Binyamin Netanyahu hükümetinin, Yüksek Mahkeme'nin bir kararını uygulamayı reddederek, İsrail’i anayasal bir krize sürüklediği bir dönemde, "Yahudi Halk Politikaları Enstitüsü" (JPPI) tarafından yapılan bir anket, toplumdaki endişe verici tabloyu gözler önüne serdi. Ankete göre İsraillilerin yaklaşık yüzde 60’ı, ülkede "gerçek ve somut bir iç savaş riski" bulunduğuna inanıyor.
Anketi hazırlayanlara göre çalışma, kamuoyunun "mini anayasa" fikrine yönelik tutumlarını ölçmek amacıyla gerçekleştirildi. Araştırmaya göre İsrail vatandaşlarının yaklaşık üçte ikisi, iç tehdidin dış tehditten daha tehlikeli olduğunu düşünüyor.
İsraillilerin yüzde 79'u geçen yılı toplumsal açıdan "kötü" olarak nitelendirirken, yüzde 49'u geleceğe ilişkin karamsar olduğunu ifade etti. Bu durum, devlet kurumlarına ve yönetime duyulan güvenin sürekli gerilediği bir dönemde ortaya çıkıyor. Ankete katılanların yalnızca yüzde 49'u uzlaşmaya ulaşılabileceğine inanıyor.

Enstitü uzmanlarından birine göre "mini anayasa", özünde yönetim sistemini düzenleyen, yani anayasal temeli oluşturan bir metin anlamına geliyor.
Uzman, her anayasanın üç temel bölümden oluştuğunu belirterek bunları; yönetim sistemi, devletin kimliği ve değerleri ile insan hakları bölümleri olarak sıraladı. "Mini anayasa" fikrinin, İsrail'in kuruluşundan bu yana 78 yıldır liderlerin tercih ettiği; kapsamlı ve temel yasalarla ilerleyip resmi bir anayasa kabul etmeme yaklaşımına son verme amacı taşıdığı ifade edildi.
Anayasa talebi, Netanyahu'nun yaklaşık dört yıl önce kurduğu hükümetin ortaya koyduğu yargı ve yönetim sisteminde kapsamlı değişiklikler öngören planla birlikte daha da güçlendi. Hükümet, bu kapsamda yürütme organına geniş yetkiler vermeyi, yargı ve yasama üzerindeki denetimini artırmayı, medya, akademi ve üst düzey kamu görevlerinde etkisini genişletmeyi amaçlayan çok sayıda yasa değişikliği yaptı.

Eleştirmenler, bu girişimin devlet kurumlarına bağlılığın yerine lidere bağlılığı öne çıkardığını savunuyor.
Bu gelişmelerin ardından İsrail hükümeti, pazar günü ülke tarihindeki en büyük anayasal krizlerden birini başlattı. Hükümet, televizyon ve radyo yayınlarını düzenleyen İkinci Televizyon ve Radyo Kurumu Konseyi'ne ilişkin Yüksek Mahkeme kararına uymama kararı aldı.
İletişim Bakanı Şlomo Karhi ile Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yariv Levin tarafından önerilen karara göre hükümet, "Konsey, yasada açıkça belirtilen asgari şartları karşılamadığı sürece, İkinci Kurum Konseyi tarafından gerçekleştirilen hiçbir kararı, onayı, atamayı veya işlemi tanımayacak."
Hükümetin bu kararı, Yüksek Mahkeme'nin 17 Haziran'da aldığı ve önceki hükümet döneminde atanan görev süresi sona ermiş İkinci Kurum Konseyi'nin yeniden faaliyete geçirilmesini öngören kararına karşılık geldi. Hükümet, konseyde görev yapan üye sayısının yasal yeter sayının altına düştüğünü savunuyor.

Mahkemenin kararı, İkinci Kurum'un çalışmalarına devam etmesini ve İsrail medya piyasasındaki önemli dosyaları ele almasını amaçlıyordu. Bu dosyalar arasında Kanal 13 ile ilgili bir anlaşma ve Kanal 14'ün gelirlerinin incelenmesi de bulunuyor.
Hükümet ise aldığı kararda, medya sektöründeki kurumların, yasal yeterlilik şartlarını karşılamayan bir konseyin kararlarına dayanarak "kazanılmış hak" veya "fiili durum" ilkelerine başvurmasını kabul etmeyeceğini açıkladı.
Hükümetin kararı İsrail'de geniş çaplı tepkiyle karşılandı. Medya kuruluşlarının büyük bölümü dün karara karşı çıktı ve bunun İsrail toplumunda derin bir bölünmeye yol açabileceği uyarısında bulundu. Aynı dönemde yayımlanan anket sonuçları da iç çatışma riskine ilişkin endişelerin yüksek olduğunu ortaya koydu.
Enstitünün geçen yıl, eski Başbakan İzak Rabin'in 1995'te öldürülmesinin 30. yıl dönümü öncesinde yayımladığı bir başka ankette ise katılımcıların yüzde 52'si, bugün hâlâ bir başbakanın veya üst düzey siyasi figürün siyasi suikasta uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüğünü belirtmişti. Rabin suikastı, İsrail'deki derin iç bölünmenin bir sonucu olarak değerlendirilmişti.


