Çin’den gelen hiçbir şey uçağa binemez... Amerikalılar neden Pekin’den gelen hediyeleri atıyor?

Yeni Soğuk Savaş döneminde hediyeler artık hatıra olarak saklanmıyor... Uçak kalkmadan önce çöpe atılıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
TT

Çin’den gelen hiçbir şey uçağa binemez... Amerikalılar neden Pekin’den gelen hediyeleri atıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)

Kevser Vekil

Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı üzerine gece yavaş yavaş çökerken, Air Force One uçağı Washington’a dönmek üzere kalkış hazırlığı yapıyordu. Ancak uçağın merdivenlerinin altında yaşananlar, dünyanın dört bir yanında sayısız resmi ziyareti takip etmiş deneyimli gazeteciler için bile dikkat çekici bir görüntü oluşturdu.

Amerikalı görevliler hızla hareket ederek resmi giriş kartlarını, geçici telefonları, kimlik rozetlerini ve ziyaret sırasında dağıtılan bazı hediyelik eşyaları topluyordu. Eşyalar ne özel saklama çantalarına konuluyor ne de diplomatik kargo kutularına yerleştiriliyordu. Bunun yerine, uçağın merdivenlerinin altına bırakılan büyük bir çöp konteynerine atılıyordu.

 Sosyal medya platformlarında dolaşan ve Asya ile Amerika’daki medya kuruluşları tarafından yayınlanan bir fotoğrafSosyal medya platformlarında dolaşan ve Asya ile Amerika’daki medya kuruluşları tarafından yayınlanan bir fotoğraf

Başkanlık heyetine eşlik eden ABD’li gazeteci Emily Goodin, daha sonra X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Amerikalı görevliler, Çinli yetkililerin dağıttığı her şeyi topladı; giriş kartları, Beyaz Saray personeline verilen geçici telefonlar ve heyet rozetleri… Air Force One uçağına binmeden önce bunların tamamını topladılar ve merdivenin altındaki çöp kutusuna attılar. Çin’den gelen hiçbir şeyin uçağa alınmasına izin verilmedi.”

İlk bakışta yaşananlar abartılı bir güvenlik önlemi gibi görünse de Amerikan stratejik aklı açısından mesele yalnızca hediyeler ya da kimlik kartlarıyla ilgili değildi. Olayın arka planında, dünyanın en büyük iki gücü arasında sessizce yürütülen geniş kapsamlı bir mücadele yer alıyordu. Bu savaşta yalnızca füzeler değil; veriler, elektronik çipler ve dijital sinyaller de birer silah olarak değerlendiriliyor.

Diplomatik nezaketten ‘olası tehlikeye’

Diplomatik teamüllerde hediyeler, yumuşak gücün dili olarak kabul edilir. Lüks halılar, yaldızlı kalemler, geleneksel el sanatları ya da kültürel sembol taşıyan objeler, ülkelerin siyasi atmosferi yumuşatmak ve konuklar nezdinde olumlu bir imaj oluşturmak için kullandığı araçlar arasında yer alır.

Ancak Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’nda yaşananlar, ABD-Çin ilişkileri, ilişkilerinin uzun süredir klasik nezaket ve protokol aşamalarını geride bıraktığını ortaya koydu.

Şarku’l Avsat’ın ABD medyası ve Asya basınından aktardığına göre, Amerikan heyeti ziyaretten önce ve sonra sıkı güvenlik talimatlarına tabi tutuldu.

Bu talimatlar arasında geçici kullanım için tasarlanmış telefonların kullanılması, kişisel elektronik cihazların taşınmaması ve ziyaret sonrası Çin kaynaklı tüm ekipman ve materyallerin derhal imha edilmesi yer aldı.

ABD güvenlik kurumları içinde, en basit görünen elektronik cihazların bile potansiyel bir siber sızma veya veri toplama aracı olabileceği yönünde yerleşik bir kanaat bulunuyor. Bu nedenle temkinli yaklaşım artık yalnızca bilgisayarlar ve akıllı telefonlarla sınırlı kalmıyor; giriş kartları, şarj kabloları ve hatta sıradan protokol hediyeleri bile güvenlik riski olarak değerlendiriliyor.

‘Sessiz casusluktan’ korkan ABD

Son on yılda Çin, ABD güvenlik doktrininde ‘zor ekonomik ortak’ konumundan ‘kapsamlı stratejik rakip’ konumuna evrildi.

Bu değişimle birlikte siber casusluk ve dijital sızma girişimlerine yönelik endişeler belirgin biçimde arttı.

ABD, Çin’e bağlı bazı unsurların devlet kurumlarını ve teknoloji şirketlerini hedef aldığını, hassas verileri çaldığını ve kritik dijital altyapılara sızmaya çalıştığını defalarca öne sürdü. Böylece iki ülke arasındaki rekabet yalnızca ekonomik düzeyde kalmayarak yapay zekâ, yarı iletkenler, iletişim ağları ve ileri teknoloji alanlarında açık bir mücadeleye dönüştü.

Bu çerçevede, geçici telefonların ya da kimlik kartlarının imha edilmesi, ABD güvenlik prosedürleri içinde daha geniş bir yaklaşımın parçası haline geliyor. Amerikan istihbarat kurumlarında yerleşik kabul, Çin’den gelen her unsurun potansiyel bir sızma aracı olabileceği yönünde.

Bazı güvenlik çevreleri bu yaklaşımı ‘sessiz casusluk’ olarak tanımlıyor; yani dikkat çekmeyen günlük nesneler üzerinden bilgi toplama veya sistemlere erişim sağlama yöntemi.

Bu nedenle, Başkanlık uçağı Air Force One’a, bazı anlatımlara göre ‘Çin kaynaklı hiçbir şeyin’ alınmaması bu güvenlik mantığının doğal bir sonucu olarak görülüyor.

Yeni Soğuk Savaş... ama dijital araçlarla

Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’ndaki uçak merdivenleri önünde yaşanan görüntü, yalnızca küçük bir protokol detayı değil; ABD-Çin ilişkilerinin mevcut doğasını özetleyen yoğun bir kesit olarak değerlendiriliyor.

Yıllar önce Çin, ABD için küresel üretim merkezi ve ticari çıkarlarla yönetilebilecek büyük bir ekonomik ortak olarak görülüyordu. Ancak bugün Washington’da bu ülke, 21. yüzyılda Amerikan üstünlüğüne yönelik en büyük stratejik meydan okuma olarak tanımlanıyor.

Bu tablo, klasik Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler Birliği karşıtlığından farklı bir çatışmaya işaret ediyor. Bu yeni rekabet; tanklar ve nükleer silahlar üzerinden değil, veri akışı, ileri teknoloji, tedarik zincirleri, yarı iletken üretimi ve dijital dünyanın kontrolü üzerinden şekilleniyor.

Bu nedenle, ABD’nin Çin kaynaklı cihazlara ve ekipmanlara karşı sergilediği yüksek hassasiyet, Amerikan ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde anlaşılabilir görülüyor.

Pekin bunu bir ‘ABD takıntısı’ olarak görüyor

Buna karşılık Çin, söz konusu davranışları Amerikan tarafının hızla yükselen Çin gücüne yönelik duyduğu endişenin bir yansıması olarak değerlendiriyor.

Çinli medya organları ve sosyal medya yorumcuları, hediyelerin imha edilmesi olayını alaycı bir dille eleştirerek Washington’ın Pekin’e karşı ‘sürekli bir şüphe psikolojisi’ ile hareket ettiğini savundu.

Pekin’e göre ABD, ulusal güvenlik gerekçesini daha geniş bir stratejiyi meşrulaştırmak için kullanıyor; bu stratejinin amacı Çin’in teknolojik ilerlemesini yavaşlatmak ve ekonomik etkisini sınırlamak.

Ancak bu karşılıklı hassasiyet, aynı zamanda iki ülke arasındaki derin bağımlılık düzeyini de ortaya koyuyor. ABD-Çin ilişkileri bugün, dünyanın en sert stratejik rekabetlerinden birini yaşarken; aynı zamanda birbirine en fazla ekonomik olarak bağlı iki büyük güç konumunda bulunuyor.

Neden hediyeler bile şüphe konusu haline geldi?

Klasik siyaset dünyasında hediyeler hatıra olarak saklanırken, günümüzde bu nesneler inceleniyor, izole ediliyor ve kimi zaman doğrudan çöpe atılıyor. Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’nda yaşananlar, yalnızca güvenlik prosedürlerinden ibaret bir uygulamadan daha derin bir gerçeğe işaret ediyor: ABD-Çin ilişkileri arasındaki güven, diplomatik nezaketin bile şüpheden bağımsız kalamayacağı kadar aşınmış durumda.

İki büyük güç arasındaki rekabet, bir kimlik kartı ya da geçici telefonun bile ‘potansiyel tehdit’ olarak görüldüğü bir seviyeye ulaştığında, uluslararası sistemin yeni bir döneme girdiği değerlendiriliyor. Bu yeni dönemde güç, yalnızca asker sayısıyla değil; veriyi kim kontrol ediyor ve karşı tarafın sistemlerine ilk kim sızabiliyor sorularıyla ölçülüyor.



Avrupa Merkez Bankası, artan enflasyon baskılarıyla 2023'ten bu yana ilk faiz artışını yaptı

Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası binasının üzerinde kara bulutlar görülüyor (Reuters)
Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası binasının üzerinde kara bulutlar görülüyor (Reuters)
TT

Avrupa Merkez Bankası, artan enflasyon baskılarıyla 2023'ten bu yana ilk faiz artışını yaptı

Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası binasının üzerinde kara bulutlar görülüyor (Reuters)
Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası binasının üzerinde kara bulutlar görülüyor (Reuters)

European Central Bank, İran'a yönelik savaşın ve küresel enerji fiyatlarındaki yükselişin tetiklediği yeni enflasyon dalgasının göz ardı edilmesinin zorlaşması üzerine, 2023 yılından bu yana ilk kez faiz artırımı kararı aldı. Böylece banka, Orta Doğu'daki çatışmaların ekonomik etkilerine doğrudan yanıt olarak parasal sıkılaşma adımı atan dünyanın ilk büyük merkez bankası oldu.

Avrupa Merkez Bankası, bugün gerçekleştirdiği toplantıda mevduat faiz oranını 25 baz puan artırarak yüzde 2,25'e yükseltti.

Yatırımcılar, bu haftaki faiz artışının yıl içindeki son adım olmayacağını değerlendiriyor. Piyasalarda, ECB'nin 2026 yılı sona ermeden önce en az bir kez daha faiz artıracağı yönündeki beklentiler güç kazanıyor.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde daha önce yaptığı açıklamalarda, enflasyonun hedeflenen seviyelerin üzerinde beklenenden daha uzun süre kalması halinde bankanın "ölçülü ve dikkatle hesaplanmış ayarlamalara" başvurabileceği mesajını vermişti.


İngiltere Savunma Bakanı John Healey istifa etti

İngiltere Savunma Bakanı John Healey, 2 Haziran 2026'da Londra'daki 10 Numara Downing Street Başbakanlık Konutu'ndan ayrılırken (Reuters)
İngiltere Savunma Bakanı John Healey, 2 Haziran 2026'da Londra'daki 10 Numara Downing Street Başbakanlık Konutu'ndan ayrılırken (Reuters)
TT

İngiltere Savunma Bakanı John Healey istifa etti

İngiltere Savunma Bakanı John Healey, 2 Haziran 2026'da Londra'daki 10 Numara Downing Street Başbakanlık Konutu'ndan ayrılırken (Reuters)
İngiltere Savunma Bakanı John Healey, 2 Haziran 2026'da Londra'daki 10 Numara Downing Street Başbakanlık Konutu'ndan ayrılırken (Reuters)

John Healey, perşembe günü sürpriz bir kararla görevinden istifa ettiğini açıkladı. Healey, kararının gerekçesi olarak Başbakan Keir Starmer ile Maliye Bakanlığı'nın savunma yatırımları için yeterli kaynak ayırmamasını gösterdi.

Healey, Starmer'a gönderdiği istifa mektubunda, "Artan tehditler karşısında ülkenin kendisini savunabilmesi için ihtiyaç duyduğu kaynakları sağlamayı başaramadınız ve Hazine de bunu yapmak istemedi" ifadelerini kullandı.

İngiliz hükümeti, gelecek on yılın savunma harcamalarını ve finansman çerçevesini belirleyecek uzun süredir beklenen savunma yatırım planını ertelemişti. Basına yansıyan haberlerde, söz konusu plan kapsamında ayrılması öngörülen kaynağın, savunma makamlarının talep ettiği seviyenin oldukça altında kalacağı belirtilmişti.


İran ve Körfez, Cumhurbaşkanı ile Hatemu'l-Enbiya Karargahı kıskacında

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
TT

İran ve Körfez, Cumhurbaşkanı ile Hatemu'l-Enbiya Karargahı kıskacında

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

ABD’de 1980 yılında ‘Carter Doktrini’nin ilan edilmesiyle birlikte Hızlı Müdahale Ortak Görev Kuvveti (RDJTF) kuruldu. Bu güç zamanla ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'na (CENTCOM) dönüştü. Carter Doktrini, Arap Körfezi bölgesini ele geçirmeye yönelik herhangi bir dış güç girişiminin ABD'nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceğini ve gerekirse askeri güç de dahil olmak üzere her türlü araçla karşılık verileceğini öngörüyordu.

Carter Doktrini, Washington'ın Arap Körfezi bölgesindeki hayati öneme sahip ekonomik güvenliğe yönelik stratejik bir tehdit olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin 1979 yılındaki Afganistan işgalinin ardından şekillendi. Aynı dönemde İran'da devrimin patlak vermesi ve Şah rejiminin çöküşü güvenlik boşluğu oluşturdu. Bu durum Washington'ın Sovyetler Birliği’nin nüfuzunun yayılmasına ilişkin kaygılarını daha da derinleştirdi.

ABD'nin bölgedeki askeri varlığı işte bu zemin üzerinde başladı ve zamanla büyüdü. Ardından özellikle Irak ile İran arasındaki Birinci Körfez Savaşı'nın patlak vermesiyle hız kazandı. O dönemde Körfez Arap ülkeleri, İran'ın güvenlik politikasından ve ‘devrimi ihraç etme’ projesini benimsemesinden giderek daha fazla endişelenmeye başladı. Bu proje özünde bölge ülkelerinde mezhepçilik temelli bir destekle hayata geçiriliyordu.

Körfez ülkelerinin liderleri 1981 yılında Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'ni (KİK) kurduklarını ilan etti. KİK üyesi ülkeler bunun ardından ABD ile ortaklığı derinleştirmeye çalışarak enerji arzının güvenliğini güvence altına almayı ve Arap Körfezi sularını ile Hürmüz Boğazı’nı olası İran saldırılarına karşı korumayı hedefledi.

Bununla birlikte Arap (Basra) Körfezi'nde o dönemde bazı siyasetçilerin bu gelişmeyi Amerikan hegemonyasının genişlemesi ve bölgenin askerileştirilmesi için bir bahane, Körfez ülkelerine baskı uygulamak ve Filistin meselesi başta olmak üzere Arap konsensüsüyle bağdaşmayan siyasi uzlaşmalar dayatmak amacıyla bir araç olarak görebileceğine dair kaygı ve çekinceleri bulunuyordu. Ne var ki KİK üyesi ülkelerin liderlerinin kendi iç güç dinamiklerine dayanarak sergilediği kararlı tutum bu kaygıları zamanla geri plana itti. Söz konusu tutumun yansımaları günümüze uzanan çeşitli siyasi süreçlerde açıkça görüldü.

KİK üyesi ülkelerin bazılarındaki ABD’nin askeri varlığı, söz konusu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadı. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli.

ABD’nin Kuveyt'teki Ali es-Salem Hava Üssü ve Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'ndeki geniş çaplı askeri varlığı, iki ülkenin Filistin meselesi veya diğer bölgesel ve uluslararası dosyalardaki siyasi tutumlarını değiştirmedi. Aynı durum ABD ile stratejik ilişkilere sahip Suudi Arabistan için de geçerli. Bu ilişkiler, Suudi Arabistan’ın başta Filistin olmak üzere kritik meselelerdeki kararlarının niteliğini etkilemedi. Suudi Arabistan, Filistin meselesinde İsrail’in gücü karşısında kilit bir direnç noktası oluşturdu ve ABD'nin Abraham (İbrahim) Anlaşmaları'na katılma yönündeki tekrarlayan çağrılarına yanıt vermek için İsrail'in 2002 yılında Beyrut’ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi'nden çıkan Arap Barış Girişimi'nin öngördüğü iki devletli çözüm kararını kabul etmesini şart koştu.

Burada Suudi Arabistan'ın ABD ekseninden bağımsız tutumunun Filistin meselesiyle sınırlı kalmadığını, başka alanlara da uzandığını belirtmek gerekiyor. Zira Suudi Arabistan, Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmadı, Çin ile stratejik ilişkilerini de kısıtlamadı. Bununla birlikte ABD ile İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşa dahil olmaktan kaçındı. Suudi Arabistan ve KİK üyesi bazı ülkeler, İran ile Irak'ın güneyinde konuşlu Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bazı silahlı grupların pervasız saldırılarına maruz kalmalarına karşın bu tutumlarından vazgeçmedi.

ddvf
Humeyni'nin İran'ın başkenti Tahran'ın güneyinde türbesinde vefatının 37. yıldönümü anma töreninde, merhum İran Devrimi Lideri Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ve mevcut Dini Lider Mucteba Hamaney'in fotoğraflarının olduğu bir pankart, 4 Haziran 2026

Tüm bunlar ve daha fazlası, KİK üyesi ülkelerin bazılarında ABD’nin askeri varlığının bu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadığını gösterdi. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli. Söz konusu ülkeler Ortadoğu'nun merkezi meselesi olan Filistin konusundaki resmi tutumlarını kararlılıkla korudu.

Buna karşın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, İsrail ile barış anlaşması imzalayarak ilişkileri geniş çapta normalleştirdi. Bu adımın diğer KİK üyeleriyle ilişkilerin özüne olumsuz yansımaları olduğuna şüphe yok. Zira bu şekilde ‘direniş söylemine’ göre düşman olarak nitelendirilen bir ülkeye Körfez dünyasının meydanlarında ve sokaklarında yer edinme kapısı açılmıştı. Bu durum KİK üyesi ülkelerin liderlerinin yerleşik fikir birliğinin ihlali anlamına geliyordu, ancak liderler her devletin kendi kararlarında egemenlik hakkına sahip olduğu gerekçesiyle bunu aşmakta herhangi bir beis görmediler.

Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu.

Körfez'in karşı kıyısında ise ‘Büyük Şeytan’ ABD'ye ve onun güdümündeki İsrail'e meydan okumaya çağıran İran’ın devrimci nidaları art arda yükseliyor. Bu söylem, KİK üyesi ülkeler söz konusu olduğunda daha da gerilim yüklü bir hal alıyor. Bahsi geçen ülkeler, ABD ve Batı sisteminin müttefikleri oldukları gerekçesiyle İran'ın katı muhafazakarlık yanlısı karar odaklarında rejime düşman olarak konumlandırılıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şii bilincinin Arap milliyetçiliğine karşı İran milliyetçiliğiyle özdeşleştirilmesiyle işler daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Daha da kötüsü, bu siyasi çatışmanın özellikle İran-Irak Savaşı döneminde aşırılıkçı bir inançla sahneye çıkan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) da etkisiyle Kerbela trajdesi etrafında billurlaşan mezhepçi bir örtüyle kaplanmasıydı. Bunun sonucunda İran söylemi pekişerek biçimlendi ve katı muhafazakar zihniyete göre KİK üyesi ülkeler ve Irak bir kampta, İran ise karşı kampta konumlandırıldı. Bu tutum kaçınılmaz olarak büyük bir haksızlık ve Şii nüfusun toplam nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu Irak dahil tüm Arap Körfezi ülkelerine yönelik daha büyük bir hedef gösterme anlamını taşıyor.

sdfvf
İran'ın güneyindeki bir askeri tatbikata katılan DMO üyeleri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu. Sünni Araplar çerçevesinde de görece benzer unsurlar orta çıksa da bu durum asla bu denli derin bir olumsuz seferberliğe dönüşmedi. Zira genel anlamda Araplar, özelde ise KİK üyesi ülkeler Sünni ve Şii, sol ve sağ gibi çeşitli bileşenlerden oluşuyordu. Bu yapı onların ötekine karşı keskin tutumlar geliştirmesini engelledi. Tutumları mevcut siyasi konjonktüre göre şekillendi. Tarihin labirentlerine, olaylara, acılara, zaferlere ve yenilgilere gömülüp kalmadı. Arapların genel olarak zihniyeti ‘insan kendi zamanının, koşullarının ve çağının rehinidir’ düsturuyla işler.

Sonuç olarak mesele, Körfez'in doğu kıyısındaki İran ile ister mezhepçi ister milliyetçi yönelimli olsun, Körfez'in öte kıyısındaki Arap ülkeleri arasındaki bakış açısı farklılığı ve zihniyet ayrılığında düğümleniyor. Bu çerçeve, İran'ın KİK üyesi ülkeleri neden hedef aldığını da açıklıyor. Oysa söz konusu ülkeler ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmasına karşı çıktılar ve her türlü askeri gerilimden uzak durdular. Hava sahalarının kullandırılmasına onaylamadıklarını da resmi açıklamalarda duyurdular. Buna karşın bu ülkeler, DMO’nun topraklarını, petrol tesisleri ve sivil binaları, yakın zamanda Kuveyt'te yaşandığı üzere sivil havalimanlarını da kapsayacak biçimde insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef almasından kurtulamadı.

Savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.

Burada İran’ın Körfez ülkelerine karşı gerçekleştirdiği düşmanca eylemlerde öne sürdüğü gerekçenin hukuken kabul edilemez olduğunu, komşuluk ahlakıyla ve uluslararası hukukun hüküm ve kurallarıyla çeliştiğini vurgulamamız gerekiyor. DMO komutanlarının iddiasına göre ABD’nin askeri üslerini hedef alma adı altında Körfez ülkelerindeki çeşitli ekonomik ve sivil tesisler hedef alınıyor. Bu gerekçe hukuki yapısı ve anlam gücü bakımından çürütülmesi gereken bir argümandır. Zira ABD bu üslerdeki askerlerini daha önce çekmişti. Üstelik ABD’nin Körfez ülkelerindeki askeri varlığı söz konusu ülkelerin egemenliği çerçevesinde sınırlı düzeyde. Bunun yanı sıra en büyük ABD üssü İsrail'dir. İran'a karşı savaş açan, liderlerini ve başta Dini Lider Ali Hamaney olmak üzere komuta kadrosunu öldüren ülke de İsrail'dir. DMO’nun İran ile komşuluk ilişkileri olan, savaşa karşı çıkan ve olaylarla baş etmede Arap gerçekliğini korumaya devam eden Körfez ülkelerinden uzak durup saldırılarını İsrail'e ve ABD donanmasına yöneltmesi çok daha yerinde olurdu. Burada, ‘Arap ülkeleri bu tutumlarını daha ne kadar sürebilir? İran milliyetçi ve mezhepçi komplekslerinden ne zaman kurtulur ve Arap komşularıyla komşuluk ilkelerine dayalı bir uyum içinde var olmayı ne zaman benimser?’ soruları beliriyor.

sdfvf
Tahran'ın Vanak Meydanı'nda İran füzelerinin resimlerinin yer aldığı devasa bir afiş, 10 Haziran 2026 (AFP)

Sonuç olarak, İranlı muhafazakarların, DMO'nun Uzmanlar Meclisi üzerindeki kontrolü ve hakimiyeti sayesinde, şimdi karar alma süreçlerini yönetenler oldukları söylenebilir. Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti anayasasına göre ülkenin en üst makamı olan Dini Lider’i (Yüce Lider) seçen, denetleyen ve gerektiğinde görevden alma yetkisine sahip. Bunun sonucunda, babası Ali Hamaney’in vasiyetine rağmen, oğlu Mucteba Hamaney’in Dini Liderlik görevini üstlenmemesi gerektiği belirtilse de oğul Hamaney babasının halefi olarak atandı.

Böylece, kurulduğu günden bugüne kadar ideolojik bir yapıya sahip olan DMO, askeri kararların yanı sıra siyasi kararların da sahibi haline geldi. Öte yandan DMO'nun hâlâ bünyesinde barındırdığı ılımlı reformcuların gücü de zayıfladı. Çünkü DMO, bu kesimin tamamen dışlanması durumunda İran halkının öfkesini çekmekten çekiniyor. Daha önce Cumhurbaşkanı Dr. Mesud Pezeşkiyan ile DMO’nun komuta kademesi arasında, Pezeşkiyan’ın Arap Körfez ülkelerini hedef almayacağına dair taahhüdü konusunda yaşanan çelişkili açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, şu anda iki taraf arasında önemli bir anlaşmazlık söz konusu. Ancak savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.

Bu bağlamda, savaşın sona ermesi halinde İran rejiminde büyük bir bölünme yaşanacağı öngörülebilir. Peki, reformcular dümeni ele alıp İran'ın davranışını düzeltmeyi ve DMO’nun Körfez’deki komşularıyla bozduğu ilişkileri onarmayı başarabilecekler mi?