İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)

Son saatlerde Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden artan gerilimle birlikte, sahadaki tabloya göre durum askıda kalmış bir ateşkesi andırıyor. Gözlemcilere göre, bir gün içinde söylem tamamen değişti. Başlangıçta boğazın açılması ve geçişlerin yeniden başlamasından söz edilirken, daha sonra İran tarafından yapılan yeni açıklamada Hürmüz Boğazı’nın ‘eski durumuna döndüğü’ ve İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sıkı yönetim ve kontrolü altında’ olduğu ifade edildi. Buna karşılık Donald Trump, İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kapsamlı bir anlaşmaya varılana kadar ‘tamamen yürürlükte kalacağını’ vurguladı.

Bu çelişkili açıklamalar, yalnızca Washington ile Tahran arasında bir anlatı savaşına işaret etmiyor; aynı zamanda her iki tarafın da maksimum baskı üzerinden müzakere yürüttüğünü, ancak doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek tam ölçekli bir savaşı göze almak istemediğini ortaya koyuyor. Gözlemciler, mevcut sürecin merkezinde artık “Hürmüz’ü kim kontrol ediyor?” sorusundan ziyade, ekonomik ve siyasi açıdan zaman karşısında hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceği sorusunun bulunduğunu belirtiyor.

Çelişkili açıklamalar

Hürmüz Boğazı çevresinde İran’ın fiilen yeniden kısıtlama getirmesiyle birlikte Washington ile Tahran arasındaki medya gerilimi de yeniden tırmandı. Donald Trump, İran’ın boğazı artık ‘bir silah olarak kullanmama’ konusunda uzlaştığını ve yakın zamanda yeni bir müzakere turunun yapılabileceğini öne sürdü. Ancak Tahran, bu iddiaları hızla reddederek herhangi bir ‘yeni anlaşma’ olmadığını açıkladı ve ABD’nin söylemini ‘yalan’ olarak nitelendirdi.

Öte yandan Reuters, ABD güçlerinin İran’a doğru ilerleyen 23 gemiyi geri çevirdiğini bildirdi. Bu adım, Washington’un durumu bir normalleşme süreci olarak değil, deniz üzerindeki baskıyı artırma fırsatı olarak gördüğüne işaret ediyor.

Bu karşılıklı açıklamalar arasındaki uçurum, boğazın teknik olarak açık görünmesine rağmen fiilen ciddi sınırlamalar altında olduğunu gösteriyor. Sınırlı geçişler, İran’ın uyguladığı kontrol mekanizmaları, mayın ve küçük bot tehdidi gibi riskler ile birlikte, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin bölgeyi hâlâ yüksek riskli kabul etmesine yol açıyor.

Kim baskıya daha fazla dayanabilir?

Gözlemciler, Trump’ın stratejisinin net olduğunu belirtiyor: Askerî savaş İran’ı Hürmüz Boğazı’nı açmaya ve hızlı bir geri adım atmaya zorlamadıysa, ‘deniz ablukası üzerinden yürütülen ekonomik savaş’ bu sonucu doğurabilir.

Ancak uzmanlara göre bu hesap garanti değil. Çünkü bu yaklaşım bir yandan İran’ın en önemli dış gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alıyor ve sanayi ile yeniden inşa için gerekli ithalatı baskılıyor. Öte yandan İran’ın uzun süredir yaptırımlara uyum sağlama tecrübesi, gelişmiş kaçakçılık ağları ve paralel piyasalara sahip olması, ayrıca ana alıcısı olan Çin sayesinde kriz koşullarında ayakta kalma kapasitesini artırıyor.

Bu nedenle “İlk kim geri adım atacak?” oyununun giderek daha karmaşık hale geldiği değerlendiriliyor. Washington zamanın İran aleyhine işlediğini düşünürken, Tahran ise hem rakiplerinin hem de küresel piyasaların ve Körfez ülkelerinin uzun sürecek bir ekonomik sıkışmadan önce yorulacağına oynuyor.

sdfvb
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında (Reuters)

Diplomatlar, etkilerin artık sembolik olmaktan çıktığını belirtiyor. The New York Times verilerine göre petrol, İran’ın ihracat gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Çin’in 2024’te İran petrolünün yüzde 90’ını satın aldığı, 2025’te ise bu alımların yaklaşık 31,5 milyar dolara ulaştığı ve bunun İran bütçesinin yaklaşık yüzde 45’ine denk geldiği ifade ediliyor.

Bu rakamlar doğruysa, deniz taşımacılığındaki uzun süreli aksaklıkların İran için geçici bir dar boğazdan ziyade ciddi bir likidite ve bütçe açığı sorununa dönüşebileceği, özellikle de Rusya’nın Çin’e İran petrolü eksikliğini telafi etme yönündeki olası teklifleri sonrasında daha da belirginleşebileceği belirtiliyor.

Buna rağmen, oluşan baskının Washington’un varsaydığı kadar belirleyici olmadığı değerlendiriliyor. Çünkü İran açısından hedef, savaş koşullarında geliri maksimize etmek değil, ekonominin tamamen çökmesini engelleyecek asgari düzeyi koruyarak sistemin ‘topallayarak da olsa’ devam etmesini sağlamak olarak görülüyor.

Deniz ablukasının etkisi

ABD kaynaklı raporlara göre, mevcut deniz ablukasının İran ekonomisini üç ayrı katmanda etkilediği belirtiliyor.

İlk katman, doğrudan petrol gelirleriyle ilgili. The Wall Street Journal tarafından aktarılan analizlere göre, İran iki ila üç hafta içinde ‘depolarının dolması’ olarak tanımlanan bir aşamaya ulaşabilir. Bu durum, kara depolama kapasitesinin tükenmesi anlamına geliyor ve ülkeyi üretimi azaltmaya ya da petrol kuyularını kapatmaya zorlayabilir. Uzmanlara göre bu tür bir adım, bazı petrol sahalarında uzun vadeli hasarlara yol açabiliyor.

Aynı haberde, ablukaya bağlı ekonomik kaybın günlük yaklaşık 435 milyon dolara ulaşabileceği, bunun 276 milyon dolarlık kısmının ise ihracat kaybından -özellikle petrol ve petrokimya ürünlerinden- kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu seviyedeki bir ekonomik erozyonun aylık bazda milyarlarca dolara ulaşabileceği ve savaş nedeniyle zaten yıpranmış bir ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturacağı belirtiliyor.

dffrbfbrgb
İran’ın Keşm Adası yakınlarında demirlemiş bir petrol tankeri (AP)

İkinci katman ise sanayi üretimi ve tedarik zincirleri. ABD ve İsrail saldırılarının bazı fabrikalara, ulaşım ağlarına, elektrik altyapısına, petrokimya tesislerine ve çelik üretim merkezlerine zarar verdiği aktarılıyor. Bu durum, ablukayı sadece ihracatı durduran bir araç olmaktan çıkararak, ekonomik sistemin iç işleyişini de sekteye uğratan bir baskı mekanizmasına dönüştürüyor. Böylece saldırılardan doğrudan etkilenmeyen sektörlerin bile ithalat yapılamaması nedeniyle işlevsiz kalabileceği değerlendiriliyor.

Üçüncü katman ise toplam ve zincirleme maliyetler. Yeniden inşa giderleri, iş kayıpları, internet kesintileri ve ekonomik güven erozyonu bu başlık altında toplanıyor. İran medyasında yer alan ilk tahminlere göre yeniden inşa maliyeti yaklaşık 270 milyar dolar seviyesinde olabilirken, 12 milyona kadar istihdamın risk altında olduğu, ayrıca 48 günlük internet kesintilerinin yaklaşık 1,8 milyar dolarlık kayba yol açtığı belirtiliyor.

Bu verilerin bir kısmının tahmini, bir kısmının ise resmî olmayan kaynaklara dayandığı ifade ediliyor. Ancak tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, ekonominin tek bir darbe yerine; savaş, ablukayla gelen lojistik tıkanma ve dijital altyapı çöküşü gibi birden fazla şokun aynı anda yaşandığı bir baskı altında olduğu ortaya konuyor.

Abluka ve snapback mekanizması

ABD’nin İran’a deniz ablukası uygulaması, uluslararası hukuka uygunluk açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışmanın merkezinde, bu adımın Birleşmiş Milletler’in (BM) snapback mekanizması kapsamında yeniden devreye sokulan yaptırımlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu yer alıyor.

Siyasi açıdan Washington, bu mekanizmanın İran ticaretini daha geniş bir çerçevede takip etmesine olanak sağladığı mesajını veriyor. Ancak hukuki açıdan bakıldığında, BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesi ile BM Güvenlik Konseyi’nden açık yetki alınarak kapsamlı bir deniz ablukası uygulanması ve gemilerin durdurulması arasında önemli bir ayrım bulunduğu vurgulanıyor.

vfedbfd
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade, Antalya Diplomasi Forumu’nun oturum aralarında gazetecilerin sorularını yanıtladı. (Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı, 1 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, daha önce kaldırılan BM yaptırımlarının 27 Eylül 2025 itibarıyla yeniden yürürlüğe girdiğini belirtmişti. Bu durum, yaptırımların resmî başlangıç tarihinin 27 Eylül olduğunu ortaya koyarken, ABD’nin uygulama adımlarının ekim ayı boyunca devam ettiği ifade ediliyor.

Buna rağmen, uluslararası hukuk açısından yaptırımların yeniden devreye girmesi, herhangi bir devletin tek başına BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın kapsamlı bir deniz ablukası uygulayabileceği anlamına gelmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) sunduğu hukuk doktrinlerine göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde denizden müdahale ve gemi durdurma uygulamaları genellikle açık BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanıyordu. Buna karşılık deniz ablukası hukuku, hâlâ büyük ölçüde yazılı bir uluslararası sözleşmeyle tam olarak kodifiye edilmemiş, karmaşık ve büyük oranda teamül hukukuna dayanan bir alan olarak değerlendiriliyor.

Buna karşılık, deniz hukuku sözleşmeleri, uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda gemi ve uçakların ‘zararsız geçiş’ ve ‘transit geçiş’ hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Bu ilke, bir deniz geçişinin tek taraflı olarak kesilmesi ya da bir kıyı devleti veya bağımsız bir deniz gücü tarafından uluslararası bir dayanak olmaksızın kontrol altına alınması fikriyle uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu nedenle uzmanlara göre snapback mekanizması, İran üzerindeki yaptırım ortamını güçlendirse de, ABD’nin açıkladığı ölçekte geniş bir deniz ablukasının hukuki meşruiyetini tek başına belirlemiyor. Aynı şekilde bu durum, İran’a da Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişi mutlak bir egemenlik aracı olarak kısıtlama hakkı vermiyor.

Genel tabloya bakıldığında, iki tarafın da karşılıklı bir yıpratma denklemine sıkıştığı değerlendiriliyor. ABD yönetimi, yüksek maliyetli bir savaşa dönmeden İran’dan nükleer ve denizcilik alanında taviz koparmayı hedeflerken, İran ise müzakereli bir süreç görüntüsü altında ekonomik teslimiyet olarak görülen bir sonucu engellemeye çalışıyor.

Son gelişmeler, iki tarafın da kendi anlatısını tam olarak kabul ettiremediğini gösteriyor. Washington, Hürmüz Boğazı’nda istikrarlı ve engelsiz bir akış sağlayamadı; Tahran ise ne ablukayı tamamen kırabildi ne de geçiş koşullarını fiilen kontrol ettiği yönünde uluslararası bir kabul oluşturabildi.

Bu tabloda piyasalar ve deniz taşımacılığı şirketleri için ortak gerçek, ne topyekûn bir savaşın ne de fiili bir barışın bulunmaması. Analistlere göre bu durum, her iki tarafın da maliyetlerden kaçınmak için mevcut ateşkesi sürdürmesini mümkün kılıyor; ancak bu, aynı zamanda kırılgan bir uzatma anlamına geliyor. Çünkü tarafların her biri, aynı anda hem baskı aracı hem de sınırlı bir müzakere alanı içinde hareket ediyor.



Rusya ve NATO “gri bölge” savaşında

Polis, Dublin–Varşova güzergâhındaki demiryolu hattının bir bölümünün patlayıcılarla tahrip edildiği olay yerinde inceleme yapıyor. (EPA)
Polis, Dublin–Varşova güzergâhındaki demiryolu hattının bir bölümünün patlayıcılarla tahrip edildiği olay yerinde inceleme yapıyor. (EPA)
TT

Rusya ve NATO “gri bölge” savaşında

Polis, Dublin–Varşova güzergâhındaki demiryolu hattının bir bölümünün patlayıcılarla tahrip edildiği olay yerinde inceleme yapıyor. (EPA)
Polis, Dublin–Varşova güzergâhındaki demiryolu hattının bir bölümünün patlayıcılarla tahrip edildiği olay yerinde inceleme yapıyor. (EPA)

Rusya ile Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) arasındaki mücadele, Ukrayna’daki savaş alanlarının ve geleneksel askeri caydırıcılık dengelerinin ötesine geçti. Varşova’da bir ABD vatandaşına yönelik olduğu öne sürülen Rus suikast planının engellenmesi, Moskova’nın Starlink’e rakip bir uydu ağı kurma çalışmalarını hızlandırması ve Batı’nın Rusya’yı Avrupa genelinde sabotaj eylemleri ve siber saldırılar düzenlemekle suçlamasının artması, doğrudan savaş eşiğinin altında yürütülen çok boyutlu mücadelenin safhaları olarak öne çıkıyor.

Polonya güvenlik güçleri, 30 Temmuz’da Lublin yakınlarında bir tarlaya düşen mühimmatın bulunduğu bölgede inceleme yapıyor. (Reuters)
Polonya güvenlik güçleri, 30 Temmuz’da Lublin yakınlarında bir tarlaya düşen mühimmatın bulunduğu bölgede inceleme yapıyor. (Reuters)

Bu gelişmeler, asıl tehlikenin tek olaydan ziyade, kaynağı ve niyeti kısa sürede ortaya konulması zor olan operasyonların birikmesinden kaynaklandığını gösteriyor. Bu durum NATO’yu sürekli bir sınamayla karşı karşıya bırakıyor: Moskova’yı, muğlak operasyonu veya bilinçli bir provokasyonu açık çatışmaya dönüştürmeden nasıl caydırabilir?

Suikast sınırları aşıyor

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin güvenlik birimlerinin Varşova’da Ukrayna asıllı bir ABD vatandaşına yönelik Rusya bağlantılı bir suikast planını engellediğini açıkladı. Tusk, hedef alınan kişinin Putin rejimini “rahatsız eden” biri olduğunu belirtti.

Polonya makamları, ABD istihbaratıyla yürütülen ortak operasyonun ardından 7 Ağustos’ta, Rus istihbarat servisleri tarafından işe alındığından şüphelenilen bir Rus vatandaşını gözaltına aldı. Varşova, hedef alınan kişinin kimliğini veya faaliyetlerinin niteliğini açıklamadı. Ancak müdahalenin operasyonun gerçekleştirilmesinden hemen önceki son aşamada yapıldığını ifade etti.

Polonya’da 18 Aralık 2025’te Entegre Muharebe Komuta Sistemi’nin (IBCS) faaliyete hazır olduğunun duyurulması sırasında Patriot füze sistemleri. (Reuters)
Polonya’da 18 Aralık 2025’te Entegre Muharebe Komuta Sistemi’nin (IBCS) faaliyete hazır olduğunun duyurulması sırasında Patriot füze sistemleri. (Reuters)

Tusk, olayı Polonya’nın suçlamalarının doğru olması halinde Rusya’nın başka NATO üyesi ülkede bir ABD vatandaşını öldürmeye yönelik ilk girişimi olarak nitelendirdi. Bu durum, NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesinin otomatik olarak devreye gireceği anlamına gelmiyor. Ancak hedefin ittifakın lider ülkesi olan ABD vatandaşı olması ve eylemin NATO’nun doğu kanadının temel ülkelerinden Polonya’da gerçekleştirilmesinin planlanması, iddia edilen Rus suikast operasyonlarını daha hassas bir duruma sokuyor.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Ukrayna Cumhurbaşkanı ile birlikte. (Reuters)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, Ukrayna Cumhurbaşkanı ile birlikte. (Reuters)

Varşova, olayı demiryolu hatlarına yönelik sabotajlar, siber saldırılar, kundaklamalar ve Rus devletine doğrudan bağlanması zor operasyonlarda suç şebekelerinin kullanılmasını kapsayan daha geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre üç Batılı istihbarat yetkilisi yaptıkları açıklamada, Kremlin karşıtları ve Ukrayna destekçilerine yönelik tasfiye girişimlerinin 2022’deki geniş çaplı işgalden beri Avrupa’da arttığını belirtti. Moskova ise kamuoyuna açık istihbarat kanıtlarının yetersizliği ve operasyonların kaynaklarını ve yöntemlerini açığa çıkarmanın güç olması nedeniyle bu tür eylemlerdeki sorumluluğu genellikle reddediyor.

Elon Musk’ın Starlink hizmetine ait bir reklam, SpaceX’in halka arzının ardından New York’taki Times Square’deki bir ekranda görülüyor. (AFP)
Elon Musk’ın Starlink hizmetine ait bir reklam, SpaceX’in halka arzının ardından New York’taki Times Square’deki bir ekranda görülüyor. (AFP)

Mücadele yörüngeye taşınıyor

Daha uzun vadeli bir diğer meydan okuma ise Rusya’nın Starlink’e egemen bir alternatif olarak geliştirdiği “Rasvet” (Şafak) adlı uydu ağı.

Reuters’ın haberine göre Ukrayna Askerî İstihbarat Başkan Yardımcısı Tümgeneral Vadim Skibitski, Moskova’nın bu ağdaki uyduları planlanandan “çok daha hızlı” bir şekilde fırlatmaya başladığını söyledi.

Mart ayında 16 uydudan oluşan bir grup fırlatıldı; bunu temmuz ayında bir başka fırlatma izledi. Ukraynalı bir yetkili, ağ kapsamında yörüngede bulunan araçların sayısını yaklaşık 40 olarak tahmin etti. Ancak fiilen çalışan uydu sayısının bunun altında olduğu değerlendiriliyor.

Polonya Başbakanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Ukrayna konulu Gdansk Zirvesi’ne katılmak üzere birlikte gidiyor. (Arşiv-Reuters)
Polonya Başbakanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Ukrayna konulu Gdansk Zirvesi’ne katılmak üzere birlikte gidiyor. (Arşiv-Reuters)

Rusya, 2027 yılına kadar 292 uyduya, 2035’e kadar ise 924 uyduya ulaşmayı planlıyor. Ağ şu anda uydular Ukrayna üzerinden geçerken yalnızca kesintili iletişim sağlayabiliyor. Ancak ileride uzun mesafelerde insansız hava araçlarının doğrudan kontrol edilmesine, bunların anlık olarak yönlendirilmesine ve karadaki saldırıya açık altyapıya daha az bağımlı, daha güvenli askeri iletişim sağlanmasına imkân tanıyabilir.

Projenin önemi, Kiev’in Rus güçlerinin gri piyasadan elde ettiği Starlink terminallerini devre dışı bırakması konusunda SpaceX’i ikna etmesinin ardından daha da arttı.

Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Zelenskiy’nin Varşova’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. (AP)
Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Zelenskiy’nin Varşova’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. (AP)

Moskova’nın çıkardığı ders açık: Komuta ve kontrol kapasitesi, kritik anda devre dışı bırakabilecek yabancı şirkete ait bir hizmete dayandırılamaz. Bu nedenle Rasvet yalnızca ticari bir proje değil, Rusya’nın operasyonlarını Batı’nın siyasi ve teknolojik kararlarına karşı daha dayanıklı hâle getirme girişimi olarak görülüyor.

Bununla birlikte, Rusya’nın hedefleri; büyük ölçekli fırlatma ihtiyaçları, yaptırımlar ve bazı gelişmiş bileşenlerdeki eksiklikler nedeniyle oldukça iddialı. Dolayısıyla Rasvet giderek büyüyen bir tehdit oluştursa da şu aşamada Starlink’in tam anlamıyla yerini alabilmiş değil.

Lockheed Martin tarafından üretilen geliştirilmiş Patriot PAC-3 MSE füzesinin modeli. (Reuters)
Lockheed Martin tarafından üretilen geliştirilmiş Patriot PAC-3 MSE füzesinin modeli. (Reuters)

ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Elbridge Colby, Pentagon’un nükleer stratejiyi gözden geçirdiğini ve başkana Rusya veya Çin’le yaşanabilecek bölgesel bir çatışmada taktik nükleer silahların kullanımına ilişkin daha geniş seçenekler sunulmasını değerlendirdiğini açıkladı.

Ancak NATO’nun acil sınavı nükleer düzeyin altında kalıyor: İHA’ları düşük maliyetle etkisiz hâle getirecek yöntemler geliştirmek, bunların kaynağını daha hızlı belirlemek, karşılık verme kurallarını ortaklaştırmak ve havaalanları ile enerji ve iletişim ağlarını korumak.

Moskova baskı aracı olarak belirsizliğe bel bağladığı ve NATO da doğrudan çatışmaya yol açmayacak bir caydırıcılık arayışını devam ettirdiği sürece, “gri bölge savaşı” iki taraf arasındaki çatışmanın en tehlikeli biçimi olmaya aday. Resmen ilan edilmeyen bu savaş, her an kontrol altına alınması zor bir krize yol açabilir.


Amerikan üssüne yönelik operasyon sonrasında kaybolan üç İranlı pilot Katar'da tutuluyor

Doha'nın güneyindeki El Udeyd ABD hava üssünün görüntüsü (Arşiv- AFP)
Doha'nın güneyindeki El Udeyd ABD hava üssünün görüntüsü (Arşiv- AFP)
TT

Amerikan üssüne yönelik operasyon sonrasında kaybolan üç İranlı pilot Katar'da tutuluyor

Doha'nın güneyindeki El Udeyd ABD hava üssünün görüntüsü (Arşiv- AFP)
Doha'nın güneyindeki El Udeyd ABD hava üssünün görüntüsü (Arşiv- AFP)

İran Genelkurmay Başkanlığı, yarı resmî Fars Haber Ajansı tarafından bugün yayımlanan açıklamasında, Katar’ın elinde bulunduğunu öne sürdüğü üç İranlı pilotun serbest bırakılmasının sağlanması için Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nden yardım talep ettiğini duyurdu.

Genelkurmay Başkanlığı, pilotların mart ayında İran’ın Katar’daki “düşman askeri üssü” olarak nitelendirdiği hedefe yönelik operasyon sırasında uçaklarının vurulmasının ardından alıkonulduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı habere göre İran tarafı, pilotların Katar tarafından tutulduğunu iddia ediyor.

İran Ordusu Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Mesud Caferi ise geçen hafta İran’ın ISNA haber ajansına yaptığı açıklamada, Katar’daki El Udeyd Üssü’ne düzenlenen saldırının ardından, cenazesi İran’a getirilen Mecid Kazımi dışında operasyona katılan diğer üç pilotun akıbetinin netlik kazanmadığını söylemişti.

Caferi, söz konusu operasyonun, THAAD ve Patriot hava savunma sistemlerinin yanı sıra ABD ve Katar’a ait hava devriyelerinin bulunduğu bir ortamda, iki adet Su-24 savaş uçağıyla gerçekleştirildiğini belirtti. Pilotların Körfez üzerinde son derece alçak irtifada uçtuğunu belirtti.

Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı ayrıca İranlı pilotların operasyonu GPS kullanmadan, aldıkları eğitim ve sahip oldukları yerli imkân ve kabiliyetlere dayanarak gerçekleştirdiğini ifade etti.


ABD'nin uçak gemisindeki kriz nasıl başladı?

Trump, USS Abraham Lincoln'ın 9 aylık görev süresinin "yeterince uzun bile olmadığını" söylemişti (Reuters)
Trump, USS Abraham Lincoln'ın 9 aylık görev süresinin "yeterince uzun bile olmadığını" söylemişti (Reuters)
TT

ABD'nin uçak gemisindeki kriz nasıl başladı?

Trump, USS Abraham Lincoln'ın 9 aylık görev süresinin "yeterince uzun bile olmadığını" söylemişti (Reuters)
Trump, USS Abraham Lincoln'ın 9 aylık görev süresinin "yeterince uzun bile olmadığını" söylemişti (Reuters)

ABD'nin İran savaşında kullandığı USS Abraham Lincoln uçak gemisiyle ilgili lojistik sorunlar çatışmanın ilk günlerinde başlamış.

New York Times'ın aktardığına göre gemiyle ilgili ikmal sorunları, İran'ın 28 Şubat'ta Bahreyn'deki ABD üssüne düzenlediği füze ve drone saldırılarının ardından ortaya çıktı.

Tahran yönetimi, bu operasyonu ABD'yle İsrail'in aynı gün savaşı başlattığı saldırılara misilleme olarak yapmıştı.

Haberde, saldırıda ağır hasar gören Bahreyn Deniz Kuvvetleri Destek Üssü'nün ABD donanması için önemli bir lojistik merkez olduğu vurgulanıyor.

Bunun ardından Pentagon, Hint Okyanusu'ndaki Diego Garcia adasında yer alan ABD üssünü yeni ikmal ve lojistik merkezi olarak belirlemiş. Ancak Britanya Denizaşırı Toprağı olan adadaki üssün, bu konuda yetersiz kaldığı ifade ediliyor.

Ayrıca İran, adadaki üsse 20 Mart'ta füze saldırısı düzenlemişti. Füzelerden biri Hint Okyanusu'na düşmüş, diğeriyse Amerikan savaş gemisi tarafından havada vurulmuştu.

Yaklaşık 9 aydır karaya yanaşmayan USS Abraham Lincoln'da görev yapan askerlerin ruh sağlığına ve gemideki yaşam koşullarına ilişkin haberler de ABD kamuoyunda tartışma yarattı.

CNN, 13 Ağustos'taki haberinde iki denizcinin gemiden atlayarak intihar etmeye kalkıştığını öne sürmüştü.

Uzatılan görev süresi boyunca mürettebatın temel malzeme eksikliği, hijyen sorunları, posta dağıtımında aksamalar ve ciddi gıda kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığı iddia edilmişti.

Savunma Bakanı Hegseth ise iddiaları reddederek uçak gemisindeki koşullara ilişkin haberleri "çarpıtma" diye nitelemişti. ABD Senatosu'nun Demokrat Azınlık Lideri Chuck Schumer ise gemideki durumla ilgili haberlerin ardından Hegseth'in görevden alınması çağrısında bulunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, dünkü açıklamasında iddiaların asılsız olduğunu savunurken, USS Abraham Lincoln'ın yakın zamanda benzer bir savaş gemisiyle değiştirileceğini söyledi.

Amerikan basınına göre USS Abraham Lincoln'ın yerine USS George Washington gönderilecek. Ancak uçak gemisinin bölgeye ne zaman varacağına dair bilgi paylaşılmıyor.

ORtadoğu'da görev yapan ABD donanmasına ait uçak gemisi USS George H.W. Bush da 31 Mart'tan bu yana karaya yanaşmadı.

Independent Türkçe, New York Times, CNN