Aşırı sağın rüzgârı Almanya’dan Avrupa’ya esiyor

Merz, “AfD”nin zaferi karşısında şokta... Trump destekçileri ise kutluyor

Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
TT

Aşırı sağın rüzgârı Almanya’dan Avrupa’ya esiyor

Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz dün Berlin'de partisinin toplantısında (AP)

Aşırı sağın rüzgârı dün Almanya üzerinden yeniden Avrupa’ya esti. “Almanya İçin Alternatif” (AfD), Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimlerde ezici bir zafer kazanarak 1945’ten bu yana ilk kez bir eyalet hükümetine liderlik etme konusunda güçlü konuma geldi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre göç karşıtı ve Rusya’ya yakınlığıyla bilinen parti, oyların yüzde 44’ünü alırken, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 18’in altında kaldı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, partisinin pazar günkü seçimlerde aldığı yenilginin ardından “derin bir şok” yaşadığını ifade etti. Merz, “Bu, CDU’nun yıllardır, hatta onlarca yıldır karşı karşıya kaldığı en ağır seçim yenilgisi. Elbette bunun sonuçları olmalı” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump sonuçlara ilişkin henüz bir açıklama yapmazken, destekçileri gelişmeyi kutladı. Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD’nin Almanya Büyükelçisi olarak görev yapan Richard Grenell, sonucu “muazzam bir zafer ve Almanya’da yeni bir gün” olarak nitelendirdi.



Alternatif parti için ezici bir seçim zaferi... Doğu Almanya'da aşırı sağın yükselişinin sırrı ne?

AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
TT

Alternatif parti için ezici bir seçim zaferi... Doğu Almanya'da aşırı sağın yükselişinin sırrı ne?

AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)
AfD üyeleri, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonuçlarını kutluyor. (AP)

6 Eylül Pazar günü Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimler, Almanya’nın birleşmesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen ülkenin doğusu ile batısı arasındaki siyasi bölünmenin hâlâ varlığını koruduğunu ortaya koydu. Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin elde ettiği tarihi sonuç, doğu eyaletlerini partinin en güçlü seçim kalelerinden biri haline getiren daha geniş kapsamlı bir eğilimin yansıması olurken, bu eyaletlerdeki seçmen davranışlarının ülkenin geri kalanından neden farklı olduğu sorusunu da yeniden gündeme getirdi.

AfD, 2021’de yalnızca yüzde 20,8 oy almışken, bu seçimde oyların yaklaşık yüzde 44’ünü elde etti. Başbakan Friedrich Merz’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ise beş yıl önce aldığı yüzde 37,1’lik oyun ardından yaklaşık yüzde 18’e geriledi. Bu sonuç, son yıllarda Doğu Almanya eyaletlerinde belirginleşen ve AfD’nin seçimlerdeki varlığını güçlendirerek geleneksel partilerin açık ara önüne geçtiği eğilimi pekiştirdi.

Doğu’daki hoşnutsuzluğun kökleri

Bu seçim haritasını anlamak için Almanya’nın 1990’daki birleşme sürecine dönmek gerekiyor. Doğu Almanya’daki komünist sistemin çökmesinin ardından bölge hızla piyasa ekonomisine geçti. Çok sayıda sanayi kuruluşu kapatıldı veya yeniden yapılandırıldı; yüz binlerce kişi işini kaybetti ve çok sayıda genç Batı eyaletlerine göç etti.

csd
Doğu Almanya vatandaşları, Doğu Almanya sınırlarının açıldığının duyurulmasının ardından Berlin’de Brandenburg Kapısı yakınında Berlin Duvarı’na tırmanıyor, 10 Kasım 1989 (Reuters)

ABD merkezli düşünce kuruluşu Brookings Institution’a göre AfD’nin doğudaki yükselişinin ardında ekonomik eşitsizlik, sivil toplum yapılarının zayıflığı ve siyasi partilerle bağların zayıflaması gibi faktörlerin yanı sıra, bazı kesimlerde Almanya’nın yeniden birleşme biçimine yönelik hoşnutsuzluk da bulunuyor. Doğu Almanya’nın Batı’da hâkim olan siyasi ve ekonomik sisteme hızla entegre edilmesi, bu kesimlerde eşit ortaklığa dayalı bir birleşme yaşanmadığı algısını güçlendirdi. Parti ayrıca seçmenlerin bir bölümündeki Doğu Almanya geçmişine yönelik özlemi de siyasi söylemine taşıyor.

Şarku’l Avsat’ın Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’den aktardığına göre, birleşmenin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen doğu ile batı arasındaki bazı farklılıklar varlığını sürdürüyor. Doğu eyaletlerinde gelir ve servet seviyeleri hâlâ daha düşük. Bu eyaletlerde aynı zamanda nüfus azalması yaşanırken, çok sayıda genç de ülkenin batısına göç etti.

Ekonomik faktörler, doğudaki bazı kesimlerde birleşmenin ardından kendi deneyimlerinin ve kimliklerinin yeterince değer görmediği yönündeki duyguyla iç içe geçiyor. Doğu Almanya’nın, doğu ve batının deneyimleri arasında eşit bir ortaklığa dayalı  birleşme gerçekleştiği hissi oluşmadan, Batı’nın mevcut sistemine entegre edildiği düşünülüyor.

Göç, kimlik ve protesto oyu

AfD, dışlanmışlık ve hoşnutsuzluk duygusunun hâkim olduğu bu ortamda kendisini, ülkeyi onlarca yıldır yöneten elitlere ve siyasi partilere meydan okuyan bir güç olarak sunmak için uygun zemin buldu. Parti, 2015’te Almanya’da yaşanan mülteci krizinden, Covid-19 salgını sırasında getirilen kısıtlamalara yönelik tepkilerden ve ardından enflasyon, enerji fiyatlarındaki artış ve hayat pahalılığından oldukça fazla yararlandı.

cdfv
AfD destekçileri, 8 Ekim 2022’de Almanya’nın Berlin kentinde hükümeti protesto ediyor (Reuters)

Göç, sığınma ve göç politikalarının sıkılaştırılmasını ve sınır dışı işlemlerinin artırılmasını savunan AfD’nin en önemli siyasi mobilizasyon araçlarından biri haline geldi. Ancak gözden kaçmaması gereken bir durum, AfD’nin en yüksek oy oranlarına ulaştığı bazı bölgelerde göçmen nüfusunun görece düşük olması. Bu durum, meselenin yalnızca göçle değil, toplumsal ve demografik değişimlere ilişkin kaygılar ve kimlik meselesiyle de bağlantılı olduğunu gösteriyor.

ABD merkezli Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’na göre Doğu Almanya’da popülist sağın gücünü yalnızca ekonomik gerilemeyle açıklamak artık yeterli değil. Siyasi kültür, kendine özgü bir Doğu Almanya kimliği algısı ve kurumlara duyulan güvensizlik de bunda önemli rol oynuyor.

Protesto oyu da AfD’nin destek tabanının bir bölümünü oluşturuyor. Bu durum, partinin bazı yöneticilerinin göçmenler, İslam ve Alman kimliği konusundaki sert tutumları ile Nazi dönemiyle bağlantısı nedeniyle tartışma yaratan açıklamalarına rağmen, desteğini korumasını açıklamaya yardımcı oluyor.

Doğu Almanya’nın siyasi atmosferinde Rusya

Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklılıklar dış politikaya ilişkin tutumlara da yansıyor. Doğu eyaletlerinde ABD ve NATO ile ilişkilerin bazı boyutlarına yönelik şüphecilik daha fazla. Rusya’ya yönelik tutumlar da ülkenin batısına kıyasla daha olumlu. Ancak bu durum, genel anlamda Batı karşıtı bir eğilimin bulunduğu anlamına gelmiyor. Doğu Almanya’da Berlin’in Moskova politikasına, özellikle yaptırımlara ve Rusya’nın işgaline karşı Ukrayna’ya verilen desteğe yönelik itirazlar daha güçlü.

xcd
AfD destekçilerinden biri, 8 Ekim 2022’de Berlin’de düzenlenen protesto sırasında Nazi selamı veriyor (Reuters)

Bunda kısmen, Soğuk Savaş döneminde Sovyet blokunun parçası olan Doğu Almanya’nın tarihsel mirası ve bu dönemin, Batı Almanya’da yaşayanların deneyimlerinden farklı siyasi ve toplumsal bağlar oluşturması etkili.

AfD, doğudaki seçmenlerin Rusya ve Batı politikalarına ilişkin bu farklı tutumlarından yararlanarak Moskova’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını savundu; Kiev’e silah gönderilmesine karşı çıktı. Böylece dış politika, partinin iç siyasi söylemiyle iç içe geçti. AfD, birbirini izleyen hükümetleri dış politika yükümlülüklerini Almanların ekonomik çıkarlarının önüne koymakla suçluyor.

“Güvenlik duvarı” daha zorlu bir sınavla karşı karşıya

Ancak Saksonya-Anhalt seçimleri, AfD’nin iktidardaki konumuna ilişkin başka bir siyasi soruyu da gündeme getiriyor. Almanya’nın ana akım partileri yıllardır “Brandmauer” olarak adlandırılan ve AfD ile koalisyon kurmayı veya siyasi iş birliği yapmayı reddeden bir tutum sürdürüyor. Parti seçimlerde sınırlı bir güce sahipken bu kuralı uygulamak daha kolaydı. Ancak AfD’nin oyların yüzde 40’ından fazlasını aldığı ve rakiplerine açık fark attığı bir ortamda, partiyi dışarıda bırakarak hükümet kurmak siyasi açıdan daha zor ve karmaşık hale geliyor.

7kl8
Saksonya-Anhalt’taki AfD adayı Ulrich Siegmund ve parti lideri Alice Weidel, 6 Eylül 2026’da Almanya’nın Magdeburg kentinde seçim sonuçlarını kutluyor (DPA)

Son seçim sonucu AfD’ye tek başına hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu vermese de diğer partilerin AfD ile koalisyon kurmayı reddetmesi, arkasından gelen bazı partilerin eyalet hükümetini oluşturmak ve AfD’yi muhalefette tutmak için birlikte hareket etmesini gerektirebilir.

Bu durum da AfD’ye kurum karşıtı söylemini güçlendirecek yeni bir malzeme sağlıyor. Parti, kendisini en fazla seçmenin tercih ettiği siyasi güç olarak gösterirken, geleneksel partilerin iktidara gelmesini engellemek için bir araya geldiğini savunabilir.

Bölünmenin izleri hâlâ belirgin

Saksonya-Anhalt seçimleri, Almanya’nın genel siyasi tablosundaki bölünmeye ilişkin daha net bir görüntü sunuyor. Seçimler, Almanya’nın yeniden birleşmesinden önce 40 yılı aşkın süre boyunca yaşadığı bölünmenin etkilerinin siyasi ve toplumsal haritadan tamamen silinmediğini gösteriyor.

AfD’nin doğu eyaletlerinde yüzde 40’ın üzerinde oy almaya devam etmesi halinde, partiyi iktidarın dışında tutmakta ısrar eden geleneksel partiler üzerindeki baskı daha da artacak. Partinin seçim tabanının genişlemeyi sürdürmesiyle birlikte “güvenlik duvarını” korumak da giderek zorlaşabilecek.


İsrail, 45 yıllık Gandur Hastanesi’ni yerle bir etti

Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
TT

İsrail, 45 yıllık Gandur Hastanesi’ni yerle bir etti

Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)
Nebatiye’deki Gandur Hastanesi yıkılmadan önce (Sosyal medya)

İsrail’in pazar günü Nebatiye el-Favka’daki Gandur Hastanesi’ni kasıtlı olarak yıkması, Güney Lübnan’da uzun yıllara dayanan acı ve yıkım geçmişini yeniden gündeme getirirken, Gazze Şeridi’nde yaşananlara benzer şekilde sağlık tesislerinin sistematik biçimde hedef alınmasına ilişkin ciddi endişelere yol açtı.

1981’de inşa edilen ve çok sayıda savaşa tanıklık eden hastane, kuruluşundan bu yana sağlık kadrosu ve fiziki imkânlarıyla çatışmaların yaşandığı bölgede yaşayanların sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Hastane, 18 yıl boyunca İsrail bombardımanlarının hedefi oldu. Hastanenin kurucusunun torunlarından Vesim Gandur, Gandur Hastanesi’nin ‘kentin sosyal dokusunun temel unsurlarından biri haline geldiğini ve varlığının yalnızca tıbbi işleviyle sınırlı kalmadığını’ belirtti.

Hastane, Nebatiye el-Favka bölgesinde, Ali et-Tahir tepelerine yaklaşık 3 kilometre mesafede bulunuyor. İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çekilmesinden önce bölge, sınır hattında yaşayanların Lübnan’ın iç kesimlerine geçip evlerine dönebilmelerini sağlayan Kafr Tebnit geçiş noktasına yakın olması nedeniyle sürekli ateş ve yoğun bombardıman altında kalıyordu.

Yaklaşık 45 yıl boyunca bölge halkına hizmet veren Nebatiye el-Favka’daki Gandur Hastanesi, küçük bir sağlık merkezinden onlarca yatak kapasiteli bir hastaneye dönüştü. Hastane, savaş sırasında yerinden edilenler için barınma merkezine dönüşürken, İsrail’in düzenlediği hava saldırıları sonucunda binası tamamen yıkıldı.

Hastane, onlarca yıl boyunca Nebatiye kenti ve çevresindeki köylerin sağlık ve sosyal hizmet haritasının bir parçası oldu; uzun süre işgal ve bombardıman altında kalan bölge halkına dahiliye, genel cerrahi, kadın doğum ve çocuk sağlığı alanlarında hizmet sundu.

İşgalden önceki başlangıç

Kurumun geçmişi, 1981 yılında Abdulhamid Gandur Tıp Merkezi adıyla kurulmasına dayanıyor. Merkez, daha sonra kademeli olarak genişletildi. Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre inşaat ruhsatı 1984’te, işletme ruhsatı ise 1992’de verildi.

Hastane, 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgalinden kısa süre önce kuruldu ve ilk yıllarından itibaren güneyde uzun süren savaş ve işgal dönemine eşlik etti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Gandur, dedesinin ‘bu projeye ve hastaneye büyük bir tutkuyla bağlı olduğunu, hastaneyi desteklemek ve geliştirmek için çaba gösterdiğini’ belirterek, beş oğlunun doktor olduğunu ve kurumun gelişim sürecinin bir parçası olduklarını ifade etti.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre hastanenin kapasitesi 40 yatağa ulaştı. Bu yatakların 18’i dahiliye, 10’u genel cerrahi, 5’i kadın doğum ve 7'si çocuk hastalıkları için ayrılmıştı. Hastanede ayrıca bir laboratuvar ve radyoloji bölümü bulunuyordu. Bakanlık kayıtlarında hastanede 8 tam zamanlı doktor ile 30 hemşirenin görev yaptığı belirtiliyor.

“Hastane herkese açıktı”

Gandur, hastanenin önemini yalnızca kapasitesine değil, bölge halkıyla kurduğu doğrudan ilişkiye bağlıyor. Gandur, “Hastane herkesindi. Bölgedeki farklı kesimlerden insanları bir araya getiriyordu. Güneydeki yaşamın doğası da böyle; çiftçilerden emekçilere ve toplumun farklı kesimlerine kadar insanlarla doğrudan ve kişisel ilişkiler kuruluyor” diyor.

Hastanenin Nebatiye el-Favka’daki konumu, bölge sakinleri açısından bilinen önemli merkezlerden biri haline gelmesine katkı sağladı. Hastane, özellikle bombardıman ve güvenlik sorunlarının ulaşımı ve daha uzaktaki hastanelere erişimi güçleştirdiği dönemlerde, bölge ve çevre köylerin sakinlerine yakın sağlık hizmeti sundu.

Gandur Hastanesi, İsrail’in 2000 yılında çekilmesinin ardından da sağlık sektörünün büyümesine ve ilçede daha büyük sağlık kuruluşlarının açılmasına rağmen Nebatiye’deki özel hastaneler ağı içindeki faaliyetini sürdürdü.

Hasta hizmetlerinden yerinden edilmiş kişilerin barındırılmasına

Hastanenin bazı bölümlerinin işlevi, 2024 savaşı sırasında değişti ve bombardımandan kaçan yerinden edilmiş kişilerin barınması için kullanılmaya başlandı.

Bu kullanımın ne zaman başladığına ilişkin resmi ve kesin bir tarih bulunmuyor. Ancak saha haberlerinde, hastanenin 16 Ekim 2024 itibarıyla yerinden edilmiş kişileri barındırdığı ve burada sivil savunma ekiplerinin de bulunduğu görülüyor. Hastane, hedef alınacağı yönünde tehdit aldıktan sonra tahliye edildi. Sağlık Bakanlığı da daha sonra hastanenin ‘uzun bir süre’ yerinden edilenler için barınma merkezi olarak kullanıldığını doğruladı.

dvfgrthyj
Güney Lübnan’ın Nebatiye kenti yakınlarındaki Kafr Rumman kasabasını hedef alan İsrail saldırısının gerçekleştiği bölgede çalışan buldozerler (EPA)

Gandur, bu dönemin kurumun bölge halkındaki konumunu daha da güçlendirdiğini belirterek, “Hastane yerinden edilenler için bir sığınak oldu ve son derece zorlu koşullarda kentte varlığını sürdürdü. Böylece birçok kişi için yalnızca bir sağlık kurumu olmaktan çıkarak Nebatiye’deki direnişin simgelerinden biri haline geldi” diyor.

Kullanılmayan ekipman

Gandur’a göre hastane, geçmişteki savaşlardan biri sırasında bombardıman nedeniyle büyük hasar gördü. Ardından hastanenin onarılması ve bazı bölümlerinin yeniden donatılması için çalışmalar başlatıldı.

Gandur, hastaneye yeni tıbbi cihaz ve ekipmanların ulaştığını ancak bunların bir bölümünün ‘kutularında kaldığını’ söyledi.

6 Eylül’de İsrail’in düzenlediği hava saldırılarında hastane binası tamamen yıkıldı. Sağlık Bakanlığı saldırıyı kınarken, İsrail ordusu hastane kompleksi içerisinde ‘Hizbullah’a ait komuta merkezi’ olarak nitelediği bir noktayı hedef aldığını öne sürdü. Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulayan kamuya açık herhangi bir kanıt sunmadı.

Gandur, kurumun kaybının yalnızca binanın yıkılmasıyla sınırlı olmadığını belirterek, “Hastaneyi vurmak, bölgedeki yaşamın temel unsurlarından birini vurmak anlamına geliyor. Tıbbi ve insani bir rol üstlenmiş, yerinden edilenlere barınak olmuş bir hastaneyi hedef aldığınızda yalnızca bir binayı hedef almış olmazsınız. Aynı zamanda insanların bağ kurduğu ve en zor koşullarda kentte varlığını sürdüren bir yaşam alanını da hedef almış olursunuz” şeklinde konuştu.


Nijer ve Fransa: Komplo suçlamaları ve açıklanmayan deliller

Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
TT

Nijer ve Fransa: Komplo suçlamaları ve açıklanmayan deliller

Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)

Emel Kara

Nijer'in başkenti Niamey, geçtiğimiz 29 Ağustos'ta Diori Hamani Uluslararası Havalimanı içindeki 101. Hava Üssü ve Başkanlık Sarayı da dahil olmak üzere hassas noktaları hedef alan askeri bir isyan girişimiyle karşı karşıya kaldı. Bu durum, General Abdurrahman Tiani liderliğindeki askeri yönetimin 2023 yılındaki darbeyle iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi krizlerden biriydi, ancak çatışmaların ardından yaşananlar meseleye daha karmaşık bir boyut kazandırdı. Nijer hükümeti, 4 Eylül'de saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağının’ bir sonucu olduğunu belirterek Fransa’yı ‘askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla’ suçladı.

Nijerli yetkililer sadece suçlamada bulunmakla yetinmedi. Aynı zamanda saldırıyla ilgili ‘kesin kanıtlar’ topladıklarını açıklayarak konuyu uluslararası mahkemelere taşıma hakkını saklı tuttuklarını vurguladı. Ancak mevcut bilgilere göre Nijer, şimdiye kadar bu kanıtların niteliğini açıklamadı. Fransız yetkililer veya kurumlar ile isyancılar arasında iletişim olduğunu gösteren belgeler, para transferleri, ses kayıtları, operasyon emirleri, e-postalar, uydu görüntüleri, bağımsız olarak doğrulanabilecek istihbarat belgeleri veya isyancılara Fransız silahlarının teslim edildiğini kanıtlayan herhangi bir delil yayımlamadı.

Varsayım

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre kanıtların kamuoyuna açıklanmaması onların var olmadığı anlamına gelmez, ancak bu durum, söz konusu aşamada suçlamayı bağımsız doğrulamaya olanak tanıyan yayımlanmış kanıtlar olmaksızın yalnızca Nijer makamlarının resmi anlatısına dayandırıyor. İşte asıl sorun burada başlıyor. Gerçekten bir dış komplo mu söz konusu yoksa dış bir aktöre atfedilmeden önce iç nedenleri olan bir isyan mıydı?

Associated Press (AP) haber ajansı tarafından sunulan veriler, isyanın büyük ölçüde güvenlik durumunun kötüleşmesi, ordunun terörist gruplar karşısında verdiği kayıplar, askerlerin koşulları ve ön saflarda savaşan birlikler içindeki hoşnutsuzlukla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. Le Monde gazetesi ise ordu içindeki bölünmelerden bahsederek, bazı birliklerin isyancılara karşı harekete geçmediğine dikkati çekti.

Bu veriler dış müdahale ihtimalini ortadan kaldırmıyor, ancak askeri kurum içinde gerçek iç gerilimlerin bulunduğu ve dış aktörlerin bunları istismar etmeye çalışmış olabileceği yönünde başka bir varsayımı da ortaya koyuyor. Şu ana kadar mevcut bilgiler, bu varsayımlardan herhangi birini kesinleştirmek için yeterli değil.

Bu krizin ortasında bir başka faktör olan Rusya öne çıktı. Reuters ajansına göre, hükümet yanlısı güçler ertesi gün Afrika Kolordusu’na bağlı Rus güçlerinin yardımıyla 101. Hava Üssü’nün kontrolünü geri aldı. Le Monde ise hükümet güçlerini destekleme faaliyetlerine katılan yaklaşık 200 Rus unsurundan bahsetti.

Burada dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor. Nijer, Fransa'yı ‘devleti istikrarsızlaştırmaya çalışmakla’ suçlarken, hükümetin isyanı bastırmasına yardım eden yabancı güç ise Rusya’ydı. Bu paradoks Fransa’nın bu işe karıştığına dair bir kanıt oluşturmuyor. Ancak krizin dış güçler arasında rekabetin ve Nijer'in ittifaklarındaki değişimlerin yaşandığı bir güvenlik ortamında cereyan ettiğini gözler önüne seriyor. Buna ek olarak, Fransa'ya yönelik suçlama, Nijer makamlarının önceki söylemleri bağlamında şekilleniyor. General Abdurrahman Tiani daha önce kanıt sunmaksızın başkentte yılın başlarında yaşanan huzursuzluklardan Fransa’yı ve diğer Batı Afrika ülkelerini sorumlu tutmuştu. Ancak bu kez meselede yeni bir unsur var: Nijer hükümeti sadece Fransa’ya siyasi bir suçlama yöneltmekle kalmıyor, aynı zamanda onun bu olaylara dahli olduğuna dair kanıtlara sahip olduğunu da teyit ediyor. Bu da Nijer makamlarını net bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Eğer bu kanıtlar gerçekten mevcutsa, bunların açıklanması veya bağımsız bir adli ya da soruşturma makamına sunulması, davayı salt siyasi suçlamalar seviyesinden hukuki ve fiili olarak doğrulanabilir bir düzeye taşıyacak ve meselenin tüm doğasını değiştirebilir.

fgtbngt
Nijer, Fransa’yı rejimin istikrarını sarsmaya çalışmakla suçluyor; oysa hükümetin isyanı bastırmasına yardım eden yabancı güç Ruslardı (Afrique Media)

Fransa ise suçlamaları reddetti. Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, 5 Eylül'de Fransa'nın isyanı kışkırtmak için ne niyetinin ne de imkânının bulunduğunu vurgulayarak bu suçlamaları ‘tamamen iftira’ olarak nitelendirdi. Ancak yayımlanan kanıtların bulunmaması Fransız müdahalesinin olmadığını kanıtlamadığı gibi, Fransa'nın iddiaları reddetmesi de meseleyi çözüme kavuşturmuyor. Bu yüzden temel soru, yalnızca kimin daha güçlü bir anlatıya sahip olduğuyla değil, kimin doğrulanabilir kanıtlar sunabileceğiyle ilgili.

Nijer, Fransa'nın dahli olduğuna dair gerçekten kanıtlara sahip mi? Bu kanıtlar hangi nitelikte ve neden şimdiye kadar açıklanmadı?

Nijer bu kanıtları açıklayana kadar mesele, birbiriyle çelişen; Niamey'in Fransa öncülüğündeki bir komplodan bahseden anlatısı ile bunu reddeden ve suçlamaları iftira olarak nitelendiren Paris'in anlatısı arasında sıkışıp kalmaya devam edecek. Bu iki anlatı arasında, Nijer'in elinde bulundurduğunu söylediği kanıtlar ise kayıp halka olarak kalıyor.

Nijer'in suçlamalarını sadece yargı çözer

Eski Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un Siyasi Danışmanı Hasan Anni Niger, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, Nijer makamlarının Fransa'yı ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçlaması ve Niamey'in uluslararası mahkemelere başvurma ihtimaliyle ilgili bir dizi soruyu yanıtladı.

Nijer makamlarının sahip olduğunu iddia ettiği kanıtlarla ilgili olarak Anni Niger, resmi açıklamaya göre yetkililerin saldırıyla ilgili kanıtları belgeleyip topladığını, ancak açıklamanın bu kanıtların niteliğini netleştirmediğini ve Nijer'in bunları uluslararası bir mahkemeye sunup sunmayacağını veya uluslararası yargıya başvurup başvurmayacağını belirtmediğini ifade etti. Anni Niger, “Bu aşamada Nijer makamlarının bahsettiği kanıtların niteliğini bilemeyiz. Zira resmi olarak açıklanan şey, içeriği açıklanmaksızın veya uluslararası bir yargı merciine sunulup sunulmayacağı belirtilmeksizin sadece kanıtların bulunduğudur” diye ekledi.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot’nun bu iddiaları ‘tamamen iftira’ olarak nitelendirdiği bir dönemde, Nijer’in Fransa’yı ‘askeri bir saldırı girişimi düzenlemenin arkasında olmakla’ suçlamasına ilişkin olarak Anni Niger, “Şahsen ben Fransa ile Nijer arasındaki ilişkinin çok büyük bir karmaşa noktasına ulaşacağını düşünmüyorum. Hükümet açıklamasına göre Nijer, suçlamasını kanıtlara dayandırdı. Fransa da kendi payına kendini savunacaktır” ifadelerini kullandı. Anni Niger ayrıca, askeri bir yetkilinin saldırıdan önce gerçekleşen iletişimlerden bahsettiğini, ancak açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla bu iletişimlerin arkasındaki tarafı belirtmediğini ve bunların Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nijer makamları veya başka herhangi bir tarafla bağlantılı olup olmadığını netleştirmediğini sözlerine ekledi.

Anni Niger, iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrinin ‘soruşturmaların ve kanıtların ortaya çıkaracağı şeylere bağlı kalmaya devam ettiğini’ belirterek, Nijer makamlarının daha önce de birçok kez Fransa’ya suçlamalar yönelttiğine, ancak bu kez ellerinde kanıt olduğunu söylediklerine ve hatta uluslararası yargıya başvurabileceklerini açıkladıklarına dikkat çekti. Ona göre Nijer makamlarının kanıtlara sahip olduklarını açıklaması, ‘bu kanıtları uydurduklarını veya dayanaksız bir şekilde bunlara sahip olduklarını iddia ettiklerini varsaymanın zor olduğu’ anlamına geliyor.

Paris ile Niamey arasındaki ilişkiler, 2023 yılındaki darbeden bu yana ciddi biçimde kötüleşti ve Fransız birlikleri Nijer'den çekilirken, Nijer makamları Rusya ile güvenlik işbirliğini güçlendirdi. Dolayısıyla mesele sadece askeri bir üsse yönelik saldırı girişimiyle bağlantılı görünmüyor, aynı zamanda Sahel bölgesinde ittifakların ve nüfuzun yeniden şekillenmesi meselesini de gündeme getiriyor.

Burada temel bir soru öne çıkıyor: Niamey, Nijer'deki doğrudan Fransız askeri varlığının sona ermesine rağmen neden Fransa'yı müdahale etmekle suçluyor? Bu durum, yeni yönetimin Paris'in ülke içinde hala siyasi veya güvenlik açısından bir nüfuz elinde tuttuğuna dair inancını mı yansıtıyor? Buna karşılık Nijer makamları, üssün kontrolünü geri almak için Rus paramiliter güçlerinden yardım istedi. Peki Rusya, Nijer'de Fransa'nın güvenlik açısından alternatifi mi oldu? Yoksa ülke, Sahel bölgesinde uluslararası güçler arasındaki nüfuz mücadelesinde yeni bir aşamaya mı giriyor?

Bu sorulara yanıt veren Anni Niger, Rus güçlerinden yardım istenmesinin nedenlerine odaklanmanın, ‘bu desteği bizzat Nijer makamlarının talep ettiği ve bu kararı almak için kendilerine has nedenleri olduğu gerçeğini’ gölgelememesi gerektiğini söyledi.

Eski Danışman, Nijer'deki ister Fransız ister Rus olsun yabancı askeri üslerin varlığıyla ilgili olarak ise, “Fransa ile Nijer arasındaki krizin başından beri Nijer topraklarında bir Fransız askeri üssünün bulunmasını reddeden tutumumu açıkladım ve ülkede bir Rus askeri üssünün veya başka herhangi bir yabancı askeri üssün bulunmasını reddettiğimi vurguladım. Devlet, topraklarını korumak ve savunmak için kendi ulusal askeri güçlerine güvenmeli” şeklinde konuştu. Fransa’nın kullandığı askeri üs ile Rus muadili arasında bir fark görmediğini ifade eden Anni Niger, ilkenin aynı olduğuna dikkati çekerek hem Fransa'nın hem de Rusya'nın Nijer'de kendi çıkarları olduğunu belirtti.

Anni Niger, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Rusya'nın ülkede askeri olarak bulunması ille de Nijer'in çıkarlarını korumayı amaçlamıyor, aksine Rus çıkarlarıyla da bağlantılı. Bu bağlamda, Fransız güçlerinin Nijer'den çıkarılıp ardından Rus güçlerinden yardım alınmasında bir çelişki var. Ülkeyi koruma ve savunma görevini bizzat Nijer'in askeri kurumları ve güçleri üstlenmelidir.”

Fransa'ya yöneltilen suçlamanın, Sahel bölgesindeki siyasi manzarayı yeniden şekillendirmeyi amaçlayan siyasi ve medyatik bir savaş bağlamında gündeme gelip gelmediği sorusuna ise eski Danışman, bu soruya cevap vermesi gereken merciin yargı olduğunu belirterek yanıt verdi. Sunulan kanıtları inceleyecek ve bunların hukuki ile fiili bir temele dayanıp dayanmadığını belirleyecek olanların avukatlar ve yargı mercileri olduğunu açıkladı. Böylece, Fransa'ya yönelik suçlama meselesi, Nijer makamlarının elinde bulunduğunu söylediği kanıtların neleri ortaya çıkaracağına ve bu kanıtların, onları inceleyip doğruluğunu teyit edebilecek bir yargı merciine sunulup sunulmayacağına bağlı olmaya devam ediyor.

Sahel krizleri sadece sömürgecilikle açıklanamaz

Öte yandan, avukat ve uluslararası hukuk uzmanı Mecid Buden farklı bir okuma sunarak bu suçlamaları çağdaş tarih derslerine dayanan jeopolitik sonuçlara bağladı. Herhangi bir ülkede güç yoluyla hüküm süren tarafların genellikle meşruiyetlerini ve istikrarlarını korumakta zorluklarla karşılaştığını söyleyen Buden, “Bunda başarısız olduklarında, okları dış aktörlere yöneltme ve iç krizlerinin sorumluluğunu onlara yükleme eğiliminde olurlar” dedi. İç krizin iktidarın güç kullanılarak ele geçirildiği andan itibaren başladığını belirten Buden, “Güç kullanarak yönetimi ele geçirme mantığının siyasi sahnede yer edinmesiyle birlikte, yetkililerin kendileri de aynı yöntemle iktidardan edilmeye açık hale gelir. Bu durum siyasi bir istikrarsızlık hali yaratır ve ülkeyi sürekli olarak iç karışıklıklara ve darbelere maruz bırakır” dedi.

Buden, sözlerine şöyle devam etti:

“Tarih boyunca değişmez bir şekilde net olan bir şey var ki o da bu yetkililerin, krizlerin nedenlerinin temelinde iç etkenlerin yattığını kabul etmek yerine dışarıyı suçlama ve dış müdahalelerin varlığından bahsetme eğiliminde olmalarıdır.”

Bunun dış aktörlerin veya başka müdahalelerin bulunma ihtimalini mutlak surette ortadan kaldırmadığına dikkati çeken Buden, ancak Nijer'deki son darbe girişimi de dahil olmak üzere Sahel ve Sahra ülkelerinin tanık olduğu siyasi krizlerin ve karışıklıkların bu çerçeveye girdiğini, bölgedeki önceki deneyimlerin ortaya çıkardığı kuralın bir istisnası olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etti. Son olarak, bu iddiaları tek ve gerçekçi bir standartla, yani dayandıkları kanıtları sorgulayarak ele almanın gerekli olduğunu vurguladı. Zira makamlardan salt suçlamaların veya resmî açıklamaların gelmesi, doğrulanabilir veri ve gerçeklerle desteklenmedikçe bunları kendi başına bir kanıt haline getirmez.

Ayrıca, Nijer makamlarının şimdiye kadar Fransız müdahalesinin varlığına dair kamuoyuna açık kanıtlar sunmamasının, suçlamaları kanıtlanmamış iddialar çerçevesinde bıraktığını söyleyen Buden, “Göz ardı edilmemesi gereken en önemli veri, Nijer'deki askeri çevreler içinde, ülkenin tanık olduğu karışıklıkların ve darbe girişimlerinin bir kısmını açıklayabilecek bir iktidar mücadelesinin varlığıdır” dedi. Nüfuz ve güç paylaşımı üzerine bir mücadelenin yaşandığına işaret eden Buden, “Bunun arkasında, devlet içindeki farklı sektörler ve alanlar üzerinde kontrol sağlama ve nüfuz rekabetinin yanı sıra, ekonomik ve askeri çıkarlar üzerindeki çatışmalar da yatıyor” şeklinde konuştu.

Rusya'nın Avrupa, özellikle de Fransa ve Avrupa Birliği (AB) ile olan çatışmasının ‘hibrit savaş olarak bilinen kavrama dahil olduğunu ve Moskova'nın, bölgenin yaşadığı sorunların çoğunun sorumluluğunu dış müdahalelere ve özellikle sömürgeciliğe yükleyen bir anlatı sunmak için Sahel ve Sahra bölgesindeki krizlerden yararlandığını’ değerlendiren Buden, “Buna karşılık bu anlatı, Sahel ülkelerinin tanık olduğu başarısızlıkların büyük bir kısmında yerel rejimlerin ve liderlerin sorumluluğunu göz ardı ediyor. Sömürgecilik on yıllar önce sona erdi ve mevcut krizlerin sorumluluğunu ona yüklemeye devam etmek, bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı siyasi, ekonomik ve güvenlik krizleri için yeterli bir açıklama sunmuyor” yorumunda bulundu.

Buden’e göre sömürgecilik karşıtı bir söylem kullanmak, krizlerin iç nedenlerini ve bölgenin tanık olduğu iktidar, nüfuz ve çıkar çatışmalarının doğasını araştırmak yerine, yerel rejimlerin başarısızlığını haklı çıkarmak için bir araca dönüşebilir.

Buden, Rusya'nın paramiliter güç Wagner ve ardından Afrika Kolordusu gibi gruplar aracılığıyla bölgeye girmesiyle ilgili olarak, bu güçlerin devletlerin güvenliğini sağlamaktan ziyade, ‘bu grupların yürüttüğü operasyonların maliyetini karşılamanın bir aracı olarak, özellikle servet ve doğal kaynaklarla bağlantılı sektörlerde ayrıcalıklar ve çıkarlar elde etme karşılığında mevcut rejimleri korumaya’ katkıda bulunduğunu değerlendirdi. "Bu denklem, Rusya bağlantılı güçlerin temel hedefinin devlet kurumlarını ve halklarının çıkarlarını korumak olması gerekirken, darbeler yoluyla iktidara gelen rejimleri korumayı üstlenmesi gibi temel bir sorunu ortaya çıkarıyor."

Nijer, Mali ve Burkina Faso'da yaşananların dış komplolar veya müdahalelerin varlığı varsayımına indirgenemeyeceğini vurgulayan Buden, aksine iç krizlerin ve devlet yönetimindeki başarısızlığın bir sonucu olarak da değerlendirilmesi gerektiğini belirterek “Bu ülkelerde iktidara gelen askeri rejimler vaat ettikleri değişimi gerçekleştiremediler ve siyasi, güvenlik ve ekonomik krizlerin devam etmesi, iç başarısızlık halinin sürdüğünü gözler önüne seriyor” ifadelerini kullandı.

Eleştirilerin susturulması

Bu bağlamda, Nijer makamlarının bilgi yönetimi ve isyanın medyada yer alış biçimiyle ilgili krizin önemli bir boyutunu ortaya çıkaran başka bilgiler de öne çıkıyor.

Nitekim 3 Eylül'de İletişim Bakanlığı ve Medya Düzenleme Kurumu; yetkililerin ‘bilgi boşluğu’, anlatılarda çelişki ve internette söylentilerin abartılması durumlarını ortaya çıkardığını belirttiği beş günlük bir medya izleme sürecinin ardından, kamu ve özel medya kuruluşlarının yöneticilerini çağırdı. Toplantının ardından makamlar, medya kuruluşlarını bilgileri doğrulamaya, itidalli olmaya ve hararetli bir ‘atlatma haber’ arayışından kaçınmaya çağıran altı maddelik bir davranış kuralları bildirgesi yayımladı.

Bu önlemler, Saraounia radyo ve televizyonunun müdürü ve Uluslararası Fransa Radyosu (RFI) eski muhabiri gazeteci Moussa Kaka'nın 31 Ağustos akşamı Niamey'deki ofisinden ayrıldıktan sonra evine ulaşamadan ortadan kaybolmasının ardından, akıbetini çevreleyen belirsizliğin sürdüğü bir dönemde alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, gazetecinin kaybolma koşullarına ilişkin soruşturma açılması çağrısında bulundu.

Bununla bağlantılı olarak, eski Savunma Bakanı Kalla Moutari 1 Eylül'den bu yana gözaltında tutulmaya devam ediyor ve Moussa Kaka'nın nerede olduğu hâlâ bilinmiyor.

Bu olaylar, askeri rejimlerin gölgesinde gazetecilerin, muhaliflerin ve demokrasi savunucularının durumuna ilişkin endişelerin arttığı Sahel bölgesinde yaşanan daha geniş bir bağlamdan kopuk görünmüyor. Örneğin Mali'de en çok dikkat çeken vakalardan biri, avukat ve eski bakan Mountaga Tall'ın 3 Mayıs gecesi Devlet Güvenlik Teşkilatı'na mensup maskeli kişilerce evinden kaçırılmasına uzanıyor.

Yaklaşık iki hafta sonra oğlu Cheick Mamadou Tall da kaçırıldı ve bu bağlamda elde edilen verilere göre, o tarihten bu yana diğer demokrasi savunucuları da herhangi bir yasal sürecin dışında alıkonulmaya devam ediyor.

Temmuz ayında Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeler Komitesi, Mali'deki geçiş makamlarından baba ile oğlunun aranmasını, nerede olduklarının tespit edilmesini ve güvenliklerinin sağlanmasını talep etti.

Bu yaşananlar, bilgiye erişim, medya özgürlüğü, muhaliflerin ve demokrasi savunucularının akıbeti meselesini Sahel bölgesindeki askeri yönetimin doğası ile iç krizleri dış müdahale ve suçlama mantığından uzak bir şekilde yönetebilme kapasitesine dair tartışmaların merkezine yerleştiriyor.

Bir diğer davada, Mali'deki Siber Suçlar Mahkemesi, ordudan ihraç edilen Albay Alpha Yaya Sangaré'yi, devlete sembolik bir tazminat ödemesi ve ordunun işlediğini iddia ettiği ihlallerden bahsettiği kendi yayımladığı kitabına el konulması şartıyla 20 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Savcılık kendisi hakkında idam cezası talep etmiş, Sangaré ise kitabın yayımlanmasının ardından Mart 2024'te tutuklanmıştı.

Mahkeme ‘vatana ihanet, devletin itibarını sarsmak ve yalan haber yaymak’ gibi eylemleri kapsayan ilk suçlamaları yeniden düzenleyerek ‘devletin dış güvenliğine zarar verme’ suçuna dönüştürdü.

Raporlar, yaklaşık 400 sayfadan oluşan kitabın, terörle mücadele operasyonları sırasında yaşandığı iddia edilen ihlalleri belgeleyen insan hakları raporlarına dayandığına işaret ediyor. Kitabın içeriğinin tamamı açıklanmadığı gibi Sangare'nin kararı temyize götürüp götürmeyeceği de belirsizliğini koruyor.

Nijer'de gazeteci Moussa Kaka'nın kaybolması olayının yanı sıra bu tür davalar, söz konusu rejimlerin giderek artan siyasi ve güvenlik krizleriyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde, Sahel bölgesinde medya özgürlüğü, ifade hakkı ve askeri makamları eleştiren seslerin akıbeti hakkında daha geniş kapsamlı soruları gündeme getiriyor.

Temel meseleler

Le Monde gazetesine göre Orano şirketinin Somaïr madeni üzerindeki operasyonel kontrolünü kaybetmesinden bu yana Nijer'de yaklaşık 1400 ton uranyum konsantresi depolanıyor. Bu stratejik stokun, Fransız grubun Niamey'e karşı uluslararası tahkim sürecini başlattığı bir dönemde hem Rusya'nın hem de Çin'in ilgisini çektiğine inanılıyor. Ancak Financial Times gazetesi tarafından yürütülen bir başka araştırma, başkent Niamey'deki hassas bir bölgede depolandığı düşünülen ve değeri yaklaşık 240 milyon dolar olarak tahmin edilen bin ton civarında uranyumun varlığından bahsediyor.

Fransa-Nijer krizinin perde arkasındaki gerçek ne? Eski sömürgeci güç Fransa ile doğal kaynakları üzerindeki kontrolü yeniden tesis etmeye çalışan askeri bir rejim arasında yaşanan salt siyasi bir kırılmayla mı karşı karşıyayız yoksa anlaşmazlık siyasetin ötesine geçerek Paris, Moskova ve Pekin'in çıkarlarının kesiştiği Nijer uranyumu üzerine jeopolitik bir mücadeleye mi dönüştü?

Günün sonunda asıl soru belki de yalnızca Nijer'i kimin kontrol edeceği değil, yarın onun stratejik kaynaklarını denetleme gücüne kimin sahip olacağıdır?