yol açacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. WSJ’ye göre bu planlara katılan liderlerden biri olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, “Yükün ABD'den Avrupa'ya aktarılması devam ediyor ve devam edecek... ABD'nin savunma ve ulusal güvenlik stratejisinin bir parçası olarak devam edecek” ifadelerini kullandı. Stubb, “Daha da önemlisi, bunun gerçekleştiğini anlamak ve (ABD'nin) hızlı bir şekilde çekilmesindense, bunun düzenli ve kontrol edilebilir bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak” diye ekledi.

“İsteyenler koalisyonu”

Almanya’nın tutum değişikliği, İngiltere, Fransa, Polonya, İskandinav ülkeleri ve Kanada da dahil olmak üzere diğer ülkeler arasında daha geniş çaplı bir anlaşmanın önünü açtı. Bu ülkeler, acil durum planını NATO içinde ‘İsteyenler Koalisyonu’ olarak tanımlamaya başladı. Bu ittifak, Trump'ın defalarca destek vermeyeceğini tehdit etmesinin ardından Ukrayna’nın güvenliğini desteklemeyi taahhüt eden ülkelerden Fransa ve İngiltere'nin kurmaya çalıştığı bir ittifak.

Dört büyük Avrupa ülkesi, Fransa, Almanya, Polonya ve İngiltere, Avrupa savunma rotasının yeniden şekillenmesinin merkezinde yer almak üzere öne çıkıyor.

Fransa, nükleer gücü ve uluslararası konumuna dayanarak Avrupa'nın stratejik bağımsızlığını savunuyor ve ortak askeri konuşlandırma kapasitesini güçlendirmeye yönelik girişimlere öncülük ediyor. Buna karşılık Almanya, on yıllardır süren ihtiyatlı tutumunun ardından, savunma harcamalarında benzeri görülmemiş bir artış ve askeri kapasitesini modernize etmeye yönelik yatırımlarla dikkat çekici bir stratejik dönüşüme girişti.

NATO'nun doğu kanadında yer alan Polonya ise hızla yükselen bir askeri güç olarak öne çıkarak, Avrupa’nın caydırıcılığının temel direği rolünü pekiştirdi. İngiltere ise AB’den ayrılmasına rağmen, NATO ve çeşitli iş birliği ağları aracılığıyla askeri liderlik rolünü sürdürüyor.

Liderlik sorunu

Acil durum planları, NATO’nun hava ve füze savunmasını kimin yöneteceği, Polonya ve Baltık ülkelerine takviye yolları, lojistik ağları ve ABD’li subaylar görevden çekildiğinde yapılacak büyük bölgesel tatbikatlar gibi pratik askeri meseleleri ele almaya dönüştü. Bunlar hâlâ en büyük zorluklar olmaya devam ediyor.

Yetkililer, denizaltı savunması, uzay ve keşif yetenekleri, havada yakıt ikmali ve hava ulaşımı gibi ABD'nin gerisinde kaldığı alanlarda Avrupa'nın hayati öneme sahip ekipman üretimini hızlandırmak istiyor.

Almanya ve İngiltere’nin geçtiğimiz ay hayalet kruz füzeleri ve hipersonik silahlar geliştirmek için ortak bir proje duyurması bu yeni girişimin bir örneği oldu.

Avrupa'nın bu çabası, düşünce tarzında köklü bir dönüşümü temsil etse de bu hedefin gerçekleştirilmesi zor olacak. NATO'nun Avrupa'daki en üst düzey komutanı her zaman bir Amerikalı oldu ve ABD'li yetkililer bu görevi bırakmaya niyetleri olmadığını vurguladı. Hiçbir Avrupa üyesi, NATO içinde ABD'nin yerini askeri komutan olarak alacak kadar yeterli bir konuma sahip değil. Bunun nedeninin kısmen de NATO’nun dayandığı karşılıklı caydırıcılık ilkesinin temelini oluşturan kıtasal düzeydeki nükleer şemsiyeyi yalnızca ABD'nin sağlaması olduğu söylenebilir.