Japon bakış açısından Trump-Şi Zirvesi: Komşuların kaygıları ve müttefiklerin hesapları

Stratejik istikrar kavramı hakkında sorular

Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
TT

Japon bakış açısından Trump-Şi Zirvesi: Komşuların kaygıları ve müttefiklerin hesapları

Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)
Donald Trump, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'na varışında Şi Cinping ile yürüyor,(Reuters)

Futoshi Matsumoto

14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Başkan Donald Trump ve Başkan Şi Cinping, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu ve Zhongnanhai'de bir zirve gerçekleştirdiler; bu, Trump'ın mevcut görev süresi boyunca Çin'e yaptığı ilk ziyaretti. Görüşme, önceki aylarda birbirlerinin mallarına kapsamlı gümrük vergileri uygulamalarının ardından iki ülke arasında artan ticaret gerilimlerinin arka planında gerçekleşti. Çin tarafı bu olayı “tarihi” olarak nitelendirerek kutlarken, Şi “dünyanın yeni bir yol ayrımında” olduğunu ilan etti. Bu makale, zirvenin sonuçlarını Japon bakış açısından inceliyor ve üç temel konuya odaklanıyor: Tayvan, İran ve ikili ilişkilerin daha geniş çerçevesi.

Bu zirvenin en önemli yönü, iki liderin “stratejik istikrarı” ortak bir hedef olarak sunmalarıydı. Şi Cinping, “stratejik olarak istikrarlı ve yapıcı bir ilişkiyi” gelecekteki Çin-ABD ilişkileri için “yol gösterici ilke” olarak tanımladı ve iki ülkeyi “rakip değil, ortak olarak birlikte refah içinde yaşamaya” davet etti. Trump ise “büyük bir gelecek inşa etmek” için birlikte çalışacaklarını söyleyerek karşılık verdi. Günümüzdeki Çin-ABD ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı, “yönetilen rekabet” yani güvenlik, teknoloji ve ideolojideki temel farklılıkların devam edeceği, ancak her iki tarafın da karşılıklı olarak felaketle sonuçlanacak bir çatışmayı önlemek için önlemler almaya çalışacağı bir uzlaşı anlamına geliyor. Dolayısıyla, bu terim iki güç arasında uyumu değil, üzerinde anlaşılmış sınırlar içinde işleyen yapılandırılmış bir rekabeti ifade ediyor.

Ticaret konusunda, iki taraf aşırı gümrük tarifeleri veya sıkılaştırılmış ihracat kontrolleri yoluyla gerilimleri artırmaktan kaçınma konusunda bir anlaşmaya vardı. Ayrıca Çin'in yaklaşık 200 Boeing uçağı satın almayı kabul ettiği yönünde haberler de vardı; bu da önemli bir diplomatik zaferdir. Bu “sayı diplomasisi”, her iki tarafın da kendi iç kamuoyuna somut sonuçlar sunmasına olanak tanırken, aynı zamanda ekonomik karşılıklı bağımlılıklarının derinliğini ve sürekliliğini de ortaya koyuyor. Genel olarak Pekin zirvesi temel bir atılımdan ziyade bir ateşkesi pekiştirmek gibi görünüyordu, yani belirli bir süre için doğrudan çatışmadan kaçınma anlaşmasıydı. Ancak derin yapısal çelişkiler çözümsüz kalmaya devam ediyor.

Tayvan: Derinleşen bir ayrılık ve artan tehlike

En şiddetli anlaşmazlık Tayvan konusunda ortaya çıktı. Şi Cinping bunu “en önemli mesele” olarak nitelendirdi ve sert bir uyarıda bulundu: “Eğer iyi yönetilmezse, iki ülke çatışacaktır ve hatta bir savaşa girebilir.” Ayrıca “Tayvan’ın bağımsızlığı ve Tayvan Boğazı'nda barış birbiriyle uzlaşmaz” diye vurguladı.

Buna karşılık, Trump stratejik belirsizliği korudu. Amerika Birleşik Devletleri'nin Tayvan'ı savunup savunmayacağı sorulduğunda, “Bunun hakkında konuşmayacağım” diye yanıt verdi ve silah satışı konusunda herhangi bir taahhütte bulunmaktan kaçınarak, sadece “yakında bir karar vereceğim” dedi. Zirveyle ilgili resmi ABD açıklamasında Tayvan'dan özel olarak bahsedilmemesi, Pekin için bu konunun ne kadar merkezi öneme sahip olduğu göz önüne alındığında dikkat çekici bir eksiklikti. Daha sonra Çin Dışişleri Bakanı, ABD tarafının açıkça böyle bir anlayışı kabul etmemesine rağmen, “ABD'nin Tayvan meselesini anladığını” ima eden bir açıklamada bulundu. Pekin'in Washington'un teyit etmediği bir taviz kopardığını iddia ettiği bu eşitsiz “söz savaşı”, Tayvan'ın ikili ilişkilerde birincil yapısal risk faktörü olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Japonya’nın bakış açısından Tayvan uzak bir endişe kaynağı değil. Başbakan Takaichi, Tayvan'daki herhangi bir acil durumun Japonya'nın varlığını tehdit edebileceğini belirtmişti. Trump, Tayvan'a silah satışını önemli ölçüde azaltacak bir “anlaşma” yaparsa, Japonya'nın güvenlik stratejisinin temelleri sarsılabilir. Tayvan, Japonya ve Hint-Pasifik bölgesinin istikrarı için hayati bir konu.

Tayvan silahlı kuvvetleri, iki günlük rutin muharebeye hazırlık tatbikatı gerçekleştiriyor, 11 Ocak 2023 (Getty Images)Tayvan silahlı kuvvetleri, iki günlük rutin muharebeye hazırlık tatbikatı gerçekleştiriyor, 11 Ocak 2023 (Getty Images)

Japonya'nın bakış açısından Tayvan uzak bir endişe kaynağı değil. Başbakan Takaichi, Tayvan'daki herhangi bir acil durumun Japonya'nın varlığını tehdit edebileceğini belirtmişti

İran: Yüzeysel bir anlaşmanın ardındaki derin şüpheler

İran konusunda iki lider, Hürmüz Boğazı'nın “açık kalması gerektiği” konusunda anlaştı. Trump, Şi'nin “boğazda deniz trafiğinin açık kalması için yapabileceği bir şey olup olmadığını sorarak, yardım teklif ettiğini” açıkladı. Bu, yüzeysel olarak Çin'in İran'a baskı uygulamaya istekli olabileceğini gösteriyordu.

Ancak temel bir soru hâlâ ortada: Çin gerçekten somut adımlar atmaya istekli mi? Pekin ve Tahran arasındaki ilişki, 2021'de imzalanan ve Çin'in İran altyapısına yapacağı yatırımlar karşılığında indirimli petrol tedarikini öngören 25 yıllık Kapsamlı İşbirliği Anlaşması ile somutlaşan derin stratejik bağlara dayanıyor. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olup, İran ham petrolünü piyasa fiyatının çok altında ithal ederek, Tahran'a alternatif bir ekonomik can simidi sunuyor ve Batı yaptırımlarının etkisini etkili bir şekilde hafifletiyor.

Hürmüz Boğazı'nı geçip Basra açıklarındaki Irak sularına ulaşan “Agios Fanourios-1” petrol tankeri, 17 Nisan 2026 (Reuters)Hürmüz Boğazı'nı geçip Basra açıklarındaki Irak sularına ulaşan “Agios Fanourios-1” petrol tankeri, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Çin'in, köklü çıkarları göz önüne alındığında, Washington ile diyaloğa ikna etmek için Tahran'a gerçek bir baskı uygulayacağını hayal etmek zor. Daha olası açıklama, Pekin'in ABD'ye karşı diplomatik duruşunu yumuşatmak için “yardım edebilirse yardım edeceği” gibi belirsiz bir ifade kullanırken, pratikte İran ile ilişkisini sürdürmeye devam ettiğidir. Çin'in Hürmüz Boğazı'nın açık kalmasına yönelik açık desteği, İran'ın davranışlarını dizginleme yönündeki siyasi iradesine değil, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olarak kendi ticari çıkarlarına dayanıyor. Burada, bu “diplomatik dil” ile gerçek davranış arasında net bir ayrım yapılmalı.

Japonya ve “G2” sistemiyle ilgili ihtiyatlılığı

Zirvenin hemen ardından dikkat çekici bir olay yaşandı. Trump'ın Washington'a dönüşünde başkanlık uçağından ilk temas kurduğu yabancı lider, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi oldu ve bu da onu zirveden sonra brifing alan ilk yabancı lider yaptı. Takaichi, “çok detaylı” bir bilgilendirme aldığını belirterek, görüşmelerin ekonomik güvenlik de dahil olmak üzere “Çin ile ilgili birçok konuyu” kapsadığını vurguladı. Ayrıca Japonya'nın İran konusundaki pozisyonunu da iletti ve her iki taraf da Hint-Pasifik bölgesiyle ilgili olarak yakın iletişimi sürdürme konusunda anlaştı.

Bu olay üç önemli sonucu ortaya koyuyor. Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri, ABD-Çin zirvesinin içeriği konusunda ilk olarak bilgilendirmesi gereken müttefik olarak Japonya'yı görmektedir; bu da Japonya-ABD ittifakının Hint-Pasifik bölgesindeki merkezi önemini yansıtmaktadır. İkincisi, Japonya, ABD-Çin ilişkilerinde bir “köprü” görevi görme kapasitesine sahiptir. Zira Amerika Birleşik Devletleri'nin Asya'daki en önemli müttefiki olmasının yanı sıra, aynı zamanda Çin ile derin ticaret ve yatırım bağlarını da korumaktadır. Bu da Washington ve Pekin arasındaki doğrudan müzakereler zorlaştığında veya siyasi olarak hassas hale geldiğinde, bilgili bir iletişim kanalı olmasına olanak tanımaktadır. Üçüncüsü, Japonya, ABD ve Çin'in küresel meseleleri birlikte yönettiği ve potansiyel olarak müttefik ve ortak ülkelerin çıkarlarını göz ardı ettiği bir “G2” modelinden duyduğu tedirginliği gizlemiyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Japonya'nın ABD ile ittifak kurarken Pekin ile açık diyaloğu sürdürmeye dayalı denge stratejisi, diğer bölgesel güçlerin de faydalı bulabileceği bir diplomatik denge yönetimi modeli sunuyor. Takaichi'nin hızlı teması, Japonya'nın iki süper güç arasındaki bu tür ikili bir düzenlemenin dışında kalmasını önlemek için yapılan proaktif bir çaba olarak anlaşılabilir.

Zirvenin hemen ardından dikkat çekici bir olay yaşandı. Trump'ın Washington'a dönüşünde başkanlık uçağından ilk temas kurduğu yabancı lider, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi oldu ve bu da onu zirveden sonra brifing alan ilk yabancı lider yaptı

Yapısal rekabet “istikrar” bayrağı altında devam ediyor

Sonuç olarak, “yapıcı stratejik istikrar” bayrağı altında, iki ülke rekabetlerini kontrollü sınırlar içinde tuttu. Ticaret ve Hürmüz Boğazı konusunda varılan kısmi anlaşmalar bir tür diplomatik başarıyı temsil ediyor. Ancak, altta yatan gerçekler ilan edilen “istikrardan” çok uzak. Tayvan konusunda Şi Cinping güçlü bir uyarıda bulunurken, Trump belirli bir pozisyona bağlı kalmaktan kaçınarak, belirsizliği gidermek yerine, artıran stratejik bir belirsizlik yarattı. İran konusunda yüzeysel yakınlaşma, Çin'in Tahran'a baskı yapma istekliliği hakkındaki derin şüpheleri gizliyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki yapısal rekabet temelde değişmedi; sadece çözülmeden geçici olarak yönetildi. Dünya, “yüzeysel istikrar” ve “derin kargaşa” ile karakterize edilen ikili bir yapı içinde yaşıyor. Başbakan Takaichi'nin çağrısının gösterdiği gibi, Japonya bu büyük güç rekabetinde sadece bir seyirci değil, aktif bir katılımcı. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin “istikrar”dan bahsettiklerinde, ne tür bir istikrardan bahsediyorlar ve bu istikrar ne gibi amaçlara hizmet ediyor? Pekin zirvesi bu soruları hepimize yeni bir aciliyetle sundu.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD, müzakerelerde ilerleme olduğunu belirtirken İran, savaşın bölgeyi aşacağı tehdidinde bulundu (Son gelişmeler)

ABD, müzakerelerde ilerleme olduğunu belirtirken İran, savaşın bölgeyi aşacağı tehdidinde bulundu (Son gelişmeler)
TT

ABD, müzakerelerde ilerleme olduğunu belirtirken İran, savaşın bölgeyi aşacağı tehdidinde bulundu (Son gelişmeler)

ABD, müzakerelerde ilerleme olduğunu belirtirken İran, savaşın bölgeyi aşacağı tehdidinde bulundu (Son gelişmeler)

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin İran’a yeniden saldırmak zorunda kalabileceğini söylerken, Başkan Yardımcısı JD Vance ise Tahran ile yürütülen görüşmelerde ilerleme sağlandığını açıkladı.

Trump, savaşın “çok hızlı bir şekilde” sona ereceğini ifade etti. İranlı liderlerin anlaşmaya varabilmek için adeta yalvardığını öne süren Trump, ancak bir uzlaşmaya ulaşılamaması halinde ABD’nin önümüzdeki günlerde yeni bir saldırı düzenleyeceğini söyledi.

Vance ise, savaşı sona erdirmeyi hedefleyen anlaşma konusunda Tahran ile yürütülen temaslarda kaydedilen ilerlemeyi övdü. Vance  “Burada oldukça iyi bir noktadayız” dedi.

Buna karşılık İran Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatması halinde Orta Doğu’daki savaşın bölge sınırlarını aşacağı tehdidinde bulundu.

Irak Başbakanı, Körfez ülkelerini hedef alan saldırılara karışanların araştırılması talimatı verdi

Irak hükümeti, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni hedef alan saldırılarda Irak topraklarının kullanıldığının kanıtlanması halinde “olaya karışan herkes hakkında gerekli tüm işlemlerin yapılacağını” duyurdu. Ayrıca iki ülkeyle koordinasyon ve yürütülen soruşturmaların takibi için özel bir komite kurulduğu bildirildi.

Başbakan Ali Falih ez-Zeydi, Bakanlar Kurulu Güvenlik Konseyi toplantısının ardından yayımlanan açıklamada, hükümetin Irak’ın ya da bölge ülkelerinin güvenliğini tehdit eden hiçbir kişi veya grupla “müsamaha göstermeyeceğini” belirtti. Zeydi, silahların yalnızca devletin elinde bulunması yönündeki kararlılıklarını ve bölgesel istikrarın sağlanması amacıyla bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iş birliğini güçlendirme taahhütlerini yineledi.

Genelkurmay Sözcüsü Sabah en-Numan da yaptığı açıklamada, “Bakanlar Kurulu Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistan Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni hedef alan saldırılarla ilgili soruşturmaların sürdürülmesini ele aldı. İki ülkedeki ilgili makamlarla temas kurulması için özel bir komite oluşturuldu. Sayın Başbakan, Irak topraklarının bu saldırılar için kullanıldığının kanıtlanması halinde sorumlular hakkında gerekli tüm işlemlerin yapılması talimatını verdi” ifadelerini kullandı.

Irak hükümeti ayrıca Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik son saldırıları kınayarak, Irak topraklarının veya hava sahasının “kardeş Arap ülkeleri ve dost bölge devletlerine” yönelik saldırılar için kullanılmasını reddettiğini ve bu konuda “kararlı bir tutum sergileyeceğini” vurguladı.

Hürmüz’ün kapanması dünyayı gıda krizinin eşiğine sürüklüyor

İngiltere, küresel kalkınma finansmanındaki gerilemeye çözüm üretmeyi hedefleyen yeni bir uluslararası kalkınma yaklaşımı ortaya koymaya çalışırken, İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutmasının küresel tedarik zincirleri ile enerji piyasalarını tehdit ettiği uyarısında bulundu.

Dünya Gıda Programı’nın tahminlerine göre, mevcut çatışma yıl ortasına kadar sona ermezse yaklaşık 45 milyon kişi daha ciddi gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalabilir.

İran Devrim Muhafızları, savaşın yeniden başlaması halinde çatışmanın “bölge dışına taşacağı” tehdidinde bulundu

Devrim Muhafızları’nın açıklamasında, “Amerikan-Siyonist düşmanın” “büyük ve stratejik yenilgilerden” ders çıkarmadığı belirtildi. Açıklamada, ABD ve İsrail’in İran’a “dünyanın en yüksek maliyetli ordularından ikisinin tüm kapasitesiyle” saldırdığı, ancak Tahran’ın henüz “devrimin tüm imkânlarını” kullanmadığı ifade edildi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“İran’a yönelik saldırı tekrar ederse, kendilerine vaat edilen bölgesel savaş bu kez bölge sınırlarını aşacak ve hayal bile edemeyecekleri yerlerde alacakları yıkıcı darbeler onları çok ağır bir duruma sokacaktır.”

Devrim Muhafızları ayrıca İran’ın “savaşın insanı” olduğunu ve gücünün “boş açıklamalar ve sosyal medya paylaşımlarında değil, savaş meydanında” görüleceğini belirtti.

ABD Başkanı Donald Trump: İran’a müzakere için son bir fırsat vereceğiz, acelem yok

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü gazetecilere yaptığı açıklamada, İran ile yaşanan çatışmayı sona erdirme konusunda aceleci davranmadığını söyledi. Trump, görevlerinin hedeflerine ulaşmanın, çatışmanın ne zaman biteceğine dair bir takvim belirlemekten daha önemli olduğunu ifade etti.


Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)

Tarık Raşid

Onlarca yıldır hem halk hem de yönetim nezdinde özel bir konuma sahip olan ve varlığı ile güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin desteğine yaslayan İsrail'e yönelik Amerikan kamuoyunun tutumundaki olumsuz kayma giderek ivme kazanıyor.

Bu dönüşüm, başta Pew Araştırma Merkezi'nin gerçekleştirdiği anket olmak üzere kamuoyu yoklamalarına da yansıyor. Söz konusu anket, Amerikalıların yüzde 60'ından fazlasının ABD’nin İsrail politikalarından rahatsız olduğunu ve İsrail'e sınırsız destek verilmesinin gerekçesini sorguladığını ortaya koydu. Bu tablo, İsraillilerin en kritik stratejik dayanaklarından birini yitirme riskiyle karşı karşıya kaldığına işaret ediyor.

Bu sert kırılma, İsrail'in bu eğilimi tersine çevirmek için başlattığı yoğun propaganda kampanyasına karşın özellikle ABD'deki yükselen genç kuşakları derinden etkiliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik halk tepkisi de artıyor. Netanyahu'nun Amerikalılar arasındaki popülerliği daha önce hiçbir İsrailli liderin düşmediği seviyelere geriledi.

Pew Araştırma Merkezi anketine göre Amerikalıların yüzde 60'ı artık İsrail'e sempatiyle bakmıyor; bu oran 2025'teki yüzde 53'e göre yükseldi. Netanyahu'ya güveni olmayan Amerikalıların oranı ise geçen yılki yaklaşık yüzde 52'den yüzde 60'a yaklaştı.

Demokratlar ve Demokrat Parti'ye yakın bağımsızlar arasındaki İsrail memnuniyetsizliği yüzde 80'e ulaşarak geçtiğimiz yılki yüzde 69 oranından ve 2022 yılındaki yüzde 53 oranından belirgin biçimde yükseldi.

Cumhuriyetçi seçmenler arasında, özellikle 18-49 yaş arası genç kuşaklarda, İsrail'den duyulan rahatsızlık yüzde 57'ye çıkarak geçtiğimiz yılki yaklaşık yüzde 50'nin üzerine taştı. Bununla birlikte 50 yaş üstü Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'si İsrail'e destek vermeye devam ediyor.

Evanjelik Protestanlar ve Amerikalı Yahudiler sırasıyla yüzde 64 ve yüzde 65 ile İsrail'e bağlılığını koruyan neredeyse tek topluluklar konumunda. Evanjelik olmayan beyaz Hristiyanlar arasında İsrail'den memnuniyet oranı yüzde 39'u geçmezken, bu oran Katolikler arasında yüzde 35, Siyah Protestanlar arasında yüzde 33, dinsizler arasında yüzde 22 ve Amerikalı Müslümanlar arasında ise yalnızca yüzde 4 düzeyinde seyrediyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya çıkıyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya ulaşıyor. Cumhuriyetçiler ise Netanyahu değerlendirmesinde ikiye bölünmüş durumda. Bunların yüzde 45'i İsrail Başbakanı'na güvenirken, yüzde 44'ü ona hiç güvenmiyor.

Din ekseninde değerlendirildiğinde, Evanjelik beyaz Protestanların yüzde 52'si Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine güvendiğini belirtirken, diğer tüm dinlerde olumsuz görüşler ağır basıyor. Amerikalı Yahudilerin yüzde 56'sı ve Müslümanların yüzde 91'i bu kesimde yer alıyor.

Güvensizlik, Amerikalıların yüzde 55'ini kapsayacak biçimde Başkan Donald Trump'ın İsrail politikasındaki kararlarına da sirayet ediyor. Bununla birlikte Cumhuriyetçilerin yüzde 73'ü ve Demokratların yüzde 16'sı Trump'ın İsrail ilişkilerinde doğru kararlar alabileceğine inanıyor. Ancak Trump'a duyulan güven genç Cumhuriyetçi kuşaklar arasında yüzde 30'a kadar düşüyor.

Ankete göre İsrail-Hamas çatışması Cumhuriyetçi ve Demokrat ayrımı gözetmeksizin Amerikalıların yaklaşık yüzde 53'ü için özel bir önem taşıyor. Bu oran Amerikalı Yahudilerde yüzde 91'e, Amerikalı Müslümanlarda yüzde 70'e ve Evanjelik Protestanlarda yüzde 65'e yükseliyor.

Öte yandan fikir akımları açısından uçurum giderek derinleşiyor. Liberallerin yüzde 74'ü İsrail'e olumsuz bakışa sahipken muhafazakarlarda bu oran yüzde 30'da kalıyor. Ülkeler bazında ise başka bir Pew anketi, ankete dahil edilen 24 ülkenin 20'sinde Netanyahu'ya hiç güvenilmediğini ortaya koydu. Avustralya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Endonezya, Japonya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç ve Türkiye bu ülkeler arasında öne çıkıyor.

İsraillilerin yüzde 58'i, Gazze savaşından tüm dünyaya yayılan görüntüler, İsrail'in ABD Başkanı Donald Trump'ı İran’la savaşa sürüklediği yönündeki ifadeler, sosyal medyada dolaşan mesajlar, iç kamuoyundaki ırk adaleti tartışmaları ve aşırı sağ İsrail hükümetiyle yaşanan uyumsuzluk nedeniyle ülkelerine dünya genelinde saygı duyulmadığının farkındalar.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti. Bir anket, Demokratların dörtte üçünün ve Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'sinin İsrail'e desteğin her iki partide de sorun yaratmaya başladığı görüşüne katıldığını ortaya koydu. Bazı adaylar kampanyalarını İsrail'e yönelik yardımların sona erdirilmesi ve başta Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nden (AIPAC) olmak üzere Siyonist lobilerden uzak durma ekseninde şekillendirmeye başladı.

Demokratlar, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşındaki öfkelerini dillendirirken, İsrail’in İran savaşındaki rolünü Başkan Trump ve Cumhuriyetçilere saldırmak için bir koz olarak kullanıyor. Birkaç hafta önce 40 Demokrat senatör, geçen yılın temmuzunda aynı talebi dile getiren 27 senatörün üzerine çıkarak İsrail'e silah satışını yasaklayan bir karar tasarısı sundu. Ancak tüm Cumhuriyetçi bloğun karşı oy kullanması tasarının geçmesini engelledi.

Kongre adaylarının İsrail yanlısı baskı gruplarıyla ilişkisi siyasi bir yük haline geldi. Demokratların Temsilciler Meclisi çoğunluğunu yeniden ele geçirmesi için kazanılması zorunlu eyaletlerden Michigan'da yaşanan durum bunu açıkça gözler önüne seriyor. Parti adayları birbiriyle İsrail'i eleştirme yarışına girip rakiplerini AIPAC'tan para aldıkları gerekçesiyle hedef alıyor.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti.

MAGA’ya yönelik tepki

Cumhuriyetçi cephede ise Trump, İran savaşı nedeniyle “Amerikayı Yeniden Harika Yap” (Make America Great Again/MAGA) olarak bilinen seçmen tabanının yoğun tepkisiyle karşı karşıya; bu kesim savaşı ‘Önce Amerika’ vaadinden bir sapma olarak değerlendiriyor. Trump, medya yorumcusu Tucker Carlson, İsrail baskısıyla İran'a savaş açılmasını protesto ederek istifa eden Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, istifa eden Cumhuriyetçi Temsilci Marjorie Taylor Greene ve Kentucky'li Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie gibi İsrail karşıtı muhafazakâr sesleri susturmaya çalışıyor.

Hatta bazı Cumhuriyetçi aday adayları da bu eğilime katılıyor. Trump'ın desteklediği Cumhuriyetçi Temsilci Byron Donalds'a karşı Florida valiliğine aday olan James Fishback, İsrail adına savaşa girilmemesini talep eden İsrail karşıtı bir platform üzerine kampanya yürütüyor.

Buna karşın Demokrat Parti içindeki İsrail yanlısı üyeler, Ortadoğu meselelerinin Amerikan seçmeni için birincil öncelik taşımadığını ve bu nedenle partinin İsrail destekçilerinden yüz çevirmemesi gerektiğini savunmaya devam ediyor.

Liberal ilerlemeciler ise Ortadoğu meselelerinin Filistin yanlısı aktivistlerin ötesine geçtiğini öne sürerek bu meselelerin adayların kendilerini geleneksel kurumlardan bağımsız ve çıkar sahiplerine kafa tutabilecek cesarete sahip muhalefet temsilcileri olarak konumlandırmalarına yardımcı olduğunu savunuyor. Bu siyasi tabuları yıkan güçlü dalganın önünde bazı adaylar tutumlarını değiştirmek zorunda kaldı.

Michigan Eyaleti Senatosu üyesi ve ABD Senatosu aday adayı Mallory McMorrow, Gazze'de yaşananları soykırım olarak nitelendirdi. Daha önce AIPAC'ın düzenlediği ve finanse ettiği konferans ve gezilere katılmaya alışkın olan McMorrow, geçen ekime kadar bu tanımlamadan kaçınıyordu; ancak görüşünü değiştirerek Netanyahu'nun Trump’ı ‘hiçbir gerekçe olmaksızın’ İran'a savaş açmaya sürüklediğini de açıkça dile getirdi.

csdvf
Joe Kent, ABD'nin başkenti Washington'da, 6 Ocak 2021’de Kongre Binası'na düzenlenen saldırının sanıklarını desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitingde konuşurken, 18 Eylül 2021 (Reuters)

Demokratlar arasındaki seçim yarışının ülke genelinde İsrail üzerine bir referanduma dönüştüğüne işaret eden kanıtlar art arda geliyor. Eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin koltuğu için üç adayın yarıştığı San Francisco'dan, İsrail politikalarına karşı aldığı sert ve kararlı tutumlar sayesinde ilerlemeci Demokratların desteğini kazanan Demokrat Temsilci Chris Rabb'ın mücadele verdiği Pennsylvania'ya kadar adaylar Gazze'de yaşananları soykırım olarak tanımlıyor.

Rabb, bir açıklamasında Demokratların 2024 yılındaki seçimlerde seçmen tabanını dinlemedikleri için kaybettiğini belirterek, seçmenin haksızlıkları teşhir eden ve haksız savaşları durdurmak için mücadele eden cesur bir liderliğe ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Yahudi lobileri, İsrail karşıtı adaylara yönelik karşı kampanyalar finanse ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak bunların pek çoğu etkisini yitirmeye başladı. Demokrat Vali Mikie Sherrill'in görevi devralmasıyla boşalan New Jersey koltuğu için düzenlenen özel seçimde İsrail'in en sert eleştirmenlerinden biri olan Analilia Mejia'nın zafer kazanması bu dönüşümün somut yansıması oldu.

Sadakat şüphesi

Cumhuriyetçi cephede ise ön seçim adayları çok daha büyük bir ikilemle karşı karşıya. Ohio eyaleti adayları James Fishback ve milyarder Vivek Ramaswamy'nin karşısında eyalet valiliği yarışını kaybeden YouTuber Casey Butts bunların arasında sayılabilir. Elon Musk'ın ortağı Ramaswamy da dahil olmak üzere hepsi İsrail eleştirisi konusunda hemfikir. Cumhuriyetçi aday Mark Lynch, Güney Karolina Senatörü Lindsey Graham'ın koltuğunu ele geçirmek için Trump'ın desteklediği rakibine ABD'ye değil, İsrail'e bağlı olduğu suçlamasını yöneltti.

Trump ise İran'a karşı savaş kararında Netanyahu'nun etkisinde kaldığı iddialarını reddederek, bu gerekçeyle kendisinden uzaklaşanları ‘başarısızlar’ olarak nitelendirdi. Televizyon sunucusu Tucker Carlson, 2024 yılındaki seçimlerde Trump'ı desteklediğine pişman olduğunu dile getirerek, ABD'nin İsrail'den bağımsızlaşması çağrısında bulundu.

Eski Temsilci Marjorie Taylor Greene, Tucker Carlson'a verdiği röportajda Kongre'den ayrılmasının sebebinin AIPAC'a boyun eğmemesi olduğunu belirterek bu örgütün ‘Washington'ı tam anlamıyla kontrol ettiğini’ söyledi ve geçtiğimiz yıl ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin durdurulmasını talep ettiğini hatırlattı.

Greene'nin Kongre'den ayrılmasının ardından Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Thomas Massie, Cumhuriyetçi kanattaki İsrail karşıtı cephenin öncü ismi haline gelirken, İsrail'in ABD'nin müttefiki olmadığını açıkladı. Bu açıklama, başta AIPAC, Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu ve Yahudi milyarder Miriam Adelson olmak üzere Cumhuriyetçi Parti'nin önde gelen bağışçılarının tepkisini çekti. Söz konusu isimler 19 Mayıs’ta yapılan ön seçimlerde Massie'yi düşürmek için güç birliği yaptı.

“Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı.

Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı. Öyle ki, geçtiğimiz ocak ayında Netanyahu'nun talep ettiği on yıllık sürenin çok öncesinde ABD'nin İsrail'e yönelik yardımlarını sonlandırmasını önerdi.

Ramaswamy, 2024 cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında İsrail'e verilen yardımların kesilmesini talep eden tek Cumhuriyetçi isimdi. Son açıklamalarında ise daha önce görüşlerine karşı çıkanların büyük bölümünün artık kendisiyle aynı fikirde olduğuna dikkati çekti.

İsrail hükümeti bu durumu tersine çevirmek amacıyla karşı propaganda kampanyaları başlattı. İsrail parlamentosu Knesset, 2026 bütçesine Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın ‘akılları ve kalpleri kazanmaya yönelik küresel savaş’ olarak nitelendirdiği faaliyetleri finanse etmek üzere yaklaşık 730 milyon dolar tahsis etti. Bu rakam geçen yılki propaganda bütçesinin beş katına denk geliyor.

Saar, bu savaşın savaş uçakları, bombalar ve füze savunma sistemlerinin üretiminin finansmanından daha az önem taşımadığını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı ayrıca kamu diplomasisi yönetimi için özel bir birim kurdu.

Bütçenin 50 milyon doları Google, YouTube, X ve Outbrain platformlarında yayımlanacak propaganda materyallerini finanse etmeye, 40 milyon doları ise yurt dışından yasama üyeleri, din adamları, sosyal medya fenomenleri ve üniversite rektörlerinden oluşan heyetleri ağırlamaya ayrıldı.

Yaklaşık 14 milyar dolar değerinde bir anlaşmayla, İsrail yanlısı milyarder bağışçı ve destekçilerden oluşan bir konsorsiyum, İsrail'in Filistin yanlısı olduğunu düşündüğü sosyal medya platformu TikTok hisselerinin yüzde 80'ini satın aldı. Bu hamle, İsraillilerin 1,5 milyarlık bir kitleye ulaşmayı hedeflediği ve Amerikalıların yüzde 30'unun haber kaynağı olarak kullandığı bu pencereye eklenen yeni bir propaganda aracı niteliği taşıyor.

Buna milyarder Rupert Murdoch'un sahibi olduğu Fox News de dahil. Murdoch daha önce İsrail'in Batı demokratik uygarlığının savunulmasında ön safta yalnız başına durduğunu açıkça ifade etmişti.

İsrail'in tüm bu medya ve propaganda cephanesiyle Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın ve ABD'yi İran'a karşı savaşa sürüklediği suçlamasının yarattığı hasarı onarıp onaramayacağı henüz bilinmiyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
TT

WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılan Ebola virüsüne ilişkin riskin ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olduğunu açıkladı. Örgüt, mevcut durumun ‘küresel salgın acil durumu’ seviyesine ulaşmadığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında, “WHO, salgın riskini ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olarak değerlendiriyor” dedi.

WHO Acil Durum Komitesi Başkanı Lucille Blumberg ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Ebola salgınının pandemi ilanı için gerekli eşiği karşılamadığını belirtti.

Güney Afrika’dan açıklama yapan Blumberg, “Uluslararası düzeyde endişe yaratan halk sağlığı acil durumu ilanına ilişkin mevcut koşullar ve kriterler değerlendirildiğinde, mevcut durumun küresel salgın ilanı kriterlerini karşılamadığı konusunda hemfikiriz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Almanya Sağlık Bakanlığı, virüse yakalanan bir ABD vatandaşının tedavi amacıyla Berlin’deki Charite Hastanesi’ne nakledildiğini duyurdu.

Hastanın, Ebola vakalarının hızla yayıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde enfekte olduktan sonra üniversite hastanesindeki özel izolasyon ünitesine alındığı bildirildi.

Almanya Sağlık Bakanı Nina Warken, Alman haber ajansı DPA’ya yaptığı açıklamada, ortak ülkelere yardım etmenin Alman hükümeti açısından doğal bir sorumluluk olduğunu belirterek, Almanya’nın yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yakalanan hastalar da dahil olmak üzere güçlü bir sağlık bakım ağına sahip olduğunu söyledi.

Warken, “Hasta mümkün olan en iyi bakımı alacak ve en üst düzey güvenlik önlemlerini uygulayacağız” ifadesini kullanırken, ABD’nin Almanya’dan yardım talep etmesinin nedeninin de bu olduğunu kaydetti.

Warken ayrıca, hastanın nakli ile Charite Hastanesi’ndeki tıbbi bakım ve hemşirelik sürecine katılan tüm ekiplere teşekkür ederek, “Hastaya acil şifalar diliyorum” dedi.

Almanya Sağlık Bakanlığı, ABD makamlarının, uçuş süresinin daha kısa olması nedeniyle Almanya’dan destek istediğini açıkladı. Hastanın, yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yönelik özel donanımlı bir uçakla Uganda’dan Berlin’e nakledildiği bildirildi.

Ardından hasta, özel olarak donatılmış bir araçla Charite Hastanesi’ne sevk edildi. Nakil konvoyuna çok sayıda polis aracı ve motosikletinin yanı sıra itfaiye ve ambulans ekiplerinin eşlik ettiği belirtildi. Özel aracın hastaneye yerel saatle 03.00’ten kısa süre önce ulaştığı kaydedildi.

FVFRVB
Sağlık görevlileri, Ebola virüsüne yakalandığı teyit edilen bir hastayı hastaneye naklediyor. (Arşiv – AFP)

Charite Hastanesi’ndeki özel izolasyon ünitesinin, son derece tehlikeli ve hızla yayılan bulaşıcı hastalıkların tedavisine yönelik özel altyapıya sahip olduğu belirtildi.

Ünitenin tamamen kapalı, korumalı ve hastanenin rutin işleyişinden ayrı şekilde faaliyet gösterdiği, böylece diğer hastalarla herhangi bir temas riskinin önüne geçildiği ifade edildi.

Cezayir’de ise Sağlık Bakanlığı, sınır kapıları ve havaalanlarında gözetim ve erken uyarı sistemlerinin güçlendirilmesi talimatı verdi. Bakanlık, sağlık denetimlerinin artırılması, koruyucu ekipmanların sağlanması ve şüpheli vakalara hızlı müdahale edilmesini içeren sıkı önlemlerin uygulanmasını istedi.

Bakanlığın iki gün önce 22 vilayetteki sağlık birimlerine ve sınır sağlık kontrol merkezlerinin yöneticilerine gönderdiği notta, uluslararası hareketlilik nedeniyle bulaş riskine karşı giriş noktalarındaki teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

Söz konusu notta, mevcut salgının Ebola virüsünün Bundibugyo varyantından kaynaklandığı ve bu türe karşı şu ana kadar onaylanmış bir aşı veya özel tedavi bulunmadığı belirtildi. Bu nedenle önleme ve izleme tedbirlerinin sıkılaştırılması gerektiği ifade edilirken, salgının Orta ve Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde, özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve komşu ülkelerde yayılmayı sürdürdüğü kaydedildi.

Bakanlık ayrıca, şüpheli vakaların erken tespit edilmesi ve hızla izole edilmesinin yanı sıra, uluslararası sağlık düzenlemeleri çerçevesindeki yükümlülüklere uyularak salgının ülkeye taşınması riskini azaltmak amacıyla farklı sektörler arasında koordinasyon sağlanmasını tavsiye etti.

Açıklamada, sınır sağlık kontrol merkezlerindeki tıbbi ve yardımcı sağlık ekiplerinin güçlendirilmesi, kişisel koruyucu ekipmanlar, dezenfeksiyon malzemeleri ve ateş ölçüm cihazlarının temin edilmesi çağrısında bulunuldu. Bunun yanında, 24 saat hizmet verecek donanımlı ambulansların tahsis edilmesi ve havaalanlarında termal kameraların devreye alınması istendi.

FDRJYBH
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Uganda arasındaki bir sınır noktasında asılı bir Ebola uyarı afişi (AFP)

Cezayir Sağlık Bakanlığı, sınır sağlık kontrol merkezlerinin sorumlularından, sınır polisiyle koordinasyon halinde Ebola’dan etkilenen Afrika ülkelerinden gelen yolcuların tespit edilmesini istedi. Bakanlık ayrıca, şüpheli vakalara derhal müdahale edilmesi, hastaların izole edilmesi ve cerrahi maske takmalarının sağlanması talimatını verdi. Açıklamada, tek kullanımlık cihazlarla ateş ölçümü dışında doğrudan temasın en aza indirilmesi, hijyen ve korunma kurallarına sıkı şekilde uyulması ve müdahalede görev alacak personel sayısının minimum düzeyde tutulması gerektiği belirtildi.

Şüpheli vakaların ise tam donanımlı tıbbi ambulanslarla referans hastanelerine sevk edilmesi gerektiği kaydedildi. Bakanlık, nakil sırasında koruyucu önlemlere eksiksiz uyulmasının yanı sıra, hastanın varış saatine ilişkin referans hastanenin önceden bilgilendirilmesini zorunlu tuttu.