İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)

Son saatlerde Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden artan gerilimle birlikte, sahadaki tabloya göre durum askıda kalmış bir ateşkesi andırıyor. Gözlemcilere göre, bir gün içinde söylem tamamen değişti. Başlangıçta boğazın açılması ve geçişlerin yeniden başlamasından söz edilirken, daha sonra İran tarafından yapılan yeni açıklamada Hürmüz Boğazı’nın ‘eski durumuna döndüğü’ ve İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sıkı yönetim ve kontrolü altında’ olduğu ifade edildi. Buna karşılık Donald Trump, İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kapsamlı bir anlaşmaya varılana kadar ‘tamamen yürürlükte kalacağını’ vurguladı.

Bu çelişkili açıklamalar, yalnızca Washington ile Tahran arasında bir anlatı savaşına işaret etmiyor; aynı zamanda her iki tarafın da maksimum baskı üzerinden müzakere yürüttüğünü, ancak doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek tam ölçekli bir savaşı göze almak istemediğini ortaya koyuyor. Gözlemciler, mevcut sürecin merkezinde artık “Hürmüz’ü kim kontrol ediyor?” sorusundan ziyade, ekonomik ve siyasi açıdan zaman karşısında hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceği sorusunun bulunduğunu belirtiyor.

Çelişkili açıklamalar

Hürmüz Boğazı çevresinde İran’ın fiilen yeniden kısıtlama getirmesiyle birlikte Washington ile Tahran arasındaki medya gerilimi de yeniden tırmandı. Donald Trump, İran’ın boğazı artık ‘bir silah olarak kullanmama’ konusunda uzlaştığını ve yakın zamanda yeni bir müzakere turunun yapılabileceğini öne sürdü. Ancak Tahran, bu iddiaları hızla reddederek herhangi bir ‘yeni anlaşma’ olmadığını açıkladı ve ABD’nin söylemini ‘yalan’ olarak nitelendirdi.

Öte yandan Reuters, ABD güçlerinin İran’a doğru ilerleyen 23 gemiyi geri çevirdiğini bildirdi. Bu adım, Washington’un durumu bir normalleşme süreci olarak değil, deniz üzerindeki baskıyı artırma fırsatı olarak gördüğüne işaret ediyor.

Bu karşılıklı açıklamalar arasındaki uçurum, boğazın teknik olarak açık görünmesine rağmen fiilen ciddi sınırlamalar altında olduğunu gösteriyor. Sınırlı geçişler, İran’ın uyguladığı kontrol mekanizmaları, mayın ve küçük bot tehdidi gibi riskler ile birlikte, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin bölgeyi hâlâ yüksek riskli kabul etmesine yol açıyor.

Kim baskıya daha fazla dayanabilir?

Gözlemciler, Trump’ın stratejisinin net olduğunu belirtiyor: Askerî savaş İran’ı Hürmüz Boğazı’nı açmaya ve hızlı bir geri adım atmaya zorlamadıysa, ‘deniz ablukası üzerinden yürütülen ekonomik savaş’ bu sonucu doğurabilir.

Ancak uzmanlara göre bu hesap garanti değil. Çünkü bu yaklaşım bir yandan İran’ın en önemli dış gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alıyor ve sanayi ile yeniden inşa için gerekli ithalatı baskılıyor. Öte yandan İran’ın uzun süredir yaptırımlara uyum sağlama tecrübesi, gelişmiş kaçakçılık ağları ve paralel piyasalara sahip olması, ayrıca ana alıcısı olan Çin sayesinde kriz koşullarında ayakta kalma kapasitesini artırıyor.

Bu nedenle “İlk kim geri adım atacak?” oyununun giderek daha karmaşık hale geldiği değerlendiriliyor. Washington zamanın İran aleyhine işlediğini düşünürken, Tahran ise hem rakiplerinin hem de küresel piyasaların ve Körfez ülkelerinin uzun sürecek bir ekonomik sıkışmadan önce yorulacağına oynuyor.

sdfvb
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında (Reuters)

Diplomatlar, etkilerin artık sembolik olmaktan çıktığını belirtiyor. The New York Times verilerine göre petrol, İran’ın ihracat gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Çin’in 2024’te İran petrolünün yüzde 90’ını satın aldığı, 2025’te ise bu alımların yaklaşık 31,5 milyar dolara ulaştığı ve bunun İran bütçesinin yaklaşık yüzde 45’ine denk geldiği ifade ediliyor.

Bu rakamlar doğruysa, deniz taşımacılığındaki uzun süreli aksaklıkların İran için geçici bir dar boğazdan ziyade ciddi bir likidite ve bütçe açığı sorununa dönüşebileceği, özellikle de Rusya’nın Çin’e İran petrolü eksikliğini telafi etme yönündeki olası teklifleri sonrasında daha da belirginleşebileceği belirtiliyor.

Buna rağmen, oluşan baskının Washington’un varsaydığı kadar belirleyici olmadığı değerlendiriliyor. Çünkü İran açısından hedef, savaş koşullarında geliri maksimize etmek değil, ekonominin tamamen çökmesini engelleyecek asgari düzeyi koruyarak sistemin ‘topallayarak da olsa’ devam etmesini sağlamak olarak görülüyor.

Deniz ablukasının etkisi

ABD kaynaklı raporlara göre, mevcut deniz ablukasının İran ekonomisini üç ayrı katmanda etkilediği belirtiliyor.

İlk katman, doğrudan petrol gelirleriyle ilgili. The Wall Street Journal tarafından aktarılan analizlere göre, İran iki ila üç hafta içinde ‘depolarının dolması’ olarak tanımlanan bir aşamaya ulaşabilir. Bu durum, kara depolama kapasitesinin tükenmesi anlamına geliyor ve ülkeyi üretimi azaltmaya ya da petrol kuyularını kapatmaya zorlayabilir. Uzmanlara göre bu tür bir adım, bazı petrol sahalarında uzun vadeli hasarlara yol açabiliyor.

Aynı haberde, ablukaya bağlı ekonomik kaybın günlük yaklaşık 435 milyon dolara ulaşabileceği, bunun 276 milyon dolarlık kısmının ise ihracat kaybından -özellikle petrol ve petrokimya ürünlerinden- kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu seviyedeki bir ekonomik erozyonun aylık bazda milyarlarca dolara ulaşabileceği ve savaş nedeniyle zaten yıpranmış bir ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturacağı belirtiliyor.

dffrbfbrgb
İran’ın Keşm Adası yakınlarında demirlemiş bir petrol tankeri (AP)

İkinci katman ise sanayi üretimi ve tedarik zincirleri. ABD ve İsrail saldırılarının bazı fabrikalara, ulaşım ağlarına, elektrik altyapısına, petrokimya tesislerine ve çelik üretim merkezlerine zarar verdiği aktarılıyor. Bu durum, ablukayı sadece ihracatı durduran bir araç olmaktan çıkararak, ekonomik sistemin iç işleyişini de sekteye uğratan bir baskı mekanizmasına dönüştürüyor. Böylece saldırılardan doğrudan etkilenmeyen sektörlerin bile ithalat yapılamaması nedeniyle işlevsiz kalabileceği değerlendiriliyor.

Üçüncü katman ise toplam ve zincirleme maliyetler. Yeniden inşa giderleri, iş kayıpları, internet kesintileri ve ekonomik güven erozyonu bu başlık altında toplanıyor. İran medyasında yer alan ilk tahminlere göre yeniden inşa maliyeti yaklaşık 270 milyar dolar seviyesinde olabilirken, 12 milyona kadar istihdamın risk altında olduğu, ayrıca 48 günlük internet kesintilerinin yaklaşık 1,8 milyar dolarlık kayba yol açtığı belirtiliyor.

Bu verilerin bir kısmının tahmini, bir kısmının ise resmî olmayan kaynaklara dayandığı ifade ediliyor. Ancak tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, ekonominin tek bir darbe yerine; savaş, ablukayla gelen lojistik tıkanma ve dijital altyapı çöküşü gibi birden fazla şokun aynı anda yaşandığı bir baskı altında olduğu ortaya konuyor.

Abluka ve snapback mekanizması

ABD’nin İran’a deniz ablukası uygulaması, uluslararası hukuka uygunluk açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışmanın merkezinde, bu adımın Birleşmiş Milletler’in (BM) snapback mekanizması kapsamında yeniden devreye sokulan yaptırımlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu yer alıyor.

Siyasi açıdan Washington, bu mekanizmanın İran ticaretini daha geniş bir çerçevede takip etmesine olanak sağladığı mesajını veriyor. Ancak hukuki açıdan bakıldığında, BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesi ile BM Güvenlik Konseyi’nden açık yetki alınarak kapsamlı bir deniz ablukası uygulanması ve gemilerin durdurulması arasında önemli bir ayrım bulunduğu vurgulanıyor.

vfedbfd
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade, Antalya Diplomasi Forumu’nun oturum aralarında gazetecilerin sorularını yanıtladı. (Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı, 1 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, daha önce kaldırılan BM yaptırımlarının 27 Eylül 2025 itibarıyla yeniden yürürlüğe girdiğini belirtmişti. Bu durum, yaptırımların resmî başlangıç tarihinin 27 Eylül olduğunu ortaya koyarken, ABD’nin uygulama adımlarının ekim ayı boyunca devam ettiği ifade ediliyor.

Buna rağmen, uluslararası hukuk açısından yaptırımların yeniden devreye girmesi, herhangi bir devletin tek başına BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın kapsamlı bir deniz ablukası uygulayabileceği anlamına gelmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) sunduğu hukuk doktrinlerine göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde denizden müdahale ve gemi durdurma uygulamaları genellikle açık BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanıyordu. Buna karşılık deniz ablukası hukuku, hâlâ büyük ölçüde yazılı bir uluslararası sözleşmeyle tam olarak kodifiye edilmemiş, karmaşık ve büyük oranda teamül hukukuna dayanan bir alan olarak değerlendiriliyor.

Buna karşılık, deniz hukuku sözleşmeleri, uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda gemi ve uçakların ‘zararsız geçiş’ ve ‘transit geçiş’ hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Bu ilke, bir deniz geçişinin tek taraflı olarak kesilmesi ya da bir kıyı devleti veya bağımsız bir deniz gücü tarafından uluslararası bir dayanak olmaksızın kontrol altına alınması fikriyle uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu nedenle uzmanlara göre snapback mekanizması, İran üzerindeki yaptırım ortamını güçlendirse de, ABD’nin açıkladığı ölçekte geniş bir deniz ablukasının hukuki meşruiyetini tek başına belirlemiyor. Aynı şekilde bu durum, İran’a da Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişi mutlak bir egemenlik aracı olarak kısıtlama hakkı vermiyor.

Genel tabloya bakıldığında, iki tarafın da karşılıklı bir yıpratma denklemine sıkıştığı değerlendiriliyor. ABD yönetimi, yüksek maliyetli bir savaşa dönmeden İran’dan nükleer ve denizcilik alanında taviz koparmayı hedeflerken, İran ise müzakereli bir süreç görüntüsü altında ekonomik teslimiyet olarak görülen bir sonucu engellemeye çalışıyor.

Son gelişmeler, iki tarafın da kendi anlatısını tam olarak kabul ettiremediğini gösteriyor. Washington, Hürmüz Boğazı’nda istikrarlı ve engelsiz bir akış sağlayamadı; Tahran ise ne ablukayı tamamen kırabildi ne de geçiş koşullarını fiilen kontrol ettiği yönünde uluslararası bir kabul oluşturabildi.

Bu tabloda piyasalar ve deniz taşımacılığı şirketleri için ortak gerçek, ne topyekûn bir savaşın ne de fiili bir barışın bulunmaması. Analistlere göre bu durum, her iki tarafın da maliyetlerden kaçınmak için mevcut ateşkesi sürdürmesini mümkün kılıyor; ancak bu, aynı zamanda kırılgan bir uzatma anlamına geliyor. Çünkü tarafların her biri, aynı anda hem baskı aracı hem de sınırlı bir müzakere alanı içinde hareket ediyor.



Norveç ve Finlandiya'nın Rusya teması ne anlama geliyor?

Rus medyasındaki haberlerde, Rusya lideri Putin'in Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'la (sağda) ilk kez telefon görüşmesi yaptığı belirtildi (Reuters)
Rus medyasındaki haberlerde, Rusya lideri Putin'in Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'la (sağda) ilk kez telefon görüşmesi yaptığı belirtildi (Reuters)
TT

Norveç ve Finlandiya'nın Rusya teması ne anlama geliyor?

Rus medyasındaki haberlerde, Rusya lideri Putin'in Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'la (sağda) ilk kez telefon görüşmesi yaptığı belirtildi (Reuters)
Rus medyasındaki haberlerde, Rusya lideri Putin'in Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'la (sağda) ilk kez telefon görüşmesi yaptığı belirtildi (Reuters)

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Store'un Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le telefonda görüşmesi, Brüksel'in Kremlin'le temas kurma politikasına yönelik tartışmaları tekrar gündeme taşıdı.

Stubb ve Store, 27 Ekim'de Putin'i arayarak Ukrayna savaşını sonlandırması çağrısında bulundu. Norveç hükümetine göre 20 dakika sürmesi planlanan görüşme 90 dakika devam etti. Görüşmenin "savaşı sona erdirmeyi sağlaması için gelecekteki müzakerelerle ilgili mesajları doğrudan Putin'e iletmek" amacı taşıdığı bildirildi.

Görüşme, Putin'in 21 Ekim'de St. Petersburg'da ABD Başkanı Donald Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff'la gerçekleştirdiği toplantıyla Stubb ve Store'un 20 Ekim'de Norveç'in başkenti Oslo'da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle temaslarının ardından geldi.

Ayrıca Avrupalı liderlerle Putin'in konuşması ABD, Rusya ve Ukraynalı temsilcilerin kasımda Abu Dabi'de yapmayı planladığı görüşmelerden önce gerçekleşti.

Kremlin'den yapılan açıklamada, telefon görüşmesinin Finlandiya ve Norveç'in talebi üzerine düzenlendiği ve Ukrayna krizinin çözümüyle ilgili görüş alışverişinde bulunulduğu belirtildi.

Zelenski, Oslo ve Helsinki yönetimlerinin telefon görüşmesi öncesinde Kiev'i bilgilendirdiğini söyleyerek diyaloğu desteklediğini ifade etti.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Paula Pinho da Putin'le yapılan telefon görüşmesini Oslo'daki toplantının devamı olarak nitelendirdi.

Diğer yandan Stubb ve Store'un hamlesi bazı Avrupa ülkelerinin tepkisini çekti.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, görüşmenin diğer ülkelerle koordinasyon içinde yapılmadığını ve Rusya'nın barış istediğine dair herhangi bir işaret görmediğini öne sürerek, Avrupa'nın birlik içinde hareket etmesi gerektiğini ifade etti.

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson da görüşmenin Avrupa'nın ortak tutumuna zarar verme riski taşıdığını savundu.

New York Times'ın analizinde Avrupa'nın, Trump'ın son dönemde Rusya'ya daha yakın bir tutum benimsemesi ve Ukrayna'nın dezavantajına olabilecek bir anlaşmaya zorlanması ihtimaline karşı harekete geçmeye çalıştığı ifade ediliyor. Bu doğrultuda Brüksel'in adil bir barış anlaşmasına ulaşmak için güvenilir bir arabulucu aradığı yazılıyor.

Analizde, Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'ın Trump'la iyi ilişkilerini koruyabilen az sayıdaki Avrupalı liderden biri olarak görüldüğüne işaret ediliyor. Avrupa'yla ABD'nin Ukrayna meselesinde ortak bir yaklaşım geliştirmesi halinde Stubb'ın önemli bir arabuluculuk yapabileceği yorumu paylaşılıyor.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters, Kyiv Independent


ABD Sağlık Bakanı RFK Jr.'ın Araplarla ilgili ırkçı sözleri tepki çekti

ABD Sağlık Bakanı RFK Jr., aşı karşıtlığı ve komplo teorileriyle ilgili açıklamalarıyla da tartışma yaratmıştı (AP)
ABD Sağlık Bakanı RFK Jr., aşı karşıtlığı ve komplo teorileriyle ilgili açıklamalarıyla da tartışma yaratmıştı (AP)
TT

ABD Sağlık Bakanı RFK Jr.'ın Araplarla ilgili ırkçı sözleri tepki çekti

ABD Sağlık Bakanı RFK Jr., aşı karşıtlığı ve komplo teorileriyle ilgili açıklamalarıyla da tartışma yaratmıştı (AP)
ABD Sağlık Bakanı RFK Jr., aşı karşıtlığı ve komplo teorileriyle ilgili açıklamalarıyla da tartışma yaratmıştı (AP)

ABD Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.'ın Arap toplumunu hedef alan sözleri tartışma yarattı.

Kennedy Jr., Michigan'da Cumhuriyetçi Senatör adayı Mike Rogers'ı desteklemek için pazartesi günü yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Dünyada 500 milyon Arap var ancak bilimsel bir katkı sağlamıyorlar. Nobel Ödülü kazanmıyorlar. Fields Ödülü kazanmıyorlar. Wolf Ödülü kazanmıyorlar. Edebiyat alanında da bir katkı sağlamıyorlar.

Reuters ve AP'nin analizlerinde, sözkonusu ödüllerin her birinin Araplar tarafından kazanıldığı, Kennedy Jr.'ın sözlerinin gerçeği yansıtmadığı vurgulanıyor.

Kennedy'nin açıklaması, desteklediği aday Rogers'ın, rakibi Demokrat Abdul El-Sayed'in Müslüman Kardeşler'le bağlantılı olduğunu ileri sürmesinin ardından geldi.

Sağlık bakanı, Rogers'ın bu iddialarına işaret ederek, 13. yüzyılda İslam medeniyetinin edebiyata katkılarına değindikten sonra "Tüm bu gelenekler Müslüman Kardeşler tarafından yok edildi" dedi.

Diğer yandan El-Sayed, Müslüman Kardeşler'le bağları olduğuna yönelik iddiaları defalarca reddetmişti. Ara seçimlerde kazanması halinde ABD Senatosu'na seçilen ilk Müslüman olacak El-Sayed, ABD Başkanı Donald Trump tarafından da hedef alınmıştı. Trump, 11 Eylül saldırılarını gündeme getirerek El-Sayed'i "cihatçı" diye nitelemişti.

Trump yönetimi, Müslüman Kardeşler'in Mısır, Lübnan ve Ürdün'deki kollarını bu yıl ocak ayında terör örgütü listesine almıştı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Müslüman Kardeşler'in Lübnan'daki kolunu "Yabancı Terörist Örgüt" ve lideri Muhammed Fevzi Takkuş'u da "Özel Olarak Tanımlanmış Küresel Teröristler" diye sınıflandırmıştı. ABD Hazine Bakanlığı da örgütün Mısır ve Ürdün'deki kollarını Hamas'a maddi destek sağladıkları gerekçesiyle "Özel Olarak Tanımlanmış Küresel Teröristler" listesine eklemişti.

ABD'de Müslümanlara ve Araplara yönelik nefret suçlarını belgeleyen Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi'nden (CAIR) yapılan açıklamada, Kennedy Jr.'ın açıklamaları "ırkçılık ve bağnazlığın tipik bir örneği" diye nitelendi.

Kennedy Jr.'ın ülke çapında "Arap ve Müslüman karşıtı nefretin alevlerini daha da fazla körüklediği" ifade edildi.

Demokrat Senatör Chris Murphy de sağlık bakanının açıklamalarına tepki göstererek, Müslüman Amerikalıların "koordineli şekilde" saldırı altında olduğunu söyledi.

ABD'li sağlık hakları savunuculuğu örgütü Protect Our Care, Kennedy'nin sözlerini "aşırı ırkçı bir tirat" diye niteledi.

Independent Türkçe, AP, Reuters, Times of Israel


İsrail seçimleri: Hükümetin kaderi Arap partilerinin elinde

Ağırlıklı olarak İsrail'deki Filistinlileri temsil eden Ortak Liste'nin destekçileri, ittifakın yakaladığı başarıyı kutladı (AFP)
Ağırlıklı olarak İsrail'deki Filistinlileri temsil eden Ortak Liste'nin destekçileri, ittifakın yakaladığı başarıyı kutladı (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Hükümetin kaderi Arap partilerinin elinde

Ağırlıklı olarak İsrail'deki Filistinlileri temsil eden Ortak Liste'nin destekçileri, ittifakın yakaladığı başarıyı kutladı (AFP)
Ağırlıklı olarak İsrail'deki Filistinlileri temsil eden Ortak Liste'nin destekçileri, ittifakın yakaladığı başarıyı kutladı (AFP)

İsrail'de düzenlenen Meclis (Knesset) seçimlerinde oyların yüzde 70'ten fazlası sayılırken, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloku ve Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki iktidar bloku, koalisyon kurmak için yeterli 61 milletvekiline ulaşamadı.

Times of Israel'in (ToI) aktardığı sandık çıkış anketlerine göre Netanyahu liderliğindeki Likud, Meclis'te 27, Eisenkot'un Yashar partisi ise 20 sandalye kazanabilir.

Oyların yüzde 76,8'i sayıldıktan sonra ortaya çıkan sonuçlara göre Netanyahu önderliğindeki radikal sağcı iktidar bloku 54, Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloku ise 47 sandalyeyle seçim yarışını sürdürüyor.

Seçimin bu şekilde sonuçlanması halinde 120 sandalyeli Knesset'te koalisyon kurmak için gerekli sayı olan 61 milletvekiline iki blok da erişemiyor.

Diğer yandan İsrail'deki Filistinlileri temsil eden Hadaş, Taal ve Balad partilerinin oluşturduğu Ortak Liste'nin 11 ila 12; Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi'nin (Ra'am) ise 7 sandalye kazanabileceği öngörülüyor. Bu tahminler gerçekleşirse Arap partileri, 2020 seçimlerinde ulaştıkları toplam 15 sandalyeyi aşarak yeni bir rekora imza atabilir.

Sonuçların bu şekilde gelmesi halinde Arap partileri, 2020 seçimlerindeki 15 sandalyelik rekorunu aşabilir.

Arap bölgelerinde katılım oranında da büyük bir artış gözlemlendi.

İsrail'in Kuzey Bölgesi'ndeki Nasıra'da katılım oranı 2022'deki seçimde yüzde 48,29 iken 27 Ekim'deki seçimde yüzde 72,2'ye yükseldi. Ülkenin Güney Bölgesi'ndeki Rahat'ta da 2022'de yüzde 60,61 olan katılım oranı yüzde 82 olarak kaydedildi. Hayfa ilçesindeki Ümmü'l-Fehm'de de 2022'de yüzde 38,29 olan katılım oranı yüzde 75,5'e yükseldi.

ToI'nin analizinde, Arap seçmenlerin "İsrail tarihinin en sağcı hükümetini devirmek için" seçimlere yoğun katılım gösterdiği yazılıyor.

Mansur Abbas, sandık çıkış anketlerinin partisinin sandalye sayısında artışa işaret etmesi üzerine "Bunu hep birlikte başardık. Seçmenin verdiği bu gücü etkili bir siyasi güce dönüştüreceğiz. Biz buradayız, kenarda değiliz" dedi.

Haaretz'in analizinde, "Netanyahu'nun Arap seçmenlere yönelik korkutma kampanyasının ters teptiği" ifade ediliyor. Netanyahu'ya ek olarak Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in de Arap seçmenleri caydırmak için kampanya yürüttüğü hatırlatılıyor.

Buna rağmen Arapların sandığa giderek "ırkçılığa, faşizme ve onları her geçen gün daha da boğan bir hükümete" karşı harekete geçtiği vurgulanıyor.

Netanyahu'nun bloku Arap partileriyle işbirliğini reddederken, Eisenkot da seçim kampanyasında büyük ölçüde benzer bir tutum sergilemişti. BBC ve Haaretz'in analizlerinde, bunun hükümet kurma sürecini daha da karmaşıklaştırabileceğine işaret ediliyor.

Arap blokunda da farklı yaklaşımlar var. Ra'am, Eisenkot liderliğinde kurulabilecek bir hükümete katılmaya daha sıcak baksa da Ortak Liste, Netanyahu yönetiminin değişmesini sağlamak amacıyla dışarıdan destek verme veya çekimser kalma seçeneklerine açık görünüyor.

Öte yandan Arap partilerinin hükümete doğrudan katılmak yerine bir azınlık hükümetinin kurulmasını dışarıdan destekleme ihtimali de var. Diğer partilerin işbirliğine hazır olması, hükümetin kurulması sürecinde Arap partilerini sonucu belirleyebilecek aktörler haline getirebilir.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, BBC