Kuzey Kore Anayasasını değiştirdi: Kim Jong Un suikastında otomatik nükleer saldırıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5271582-kuzey-kore-anayasas%C4%B1n%C4%B1-de%C4%9Fi%C5%9Ftirdi-kim-jong-un-suikast%C4%B1nda-otomatik-n%C3%BCkleer-sald%C4%B1r%C4%B1
Kuzey Kore Anayasasını değiştirdi: Kim Jong Un suikastında otomatik nükleer saldırı
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un (ortada) ve kızı Kim Ju Ae (solda), geçen ay Kuzey Kore’de yeri açıklanmayan bir noktada gerçekleştirilen balistik füze testini incelerken görülüyor. (AFP)
Kuzey Kore Anayasasını değiştirdi: Kim Jong Un suikastında otomatik nükleer saldırı
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un (ortada) ve kızı Kim Ju Ae (solda), geçen ay Kuzey Kore’de yeri açıklanmayan bir noktada gerçekleştirilen balistik füze testini incelerken görülüyor. (AFP)
Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong Un’a yönelik bir suikast durumunda misilleme olarak otomatik nükleer saldırı gerçekleştirilmesini zorunlu kılan bir anayasa değişikliği yaptı.
Şarku’l Avsat’ın İngiliz The Telegraph gazetesinden aktardığı habere göre değişiklik bu yılın başlarında Tahran’a düzenlenen ve İran Dini Lideri Ali Hamaney ile bazı üst düzey İranlı yetkililerin öldüğü askeri saldırının ardından dünya genelinde artan gerilimler sırasında kabul edildi.
Anayasa değişikliği, Kuzey Kore’nin en yüksek yasama ve anayasal organı olan Yüksek Halk Meclisi’nin 22 Mart’ta Pyongyang’da yaptığı oturumda onaylandı. Güney Kore istihbarat birimleri de üst düzey hükümet yetkililerini yeni anayasal düzenlemeye ilişkin bilgilendirdi.
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un (Reuters)
Değişiklik, ülkenin nükleer komuta sisteminin devre dışı bırakılması veya hedef alınması durumunda uygulanacak karşılık mekanizmalarını düzenliyor.
Revize edilen metinde şu ifade yer aldı:
“Düşman güçlerin saldırıları nedeniyle devletin nükleer kuvvetlerinin komuta ve kontrol sistemi tehlikeye girerse, otomatik ve derhal nükleer saldırı başlatılacaktır.”
Kuzey Kore daha önce de anayasasında değişiklikler yaparak ülke sınırlarını Güney Kore ile komşu olarak tanımlamış, iki Kore’nin yeniden birleşmesine yönelik ifadeleri metinden çıkarmıştı. Bu adım, Kim Jong Un yönetiminin iki Kore’yi resmen ayrı devletler olarak görme eğilimini yansıtıyor.
Kuzey Kore lideri ayrıca geçen ay ülkesinin nükleer kapasitesini güçlendirmeye devam edeceğini ve Güney Kore’ye karşı sert tutumunu sürdüreceğini açıklamış, Güney Kore’yi “en düşmanca devlet” olarak nitelendirmişti.
Kim Jong Un ayrıca ABD’yi “resmi terör ve saldırganlık” ile suçlayarak, küresel gerilimlerin artması halinde Pyongyang’ın Washington’a karşı daha aktif bir rol üstlenebileceği mesajını vermişti.
Filistin'i Avrupa'nın vicdanını sınayan bir mesele haline getiren İspanya Başbakanı Pedro Sanchezhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5271610-filistini-avrupan%C4%B1n-vicdan%C4%B1n%C4%B1-s%C4%B1nayan-bir-mesele-haline-getiren-i%CC%87spanya-ba%C5%9Fbakan%C4%B1
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)
Filistin'i Avrupa'nın vicdanını sınayan bir mesele haline getiren İspanya Başbakanı Pedro Sanchez
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bask bölgesel seçimleri öncesinde Bilbao'da düzenlenen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi seçim kampanyası kapanış mitinginde konuşma yaparken, 21 Nisan 2024 (AFP)
Stefanie Butendieck Hijerra
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, siyasi kariyerinin uzun soluklu olacağına dair sinyalleri çok az vermişti. Rakipleri onu sık sık fırsatçılıkla, stratejik pervasızlıkla ya da kırılgan ittifaklara yaslanmakla tanımladı. Buna karşın Sanchez, partisi içindeki isyanı, seçim yenilgilerini, koalisyon çalkantılarını ve İspanyol sağının durmak bilmeyen saldırılarını geride bırakarak Avrupa'nın en istikrarlı sosyal demokrat liderlerinden biri haline geldi. Sanchez’in siyasi kimliğini ideolojik saflık değil, içgüdü, uyum kapasitesi ve kırılganlığı bir güç kaynağına dönüştürme becerisi belirliyor.
İşte bu içgüdü, Sanchez'i Batı Avrupalı liderler arasında Filistin devletine en yüksek sesle sahip çıkanlardan biri konumuna taşıdı. İspanya, 28 Mayıs 2024 tarihinde Norveç ve İrlanda ile eş zamanlı olarak Filistin'i tanıdı ve bu adımı barışa katkı, uluslararası hukukun savunuculuğu ile diplomatik felcin reddi olarak sundu.
Sanchez, Filistin devletini tanıma kararının ne İsrail'i hedef aldığını ne de Hamas'ı desteklediğini vurgularken bu adımı, uygulanabilir bir iki devletli çözüme doğru atılmış somut bir adım olarak tanımladı.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Filistin meselesi, Sanchez'in siyasi hesaplarında sıradan bir dış politika dosyasının çok ötesine geçti ve bunun Batı'nın tutarlılığının sınavına dönüştürdü. Açıkça ‘Avrupa, Ukrayna'yı savunmak için uluslararası hukuka başvuruyorsa Gazze söz konusu olduğunda aynı dili terk edemez’ argümanını sundu. Bu konuda 2024 yılının temmuz ayında çifte standart konusunda uyaran Sanchez, uluslararası hukukun uygulanmasının jeopolitik çıkar hesaplarına göre şekillenmemesi gerektiğini kararlılıkla savundu.
Bu tutumun daha derin kökleri var. 1972 yılında Madrid'de dünyaya gelen Sanchez, 1993 yılında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'ne (PSOE) katıldı. Resmi biyografisi onu ekonomist, parti lideri ve 2018 yılının haziran ayından bu yana başbakan olarak tanımlıyor. Ancak asıl çarpıcı olan hikaye, kendisini sonradan tasfiye etmeye çalışan bir parti içinde nasıl yükseldiğinde yatıyor.
Sanchez, İspanya'da sosyal demokrasinin derin bir kriz yaşadığı 2014 yılında PSOE liderliğini ilk kez devraldı. Mali krizin yansımaları, kemer sıkma politikaları, yolsuzluk skandallarının zedelediği güven bunalımı ve sol kanattan Sosyalistlere rakip çıkan kemer sıkma politikaları karşıtı Podemos'un yükselişi partiyi yoruyordu.
Öte yandan onlarca yıl boyunca PSOE ile muhafazakâr Halk Partisi arasındaki rekabete dayanan İspanya'nın iki partili sistemi de çözülmeye yüz tutmuştu.
Sanchez, 2015 ve 2016 seçimlerinden tarafların hiçbirinin kesin çoğunluk elde edemeden çıkmasının ardından dönemin Başbakanı ve Halk Partisi lideri Mariano Rajoy önderliğindeki bir muhafazakâr hükümete zemin hazırlamayı reddetti. Bu tutum Sosyalist Parti liderliğinde büyük bir muhalefet doğurdu ve Sanchez 2016 yılında parti genel başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı; siyasi sahneden çekildiği izlenimi bıraktı.
Ama o çekilmedi. Modern İspanya siyasetinin kırılma anlarından birinde Sanchez doğrudan parti üyelerine başvurdu. 2017 yılında parti liderliğini geri kazandı ve parti tabanının üst yönetime karşı başlattığı isyanın simgesi olarak geri döndü.
Bu deneyim onun siyasi üslubunu da güçlendirdi. Bu minvalde Sanchez, kendini gerici güçlere karşı demokrasinin savunucusu olarak konumlandırırken alışılmadık bir esneklikle hareket ediyor.
Öte yandan 2018 yılında Halk Partisi'ni sarsan bir yolsuzluk skandalının ardından dönemin Başbakanı Mariano Rajoy'un güvensizlik oylamasıyla hükümeti düşürüldükten sonra başbakanlık görevine geldi. Son derece dar bir parlamento tabanıyla göreve başlayan Sanchez, bu zayıflığı fırsata çevirdi ve o günden beri, başkalarını devirebilecek azınlık koalisyonları, ittifak anlaşmaları ve parlamento hesapları sayesinde iktidarda kalmaya devam ediyor.
Bu durumun daha derin kökleri var. 1972 yılında Madrid'de dünyaya gelen Sanchez, 1993 yılında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'ne (PSOE) katıldı. Resmi biyografisi onu ekonomist, parti lideri ve 2018 yılının haziran ayından bu yana başbakan olarak tanımlıyor.
Koalisyon yoluyla sosyal demokrasi
Sanchez'in paradoksunun arkasında, bir yanda kararlı bir Avrupalı sosyal demokrat, öte yanda siyasi ayakta kalışını PSOE'nin geleneksel yörüngesinin dışındaki partilerle ittifak kurmaya zorlayan bir pragmatizm yatıyor. Hükümetleri; koalisyonun küçük ortağı İspanya Sol İttifak Partisi’nin (SUMAR) yanı sıra pek çok İspanyol seçmen tarafından şüpheyle bakılan Katalan güçleri de dahil olmak üzere bölgesel ve bağımsızlıkçı partilerin desteğine bağlıydı. 2023 yılında yeniden iktidara geldiğinde ise başarısız Katalan bağımsızlık sürecine karışanlar için tartışmalı bir af kararını beraberinde getirdi. Bu durum, anayasal ilkeyi koltuğuna tutunmak uğruna pazarlık konusu yaptığı suçlamalarını beraberinde getirdi. Böylece ‘Sanchezcilik’ hem bir ideoloji hem de ilerici bir söylemi taktik sabırla harmanlayan kendine özgü bir siyaset anlayışına sahip bir yöntem haline geldi.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, yeniden başbakan seçilmesinin ardından Madrid'deki La Zarzuela Kraliyet Sarayı'nda düzenlenen yemin töreninde İspanya Kralı VI. Felipe ile birlikte, 17 Kasım 2023 (AFP)
Sanchez'in ideolojisi, parçalanma çağına uyum sağlamış bir Avrupa sosyal demokrasisi olarak tanımlanabilir. Sosyal refah, çalışma hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, yeşil dönüşüm, Avrupa entegrasyonu ve daha etkin bir devlet rolüne inanıyor. Ancak bu, onu eski tarz bir sosyalist militan yapmıyor. Televizyon önünde kendini rahatça ifade eden, kurumların diliyle barışık, icraatçı ruha sahip bir siyasetçi.
Filistin, Avrupa için bir turnusol kâğıdı oldu
Filistin dosyası bu ideolojik yapıyla tam bir uyum içinde. İspanya'nın Filistin devletini tanıması, Sanchez'e uluslararası hukuku, savaş karşıtı kamuoyu duyarlılığını, Avrupa'nın güvenilirliğini, İspanya'nın Akdeniz kimliğini ve çok taraflı diplomasinin savunuculuğunu tek bir çatı altında buluşturma imkânı tanıdı. Aynı zamanda dış politikada Madrid'i daha temkinli davranan Batı Avrupalı güçlerden ayırt eden bir alan açtı. Sanchez bu anda İspanya'nın İrlanda ve Norveç ile eş güdüm içinde, diplomatik inançtan güç alarak öne çıkma ve başkalarına örnek olma fırsatını gördü.
Gazze'deki savaşın sürmesiyle birlikte Sanchez'in tutumu daha da sertleşti. İspanya, 2024 haziranında Güney Afrika'nın Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) Gazze'de soykırım sözleşmesinin uygulanmasına ilişkin açtığı davaya müdahil oldu. 2025'te ise Sanchez daha ileri giderek İsrail'e silah ihracatına yönelik kısıtlamaları sıkılaştırdı ve yasadışı yerleşim birimlerinden yapılan mal ithalatını yasakladı.
Kullandığı dil, Batı Avrupalı bir lider için alışılmadık ölçüde sertti. Avrupa'yı Gazze'de başarısız olmakla suçlayan Sanchez, çifte standardın Batı'nın küresel itibarını zedelediğini savundu. Bu yalnızca insani bir söylem değil, aynı zamanda jeopolitik bir argümandı.
Sanchez'e göre Avrupa, Küresel Güney'den Ukrayna'da uluslararası normları savunmasını talep edemez, aksi takdirde Filistin meselesinde seçici davranıyor izlenimi verir.
Bu argüman İspanya'nın çok ötesinde yankı buluyor; özellikle Latin ABD'de, Arap dünyasında ve Afrika'nın büyük bölümünde, Batı'nın kural ve hak çağrılarını sömürgecilik, müdahalecilik ve seçici uygulama mirasının gözünden değerlendiren geniş kesimler arasında derin bir karşılık görüyor.
Gazze'deki savaşın devam etmesiyle birlikte, Sánchez'in tepkisi daha sert bir hal aldı. İspanya, Gazze'de soykırım suçunun önlenmesine ilişkin sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili olarak Güney Afrika'nın UAD’da açtığı davaya müdahil oldu.
İç siyasi hesap ve diplomatik hırs
Sanchez'in tutumunun bu denli kararlı olmasını iç siyasi dinamikler de açıklıyor. İspanya kamuoyu, kısmen ülkenin Akdeniz yönelimi ve sömürgecilik karşıtı sol geleneklerden beslenen tarihsel bir Filistin sempatisiyle şekillendi. Sanchez'in koalisyonu içinde sol kanat, İsrail'e yönelik tutumun sertleştirilmesi yönünde baskı uyguladı. Bu bağlamda Filistin meselesindeki kararlı çizgi hem ideolojik hem de koalisyon açısından işlevsel bir rol üstleniyor, ilerici kimliğini pekiştiriyor ve onu İspanyol sağından belirgin biçimde ayırıyor.
PSOE’nin lideri ve 20 Aralık 2015’te yapılacak genel seçimlerin adayı Pedro Sanchez, Valencia'daki Fuente San Luis stadyumunda düzenlenen seçim mitinginde, 13 Aralık 2015 (AFP)
Ancak Sanchez'in Filistin politikasını yalnızca iç siyasi hesaba indirgemek dar bir okuma olur. Sanchez, dış politikayı İspanya'nın geleneksel ağırlığının ötesinde hareket edebildiği bir sahne olarak gördüğünü defalarca kez ortaya koydu. Hükümeti ülkeyi Avrupa, Latin Amerika ve Akdeniz arasında bir köprü ve çalkantının giderek arttığı bir dönemde çok taraflılığın savunucusu olarak konumlandırmaya çalıştı. Filistin meselesi ise ona İspanya'nın Avrupa mutabakatına yalnızca uymakla kalmayıp onu şekillendirmeye katkıda bulunduğunu söyleme imkânı tanıyor.
Ahlaki diplomasinin riskleri
Bu değer odaklı diplomasinin kendine özgü riskleri var. İsrail, İspanya'nın Filistin'i tanımasına ve ardından gelen adımlara sert bir tepki gösterdi. İspanyol muhafazakârlar ise Sanchez'i müttefiklerle ilişkilere zarar vermekle ve iç skandallardan dikkati dağıtmak için dış politikayı araçsallaştırmakla suçluyor. Bazı eleştirmenler de ahlaki tutarlılığın yurt dışında ilan etmenin yurt içinde uygulamaktan çok daha kolay olduğunu öne sürüyor ve kırılgan parlamento ittifakları kurumsal fırsatçılık suçlamalarını besliyor.
Bu eleştiriler gündemden düşmeyecek. Sanchez, güçlü yanlarıyla zaafiyetlerinin iç içe geçtiği, kutuplaştırıcı bir siyasi figür olmayı sürdürüyor. PSOE'yi yeniden ayağa kaldırmasını ve İspanyol sağını iktidardan uzak tutmasını sağlayan esnekliğin aynısı, koltuğunu korumak için ağır bedeller ödemeye hazır olduğu tahminlerini körüklüyor. Gazze konusundaki ahlaki özgüveni onu seçici bir öfkeyle suçlanmaya açık hale getirirken Avrupacılığı, rakiplerinin gözünde stratejik hesabı örten bir erdem söylemi olarak görünebiliyor.
İşte burada Filistin devletine ilişkin tutumunun siyasi anlamı netlik kazanıyor. Bu, Madrid'den çıkan diplomatik bir eylemden öte bir şey; Sanchez'in daha geniş kimliğini gözler önüne seriyor: Sosyal demokrat, Avrupacı, çatışmacı, ahlaki bir çerçeveye yaslanmış ve pragmatik. Filistin'i hem Ortadoğu barışıyla hem de Avrupa'nın kendine bakışıyla ilgili bir mesele haline getirdi. Sanchez için bu dosya özsel bir soruyu gündeme taşıyor: “Kurallara dayalı düzen gerçek bir ilke mi, yoksa tüketim için üretilmiş bir slogan mı?”
Pedro Sanchez, Avrupa'nın ideolojik açıdan en saf ya da en az tartışmalı lideri olmayabilir. Ancak modern Avrupa siyasetinin dönüşümlerini en çarpıcı biçimde yansıtanlardan biri haline geldi. Onun deneyimi, sosyal demokrasinin parçalandığı bir çağda koalisyon, yüzleşme, ahlaki argüman ve kurumsal esneklik aracılığıyla nasıl işlediğini gösteriyor. Filistin meselesinde bu özelliklerin tamamı bir araya geldi. Sonuç ise Filistin devletini tanımayı geç kalmış sembolik bir jesttin ötesine taşıyarak uluslararası varlığının merkezine yerleştiren bir İspanya Başbakanı oldu.
Siyonist: İran rejimi muhaliflerinin mal varlıklarına el koymak için hazır bir suçlamahttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5271612-siyonist-i%CC%87ran-rejimi-muhaliflerinin-mal-varl%C4%B1klar%C4%B1na-el-koymak-i%C3%A7in-haz%C4%B1r-bir
Londra'daki İran Büyükelçiliği önündeki rejim karşıtı bir gösteri sırasında bir İranlı protestocu üstünde “Aslan ve Güneş” olan İran bayrağını taşıyor (Reuters)
Siyonist: İran rejimi muhaliflerinin mal varlıklarına el koymak için hazır bir suçlama
Londra'daki İran Büyükelçiliği önündeki rejim karşıtı bir gösteri sırasında bir İranlı protestocu üstünde “Aslan ve Güneş” olan İran bayrağını taşıyor (Reuters)
İnci Mecdi
İran rejimi, ülke içindeki fonlarına ve mal varlıklarına el koyarak, yurt dışındaki gazeteci ve muhaliflerin peşini bırakmıyor. Bu yöndeki son adımı, yargının, “halkın çıkarı doğrultusunda” diye tanımladığı bir kararla Kayhan gazetesinin eski baş editörü Mehdi Nassiri'nin mal varlıklarına el koyduğunu açıklamasıydı.
Mizan Haber Ajansı tarafından yayınlanan bir habere göre, Nassiri'nin yanı sıra Semnan şehrinde 21 kişinin daha mal varlığı tespit edilerek “kamu hakları ve halkın menfaati doğrultusunda” el konuldu. Yargının açıklamasında, mal varlığına el konulan kişiler “dayatılan savaş sırasında halka ve güvenliğine karşı eylemlerde bulunan Amerikan Siyonist düşmanlar ile bağlantılı unsurlar” olarak nitelendirildi.
Siyasi ve ekonomik cezalandırma
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Nassiri, hem ülke içinde hem de dışında yaşayan binlerce İranlının mal varlığına son zamanlarda el konulduğunu belirtti. “Rejimin bu mal varlıklarına 'halkın menfaati' için el konulduğu iddiası tamamen yanlış ve tamamen propaganda amaçlı bir ifadedir” diye vurguladı. Siyasi ve eleştirel duruşları nedeniyle bireylerin kişisel mülklerinin hedef alınamayacağını, halk adına “herhangi bir yasal veya ahlaki standarda göre” bunlara el konulamayacağını da sözlerine ekledi.
Nassiri, daha önce İran'daki sertlik yanlısı muhafazakâr hareketle bağlantılıydı. 1990'larda Kayhan gazetesinin baş editörlüğünü yaptı. Kayhan, İran Dini Lideri'nin ofisiyle yakın bağları ve katı muhafazakâr söylemiyle biliniyordu. O dönemde Nassiri, siyasi ve kültürel reform ve Batı konusunda sert ideolojik pozisyonları savundu. Ancak son yıllarda, kademeli olarak güvenlik ve dini kurumların siyaset üzerindeki hakimiyetini eleştirmeye doğru kaydı. Devletin işleyiş biçimini, protestoların bastırılmasını ve Dini Lider ile Devrim Muhafızları'nın bazı politikalarını eleştirerek, reformist veya ılımlı bir muhalefet söyleme daha da yakın olmaya başladı.
Bir İran güvenlik güçleri üyesi Tahran'ın merkezinde zırhlı bir aracın üzerinde duruyor (Associated Press)
İranlı gazeteci şunları söyledi: “Rejimi eleştirdiğim, başka bir rejime geçişi desteklediğim ve İran halkının özgürlük talebiyle dayanışmam nedeniyle hedef alındım.” Varlıklarına el konulması kararında hiçbir gerçek yasal sürecin izlenmediğini vurguladı: “Bağımsız bir mahkeme yok, savunma fırsatı yok, şeffaf prosedürler yok ve tarafsızlık ilkesine saygı yok. Önce siyasi karar veriliyor, sonra bunun için yasal bir kılıf oluşturuluyor.” Varlıklara el koymak, siyasi ve ekonomik cezalandırmanın bir yöntemidir.
Siyasi muhalefeti bir güvenlik suçu olarak göstermek
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran rejimine karşı yürüttüğü savaşın başlamasından bu yana, İran yargısı, gazeteciler ve siyasi aktivistler de dahil olmak üzere bazı vatandaşların varlıklarına “savaşı desteklemek” suçlamasıyla el konulduğunu açıkladı. Tahran, ABD ve İsrail'e yardım veya destek sağlayan ve yurtdışında ikamet eden İran vatandaşlarının varlıklarına el koymakla defalarca tehdit etti. Mart ayında, İran Başsavcılığı, resmi medya kurumlarına göre, şöyle bir açıklamada bulundu: “Yurt dışında yaşayan ve Amerikan-Siyonist düşmana sempati duyan, onu destekleyen veya herhangi bir şekilde iş birliği yapan İranlıları uyarıyoruz; tüm mal varlıklarına el konulacak ve haklarında kanuna uygun olarak diğer yasal cezalar uygulanacaktır.”
Bu hafta Hamedan şehrindeki yargı makamları, şehirdeki 40 kişiye ait mal varlıklarına el konulduğunu açıkladı. Yetkililer, bu kişilerin “ihanet” ve “düşman ağlarıyla iş birliği” suçlamalarıyla yargılandığını iddia ediyor. Yargı tarafından yapılan resmi açıklamaya göre, bu mal varlıkları arasında gayrimenkul, nakit para ve diğer belirli mülkler yer alıyor. Yargı görevlileri, bu mal varlıklarına “kamusal işlerde kullanılmak ve hasar gören altyapıyı yeniden inşa etmek” amacıyla el konulduğunu açıkladı.
Hamedan’daki yargı görevlileri, “düşmanla iş birliği yaptığını” söyledikleri ağa karşı bir soruşturma yürütüldüğünü, bu kişilerin söz konusu soruşturmanın bir parçası olduklarını ve davalarının hâlâ incelendiğini vurguladı. Bu, Hamedan şehrinde daha önce yaşanan mal varlıklarına el koyma olaylarının ardından geldi. Bunlardan birinde bir konuta, bir araca ve büyük miktarda nakit paraya el konulmuştu.
Mehdi Nassiri, “Amerikan-Siyonist düşmanlarla bağlantılı unsurlar” gibi ifadelerin, İran'ın siyasi muhalifleri dışlamak için kullandığı geleneksel söylemin bir parçası olduğunu söyledi. "Özgürlük, demokrasi, laiklik, insan hakları veya rejim değişikliğinden bahseden herkese, mantıklı argümanlarla karşılık verilmiyor, aksine 'ABD ile bağlantılı', 'İsrail ile bağlantılı', 'düşmanın ajanı' veya 'Siyonist unsur' gibi terimlerle etiketleniyor.” Bu suçlamaların gerçek amacının güvenilir kanıt sunmak değil, “siyasi muhalefeti bir güvenlik suçu gibi göstermek” olduğunu da sözlerine ekledi. Güvenlik suçu gibi gösterilerek, eleştirenlerin savunma, mülkiyet ve siyasi katılım hakları da dahil olmak üzere temel haklarından mahrum bırakılması için zemin hazırlanıyor. Bu söylemin kamuoyunu kışkırtmak ve “baskıyı meşrulaştırmak” için kullanıldığını belirten Nassiri, temel krizinin içeriden kaynaklandığını kabul etmeyi reddettiği için, İran'ın yıllardır her ulusal ve özgürlük talebini yabancı güçlere dayandırmaya çalıştığını belirtti.
Nassiri, İran halkının “özgürlüğü için mücadele etmek konusunda yurt dışından talimatlara ihtiyaç duymadığını” vurguladı. Ona göre İran’daki protesto ve muhalefetin kökleri “İranlıların yaşadığı deneyimlerde, baskıda, yoksullukta, adaletsizlikte, yolsuzlukta ve özgürlüğün yokluğunda” yatıyor. “Rejime karşı muhalefet, herhangi bir yabancı hükümete boyun eğmek anlamına gelmez. İran halkının özgürlük, onur, demokrasi ve kendi kaderini tayin etme hakkını savunuyorum. Bu talep Amerikan, İsrail veya yabancı bir talep değil; despotluktan, yolsuzluktan, ayrımcılıktan ve baskıdan bıkmış milyonlarca İranlının talebidir” diye ekledi.
Ciddi bir meşruiyet krizi
Nisan ayı başlarında Tahran savcısı, düşman örgütleri desteklemekle suçlanan 100'den fazla kişinin yurtdışında tespit edilmesi, varlıklarına el konulması ve banka hesaplarının dondurulması direktifini verdi. Bunlar arasında medya kurumlarının yöneticileri, gazeteciler, sporcular ve sanatçılar bulunuyordu. Bu önlemler, Iran International ve Manoto TV gibi medya kuruluşlarıyla ilişkili kişilerin yanı sıra düşmanca eylemleri desteklemekle suçlanan diğer kişileri de hedef aldı. Direktif, düşman devletler ve özellikle de ABD ve İsrail ile iddia edilen iş birliği ve casuslukla ilgili cezaları artıran yasalara dayanıyordu.
Yetkililer, direktifin Iran International ile ilişkili 63 yönetici ve çalışanı kapsadığını, Manoto TV ile bağlantılı 25 kişinin de varlıklarına el konulması ve hesaplarının dondurulması işlemine tabi tutulduğunu belirtti. Liste ayrıca, özellikle sosyal medya aracılığıyla İran'a karşı askeri operasyonları desteklemekle suçlanan yurtdışında ikamet eden 25 İran vatandaşını içeriyor. Bu kişiler ABD, İsveç, Hollanda, Gürcistan ve İngiltere gibi ülkelerde ikamet ediyor.
Nassiri, son dönemdeki mal varlıklarına el koyma ve tutuklamaların “sadece savaş koşullarına veya güvenlik durumlarına geçici bir tepki” olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. İran'ın, “çoğu zaman kendisinin neden olduğu veya kışkırttığı” dış krizleri ve gerilimleri, iç baskıyı haklı çıkarmak için sürekli bir araç olarak kullandığını açıkladı. Ancak, bugün yaşananların rejimin muhaliflere yaklaşımında “daha derin bir gidişatı” yansıttığını ifade etti. Özellikle “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanması ve “şiddet ve kanlı bir baskı” ile bastırılan ocak ayındaki protestoların ardından krizin son yıllarda yoğunlaştığını ekledi.
Nassiri, rejim ile toplum arasındaki uçurumun genişlemesiyle İran'ın şu anda “çok ciddi bir meşruiyet krizi” yaşadığına inanıyor. İranlıların önemli bir kısmı artık rejimin reform edilebileceğine inanmıyor; bu da, ona göre, hükümeti “protesto hakkını tanımak yerine daha fazla baskı yolunu seçmeye” yöneltti. “Mal varlıklarına el koyma, tutuklamalar, güvenlik dosyaları açma, ailelere baskı yapma, yurtdışındaki aktivistleri tehdit etme ve muhalifleri propagandalarla hedef alma” gibi eylemlerin hepsinin “korku yayma ve siyasi muhalefeti büyük bir bedele dönüştürme politikası” kapsamına girdiğini vurguladı. İran'ın “sivil, medya ve siyasi muhalefetin bile savaş tehdidi olarak algılandığı” bir aşamaya girdiğini, “eleştirmenler, siyasi muhalifler, sivil aktivistler ve askeri düşmanlar” arasında artık ayrım yapılmadığını ve “her bağımsız sesin güvenlik suçlamalarıyla hedef alınabileceğini” belirtti. Son olarak, bu yaklaşımın “rejimin gücünü değil, zayıflığını gösterdiğini” söyledi.
ABD-İsrail saldırılarında İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hameney ve diğer birçok üst düzey rejim yetkilisinin öldürülmesinin ardından, çeşitli Amerikan şehirlerindeki ve yurtdışındaki İran toplumu üyeleri bunu alenen kutlamak için toplanmışlardı. Pew Araştırma Merkezi'ne göre, 2024 yılı itibariyle Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan İranlıların sayısı 750 bine ulaştı.
Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan İran'daki Tutumları Analiz Etme ve Ölçme Grubu (GAMAAN) tarafından Ağustos 2025'te yayınlanan bir raporda, 2024 yılında İranlıların yalnızca yaklaşık yüzde 20'sinin rejimin devamını desteklediği belirtiliyordu. Raporun bulgularına göre, çoğunluk farklı bir siyasi rejimi tercih ediyordu.
Körfez’de bir geminin hedef alınmasıyla gerilim tırmandı... ABD İran’ın yanıtını bekliyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5271553-k%C3%B6rfez%E2%80%99de-bir-geminin-hedef-al%C4%B1nmas%C4%B1yla-gerilim-t%C4%B1rmand%C4%B1-abd-i%CC%87ran%E2%80%99%C4%B1n-yan%C4%B1t%C4%B1n%C4%B1
Körfez’de bir geminin hedef alınmasıyla gerilim tırmandı... ABD İran’ın yanıtını bekliyor
Katar’ın kuzeydoğusunda yaklaşık 23 mil açıkta bulunan bir gemi füze saldırısına uğradı. Saldırı, İran Devrim Muhafızları’nın bölgedeki Amerikan gemilerini hedef alma tehdidinin ardından geldi.
İran ordusu daha önce, Tahran’a yönelik Amerikan yaptırımlarını uygulayan ülkelerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişte “zorluklarla” karşılaşacağı uyarısında bulunmuştu. Bu açıklama, İran’ın ABD’nin Ortadoğu’daki savaşı sona erdirecek diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda ciddi olup olmadığını sorgulamasının ve Washington’un sunduğu öneriye vereceği yanıtı hazırlamayı sürdürmesinin ardından yapıldı.
Basında yer alan haberlere göre Amerikan önerisi; Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını, ABD’nin İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırmasını ve Tahran’ın nükleer dosyasına ilişkin müzakereler için bir çerçeve üzerinde anlaşılmasını içeriyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة