Hindistan ve Pakistan nükleer silahlarının hikayesi

Gülümseyen Buda’dan, Nasr füzesine...

Hindistan-Pakistan çatışması (Shutterstock)
Hindistan-Pakistan çatışması (Shutterstock)
TT

Hindistan ve Pakistan nükleer silahlarının hikayesi

Hindistan-Pakistan çatışması (Shutterstock)
Hindistan-Pakistan çatışması (Shutterstock)

Muhammed Mansur

Hindistan ve Pakistan'ın 1947 yılında ayrılmasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler gerginliğini korurken, geçici bir ateşkes ile kalıcı çatışma arasında gidip gelmeye devam etti. Keşmir meselesi başından beri sönmeyen bir kıvılcım olurken, defalarca çatışmaya ve ciddi diplomatik krize yol açtı. Ancak bugünkü gerilimi benzersiz ve tehlikeli kılan, uzun bir geçmişi olan bu çatışmanın her iki tarafın da nükleer silahlara sahip olduğu gerçeğiyle birleşmesi. Bunun da işlerin kontrolden çıkması halinde nereye varabileceği sorusunu beraberinde getirmesidir.

Çeyrek asrı aşkın bir süre önce, 1998 yılının mayıs ayında Racistan'daki Pokhran Test Sahası yakınlarındaki sıcak ve kuru Tar Çölü'nün derinliklerinde Hindistan, 'güç' anlamına gelen 'Operasyon Shakti’ kod adıyla nükleer silah sahibi ülkeler kulübüne resmen girdi.

Hindistan, Güney Asya'daki güvenlik dengelerini sarsan ve uluslararası tepkilere yol açan bir hamleyle beş nükleer bomba patlattı.

Hindistan'ın nükleer programının kökleri, genç bir fizikçi olan Homi K. Bhabha'nın Tata Sanayi Grubu'nun yardımıyla Tata Temel Araştırma Enstitüsü'nü (Tata Institute of Fundamental Research/TIFR) kurduğu 1945 yılına kadar uzanıyor. Pakistan-Hindistan bölünmesinden sonra hükümet, 1948 yılında Atom Enerjisi Yasası ile nükleer programın ilk yasal adımlarını attı ve ardından Hindistan Atom Enerjisi Komisyonu'nu (AECI) kurdu.

Hindistan 1974 yılında ‘Gülümseyen Buda’ kod adlı ilk yeraltı nükleer denemesini gerçekleştirdi. Bu testin her ne kadar ‘barışçıl’ olduğu söylense de uluslararası endişelere ve Yeni Delhi ile nükleer iş birliğine kısıtlamalar getiren Nükleer Tedarikçiler Grubu'nun (NSG) kurulmasına yol açtı.

Uluslararası baskı

Takip eden on yıllar boyunca Hindistan'ın nükleer programı, özellikle Homi K. Bhabha'nın ölümüyle birlikte uluslararası baskı ve yaptırımlardan ve iç siyasi istikrarsızlıktan zarar gördü. Yine de Hindistan nükleer altyapısını inşa etmeye devam etti ve 1980'li yıllarda Ebubekir Zeynelabidin Abdulkelam ve Rajagopala Chidambaram gibi bilim adamlarının çabaları sayesinde füze geliştirme ve uranyum zenginleştirme için paralel programlar başlattı.

Hindistan 1990'lı yıllarda çok sayıda nükleer bomba yapmak için yeterli malzeme ve bileşene sahipti, ancak yeni bir deneme yapmadı. 1998 yılında Atal Bihari Vajpayee’nin lideri olduğu Hindistan Halk Partisi’nin (Bharatiya Janata Partisi/BJP) iktidara gelmesiyle her şey değişti. Vajpayee, Hindistan'ı nükleer silahlarla donatma niyetini açıkça ifade ederek bunu bir ‘egemen hak’ ve ‘savunma ihtiyacı’ olarak değerlendirdi.

1990'lar kararlı bir tutumun hâkim olduğu yıllardı. 1998 yılında Hindistan nükleer denemelerini gerçekleştirdikten sonra Pakistan'ın cevabı gecikmedi.

Ancak uluslararası tepki gecikmedi. ABD, Japonya ve diğer ülkeler, vakit kaybetmeden Hindistan’a ekonomik yaptırımlar uyguladı. Çin bölgede bir nükleer silahlanma yarışından duyduğu endişeyi dile getirdi.

Hindistan'ın komşusu ve geleneksel rakibi Pakistan, 28 Mayıs 1998 tarihinde Chagai Tepeleri'nde birkaç deneme yaparak komşusunun bu hamlesine hemen karşılık verdi ve nükleer güçler kulübüne girdiğini resmen ilan etti. Bu sadece bir güç gösterisi değil, 1971 yılında Bangladeş'in ayrılmasıyla başlayan ve ülke tarihinin en büyük yenilgilerinden birinin ardından gelen uzun bir sürecin zirve noktasıydı.

Sind eyaletinin Haydarabad kentinde toplanan ve Hindistan karşıtı bir protesto gösterisi sırasında Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin kuklasını yakan protestocular, 9 Mayıs 2025 (AFP)Sind eyaletinin Haydarabad kentinde toplanan ve Hindistan karşıtı bir protesto gösterisi sırasında Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin kuklasını yakan protestocular, 9 Mayıs 2025 (AFP)

Pakistan’ın nükleer silahlarla olan hikayesi 20 Ocak 1972'de Başbakan Zulfikar Ali Butto’nun Multan şehrinde üst düzey bilim adamları ve mühendisleri bir araya getirmesiyle başlar. Pakistan'ın Hindistan ile bir “caydırıcılık dengesi” olmadan hayatta kalamayacağını ilan etti. Butto, açık sözlülükle “Gerekirse ot yeriz ama bomba yapacağız” ifadelerini kullandı. Böylece Pakistan'ın nükleer programı resmen doğmuş oldu.

Nükleer fizikçi Munir Ahmed Han, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndaki (UAEA) görevinden döndükten sonra, Pakistan Atom Enerjisi Komisyonu'nu (PAEC) yönetmekle görevlendirildi, ancak PAEC çok geçmeden özellikle gerekli bölünebilir malzemenin üretilmesi konusunda büyük teknik zorluklarla karşılaştı. Hollanda'daki uranyum zenginleştirme tesislerinde çalışmış bir metalürji mühendisi olan Abdulkadir Han'ın ismi burada ortaya çıktı. Han, ülkesine santrifüj uranyum zenginleştirme alanında önemli bilgiler ve teknikleri kazandırdı.

Hükümetin tam desteğiyle daha sonra Pakistan'ın ana nükleer araştırma kurumu haline gelecek olan Kahuta tesisini kuran Han, PAEC ile birlikte nükleer programın geliştirilmesinde iki paralel hat oluşturdu. Han'ın, dönemin Cumhurbaşkanı General Muhammed Ziya-ül Hak'a gönderdiği bir mektuba göre Pakistan 1984 yılında geniş, ağır gözetime ve Batı ülkelerinin uyguladığı yaptırımlara rağmen yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum üretmeyi başararak nükleer silaha sahip oldu.

1990'lar kararlı bir tutumun hâkim olduğu yıllardı. 1998 yılında Hindistan nükleer denemelerini gerçekleştirdikten sonra Pakistan'ın cevabı gecikmedi. Aynı ay içinde Pakistan ülkenin batısındaki Chagai Çölü'nde beş nükleer bomba denemesini aynı anda yaptı. İki gün sonra da Haran Çölü'nde altıncı denemeyi gerçekleştirdi. Bu, Pakistan'ı dünyada nükleer silah geliştiren ve deneyen yedinci ülke haline getirerek bölgesel gerilimi arttırdı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 1172 sayılı kararla kınamasına yol açtı.

Hindistan'ın plütonyumu, Pakistan'ın uranyumu

Hindistan ve Pakistan’ın nükleer devletler kulübüne girmelerinden sonra bu iki ülkenin kapasiteleri ve hangi ülkenin daha üstün olduğu konusundaki tartışmalar hiç bitmedi. Her iki ülke de nükleer denemelerini aynı yılın aynı ayında gerçekleştirmiş olsa da iki program arasındaki teknolojik farklılıklar başından beri vardı ve bugün de devam ediyor.

Hindistan orta ve uzun menzilli balistik füzelerin yanı sıra nükleer füze fırlatabilen denizaltılardan oluşan geniş bir cephanelik geliştirerek kara, deniz ve havayı kapsayan üç boyutlu bir caydırıcılık kabiliyetine sahip oldu.

Hindistan, nükleer programını, nükleer silah tasarımında daha yüksek teknik kabiliyet ve hassasiyeti yansıtan bir seçim olarak nükleer araştırma reaktörlerinden elde edilen plütonyum temelinde geliştirdi. Buna karşın Pakistan, Kahuta Santrifüj Tesisi’nde üretilen yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum kullandı. Teknik olarak, plütonyum savaş başlıkları için boyut ve ağırlık açısından daha verimli, ancak teknik olarak işlenmesi daha zor.

Kanıtlar, Hindistan'ın hidrojen termobarik bomba tasarımına odaklandığını gösteriyor. Hindistan, 1998 yılında yapılan bir testte bu bombanın kullanıldığını duyurmuş olsa da tam ölçekli testin başarısı konusunda şüpheler söz konusu. Termonükleer bomba fisyondan sonra nükleer füzyona dayanır ve Pakistan'da olduğu gibi muazzam bir patlama gücü sağlar. Pakistan sadece fisyon bombalarını ve bazı geliştirilmiş bombaları test etti, ancak henüz termal bir silaha sahip olduğunu ilan etmedi.

Plütonyum ve uranyum bombaları arasında bölünebilir maddenin türünde ve kullanılan patlatma yönteminde farklar söz konusu. Hiroşima'ya atılan bomba gibi uranyum bombaları uranyum-235 adlı madde temelinde geliştirilmiştir ve ‘top’ olarak bilinen nispeten daha basit bir tasarıma sahiptir. Burada iki kritik altı kütle hızla birbirine itilerek bir patlama meydana getirilir. Uygulanması nispeten kolay olsa da büyük miktarda saf zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç duyulur.

Buna karşılık Nagazaki'ye atılan ‘Fat Man’ (Şişman Adam) bombası gibi plütonyum bombaları, plütonyum-239 maddesi temelinde geliştirilir ve plütonyumun son derece koordineli patlayıcılar kullanılarak kritik kütleye sıkıştırıldığı ‘patlama’ olarak bilinen daha karmaşık bir tasarım gerektirir. Bu da daha küçük boyutta daha güçlü ve verimli bombaların yapılmasına olanak sağlar. Ancak son derece gelişmiş mühendislik teknolojisine ihtiyaç duyar. Plütonyum ayrıca daha radyoaktif bir maddedir. Kalıplanması ve depolanması daha zor. Bu da onu fiziksel ve güvenlik açısından zor bir maddeye dönüştürüyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bununla birlikte, yüksek yoğunluğu ve daha küçük boyutlarda daha büyük patlamalar üretme kabiliyeti nedeniyle modern silah tasarımlarında tercih ediliyor.

İslamabad, kısa menzilli Nasr füzesi gibi taktik nükleer silahların kullanılmasının, özellikle Hindistan'ın sayısal ve lojistik üstünlüğüne ayak uyduramaması çerçevesinde konvansiyonel bir savaş durumunda Hindistan'ın olası bir ilerlemesini durdurmanın tek yolu olabileceğine inanıyor.

Hindistan orta ve uzun menzilli balistik füzelerden oluşan geniş bir cephaneliğin yanı sıra nükleer füze fırlatabilen denizaltılar geliştirerek kara, deniz ve havayı kapsayan üç boyutlu bir caydırıcılık kabiliyetine sahip oldu. Buna karşılık Pakistan, Şahin ve Ghauri gibi etkili, ancak daha kısa menzilli, daha az çok yönlü bir füze sistemine sahip. Bu da uzun menzilli caydırıcılıktan ziyade hız ve anında karşılık verme yaklaşımını ön plana çıkarıyor.

Hindistan’ın üstünlüğü

BM Silahsızlanma İşleri Ofisi’ne (UNODA) göre Hindistan yaklaşık 172, Pakistan ise yaklaşık 170 nükleer savaş başlığına sahip. Bu sayısal yakınlığa rağmen, her iki tarafın nükleer doktrini, kullandığı teknoloji ve stratejik yönelimleri önemli ölçüde farklılık gösteriyor. Bu da aralarındaki dengeyi kırılgan hale getiriyor.

Hindistan kamuoyu önünde ‘ilk adımı atmama’ politikasını benimsiyor. Yani nükleer bir saldırıya karşılık vermedikçe nükleer silah kullanmayacağını taahhüt ediyor. Ancak Yeni Delhi hükümetinin üst düzey bazı isimleri son zamanlarda bu doktrinin gözden geçirilebileceğinin sinyallerini verdi. Pakistan ise böyle bir politikayı benimsemeyi kategorik olarak reddederken, varoluşsal bir tehdit algılaması halinde nükleer silahları önleyici olarak kullanma hakkını savunuyor.

İslamabad, kısa menzilli Nasr füzesi gibi taktik nükleer silahların kullanılmasının, özellikle Hindistan'ın sayısal ve lojistik üstünlüğüne ayak uyduramaması çerçevesinde konvansiyonel bir savaş durumunda Hindistan'ın olası bir ilerlemesini durdurmanın tek yolu olabileceğine inanıyor.

Nükleer silahlar dışında, Pakistan sadece 560 bin askere sahipken Hindistan, 1,24 milyondan fazla askeriyle konvansiyonel kabiliyetlerde askeri üstünlüğe sahip.

İslamabad'da düzenlenen Pakistan Milli Günü geçit töreni sırasında Nasr (sağda) ve Babur (solda) füzelerini taşıyan askeri araçların üstünden selam veren Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)İslamabad'da düzenlenen Pakistan Milli Günü geçit töreni sırasında Nasr (sağda) ve Babur (solda) füzelerini taşıyan askeri araçların üstünden selam veren Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

Hindistan, ithalata bağımlılığın azaltılmasına ve modernizasyona odaklanarak 2025-2029 yılları için 415,9 milyar dolarlık devasa bir savunma bütçesi ayırdı. Buna karşın Pakistan, içerideki ve sınır güvenliği alanındaki zorunluluklar nedeniyle 2028 yılında sadece 10 milyar dolara ulaşması beklenen savunma bütçesiyle daha mütevazı ilerliyor.

Hindistan 220'den fazla Rus yapımı Suhoy Su-30 MKI çok amaçlı savaş uçağı ve 36 gelişmiş Fransız yapımı Rafale savaş uçağı ile sayısal ve niteliksel olarak Pakistan karşısında üstün bir konuma sahip. Pakistan ise Pekin ile ortaklık kurarak Hindistan'ın üstünlüğünü dengelemek amacıyla JF-17 ve J-10C gibi Çin yapımı savaş uçaklarına ve bazı eski Amerikan yapımı F-16'larına güveniyor.

Hindistan, başta Rus yapımı T-90 tankı ve kendi yapımı Arjun tankı olmak üzere çok çeşitli bir tank filosunun yanı sıra, K9A1 gibi modern obüslere sahip. Öte yandan Pakistan, neredeyse tamamen Khalid ve VT-4 gibi Çin tanklarından oluşan bir tank filosuna sahip ve Amerikan M109 silahlarını kullanıyor. Hindistan ise Rus yapımı S-400 ve İsrail yapımı Barak-8’den oluşan ikili hava savunma sistemine sahip. Buna karşın Pakistan’ın aradaki teknolojik farkı azaltmak amacıyla edindiği uzun menzilli HQ-9 ve orta menzilli LLY-80 gibi Çin yapımı hava savunma sistemleri var.

Hindistan iki uçak gemisi, nükleer ve hücum denizaltıları ile çok sayıda destroyer ve fırkateynden oluşan güçlü bir donanmaya sahipken, Pakistan’ın uçak gemisi olmayan sınırlı bir donanması var. Donanmanın envanterinde eski Fransız Agusta denizaltıları ile bazı Çin yapımı fırkateynler bulunuyor.

Hindistan’ın hava ve deniz kuvvetlerindeki üstünlüğüne ve daha geniş bir askeri üs ve tesis ağına sahip olmasının yanında bu üstünlüğü, paradoksal bir şekilde, Pakistan'ın erken nükleer saldırı seçeneğini sürdürmesinin ana nedenlerinden biri. Çünkü İslamabad, kısa menzilli Nasr füzesi gibi taktik nükleer silahların kullanılmasının, özellikle Hindistan'ın sayısal ve lojistik üstünlüğüne ayak uyduramaması nedeniyle konvansiyonel bir savaş durumunda Hindistan'ın olası bir ilerlemesini durdurmanın tek yolu olabileceğine inanıyor.



Pakistan ve Afganistan'da fırtınalarda 188 kişi öldü

Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
TT

Pakistan ve Afganistan'da fırtınalarda 188 kişi öldü

Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)

Afganistan ve Pakistan'da iki haftadan uzun süredir etkili olan şiddetli yağmur, sel ve kar fırtınası nedeniyle en az 188 kişi hayatını kaybetti.

Dünyanın en kötü insani krizlerinden biriyle karşı karşıya olan Afganistan'da, Ulusal Afet Yönetim Kurumu sözcüsü Mohammad Yusuf Hamad, AFP'ye yaptığı açıklamada, "26 Mart'tan bu yana yağmur, sel, toprak kayması ve yıldırım düşmesi sonucu 123 kişi hayatını kaybetti" dedi.

Sadece pazar ve salı günleri arasında ülke genelinde 46 kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında, pazartesi akşamı Gazni vilayetinde arabasının su dolu bir hendeğe düşmesi sonucu anne babasının doğum hastanesinden yeni aldıkları bir bebek de bulunuyor.

Jal, 7 Nisan 2026'da Pakistan'ın Peşaver kentinde yağmur yağarken ailesiyle birlikte motosikletle yolda ilerliyor (AFP)Jal, 7 Nisan 2026'da Pakistan'ın Peşaver kentinde yağmur yağarken ailesiyle birlikte motosikletle yolda ilerliyor (AFP)

Valiliğin basın ofisine göre, ebeveynler yaralandı.

AFP’nin Eyalet acil durum yönetim ajansından dün aldığı bilgiye göre, Pakistan'ın kuzeyindeki Hayber Pahtunhva eyaletinde 25 Mart'tan bu yana ölü sayısı son günlerde 27'si çocuk olmak üzere 47'ye yükseldi.

 Pakistan'ın Peşaver kentinde, şiddetli yağmurların ardından bir drenaj kanalının taşması sonucu sular altında kalan yolda, sakinler taş kullanarak karşıya geçiyor (AFP)Pakistan'ın Peşaver kentinde, şiddetli yağmurların ardından bir drenaj kanalının taşması sonucu sular altında kalan yolda, sakinler taş kullanarak karşıya geçiyor (AFP)

Yerel afet yönetimi yetkililerinden alınan son rakamlara göre, Pakistan'da en az 65 kişi hayatını kaybetti; güneybatıdaki Belucistan eyaletinde ise 20 Mart'tan bu yana 18 ölüm daha kaydedildi.

Şiddetli hava koşulları ayrıca geniş çaplı hasara yol açtı ve ana yolların kapanmasına neden oldu.


Pakistan'ın barış çabaları Hindistan için bir gerileme teşkil ediyor

Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
TT

Pakistan'ın barış çabaları Hindistan için bir gerileme teşkil ediyor

Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)

Sushant Singh

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Pakistan’ın ABD ile İran arasında arabuluculuk rolünü üstlenmesine atıfla, Pakistan’ın ancak ‘mezatçı’ olabileceğini söyledi. Bu hakaret, derin bir dışlanma ve gerileme hissini ortaya çıkardı.

Bu aynı zamanda inkar edilemez gerçeğin dolaylı olarak kabulüydü. Zira ‘arabulucu’ rolünü üstlenmek, ABD Başkanı Donald Trump'ın gözünde bir kusur ya da hor görülme sebebi değil, aksine etkinliğin ve önemin göstergesidir.

‘Tarihin en büyük anlaşmalarını yapma yeteneğine sahip olmakla’ övünen ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Beyaz Saray'a doğrudan erişimi olan, kendini yararlı taraf olarak sunmayı bilen, nüfuzlu bir adam. Öte yandan Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump'ın Ortadoğu kriziyle ilgili kendisiyle yaptığı tek bir telefon görüşmesiyle yetinmesi ve Elon Musk'ın da bu konuşmayı dinlemesi nedeniyle, utanç verici bir durumda kaldı.

İslamabad, nihayet Washington ile Tahran arasında tarafsız bir arabulucu rolünü üstlendi. 29 Mart’ta, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı savaşla ilgili görüşmelere ev sahipliği yaptı. Ardından Pakistan Dışişleri Bakanı, Çinli mevkidaşıyla görüşmek üzere Pekin'e gitti ve iki ülke beş maddelik bir barış planı hazırladı. Şimdiye kadar somut bir sonuç alınamamış olsa da Pakistan bu yeni süreci taraflar arasındaki iletişim kanallarını genişletmeye yönelik pratik bir adım olarak sunuyor.

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeleri görüşmek üzere Pekin'de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya geldi, 31 Mart 2026 (Reuters)Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeleri görüşmek üzere Pekin'de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya geldi, 31 Mart 2026 (Reuters)

Pakistan’ın ABD ile İran arasında bir köprü görevi görmesi, 1971’de ABD’nin Çin’e açılmasını kolaylaştırmadaki rolünü akla getiriyor. Pakistan, İran ile iletişim kurabilir, Ortadoğu'nun üç büyük gücünü bir araya getiren toplantılara ev sahipliği yapabilir ve Çin ile bağlarını sürdürebilirken, aynı zamanda Trump yönetimi ile ilişkilerini de devam ettirebilirse bu, yıllardır dış politikasıyla İslamabad'ı diplomatik olarak kuşatmaya çalışan Modi için aşağılayıcı bir başarısızlık olacaktır.

Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Nüfuzlu ve kendisini yararlı taraf olarak sunmayı iyi bilen bir adam.

Pakistan, iç krizlerine ve arabulucu rolünün ister abartılı vaatler ister bu vaatleri yerine getirememesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanma ihtimaline rağmen, diplomatik ağırlığını hissettirme konusunda Hindistan’ı geride bıraktı. Bu an, ABD ile Hindistan arasındaki ilişkinin kırılganlığını ortaya koyarken, Yeni Delhi'nin daha geniş çevresindeki etkisinin ne kadar zayıf olduğunu da vurguluyor. Hindistan, uluslararası arenada liderlik rolünü hedefleyen iç söylemin esiri olmaya devam ederken, gerçek nüfuz haritalarının çizildiği yerde geri planda kaldı.

Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak konumundan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesini hedefleyen bir dizi son derece hassas temas yoluyla bu role zemin hazırladı.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Munir, Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında son derece hassas mesajlar iletmek için iki ayrı doğrudan arka kanal kurdular ve dünyanın dört bir yanındaki diğer liderlerle de iletişimi sürdürdüler.

İslamabad'da 29 Mart'ta yapılan görüşmeler bu süreci güçlendirdi. Görüşmeler, ateşkesin desteklenmesi için Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan'ı içeren bir komitenin kurulmasıyla sonuçlandı. Ayrıca Pakistan gemilerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin veren İran ile bir mutabakat sağlandı. Bu son diplomatik hamle, Pakistan'ı ‘çökmekte olan’ ülkeden, bölgesel barışı sağlamaya yönelik çabalarıyla tanınan bir ülkeye dönüştürmüş gibi görünüyor.

Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları, Ortadoğu'daki savaşı görüşmek üzere İslamabad'da bir toplantı düzenledi, 29 Mart 2026 (AFP)Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları, Ortadoğu'daki savaşı görüşmek üzere İslamabad'da bir toplantı düzenledi, 29 Mart 2026 (AFP)

Bu dönüşüm, İslamabad’ın eski ABD başkanları tarafından yıllarca marjinalleştirilmesinin ardından ve Munir’in kendisini bölgesel bir güç olarak konumlandırma çabalarıyla gerçekleşti. Pakistan, Çin ile ilişkilerini güçlendirmekle kalmadı, Suudi Arabistan ile gelişmekte olan stratejik ortaklığını da pekiştirdi. Aynı zamanda İran ile de ayrılıkçı Beluçların öncülüğündeki hareketlere karşı iş birliği yapmak üzere ortak bir zemin buldu.

Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak sahip olduğu konumdan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları hedefledi.

Bu çok yönlü diplomasi, İslamabad’ın 1971 yılında üstlendiği rolü yeniden kazanma çabasını ortaya koyuyor. O dönemde İslamabad, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunmuştu.

Pakistan, bunu başarmak için coğrafi konumunu, askeri bağlantılarını ve iletişim kanalları kesilmiş iki taraf arasında köprü görevi gören konumunu, daha geniş bir diplomatik hedefin hizmetine ustaca sundu. Bu cesur hamle, Soğuk Savaş'ın jeopolitik gidişatını değiştirdi.

Ancak bu kez hedef Çin değil ve asıl amaç, Pakistan ordusunun yeniden sahneye çıkmasıyla birlikte ABD ile İran arasında bir yakınlaşma sağlanması. Fakat Pakistan’ın buradaki arabuluculuğu sağlam bir temele dayanmıyor. İslamabad'ın elde ettiği diplomatik yükseliş, neredeyse tek bir kişiye, yani Munir'in yanı sıra gösterişten hoşlanan, kolay erişilebilirliğin cazibesine kapılan ve taktiksel çıkarların etkisinde kalan Beyaz Saray'a bağlı. Pakistan, kurumlarının sağlamlığı veya ekonomisinin gücü nedeniyle değil, sadece ulaşılabilir olması nedeniyle bu ilgiyi görüyor.

Düşman güçler arasında arabulucu rolünü üstlenmek, Pakistan için bir dizi risk barındırıyor. Zira bu durum ülkeyi misilleme ve şüpheye maruz bırakmakta, bir tarafın görüşmelerin tıkanmasından Pakistan’ı sorumlu tutmasına ya da diğer tarafın, kolay erişimden kaynaklanan nüfuzunu abartılı bir şekilde sergilediği yönünde suçlamalarda bulunmasına zemin hazırlıyor. Bu tür görüşmeler dolaylı olmaya devam edecek, zira Pakistanlı yetkililer her iki tarafın heyetleri arasında gidip gelecek. Pakistan'a bir ölçüde varlık kazandıran bu konum, müzakerelerin çökmesi durumunda onu kötü haberlerin taşıyıcısı haline de getirebilir, ki bu olasılık açıkça görülüyor.

ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve dönemin Çin Başbakanı Çu Enlay, Pekin’de tarihi bir ABD-Çin yakınlaşmasının önünü açan ziyaret sırasında, 22 Ekim 1971 (AFP)ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve dönemin Çin Başbakanı Çu Enlay, Pekin’de tarihi bir ABD-Çin yakınlaşmasının önünü açan ziyaret sırasında, 22 Ekim 1971 (AFP)

Pakistan’ın iç sorunları diplomatik faaliyetlerini engellememekle birlikte, İslamabad için asıl mesele, bu kırılganlığın mevcut girişimini riskli hale getirip getirmediği ya da basitçe sürdürülemez kılıp kılmadığında yatıyor.

İslamabad, 1971 yılında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunan rolünü yeniden üstlenmeye çalışıyor.

Pakistan ekonomisi halen kırılgan bir durumda. Askeri kurumlar dış politikayı elinde tutmaya devam ediyor ve bu durum sivil yetkililerin hızlı müzakere yapma imkânını kısıtlıyor. Siyasi sistemi ise uzun vadeli stratejik bir dönüşümü gerçekleştirmek için gerekli asgari istikrardan yoksun olmaya devam ediyor. Bu tablo, İran ile olan sınırının uzunluğu ve aynı zamanda Suudi Arabistan ile yakın zamanda imzalanan ortak savunma anlaşması uyarınca savaşa sürüklenmekten kaçınma çabası nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.

Tüm bu zorluklara rağmen, Pakistan’ın Modi’nin uzun süredir dayatmaya çalıştığı diplomatik izolasyonu kırmayı başardığı kesin. Geçtiğimiz mayıs ayında Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan kısa süreli askeri çatışma, bu dönüşümü tetikleyen kıvılcım olmuş gibi görünüyor. Zira İslamabad bu krizi ustaca değerlendirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump'ın ateşkesin başarısını kendine mal etmesine olanak sağladı, hatta onu Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise açıkça hoşnutsuz bir tavırla, ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.

Bu çekişme, daha geniş çaplı bir stratejik dönüşümün başlangıcı oldu. Pakistan daha az izole görünürken, Hindistan daha savunmasız bir konumda kaldı. Ayrıca Trump, Hint mallarına yüksek gümrük vergileri uyguladı ve Hindistan’ın Rus ham petrol alımlarını kısıtladı; ancak bu kısıtlamalar daha sonra kaldırıldı. Ayrıca, ABD'den Hindistan'a kaçak göçmenlerin sınır dışı edilme görüntüleri, Modi'nin Trump ile özel bir ilişkisi olduğu yönündeki iddialarını zayıflattı. Bu durum, ABD'li yetkililerin, Hindistan'ın yükselişine zemin hazırlayarak ABD'nin Çin ile ilgili önceki ‘hatalarını’ tekrarlamayacağını kamuoyuna açıklamasıyla daha da belirgin hale geldi.

Tahran'da İran ile Umman arasında bu hayati deniz geçidindeki kısıtlamaların hafifletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğü bir ortamda, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına işaret eden bir duvar resmi, 5 Nisan 2026 (AFP)Tahran'da İran ile Umman arasında bu hayati deniz geçidindeki kısıtlamaların hafifletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğü bir ortamda, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına işaret eden bir duvar resmi, 5 Nisan 2026 (AFP)

Diğerleri ise gayri resmi görüşmelerde, 2020 yılında olduğu gibi Çin ile yeni bir sınır krizi patlak verirse Hindistan'ın ABD'nin desteğine güvenmemesi gerektiğini söylediler. Aynı şekilde Trump yönetimi, Hint-Pasifik bölgesindeki ABD-Hindistan iş birliğinin temel taşı olması beklenen ‘Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’na pek önem vermediğini ima etti. Böylece, Yeni Delhi'nin kalıcı bir taahhüt olarak gördüğü stratejik ittifakın, nihayetinde geçici bir düzenlemeden ibaret olduğu ortaya çıktı.

İslamabad, Yeni Delhi ile yaşadığı krizi fırsat bilerek, çatışmaları durdurmadaki rolü nedeniyle Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.

Hindistan, ABD’nin hesaplarında hayal ettiği konuma ulaşamadığını kabul etmekte zorlanıyor. Trump, bölgedeki önceliklerini anlık taktiksel hesaplara göre yeniden düzenlemeye hazır görünüyor. Eğer Munir, İran ile bir anlaşma imzalamayı başarırsa ya da Güney Asya'da ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek istikrarlı bir platform sağlarsa, Modi'nin aleyhine olsa bile Trump onu ödüllendirmekten çekinmeyeceği kesin. Böylece Hindistan, müttefiklerden oluşan bir ağa dayanan ve kendine daha fazla güvenen Pakistan ile karşı karşıya kalırken, stratejik manevra alanları daralıyor.

Elbette Pakistan’ın tehlikesi, bugün Trump gibi çıkarcı bir liderin gözünde onu tercih edilen bir arabulucu yapan şeyin, yarın onu kolayca kenara atılabilir bir koz haline getirebilmesidir. Eğer bu arabuluculuk başarısız olursa, Munir ve Şerif kendilerini denklemin kötü adamı konumunda bulabilirler. On yıldan fazla süredir Modi, Pakistan'ı diplomatik ağırlığından mahrum bırakmaya çalıştı. Onun fikri temelde basit bir denkleme dayanıyordu. Hindistan küresel sahnedeki ekonomik varlığını genişletirse, Batı ile ortaklıklarını derinleştirirse ve medyada yükselen ve sorumlu bir güç olarak imajını pekiştirirse, Pakistan marjinalleşecek. Ancak mevcut durum, Modi'nin dış politikasının, uluslararası ilişkilerdeki güç dengelerini belirleyen somut gerçeklerle yüzleşmekten çok, iç politikadaki anlatılara hizmet etmekle meşgul olduğunu ortaya koyuyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Kalküta'da düzenlenen bir mitingde destekçilerini selamlıyor, 14 Mart 2026 (AFP)Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Kalküta'da düzenlenen bir mitingde destekçilerini selamlıyor, 14 Mart 2026 (AFP)

Hindistan kendini, çok kutuplu bir Asya söz konusu olduğunda dünyanın kulak vermesi gereken yükselen güç olarak göstermeye devam etse de Pakistan ön plana çıkmaya çalışırken, Hindistan’ın ABD ile İran arasındaki ilişkilerin gidişatını etkilemekteki yetersizliği, durumun aksini düşündürüyor. Bu durum, ABD ile Hindistan arasındaki stratejik ortaklığın, özünde ortak değerlere veya sağlam bir güvene dayalı ilişkiden çok, Çin'e yönelik ortak endişenin sonucu olduğunu teyit ediyor.

Trump önceliklerini yeniden düzenlemeye hazır... Munir, İran’la bir anlaşma sağlamayı başarırsa ya da Güney Asya'da Washington’ın çıkarlarına hizmet edecek bir platform oluşturursa, onu ödüllendirmekten çekinmiyor.

İran ile savaşın patlak vermesiyle Modi, İsrail'in tarafını tutmayı seçti. Böylece fiilen ABD'nin yanında yer aldı ve bu da Yeni Delhi'nin dengeyi koruyabilecek güvenilir bir taraf olarak konumunu yitirmesine neden oldu. Sonuç olarak Hindistan, mutfak gazı yüklü gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesine izin verilmesi için telefonla Tahran'ın kapısını çalmak zorunda kaldı. Buna karşın Pakistan bugün Ortadoğu'da güvenilir bir kanal olarak görülüyor. Oysa Hindistan bu bölgede varlığını ve nüfuzunu genişletmeyi umuyordu.

Bu gelişmeler, Hindistan’ı Güney Küresel ile büyük güçler arasında bir köprü olarak sunmaya ve şekillenmekte olan düzene ilişkin ciddi bir yorum arandığında başvurulması gereken ülke olarak tanıtmaya çalışan Modi’yi zor durumda bırakıyor. Ancak Hindistan'ın daha geniş çevresinde bile konumunu sağlamlaştıramaması, bu iddiaları boş sözler gibi gösteriyor.

Bölgenin en önemli stratejik limanlarından biri olan Pakistan'ın Gwadar Limanı'ndan genel bir görünüm, 4 Ekim 2017 (Reuters)Bölgenin en önemli stratejik limanlarından biri olan Pakistan'ın Gwadar Limanı'ndan genel bir görünüm, 4 Ekim 2017 (Reuters)

Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı ve Ortadoğu’nun en büyük üç ordusunu, nükleer kapasiteleri ve mali ağırlığı bir araya getiren orta güçler bloğunun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.

Bu ittifak henüz oluşum aşamasında olsa da geleneksel güç merkezlerini geride bırakacak kadar diplomatik ve ekonomik ağırlığa sahip.

Her zaman ilişkilerini ikili kanallardan yürütmeyi tercih eden Hindistan için ise böyle bir grubun yükselişi, bölgesel düzenin yönelimleri Yeni Delhi'nin vizyonuyla uyuşmayan aktörlerin elinde şekilleneceği bir geleceği endişe verici bir şekilde müjdeliyor.

Sonuç olarak Pakistan’ın artan rolünde değil, Modi’nin, Hindistan’ın dinlenecek bir otorite, hatta ağırlığı daha fazla olan taraf olacağını düşündüğü başkentlerde Munir’in artık hoş karşılanıyor olması Hindistan’ı çıkmaza sokuyor.

Dolayısıyla Modi kendini ağır bir gerçekle karşı karşıya buldu. Pakistan ise pek değişmedi. Halen kafa karıştırıcı ve istikrarsız, ancak birdenbire bugün krizin iplerini elinde tutan güçler için daha yararlı bir taraf haline geldi. Bu yüzden Hindistan, bölgedeki krizlerin yönetilmesinde doğrudan harekete geçmek zorunda kalıyor.

Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı bir bloğun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.

Ancak paradoksal olarak, Pakistan’ın bu role yükselmesi, ülkenin zayıflıklarını ortadan kaldırmıyor. 1971 yılı, coğrafyanın ağırlığını ve Pakistan devlet yapısı içinde ordunun işgal ettiği belirleyici konumu hâlâ hatırlatıyor. Giderek daha fazla parçalanmaya doğru giden bir dünyada, en zayıf ülkeler bile anı iyi değerlendirirlerse nüfuz kazanmanın yolunu bulabilirler.

Hindistan, kırılgan nükleer güç olan komşusunu görmezden gelip onu izole bir ülke haline getirebileceğini kendine inandırmış olması sebebiyle şu an çıkmazda. Ancak Pakistan, zayıflığına rağmen, çatışmanın merkezinde önem kazanmanın halen mümkün olduğunu tüm dünyaya kanıtladı. Dünya büyük bir jeopolitik dönüşüm yaşarken, Hindistan, bu şoku görmezden gelme lüksüne sahip değil.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli  al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Tayvanlı muhalefet lideri Çin'e nadir bir ziyaret gerçekleştiriyor

Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
TT

Tayvanlı muhalefet lideri Çin'e nadir bir ziyaret gerçekleştiriyor

Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)

Tayvan muhalefet lideri Cheng Li-wen, ABD Başkanı Donald Trump'ın ziyaretinden sadece birkaç hafta önce, Pekin ile bağları güçlendirmeyi amaçlayan nadir bir ziyaret olan altı günlük Çin gezisine bugün başlıyor.

Cheng, on yıl içinde Çin'i ziyaret eden ilk Kuomintang (KMT) parti lideri olacak.

Ziyareti, ABD'nin Tayvan'daki muhalif milletvekillerine adaya yaklaşık 40 milyar dolarlık silah satışını onaylamaları için baskı yaptığı bir dönemde yapılıyor.

Birçok Tayvanlı yetkili ve uzmana göre, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bu ziyareti kendi konumunu güçlendirmek ve ABD'nin Tayvan'a daha fazla silah satışını engellemek için kullanmak istiyor.

Adanın başlıca güvenlik garantörü olarak Washington, Taipei'nin en büyük silah tedarikçisidir; bu durum Pekin'i kızdırmaktadır.

Cheng, ABD'ye gitmeden önce bu seyahat sırasında Şi ile görüşmekte ısrar etti.

Kuomintang partisi, Tayvan'ı kendi topraklarının bir parçası olarak gören ve gerekirse güç kullanarak ilhak etmekle tehdit eden Çin ile daha yakın ilişkileri desteklemektedir.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Kuomintang partisinin zirvesine beklenmedik bir şekilde yükselen ve ekim ayında bu göreve geldikten sonra Şi'den tebrik mesajı alan Zheng, parti içindekiler de dahil olmak üzere eleştirmenler tarafından Çin yanlısı olmakla suçlanıyor.

Barış ve istikrar gezisi

Gezi öncesinde, Tayvan'ın Çin ile ilgilenen en üst düzey siyasi organı, Pekin'in “Tayvan'ın ABD'den askeri alımlarını ve diğer ülkelerle iş birliğini kesmeye çalışacağı” konusunda uyarıda bulunmuştu; Kuomintang partisi bu iddiayı reddediyor.

Cheng geçen hafta, “Bu gezi tamamen Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrar içindir ve silah alımları veya diğer konularla hiçbir ilgisi yoktur” ifadelerini kullandı.

Tayvanlı milletvekilleri arasında, hükümetin savunmaya 1,25 trilyon NT$ (39 milyar ABD doları) harcama planı konusunda anlaşmazlıklar yoğunlaştı; bu plan, muhalefetin kontrolündeki parlamentoda aylardır askıda kalmış durumda.

Cheng, Şanghay, Nanjing ve Pekin'i ziyaret ederek altı gün Çin'de kalacak ve burada Şi Cinping ile görüşmeyi umuyor.

Kuomintang (KMT) üyeleri düzenli olarak yetkililerle görüşmeler için Çin'e seyahat etse de Pekin'i ziyaret eden son KMT lideri 2016'da Hong Hsiu-chu olmuştu.

Çin, Demokratik İlerici Parti'den Tsai Ing-wen'in cumhurbaşkanlığını kazanmasının ve Pekin'in ada üzerindeki hak iddialarını reddetmesinin ardından o yıl Tayvan ile üst düzey iletişimi kesti.

O zamandan beri iki taraf arasındaki ilişkiler kötüleşti; Çin, Tayvan yakınlarındaki bölgelere neredeyse her gün savaş uçakları ve savaş gemileri göndererek ve düzenli olarak büyük ölçekli askeri tatbikatlar yaparak askeri baskıyı yoğunlaştırdı.

Çin kuvvetleriTayvan'ın güneyinde düzenlenen tatbikatlarda iki füze ateşledi (Arşiv-Reuters)Çin kuvvetleriTayvan'ın güneyinde düzenlenen tatbikatlarda iki füze ateşledi (Arşiv-Reuters)

ABD Baskısı

Cheng'in Çin ziyareti, Donald Trump'ın Şi Cinping ile yapacağı zirve için planlanan Pekin ziyaretinden bir ay önce gerçekleşiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan'daki muhalif milletvekillerine, olası bir Çin saldırısını caydırmak için Amerikan silahları da dahil olmak üzere savunma silahları satın alma önerisini desteklemeleri yönünde artan bir baskı uyguluyor.

Cheng, hükümetin önerisini şiddetle eleştirerek, "Tayvan bir ATM değil" dedi ve bunun yerine Kuomintang'ın ABD'den silah alımı için 380 milyar NT$ (yaklaşık 12 milyar ABD doları) ayırma planını destekledi; bu plan, daha fazla alım seçeneğini de içeriyordu.

Ancak, Çin'in askeri tehditlerine nasıl karşı koyulacağı konusunda partisi içinde giderek artan bölünmelerle karşı karşıya kalıyor; daha ılımlı kıdemli isimler çok daha büyük bir bütçe için bastırıyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Washington, Taipei ile resmi diplomatik ilişkiler sürdürmese de Tayvan'ın en önemli destekçisi ve en büyük silah tedarikçisidir.

Aralık ayında Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan'a 11 milyar dolarlık silah satışını onayladı. Diğer anlaşmalar da görüşülüyor, ancak Şi Cinping'in Trump'ı Tayvan'a silah göndermemesi konusunda uyarmasının ardından bunların teslimatı belirsizliğini koruyor.

Cheng, Tayvan'ın güçlü bir savunmaya sahip olmasını desteklediğini, ancak adanın Pekin ve Washington arasında seçim yapmak zorunda olmadığını vurguladı.