Dışişleri Bakanı Fidan: İslam ülkeleri diplomatik yollarla problemi çözme yolunu tercih etmiş durumda

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "(Gazze için) İslam ülkeleri şu an itibarıyla ellerindeki bütün diplomatik ve insani araçları kullanma yoluyla problemi çözme yolunu tercih etmiş durumda" dedi

Hakan Fidan (AA)
Hakan Fidan (AA)
TT

Dışişleri Bakanı Fidan: İslam ülkeleri diplomatik yollarla problemi çözme yolunu tercih etmiş durumda

Hakan Fidan (AA)
Hakan Fidan (AA)

Fidan, Katar merkezli Al Jazeera televizyon kanalına İsrail'in Gazze'deki saldırılarına ve bunun durdurulması için harcanan uluslararası çabalara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

7 Ekim'den önce bölgede bir normalleşme havası olduğunu ve Türkiye'nin de bölgedeki normalleşme havasına kendi katkısını vermek üzere bir politika benimsediğini anlatan Fidan, "Ama 7 Ekim'den sonra gördük ki, esas itibarıyla Filistin davasında herhangi değişen bir şey yok, özellikle Gazze'de 13 bine yakın şehit edilen Filistinli kardeşimizin kanı ortadayken bizim hiçbir şey yokmuş gibi davranmamız mümkün değildi." dedi.

Türkiye'nin, "hiç vakit kaybetmeden ateşkes ilan edilmesi ve insani yardımların Gazze'ye ulaştırılması" şeklinde iki aşamalı bir politika izlediğini kaydeden Fidan, daha önceki Gazze savaşlarında da ateşkese yoğunlaştıklarını ancak bu savaşta eğer ateşkesle beraber iki devletli çözüme de yoğunlaşılmazsa savaşların devam edeceğini gördüklerini söyledi.

Fidan, bu bağlamda, hem Riyad'da çok ciddi kararlar alındığını hem de alınan kararlarda çok ciddi mesafeler kat edildiğini dile getirdi.

Gazze Şeridi'ne uygulanan ablukanın kırılmasına ilişkin Fidan, "İslam ülkeleri şu an itibarıyla ellerindeki bütün diplomatik ve insani araçları kullanma yoluyla problemi çözme yolunu tercih etmiş durumda. Burada elimizdeki bütün diplomatik araçları kullanarak, özellikle bölge dışındaki Filistin davasını destekleyen, İsrail zulmüne karşı duran Güney Amerika'dan, Afrika'dan, Avrupa'dan, Asya Pasifik'ten ülkelerle bir araya gelerek Birleşmiş Milletler'de ve diğer platformlarda İsrail'in bu ayrımı gözetmeksizin öldürme faaliyetine bir son vermek gerekiyor. Şu andaki aşama diplomasi yolunu tercih eden bir aşama." ifadelerini kullandı.

Bununla ilgili basına yansıyan veya yansımayan çok farklı çalışmaların devam ettiğini söyleyen Fidan, şunları kaydetti:

İslam ülkeleri şu anda bir araya gelmiş durumda, oluşturulan 7 ülkelik bir Eylem Grubu var, bu Eylem Grubu içerisinde Türkiye, Endonezya, Nijerya, Ürdün, Mısır, Katar ve Suudi Arabistan yer almakta. Önümüzdeki hafta itibarıyla bu ülke temsilcilerinin, dışişleri bakanlarının çeşitli ülke başkentlerinde belli temaslarda bulunmaya başlayacağını görüyoruz. Diğer taraftan, biliyorsunuz alınan Riyad'daki zirve kararında kuşatmanın kırılması yönünde bir çağrı var. 7 ülkelik Eylem Grubu'nun, Riyad'da Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üye ülkelerinin aldığı ortak zirve kararının uygulanmasını hayata geçirecek bir grup olduğunu kaydeden Fidan, "Dediğim gibi, bir numaralı görevi, uluslararası çapta bir lobi faaliyeti yapıp özellikle İslam ülkelerinin ve Arap İş Birliği Teşkilatı'nın bu konudaki görüşlerini ilgili ülkeler nezdinde paylaşmak, bir ortak eylem platformu oluşturmak. Bunu yaparken ben inanıyorum çok büyük fikirler ve eylemler ortaya çıkacak.

Türkiye'nin kararı, diğer ülkelerle ortak hareket etme yönünde

"Türkiye'nin, İsrail'i boykot etme ve büyükelçisini çekme konusunda neden bazı ülkelerden geç hareket ettiği" şeklindeki soruyu Fidan, şöyle yanıtladı:

Biz bu krizi yönetirken şöyle bir prensip kararı aldık: Diğer kardeş ülkelerle beraber eylemlerimizi yapalım. Yani tek başımıza kararlar alıp uygulamaktansa, kararların daha etkili olması için diğer İslam ülkeleriyle, bölge ülkeleriyle, hatta Latin Amerika ülkeleriyle, Afrika ülkeleriyle bir araya gelip mümkünse bazı Avrupa ülkeleriyle bu kararları alalım. Çünkü tek taraflı alacağımız kararlar özellikle kendi halkımız nezdinde siyasi olarak ciddi rahatlama getirse de, esas itibarıyla problemin çözmesine etki etmesi için kolektif olarak hareket etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla biz bu konuyu ilk İslam İş Birliği İcra Komitesi Olağanüstü Toplantısı'ndan itibaren gündeme getirdik ve çeşitli ülkelerin teker teker bunu yapmaya başladığını gördük ve biz de bu eylemi gerçekleştirdik, büyükelçimizi geri çağırdık.

Türkiye'nin tek taraflı adım atma ve yaptırım uygulama konusunda sıkıntısı olmadığını vurgulayan Fidan, "Odaklandığımız nokta, hangi metodoloji daha etkili olur? Biz bunu geçmişte yaptık biliyorsunuz Mavi Marmara olayından sonra, yani bu konuda Türkiye'nin bir sıkıntısı yok. Özellikle Cumhurbaşkanımızın duruşu, hükümetimizin duruşu, halkımızın duruşu bu konuda çok net, yani bizim bu kararları almada hiçbir sıkıntımız yok."

Yaşanan en büyük krizin, Gazze’deki zulüm dışında başta Amerika olmak üzere Batı dünyasının bu zulme sessiz kalması olduğunu dile getiren Fidan, "Bu, İslam dünyasında, bölgede ve dünyanın geri kalanında büyük bir kırılmaya sebep oluyor ve bu kırılmanın ortaya çıkartacağı ciddi fay hatları var." dedi.

Türkiye, Gazze'yle ilgili ortak bir platform oluşturmaya çalışıyor

Fidan, Türkiye'nin, ABD'nin, Ukrayna savaşında Rusya'ya karşı izlenen ekonomik, siyasi ve askeri boykot benzeri bir bloklaşmaya öncülük yapıp yapmayacağı ve buna neyin engel olduğuyla ilgili soruyu ise şöyle yanıtladı:

Hiçbir engel yok. Bu bizim gündemimizde olan bir konu. Dediğim gibi ilk önce İslam İşbirliği Teşkilatı'yla biz gündemi başlatmak istedik, daha sonra bunu daha geniş büyük bir halka içerisinde muhakkak ki değerlendirip ortaya koyacağız. Esas itibarıyla bunun bir uygulaması da yapıldı, yani Cumhurbaşkanımızın eşi Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi'nin ev sahipliğinde biliyorsunuz Latin Amerika'dan, Afrika'dan, Ortadoğu'dan ve dünyanın geri kalanından, Uzak Asya'dan çağırılan misafirler oldu, devlet başkanları, hükümet başkanları eşleri İstanbul'da toplandılar, bu ilk denemeydi. Ama esas itibarıyla biz birinci aşamada Gazze'ye ve Filistin'e komşu olan İslam dünyası ve Arap dünyası üyelerinin ortak alanı olan İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği'yle ortak platform oluşturmaya başlayıp buradaki konsolidasyonun gerçekleştirilmesinden sonra Latin Amerika, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler'in geri kalan ülkeleriyle de bir geniş dayanışma platformu oluşturma yolunda bütün adımları atacağız.

Türkiye ile ABD'nin ateşkes konusundaki tutumu farklı

ABD'li mevkidaşı Antony Blinken ile Türkiye'yi ziyareti sırasında gerçekleştirdikleri görüşmeye ilişkin de bilgi veren Fidan, "Bizim durduğumuz yer esas itibarıyla şöyle: Biz bu zulmün durması için bir an önce bir ateşkesin hayata geçmesini ve yardımların kesintisiz olarak içeriye sokulmasını istiyoruz. Özellikle Gazze'deki nüfusun tehcir edilerek başka yerlere gönderilmesi konusunun bir politika olmasını kesinlikle kabul etmediğimizi söyledik. Bizim Amerikalılarla anlaşamadığımız konu şu; onlar ateşkes konusunda kesinlikle İsrail'i destekler pozisyondalar, ateşkesi istemiyorlar. Ama insani ateşkes konusunda bir noktaya gidebildiğimizi düşünüyorum." ifadesini kullandı.

"İsrail'in nükleer silah tehdidi, nükleer silahlanma yarışını artırır"

İsrail'in Gazze'de nükleer silah kullanma tehdidiyle ilgili de konuşan ve bunun "herkesin bildiği bir sır" olduğuna işaret eden Fidan, "İsrail’in nükleer silahların yayılma anlaşmasına taraf olmamasını kullanarak kendi nükleer kabiliyetini geliştirdiğini görüyoruz ve bu konuda da Amerika'dan, Avrupa'dan büyük destek aldığını da biliyoruz, yani bu bir sır değil." dedi.

"Bazı çılgın İsrailli politikacıların nükleer silah kullanma yolundaki dillendirmeleri dikkate alındığında, büyük bir problem" olduğunun görüldüğünü kaydeden Fidan, "İsrail'in nükleer silah sahibi olmaya devam etmesi, nükleer silahla ilgili yarışı artıracak. Bu, bölgenin ve dünyanın lehine olan bir durum değil." diye konuştu.

Bakan Fidan, şöyle devam etti:

Bölge ya tamamıyla nükleer silahlardan arındırılmalı ya da başka ülkeler bu konuda kendilerini daha güvende hissetmek için adım atmak zorunda kalacaklar, yani buna bir çözüm bulmamız gerekiyor. Bu da, bizim önümüzde duran ve muhakkak çözmemiz gereken önemli stratejik konulardan biri ve bu konuda çalışmaya devam edeceğiz.

"Türkiye, Hamas'ı terör örgütü olarak görmüyor"

Gazze'de savaş sonrası durumla ilgili Türkiye'nin tek bir perspektifi olduğunu kaydeden Fidan, şunları söyledi:

İki devletli çözüm olmadan Gazze'yi kim yönetecek sorusunun doğru bir soru olduğunu açıkçası kabul etmiyoruz. Gazze zaten savaştan önce yönetiliyordu, şimdi de yönetilmeye devam edebilir, kendi kendini yönetmede Gazze'nin bir problemi yok. Gazze'nin problemi, işgal altında tutulması ve ateş altında tutulması, altyapısının yok edilmesi, üstyapısının yok edilmesi. Biz şu anda Gazze'nin yönetimiyle ilgili değil, korunmasıyla ilgili bir sorun olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye'nin Hamas'ı terör örgütü olarak kabul etmediğini yineleyen Fidan, "Cumhurbaşkanımız da deklare etti, ben de deklare ediyorum, daha önceki basın toplantılarında da söyledim, biz Hamas’ı terör örgütü olarak tanımıyoruz. Hamas, Filistin devlet sistemi içerisinde faaliyet gösteren bir parti. Biz Filistin Devleti'ni tanıyan bir ülkeyiz, bizimle beraber 140'a yakın ülke de tanıyor. Dolayısıyla biz herhangi bir devletin içerisinde faaliyet gösteren partileri 'bir terör örgütüdür-değildir' diye bir sınıflandırmaya tabi tutmuyoruz. Hamas Filistin'in bir gerçeğidir, işgal şartlarında ortaya çıkan bir harekettir, işgal ortadan kalktığı zaman Filistin normalleştiği zaman Hamas gibi organizasyonların da normal hayata geri döneceğini düşünüyoruz." dedi.

Esir takası konusuna da değinen Fidan, Katar'ın bu konuda krizin başından bu yana muazzam bir çaba gösterdiğini ve Türkiye'nin de bu konuda elinden geleni yaptığını dile getirdi.

Fidan, Refah Sınır Kapısı'ndan yardım girişleri konusunda da Mısır yönetiminin elinden geleni yaptığını ancak bazı hassasiyetleri olduğunu söyledi. Mısır nezdinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve başka ülkelerin ciddi girişimlerde bulunduğunu aktaran Fidan, Mısır'ın özellikle El-Ariş Limanı'na insani yardımların getirilmesi ve içeriye sokulması yönünde ciddi bir gayret içerisinde olduğunu sözlerine ekledi.



TÜİK işsizlik verilerini açıkladı

İstanbul’un simgelerinden, Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmet Camii’nin, Boğaz’da seyreden bir tekneden görünümü (AP)
İstanbul’un simgelerinden, Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmet Camii’nin, Boğaz’da seyreden bir tekneden görünümü (AP)
TT

TÜİK işsizlik verilerini açıkladı

İstanbul’un simgelerinden, Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmet Camii’nin, Boğaz’da seyreden bir tekneden görünümü (AP)
İstanbul’un simgelerinden, Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmet Camii’nin, Boğaz’da seyreden bir tekneden görünümü (AP)

Türkiye ekonomisinin büyüme hızı yılın ikinci çeyreğinde yavaşlarken, işsizlik oranının yükselmesi ekonomik faaliyet ve iş gücü piyasası üzerindeki baskıların sürdüğüne işaret etti.

Pazartesi günü açıklanan resmî verilere göre Türkiye ekonomisi, yılın ikinci çeyreğinde yıllık bazda yüzde 2,3 büyüdü. Bu oran analistlerin beklentilerinin altında kalırken, ekonomik büyümede üst üste dördüncü çeyrekte de yavaşlama kaydedildi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH), ikinci çeyrekte bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,1 arttı.

Reuters’ın gerçekleştirdiği ankette, Türkiye ekonomisinin ikinci çeyrekte yüzde 2,9 büyümesi beklenirken, analistler 2026 yılının tamamında büyümenin yüzde 3,05 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyordu.

TÜİK verilerine göre iş gücü piyasasındaki zayıflığa işaret eden bir diğer gelişmede ise Türkiye’de işsizlik oranı temmuz ayında bir önceki aya göre 0,5 puan artarak yüzde 8,1’e yükseldi.

İş gücüne katılım oranı temmuz ayında 0,4 puan gerileyerek yüzde 52,5’e düşerken, mevsim etkilerinden arındırılmış atıl iş gücü oranı ise 1,8 puanlık artışla yüzde 30,6’ya yükseldi.

Veriler, Türkiye ekonomisinde büyümenin kademeli olarak yavaşladığını ve buna paralel olarak iş gücü piyasası üzerindeki baskıların arttığını ortaya koydu. Yetkililer ise bir yandan enflasyonla mücadele ederken, diğer yandan yüksek finansman maliyetlerinin ekonomiye yönelik oluşturduğu zorluklarla karşı karşıya bulunuyor.


Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Bilal Y. Saab

Ortadoğu yeni bir güvenlik dönemine giriyor. Onlarca yıl boyunca bölgesel düzen tanıdık bir sisteme dayandı. ABD, geniş bir koruma şemsiyesi sağlarken, İsrail niteliksel üstünlüğünü koruyor, İran nüfuzunu uzun menzilli silahlar ve vekil güçler aracılığıyla genişletiyor, diğer Arap ülkeleri ise askeri kapasitelerindeki eksiklikleri telafi etmek için Washington'a güveniyordu. Bu sistem tam olarak istikrarlı olmasa da büyük krizlerin yokluğunda ve hiç kimse ciddi bir şekilde alternatifini kurmaya girişmediği için ayakta kaldı.

Ancak bugün bu formül kademeli olarak çökmeye başladı. Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlediği saldırıdan bu yana bölgeyi kasıp kavuran savaşlar, bu çerçevenin sınırlarını gözler önüne serdi ve bölge ülkelerini güvenliklerinin dayandığı temelleri yeniden gözden geçirmeye itti. Bunun yerine geleneksel ittifakları, daha küçük koalisyonları, ikili savunma anlaşmalarını, ekonomik ortaklıkları, yerel askeri kapasiteleri ve eski düşmanlarla diplomasiyi bir araya getiren çok katmanlı bir güvenlik mimarisi şekilleniyor. Bu dönüşümün merkezinde ise bölge ülkelerinin güvenliklerini tamamen tek bir dış gücün ellerine teslim etme konusundaki giderek artan isteksizlikleri yatıyor.

ABD, Ortadoğu'daki hâkim dış askeri güç olmaya devam ediyor. Üs ağı, istihbarat yetenekleri, füze savunma sistemleri, deniz gücü varlığı ve lojistik erişimiyle boy ölçüşmek oldukça zordur. Körfez ülkeleri de Amerikan silahlarına ve Washington ile güvenlik iş birliğine büyük ölçüde bel bağlamaya devam ediyor.

Ancak bu bağımlılık artık güven ile eş anlamlı değil. İran'la yaşanan gerilim, Körfez ülkelerinin ABD’nin askeri pozisyonuyla yakından bağlantılı olmanın barındırdığı potansiyel risklere dair farkındalığını artırırken Amerikan güçlerine ev sahipliği yapan ülkelerin, bir çatışma peşinde olmasalar bile hedef haline gelebileceklerini gösterdi. Körfez başkentlerinin bir riskten korunma politikası izlediğini söylemek, bazen abartılsa da içinde bir doğruluk payı barındırıyor. Zira bu ülkelerin hepsi ABD ile ilişkilerini korumaya çalışıyor ve güvenlikleri konusunda diğer tüm ortaklardan daha çok hala ona güveniyorlar. Aynı zamanda da bu bağımlılığı, bölgesel ortaklıklarla ve Tahran ile uzlaşmaya ve gerilimi kontrol altına almaya dayalı bir politikayla destekliyorlar.

scdfvg
Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması'nın imzalanması sırasında sağdan sola doğru Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos 2026 (AFP)

Suudi Arabistan bu dönüşümün en net örneğini sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Riyad, Washington ile ilişkilerini korurken seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Türkiye, Pakistan, Mısır ve diğer bölgesel güçlerle bağlarını derinleştirmeye paralel olarak, ABD desteğinin sürmesi konusunda da titiz davranmaya devam ediyor. Son Suudi-Türk-Pakistan savunma anlaşması, önemini Amerikan güvencesinin ötesine geçen yeni caydırıcılık katmanları eklemesinden alıyor. Bu düzenlemeler; siyasi ve askeri koordinasyonu, ortak tatbikatları, insansız hava araçları, elektronik harp, yapay zeka (AI) ve savunma sanayii alanlarındaki iş birliklerini kapsıyor. Olgunlaşması zaman alacak olsa da Riyad, Ankara ve İslamabad'ın daha güçlü savunma ve güvenlik bağları kurma kararlılığı ciddi ve inandırıcı görünüyor.

Bu gelişme bir ‘Ortadoğu NATO’su’nun doğuşuna işaret etmiyor. Çünkü bölge fazlasıyla bölünmüş durumda ve ülkelerinin tehdit algıları böyle bir düzenlemenin ortaya çıkmasına izin vermeyecek kadar farklılık gösteriyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Umman, Mısır, Türkiye ve Pakistan'ın her birinin İran'la, ABD ile ve birbirleriyle farklı ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle iş birliği seçici kalmaya devam edecek. Ülkeler bir alanda iş birliği yapıp diğerinde rekabet edebilir, aynı zamanda hasımlarıyla diyalog kanallarını açık tutabilir. Sonuç ise ortaklıkları çeşitlendirmeye ve bağımlılığı bunlar arasında dağıtmaya dayalı bir güvenlik yaklaşımıdır.

Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini ortaya koydu.

Körfez ülkeleri ayrıca güvenliğin ekonomik dönüşümle yakından bağlantılı hale geldiğinin de farkında. Suudi Arabistan'ın 2030 Vizyonu, BAE'nin yatırım stratejisi, Katar'ın enerji sektöründeki rolü ve ekonomileri çeşitlendirmeye yönelik daha geniş çaplı Körfez çabalarının tümü istikrara dayanıyor. Limanlar, havalimanları, enerji tesisleri, finans merkezleri, turizm projeleri, veri merkezleri ve sanayi bölgeleri başlı başına stratejik varlıklar haline geldi. Bunların korunması savaş uçakları ve füze savunmalarından daha fazlasını gerektiriyor. Siber dayanıklılık, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı, insansız hava araçlarına karşı koyma kapasitesi ve ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasını zorunlu kılıyor.

Ekonomik entegrasyon da bölgesel güvenliği pekiştirebilir. Artan karşılıklı bağlılık, kritik boğazlara ve deniz koridorlarına olan bağımlılığı hafifletir, sermayeyi çeker, petrol dışı büyümeyi destekler ve herhangi bir istikrarsızlığın ekonomik maliyetini yükseltir. Ancak ekonomik entegrasyon güvenliğin temel gereksinimlerini değiştirmez. Daha güçlü bir caydırıcılık ve savunma ile desteklenen fiziksel koruma, bölgedeki her ülke için en yüksek öncelik ve temel bir gereksinim olmaya devam ediyor.

Buna paralel olarak bölgesel güçler, Amerikan rolünün gerilemesinin bıraktığı güvenlik boşluğunu doldurmaya çabalıyor. İsrail, güvenlik ortamını yeniden şekillendirmek ve bölgesel güç dengesini kendi lehine çevirmek için neredeyse tamamen askeri güce bel bağladı. Türkiye ise askeri hareket kabiliyetini, güçlü savunma sanayiini, stratejik coğrafi konumunu ve bölge genelindeki geniş siyasi nüfuzunu harmanlıyor. Pakistan, Arap Körfez ülkeleriyle olan köklü bağlarının yanı sıra denkleme önemli askeri kapasiteler katıyor. Geleneksel olarak bazı emsallerine kıyasla iç meselelere daha fazla odaklanan bir tutum sergileyen Mısır ise, krizlerin eşiğine dayanmasıyla bu ihtiyatlı yaklaşımını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir. Demografik ve askeri ağırlığı, Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolü ve Maşrık'ı Kuzey Afrika ile Kızıldeniz'e bağlayan kilit konumu sayesinde Mısır'ın rolü büyük önem taşımaya devam ediyor.

Bu ülkelerin rollerinin artması daha geniş bir gerçeği de ortaya koyuyor. Buna göre Gelecekteki güvenlik mimarisi sadece Körfez ile sınırlı kalmayacak ve Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz üzerinden Güney Asya'ya kadar uzanacaktır.

İran ise göz ardı edilemeyecek bir güç olmaya devam ediyor. Tahran'ın kolayca dışlanabileceği varsayımı üzerine sürdürülebilir bir bölgesel düzen inşa edilemez. Coğrafi konumu, nüfusu, füzeleri, askeri kapasitesi ve Irak, Lübnan, Yemen ve buraların ötesindeki nüfuzunun yanı sıra deniz trafiğini aksatma kapasitesi, bölgesel güç dengesinde ona kalıcı bir konum sağlıyor. Buradaki temel soru, İran'ın bu düzen içinde üstleneceği rolün niteliğiyle ilgili.

df
Riyad'da düzenlenen Dünya Savunma Fuarı sırasında Şahpar-3 muharip insansız hava aracı (İHA) maketinin önünde duran bir adam, 9 Şubat 2026 (AFP)

Körfez ülkeleri için bu, hassas ve zorlu bir denklemi zorunlu kılıyor. Nitekim İran'ın füzeleri, İHA, vekil güçleri ve deniz kapasiteleri gerçek tehditler oluşturuyor. İran ile kalıcı bir cepheleşme ise ağır bir ekonomik ve stratejik maliyet getirecektir. Bu nedenle caydırıcılık ve diplomasi, biri hava savunmalarını ve askeri ortaklıkları güçlendirmek diğeri Tahran ile iletişim kanallarını korumak olan birbirine paralel iki yolda ilerliyor.

İsrail ise farklı türden bir zorluk ortaya koyuyor. Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini göstermişti. İsrail'in askeri ve teknolojik kapasiteleri de onu füze savunması, istihbarat, siber güvenlik ve ileri teknolojiler alanında önemli bir ortak haline getiriyor.

Ancak İsrail'in yürüttüğü savaşlar bu iş birliğinin siyasi sınırlarını da gözler önüne serdi. Arap hükümetleri, özellikle kamuoyunun Gazze ve Batı Şeria’da olup bitenlere karşı duyduğu derin hassasiyetin gölgesinde Filistin meselesini görmezden gelemez. Bu nedenle İsrail ile iş birliği seçici olmaya ve hassas hesaplara bağlı kalmaya devam edecektir. İsrail bölgesel güvenlik ağlarının bir parçası olabilir, ancak açıkça İran karşıtı bir ittifakın merkezine dönüşmesi uzak bir ihtimaldir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Zira Orta Doğu iki belirgin bloğa bölünmeye değil, iç içe geçmiş ağlardan oluşan bir sisteme doğru ilerliyor. Bu ağlardan biri ABD'yi Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupalı ortaklarla bağlayabilir. Bir diğeri Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır'ı bir araya getirebilir. Üçüncü bir ağ ise Körfez ülkelerini diplomatik ve ekonomik kanallar aracılığıyla İran'a bağlayabilir. Deniz güvenliği de Kızıldeniz ve hayati ticaret yolları etrafında başka bir katman eklerken terörle mücadele, siber savunma, yapay zeka ve savunma sanayilerindeki iş birliği de bunlara daha başka katmanlar ilave ediyor.

Bugün şekillenen Orta Doğu; güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır.

En zor görev ise bu geniş ortaklıklar ağını iş birliğine dayalı etkili bir güvenlik çerçevesine dönüştürmek olmaya devam ediyor. Çünkü Ortadoğu, başlıca güçlerin askeri krizleri, deniz güvenliğini, silahlanma kontrolünü, füzelerin yayılmasını ve güven artırıcı önlemleri düzenli olarak tartışabileceği kapsayıcı bir forumdan hala yoksun. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne Kıyısı Olan Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi, ‘KİK Plus’ formatları ve çeşitli diplomatik forumlar da dahil olmak üzere mevcut çerçeveler yararlı roller üstlense de bunların hiçbiri kapsamlı bir mekanizma sağlamamaktadır. Bu nedenle, tamamen yeni bir kurum kurmaya çalışmaktansa mevcut yapıları güçlendirmek daha gerçekçi görünüyor.

Bölgesel düzenin geleceği, askeri güce bağlı olduğu kadar diplomasiye de bağlı olacaktır. Hava ve füze savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve askeri ortaklıkların tümü zafiyetleri sınırlama kapasitesine sahip olsa da siyasi anlaşmazlıkları çözemezler. Sürdürülebilir her sistemin hem saldırganlığa bir bedel ödetme hem de krizlerin tırmanarak savaşlara dönüşmesini engelleyen iletişim kanalları açma kapasitesine sahip olup caydırıcılık ve diyaloğu harmanlaması gerekir.

ngtn
Soldan sağa doğru Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Kahire'deki bir toplantı öncesinde fotoğraf çektirirken, 21 Haziran 2026 (AFP)

Ortadoğu, güvenliğini büyük ölçüde dış bir güce emanet eden bir sistemden, henüz tutarlı ve etkili bir alternatif inşa etmeyi başaramadan kademeli olarak uzaklaşıyor. Bu geçiş süreci yıllar alacak ve düzenli, sınırları net bir ittifaklar haritası ortaya çıkarması pek olası görünmüyor.

Bugün şekillenen Ortadoğu, güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır. Ülkeler; Pekin, Moskova, Ankara, İslamabad ve birbirleriyle olan ilişkilerini genişletmeye paralel olarak Washington'ı yakın tutmaya özen göstereceklerdir. Yerel savunma sanayilerini geliştirirken bir yandan da gelişmiş silahlar edinmeye devam edeceklerdir. Hasımlarıyla diyaloğu açık tutarken caydırıcılık kapasitelerini güçlendireceklerdir. Ayrıca ekonomik dayanıklılık, teknoloji, altyapı, enerji güvenliği ve bölgesel bağlantıyı giderek artan bir şekilde ulusal güvenliğin temel bileşenleri olarak ele alacaklardır.

Eski yapı ortadan kaybolmuyor, sadece daha merkeziyetsiz bir hale geliyor.

ABD, artık tek başına yeterli olmasa da vazgeçilmez bir güç olmaya devam edecek. Bölgesel güçler sorumluluktan daha büyük bir pay üstlenecek. Ayrıca daha küçük koalisyonlar, geleneksel ittifakların yerini almadan onları tamamlayacak. İran ve İsrail denklemin merkezinde kalmaya devam edecek, ancak hiçbiri bölgesel düzenin hatlarını belirlemede tek başına hareket edemeyecek. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ise pasif bir güvenlik alıcısı konumundan, güvenliği şekillendiren ve düzenlemelerini tasarlayan bir katılımcı konumuna geçiyor.

*TRENDS Group bünyesinde ABD Kıdemli İcra Direktörü, Atlantik Konseyi Yerleşik Olmayan Kıdemli Araştırmacısı ve Chatham House Ortak Araştırmacısı.


Mekke Anlaşması... Siyasi ve Savunma Stratejisi Komitesi ilk toplantısını İstanbul’da yapıyor

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos’ta Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos’ta Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mekke Anlaşması... Siyasi ve Savunma Stratejisi Komitesi ilk toplantısını İstanbul’da yapıyor

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos’ta Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos’ta Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

İstanbul, Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında oluşturulan Siyasi ve Savunma Stratejisi Komitesi’nin ilk toplantısına pazartesi günü ev sahipliği yapacak.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı kaynakları pazar günü yaptığı açıklamada, toplantının üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarının katılımıyla gerçekleştirileceğini bildirdi.

Toplantıya Suudi Arabistan tarafından Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Genelkurmay Başkanı Korgeneral Feyyad bin Hamid er-Ruayli katılacak. Türkiye’yi ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu temsil edecek.

Pakistan tarafından da Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Savunma Bakanı Hava Muhammed Asıf ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir toplantıda yer alacak.

Toplantının gündemi

Kaynaklara göre toplantıda uluslararası güvenlik meseleleri, savunma kapasitesinin geliştirilmesi ve üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasında operasyonel düzeyde entegrasyonun güçlendirilmesi ele alınacak.

Savunma sanayisi alanındaki iş birliğinin, ortak üretim ile araştırma-geliştirme faaliyetleri de dahil olmak üzere derinleştirilmesi ve terörle mücadelede ortak çabaların güçlendirilmesi de gündemde olacak.

ty6jy
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından samimi bir sohbet gerçekleştirirken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Kaynaklar, toplantıda Siyasi ve Savunma Stratejisi Komitesi tarafından belirlenecek ortak faaliyet alanlarında çalışmaları yönlendirecek genel sekreterlik yapısı ve diğer ilgili mekanizmaların çerçevesinin belirlenmesinin, ayrıca gelecekte atılacak adımlar için bir yol haritası oluşturulmasının beklendiğini kaydetti.

Anadolu Ajansı’na konuşan kaynaklar, toplantının Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bölgedeki tüm ülkeler açısından önemli fırsatlar sunduğunun vurgulanmasına imkân sağlayacağını belirtti.

Kaynaklara göre anlaşma, güvenlik iş birliği ruhuyla bölgesel meselelerin ele alınmasını, çatışma yerine barış ve refahın önceliklendirilmesini ve güvenlik, barış ve istikrarın güçlendirilmesini hedefliyor.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladı. Anlaşma, üç ülke arasında caydırıcılık, koordinasyon ve savunma alanında entegrasyon ilkelerine dayalı uzun vadeli bir ortaklığa yönelik önemli bir adım olarak değerlendirildi. Anlaşmanın bölgenin ve dünyanın güvenlik ve istikrarına katkı sağlaması hedefleniyor.

Anlaşma, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif tarafından Mekke Ortak Savunma Zirvesi sırasında imzalandı.

Üç ülke, ortak güvenliklerini güçlendirmek, bölgesel ve uluslararası güvenlik, barış ve istikrarı sağlamak ve güvenli ve müreffeh bir gelecek inşa etmek amacıyla anlaşmayı imzaladı.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgede ve dünyada güvenlik, barış, istikrar ve refahın güçlendirilmesinin yanı sıra ortak caydırıcılığın artırılmasını amaçlıyor. Anlaşmaya göre, imzacı ülkelerden herhangi birine yönelik saldırı, tüm taraflara yönelik saldırı olarak kabul edilecek.

Bölgede yeni bir iş birliği kültürünün geliştirilmesini hedefleyen anlaşma, uluslararası hukuka saygı gösteren ve barışçıl iş birliği vizyonunu paylaşan tüm tarafların anlaşmaya katılmasına da imkân tanıyor.

ABD’den destek

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın imzalanmasından duyduğu “büyük memnuniyeti” dile getirerek bunu “büyük, cesur ve önemli bir adım” olarak nitelendirdi.

THYJ
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Trump, 16 Ağustos’ta Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın kısa süre önce ‘Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladığını görmekten büyük mutluluk duyuyorum” ifadelerini kullandı.

Trump, anlaşmanın “Ortadoğu ülkeleri arasındaki yakınlaşmayı” gösterdiğini ve bu ülkelerin kendilerini daha etkili biçimde savunmalarına olanak sağlayacağını belirtti.