Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Kıtalararası bir koridor, deniz nakliyatındaki aksaklıklar ortasında nakliye süresini kısaltmayı ve lojistik entegrasyonu geliştirmeyi amaçlıyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
TT

Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)

Muhammed Ali el-Arimi

Uluslararası sahnede jeopolitik ve ekonomik dönüşümlerin hızlandığı bir dönemde, tedarik zincirleri ve ticaret koridorları hakkındaki tartışmalar artık sadece analitik lüks olmaktan çıkıp, küreselleşmenin yeni haritasında yer almayı hedefleyen ülkeler için ulusal stratejilerin omurgası haline geldi. Özellikle de 2024 ve 2026 yılları arasında denizlerde seyrüseferi etkileyen, Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları nedeniyle Süveyş Kanalı'ndan geçen trafiğin yüzde 40 ila yüzde 50 oranında azalmasına neden olan ardı ardına gelen krizlerden sonra.

Bu tamamen jeo-ekonomik perspektiften bakıldığında, Hicaz Demiryolu, nostalji uyandıran tarihi bir iş olarak değil, Arap Körfezi limanlarını Avrupa'nın kalbine birleşik bir ağ üzerinden bağlamanın ekonomik avantajlarına sahip kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak, çağdaş stratejik düşüncede yeniden ön saflara yerleşti.

Dikkatler şimdi, Umman Sultanlığı'ndan başlayıp Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye'den geçerek Avrupa kıtasının doğal kapısı olan, onunla doğrudan demiryolu bağlantısı bulunan Türkiye'ye ulaşan entegre bir güzergâh boyunca bu hattı canlandırmayı ve geliştirmeyi amaçlayan fizibilite çalışmalarına ve lojistik planlara yönelmiş durumda. Bu güzergâh, en modern teknik standartlara göre yılda milyonlarca ton mal taşıyabilecek modern bir ulaşım sisteminin önünü açacaktır.

Tarihsel ve teknik bağlamla ilgili olarak, Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamit döneminde 1 Mayıs 1900'de resmi kararnameyle inşa edilmeye başlanan ve 1 Eylül 1908'de resmi olarak açılan orijinal Hicaz Demiryolu'nun, Şam'ı Medine'ye bağlayan bin 308 kilometre uzunluğunda olduğunu hatırlatmakta fayda var. O dönemde, bin 050 milimetre genişliğinde dar hatlı bir ray sistemi kullanılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki siyasi dağılma sebebiyle bu hat uzun yıllar kapalı kalmış ve büyük bir bölümü yıkılmış olsa da bugün önerilen ekonomik vizyon, mühendislik ve finansal temelleri ile eskisinden tamamen farklı. Nitekim modern ağlarla tam uyumluluk sağlamak için bin 435 milimetrelik küresel standart hat genişliğini kullanarak hatlar inşa etmeyi veya mevcut hatları buna uygun olacak şekilde yenilemeyi amaçlıyor.

Bu teknolojik dönüşüm, projenin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ortak demiryolu ağını entegre etmeyi amaçlaması nedeniyle ekonomik blokları birbirine bağlamanın temel taşını temsil ediyor. Proje, Körfez ülkeleri arasındaki yüksek düzeyde koordinasyonla aşamaları tamamlanmaya çalışılan ve toplam uzunluğu yaklaşık 2 bin 177 kilometre olan bu ortak demiryolu ağını, Arap Maşrık (Levant) bölgesi ve Güney Avrupa'daki kara ulaşım sistemleri ile entegre etmeyi hedefliyor.

Yukarıdakilere ilave olarak, Umman Sultanlığı'nın “Vizyon 2040” projesinin temsil ettiği lojistik stratejilerin yakından incelenmesi, Duqm ve Sohar limanları gibi bu koridorun deniz-kara başlangıç ​​noktasını oluşturan limanların ve özel ekonomik bölgelerin geliştirilmesine yönelik yatırımların boyutunu ortaya koyuyor.

Bu yönelim, Umman ve BAE arasında stratejik bir ortaklık olan ve Sohar Limanı’nı BAE'nin ulusal ağına bağlayan 303 kilometrelik bir demiryolu hattının inşası için yaklaşık 3 milyar dolarlık yatırım ile “Hafeet Rail” Şirketinin kuruluşuyla pratik olarak somutlaşmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında, bir sonraki adımın, bu ağın Suudi Arabistan’ın derinliklerine bağlanması olması, bilhassa Krallığın kuzey sınırına kadar uzanan gelişmiş bir demiryolu altyapısına sahip olması nedeniyle mantıklı bir adımdır. Suudi Arabistan Demiryolu Şirketi, Riyad'dan Ürdün sınırındaki el-Hadisa ve el-Kurayyat'a kadar bin 242 kilometre uzunluğundaki Kuzey Tren Hattı'nı işletmektedir. Bu, pratikte Suriye sınırına ulaşmak için gereken altyapının büyük bir kısmının artık faaliyette olduğu ve saatte yaklaşık 120 kilometre hızla gidebilen yük trenlerinin ve saatte yaklaşık 200 kilometre hızla gidebilen yolcu trenlerinin bu ağı kullanabileceği anlamına geliyor.

Öte yandan, Suudi Arabistan'ın ulaşım ve lojistik sektörünü Vizyon 2030'un en önemli sütunlarından biri olarak belirlemesi ve bu sektörün GSYİH'ye katkısını bu on yılın sonuna kadar yüzde 6’dan yüzde 10’a çıkarmayı hedeflemesi nedeniyle, finansal ve jeoekonomik analizler Suudi Arabistan'ın kilit rolünü de dikkate almalıdır.

Riyad, bölgenin en büyük projesi olan ve tahmini maliyeti 7 ila 10 milyar dolar arasında değişen “Suudi Arabistan Kara Köprüsü” projesiyle bu yönelimi destekliyor. Bu proje, ülkenin doğusunu ve batısını demiryolu hattıyla birbirine bağlayacak. Bin 300 kilometrelik hat, Dammam'daki Kral Abdulaziz Limanı'ndan Cidde’deki İslam Limanı'na kadar uzanıyor.

Bu kara köprüsünün, kuzeye doğru giden modernize edilmiş Hicaz Demiryolu ile kesişmesi, Hint Okyanusu ve Arap Körfezi'nden Avrupa'ya kara yoluyla mal taşımacılığını, kritik deniz koridorlarından geçmeye gerek kalmadan mümkün kılan eşsiz bir lojistik merkezi oluşturacaktır. Bu ise normal şartlarda Ümit Burnu üzerinden ortalama 22 gün veya Süveyş Kanalı üzerinden 14 gün süren lojistik yolculuk süresini, birleşik kara ağı üzerinden sadece beş ila yedi güne indirmektedir.

Marmaray Tüneli

Ancak, planlamadan fiili uygulamaya geçiş, demiryolunun Ürdün ve Suriye topraklarına ulaştığı noktada en büyük zorlukla karşılaşıyor ki bu bölge, bahsedilen uluslararası lojistik zincirinin merkezi bağlantısını oluşturuyor.

Ürdün, yaklaşık 900 kilometre uzunluğunda ve tahmini maliyeti 2,5 ila 3 milyar dolar olan ulusal bir demiryolu ağı projesini yıllardır hayata geçirmeye çalışıyor. Bu ağ, güneydeki Akabe Limanı’nı başkent Amman'a ve ardından Suudi Arabistan ve Suriye sınırlarına bağlamayı hedefliyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre finansman, bu hedefin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor.

İşler Suriye topraklarına girildiğinde daha da karmaşıklaşıyor. 2011 yılından önce 2 bin 450 kilometre uzunluğunda olan ve yılda yaklaşık 10 milyon ton mal taşıyan demiryolu altyapısı, raylarının, istasyonlarının ve depolarının yüzde 70'inden fazlasına uzanan büyük bir hasara maruz kaldı.

Dünya Bankası analistleri, Suriye'deki bu hayati sektörün uluslararası standartlara uygun hale getirilmesi ve yeniden inşası için en az 4 ila 5 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulacağını tahmin ediyor ve ayrıca sınır ötesi sevkiyatların güvenliğini garanti altına almak için sürdürülebilir bir siyasi ve güvenlik istikrarın da şart olduğunu belirtiyor.

Bu rakamlara dayanarak, bu güzergahın kuzey ucundaki Türkiye'nin bu projeye en hazır lojistik ortak olduğu açığa çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), 13 bin kilometreyi aşan geniş bir ağa sahip ve Ankara 2053 stratejisi kapsamında toplamda 190 milyar doları aşan yatırımlar ile bu ağı 28 bin kilometreye çıkarmayı hedefliyor; bu yatırımlar içinde demiryolu sektörü en büyük paya (yüzde 60) sahip.

Türkiye'nin bu projedeki stratejik önemi, 29 Ekim 2013'te açılan, Boğaz’ın altından geçen ve tarihte ilk kez Asya ile Avrupa kıtalarını karadan birbirine bağlayan ünlü Marmaray demiryolu tüneline sahip olmasında yatıyor. Şu anda kıtaları aşan uluslararası yük trenleri bu tüneli kullanıyor.

Buna ilave olarak, Hicaz Demiryolu'nun tarihi Meydan-ı Ekbez Sınır Kapısı veya yeni güzergahlar üzerinden Türk ağına bağlanması, KİK ülkeleri ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki son resmi istatistiklere göre 170 milyar avroyu aşan muazzam ticaret hacminden faydalanarak, Körfez ülkelerinin mallarının doğrudan Macaristan, Avusturya ve Almanya'ya sorunsuz bir şekilde akmasını sağlayacaktır.

Gümrük ve idari haritayı inceleyen herkes, demiryolları ve köprülerin inşasının temsil ettiği mühendislik zorluklarının ve sorunlarının hikâyenin sadece yarısını oluşturduğunu anlayacaktır. Diğer yarısı ise transit taşımacılığı düzenleyen yasal çerçeveler ve uluslararası anlaşmalarla temsil edilen yumuşak altyapıda yatmaktadır.

Rutin gümrük işlemleri ve belge kontrolleri nedeniyle sınır geçişlerinde yaşanan gecikmelerin, Ortadoğu'daki kara taşımacılığına toplam yüzde 40'a kadar varan ek bir maliyet ekleyebileceği bilinen bir ekonomik gerçektir.

Birleşik gümrük anlaşması

Yeni Hicaz Demiryolu projesinin deniz taşımacılığına gerçek bir rakip olabilmesi için, beş katılımcı ülkenin, dijital ön gümrükleme sistemini benimseyen, her sınır geçişinde tekrarlanan denetimler olmadan mühürlü konteynerlerin geçişini sağlamak için “TIR Sistemi” olarak bilinen uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmasını uygulayan birleşik bir gümrük anlaşması imzalaması gerekiyor. Ayrıca, koridoru yönetmek, istikrar ve finansal şeffaflık arayan uluslararası nakliye şirketleri açısından ticari cazibesini korumak amacıyla ton ve kilometre başına navlun oranını standartlaştırmak için ortak bir üst düzey demiryolu otoritesi kurulması da şart.

Diğer bölgesel projeleri bu proje ile karşılaştıran bir analizde, Hicaz Demiryolu'nun yeniden canlandırılması, Irak'ın 17 milyar dolarlık “Kalkınma Yolu” projesinden (Fav Limanı’nı Türkiye'ye bağlayan ve 2029'da tamamlanması hedeflenen 1200 kilometrelik yol) veya Eylül 2023'te duyurulan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (EIEC) projesinden ayrı olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte, daha derinlemesine bir coğrafi analiz, Hicaz Demiryolu'nun bu tür karşılaştırmalarda benzersiz bir avantaja sahip olduğunu ortaya koyuyor. Zira bu proje Arap Yarımadası ile Maşrık’ın kalbindeki büyük tüketim ve sanayi bloklarını düz ve sürdürülebilir bir kara yoluyla birbirine bağlıyor. Böylece konteynerlerin gemilerden trenlere boşaltılmasını ve ardından yeniden yüklenmesini gerektiren çok modlu nakliye operasyonlarına olan ihtiyacı azaltıyor ki, bu operasyonlar hasar olasılığını yüzde 15 artırıyor ve genel lojistik maliyetlerini yükseltiyor.

Hicaz Demiryolu hattı ile beş ülkenin birbirine bağlanmasının, hattın modernizasyonunun ve uluslararası standartlara uygun hale getirilmesinin toplam maliyeti tahmini olarak 35 milyar dolardır. Bu rakam, büyüklüğüne rağmen, uzun vadeli stratejik getirileri ile karşılaştırıldığında ve bölge ekonomilerini deniz boğazlarında yaşanan dalgalanmalardan koruyan güvenli ve sürdürülebilir bir alternatif sunduğu, jeo-ekonomik entegrasyonda Arap Maşrık bölgesinde 21. yüzyılın zorlukları ve emelleriyle uyumlu yeni bir sayfa açacağı göz önüne alındığında, ticari olarak faydalı olmayı sürdürmektedir.

* “Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.”



Türkiye, Suriye'de düzenlediği operasyonda DEAŞ'ın üst düzey yöneticisini yakaladı

Suriye'den MİT operasyonuyla Türkiye'ye getirilen terörist Talip Güler'in dağıtılan fotoğrafı. (Türk medyası)
Suriye'den MİT operasyonuyla Türkiye'ye getirilen terörist Talip Güler'in dağıtılan fotoğrafı. (Türk medyası)
TT

Türkiye, Suriye'de düzenlediği operasyonda DEAŞ'ın üst düzey yöneticisini yakaladı

Suriye'den MİT operasyonuyla Türkiye'ye getirilen terörist Talip Güler'in dağıtılan fotoğrafı. (Türk medyası)
Suriye'den MİT operasyonuyla Türkiye'ye getirilen terörist Talip Güler'in dağıtılan fotoğrafı. (Türk medyası)

Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Suriye'de güvenlik birimleriyle koordineli olarak düzenlediği operasyonda terör örgütü DEAŞ'ın üst düzey isimlerinden birini yakalayarak Türkiye'ye getirdi.

Türk güvenlik kaynakları, MİT'in pazartesi günü yaptığı operasyonda, örgütün sözde "Türkiye Ofisi" yapılanmasında faaliyet gösteren ve "Abdüsselam et-Türki" kod adını kullanan Talip Güler'i yakaladığını ve Türkiye'ye naklettiğini bildirdi.

Kaynaklara göre sarı bültenle aranan Güler'in, DEAŞ'ın Türkiye'de paravan yapı olarak kullandığı "Faruk Ofisi" ile bağlantılı olduğu belirlendi. Talip Güler'in, örgütün sözde "Türkiye Vilayeti Emiri" ve aynı zamanda "Faruk Ofisi"nin mali sorumlusu olan kardeşi Kasım Güler'in kardeşi olduğu ifade edildi. Kasım Güler, 2021 yılında Suriye'de yakalanarak Türkiye'ye getirilmişti.

Yürütülen soruşturmada Talip Güler'in Ocak 2014'te yasa dışı yollarla Suriye'ye geçtiği, burada başta ağabeyi Kasım Güler olmak üzere DEAŞ yöneticileriyle koordinasyon içinde faaliyet yürüttüğü tespit edildi.

Güvenlik kaynakları, Kasım Güler'in yakalanmasının ardından MİT'in Talip Güler'i bulmak için çalışmalarını yoğunlaştırdığını, faaliyetlerini uzun süre takip ettikten sonra düzenlenen operasyonla yakalayarak Türkiye'ye getirdiğini aktardı.

Talip Güler'in ifadesinde DEAŞ ile ilişkileri, Suriye'ye nasıl geçtiği ve örgüt adına yürüttüğü faaliyetlere ilişkin ayrıntılı bilgiler verdiği belirtildi.

Kaynaklar, MİT'in sınır ötesinde DEAŞ'a yönelik operasyonlarının, örgütün Türkiye'ye yönelik planladığı saldırıları önlemeyi ve örgütün yürüttüğü eleman kazanma faaliyetlerini deşifre etmeyi amaçladığını, bu operasyonların kararlılıkla sürdürüldüğünü vurguladı.

Peş peşe operasyonlar

Talip Güler'in yakalanması, son dönemde Suriye'de bulunan DEAŞ'ın Türk uyruklu yöneticileri ve kadrolarına yönelik art arda gerçekleştirilen operasyonların son halkası oldu.

MİT, geçen mayıs ayında Suriye istihbaratıyla koordineli operasyonlarda aralarında örgüt üyelerinin de bulunduğu 10 Türk şüpheliyi yakalayarak yargılanmaları için Türkiye'ye getirmişti.

Yakalanan isimlerin, Türkiye'de geçmişte gerçekleştirilen terör saldırılarıyla bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında, 10 Ekim 2015'te Ankara Garı önünde HDP'nin çağrısıyla düzenlenen barış mitingine yönelik gerçekleştirilen ve 102 kişinin hayatını kaybettiği, 200 kişinin yaralandığı terör saldırısının planlayıcılarından Ömer Deniz Dündar da bulunuyordu.

vgrftbgf
DEAŞ üyelerine yönelik operasyonlardan birinden görüntü. (Türkiye İçişleri Bakanlığı)

Operasyonda yakalanan bir diğer isim olan Ali Bora'nın ise 2014 yılında DEAŞ'a katılmak üzere Suriye'ye geçtiği ve örgütün Türkiye'deki faaliyetlerinden sorumlu sözde "istihbarat emiri" olarak görev yaptığı tespit edilmişti.

Soruşturmalarda gözaltına alınan diğer şüphelilerin de Türkiye'de çeşitli terör eylemlerine katıldıkları, Suriye'de DEAŞ bünyesinde faaliyet yürüttükleri ve örgüte lojistik ile propaganda desteği sağladıkları belirlendi.

Daha önce de MİT, Ocak 2025'te Suriye'de düzenlediği operasyonla, 2013 yılında Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 53 kişinin yaşamını yitirdiği çifte bombalı saldırının faillerinden Muhammed Dib Kurali'yi saklandığı yerde yakalayarak Hatay Emniyet Müdürlüğü'ne teslim etmişti.

Öte yandan Adıyaman'da Terörle Mücadele Şube ekipleri de pazartesi günü Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında DEAŞ üyesi oldukları belirlenen şüphelilere yönelik operasyon düzenledi.

Güvenlik kaynakları, gözaltına alınan şüphelilerin daha önce DEAŞ bünyesinde silahlı terör faaliyetlerinde bulunduklarının tespit edildiğini, bir süre teknik ve fiziki takibin ardından yakalandıklarını bildirdi. Şüphelilerden biri ise ifadesinin ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Türkiye, DEAŞ'ı 2013 yılında terör örgütü ilan etti. Örgüt, 2015-2017 yılları arasında Türkiye'de sivilleri hedef alan ve yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybetmesine, çok sayıda kişinin de yaralanmasına yol açan birçok kanlı saldırının sorumlusu olmakla suçlanıyor. Ayrıca örgütün yabancı savaşçılarının, Suriye'deki iç savaş süresince Türkiye'yi önemli bir geçiş güzergâhı olarak kullandığı biliniyor.


Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
TT

Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)

Ömer Önhon

Üye devletlerin liderlerinin Ankara'daki NATO zirvesine en üst düzeyde katılması, ittifakın yeni koşullara uyum sağlama yolunda ilerlediği bir dönemde, önemli jeostratejik değişimlerin yaşandığı bir anı işaret etti.

İran ile mücadeleye destek sağlamadıkları için ittifak üyesi devletleri sert bir şekilde eleştiren ABD Başkanı Donald Trump, zirveye katılmamayı bile düşündüğünü, ancak nihayetinde dostu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın davetini geri çevirmemek için geldiğini söyledi. Erdoğan ve Trump arasındaki ilişkideki belirgin sıcaklık, toplantının en dikkat çekici özelliklerinden biriydi

Dünyanın en tehlikeli iki savaşı şu anda NATO'nun çevresinde ve Türkiye'nin yakınında sürüyor; Ukrayna'daki savaş ve İran ile çatışma. Zirve, müttefikler arasındaki bölünmeler ve Başkan Trump'ın politikaları nedeniyle 5. Maddeye bağlılığın sorgulandığı bir dönemde gerçekleşti.

İttifakın bunlara yanıtı netti. Ankara zirvesinin nihai bildirisinin açılış cümlesinde liderler, 5. Maddede yer alan kolektif savunmaya olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek, bir üyeye yapılacak saldırının tüm üyelere yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladılar.

Liderler, basın toplantılarında ve medyaya açık diğer etkinliklerde anlaşmazlıklarından bahsetmekten de çekinmediler. Başkan Trump, İspanya'dan duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirirken, Türk ve Yunan liderler Ege Denizi konusundaki anlaşmazlıklarını vurguladılar. Danimarka Başbakanı, Grönland'ın satılık olmadığını yineledi ve Amerika Birleşik Devletleri'ni burayı ele geçirme girişimlerine karşı uyardı. Ancak bu anlaşmazlıklar zirveyi rayından çıkarmadı. İttifak bir kez daha ortak zemin bulmayı ve ilerlemeyi başardı.

İttifakın belirleyici özelliği, değişen koşullara uyum sağlama yeteneğidir ve bu da onu alanında dünyanın en gelişmiş ve etkili çok taraflı örgütlerinden biri haline getirdi.

NATO, mevcut aşamayı “3.0 Aşaması”, yani üçüncü aşaması olarak tanımlıyor. Birinci aşama Soğuk Savaş'tı. İkinci aşama Soğuk Savaş'ın sonundan yakın geçmişe kadar uzandı. Üçüncü aşama ise başta Rusya'nın saldırganlığı ve ABD'deki Trump yönetimi olmak üzere büyük şoklarla şekillendi.

 Ankara'da, ittifak liderleri geçen yıl Lahey Zirvesi'nde verdikleri taahhütlerin ne kadar uygulandığını gözden geçirdiler; bu taahhütlere göre, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlik ile ilgili harcamalara ek olarak, temel savunma gereksinimleri için yıllık GSYİH'lerinin yüzde 5'i oranında yatırım yapma ve savunma sanayilerini geliştirme sözü vermişlerdi.

Liderler, “Lahey Savunma Taahhüdü” olarak adlandırılan anlaşmaya uygun olarak, Avrupalı müttefikler ile Kanada'nın temel savunma gereksinimlerine yönelik yatırımlarını 2025 yılında 139 milyar dolardan fazla artırdığını kaydettiler. Ayrıca 50 milyar doları aşan yeni alımlar yapılacağını da açıkladılar. Dahası, ortak üretim kapasitesini genişletme ve inovasyonu hızlandırmak için sanayi sektörü ile birlikte çalışma taahhüdünde bulundular.

xdffr
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (sağda), Ankara'daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde NATO zirvesi kapsamında düzenlenen resmi karşılama töreninde ABD Başkanı Donald Trump ile el sıkışıyor, 7 Temmuz 2026 (AFP)

Zirve programı kapsamında Ankara'da düzenlenen Savunma Forumu, üye devletleri ve büyük şirketleri bir araya getirdi ve birçok önemli anlaşmanın imzalanışına sahne oldu.

Genel Sekreter Mark Rutte, Airbus A400M nakliye uçağı ve Airbus A330 çok amaçlı yakıt ikmal ve nakliye uçağı filosuna odaklanan çok uluslu bir modernizasyon programını açıkladı. Ayrıca, ittifakın istihbarat, gözetleme ve keşif yeteneklerini geliştirmek ve yaşlanan Hava Uyarı ve Kontrol Sistemi (AWACS) uçak filosunun yerini almak üzere MQ-4C Triton insansız hava araçları (İHA) için ortak bir tedarik projesini duyurdu.

Zirve bildirisinde, Ukrayna'yı işgal etmesi ve ardından gelen, küresel jeopolitik sahneyi değiştiren savaş nedeniyle Rusya, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği ve istikrarı için uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlandı. Müttefikler, Ukrayna'ya desteklerini yineleyerek, 2026 yılında 70 milyar avro değerinde askeri teçhizat, yardım ve eğitim sözü verdiler. Ukrayna'ya sağlanan güvenlik yardımının büyük çoğunluğunun artık Avrupalı ​​müttefikler ve Kanada tarafından sağlandığını vurgulayarak, Trump'a yükün artık yalnızca Amerikan vergi mükelleflerinin üzerinde olmadığı ve diğer müttefiklerin de sorumluluklarını yerine getirdiği konusunda güvence vermeyi amaçladılar.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski de Ankara'da hazır bulundu, liderlerle görüştü ve bir konuşma yaptı. Bildirildiğine göre, katılımından memnun olarak ayrıldı.

NATO müttefikleri ayrıca İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yeniden teyit ettiler ve İran'a Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı duyma çağrısında bulundular.

Bu açıklama, müttefiklerin Amerika Birleşik Devletleri'ne aktif ve operasyonel destek sağlamayı kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Daha ziyade, ittifak içinde fikir birliği bulunan iki önemli konuda ortak bir pozisyonu özetliyor.

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik füze saldırılarının yoğunlaşması ve İran'ın Hürmüz Boğazı'nın güney kesiminden geçen ticari gemilere yönelik saldırıları, ittifak liderlerinin Ankara'da bir araya geldiği güne denk geldi.

İki olay, ABD ve NATO'ya yönelik şöyle bir mesaj olarak yorumlanabilir: “Bizi korkutamazsınız ve herhangi bir çözüm bizim şartlarımıza göre olmalıdır.”

Ankara'da Donald Trump, ABD-İran anlaşmasının sona erdiğini duyurdu ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya yeniden başladı; İran ise buna karşılık olarak Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ve Ürdün'deki ABD üslerini hedef aldı.

Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Trump arasındaki temaslar, hem ikili ilişkiler hem de ittifak konuları açısından zirvenin önemli bir bölümünü oluşturdu.

İki ülke arasında bir dizi savunma ve silah tedariki konusunun çözülmesi gerekiyor. Bunlar arasında CAATSA kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılması, Türkiye'nin zaten ödemesini yaptığı beş F-35 savaş uçağının teslimi, Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil edilmesi ve Türkiye'nin yerli üretim Kaan savaş uçakları için gerekli olan F-110 motorlarının tedariki yer alıyor. Trump, bu konulara olumlu bir şekilde yaklaşmaya istekli olduğunu belirtti ve bu da ev sahibi ülkeyi memnun etti.

ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'da Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor

Türkiye ev sahipliği konusunda iyi hazırlanmıştı ve zirve sorunsuz geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sarayının girişinde durarak, kırmızı halıda yürüyen liderleri karşıladı. Halının bir tarafında Osmanlı Yeniçeri üniformalı askerler, diğer tarafında ise Cumhuriyet dönemi üniformalı askerler sıralanmıştı ve Mehter takımı savaş müziği çalıyordu.

Yunan gazeteleri, Başbakan Miçotakis'in bu özenle düzenlenmiş törensel sahneden geçişini provokatif olarak değerlendirdi.

NATO üyesi olmayan ancak ABD'nin en yakın müttefiklerinden biri olan İsrail mutsuz olan bir diğer taraftı. Başbakan Binyamin Netanyahu, Erdoğan hükümetinin Müslüman Kardeşler ekseni olduğunu ve ABD'nin dostu olmadığını iddia etti. Türkiye'nin F-35 savaş uçakları satın almasına izin verilmemesi gerektiğini, çünkü böyle bir anlaşmanın İsrail'in hava üstünlüğünü zayıflatacağını ve bölgedeki güç dengesini bozacağını söyledi.

Ankara bu açıklamalara alaycı bir yanıt vererek, bunların diğer ülkelerin topraklarının bir kısmını işgal ederek ve soykırım yaparak İsrail'i koruduğunu iddia eden radikal ve yayılmacı bir dini rejimin açıklamalarından ibaret olduğunu belirtti.

as
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara'da NATO Liderler Zirvesi'nin oturum aralarında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda açılış konuşmasını yapıyor, 7 Temmuz 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Türkiye'nin daveti üzerine zirvenin ikinci gününde Ankara'ya geldi ve Donald Trump ile ikili bir görüşme gerçekleştirdi. ABD Başkanı, Şara'yı “güçlü bir kişi ve herkes tarafından saygı duyulan büyük bir lider” diye övdü ve Suriye'yi ABD'nin terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmayı amaçladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'daki Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor. Ankara zirvesi, müttefikler arasındaki tüm anlaşmazlıkları çözmedi, Trump ile diğerleri arasındaki ilişkileri de düzeltmedi; ancak müttefikler daha belirgin bir Avrupa rolüne doğru ilerlerken NATO'nun birliğini ve dayanışmasını yeniden teyit etti.

Bir katılımcının dediği gibi, NATO Ankara'da Trump'ı atlattı.


Moskova, Türkiye'nin Rus yapımı S-400 füze sistemini üçüncü bir ülkeye satmasına izin vermeyi değerlendiriyor

Rusya'nın Volgograd kentinde düzenlenen askerî geçit töreninde Rusya'nın S-400 füze hava savunma sistemlerinin gösterimi, 2 Şubat 2018 (Reuters)
Rusya'nın Volgograd kentinde düzenlenen askerî geçit töreninde Rusya'nın S-400 füze hava savunma sistemlerinin gösterimi, 2 Şubat 2018 (Reuters)
TT

Moskova, Türkiye'nin Rus yapımı S-400 füze sistemini üçüncü bir ülkeye satmasına izin vermeyi değerlendiriyor

Rusya'nın Volgograd kentinde düzenlenen askerî geçit töreninde Rusya'nın S-400 füze hava savunma sistemlerinin gösterimi, 2 Şubat 2018 (Reuters)
Rusya'nın Volgograd kentinde düzenlenen askerî geçit töreninde Rusya'nın S-400 füze hava savunma sistemlerinin gösterimi, 2 Şubat 2018 (Reuters)

Kremlin Sarayı’ndan bugün yapılan açıklamada, Türkiye'nin elindeki Rus hava savunma sistemlerini üçüncü bir ülkeye satma olasılığı konusunda Ankara ile temas halinde olduklarını duyurdu. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığı habere göre söz konusu satışın gerçekleşebilmesi için Moskova'nın onayının alınması gerekiyor.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, AFP'nin konuyla ilgili sorusuna verdiği yanıtta, "Bu hususta Türk tarafıyla temaslar yürüttük ve temaslarımızı sürdüreceğiz" ifadelerini kullandı.

Türkiye, Rus yapımı hava savunma sistemlerini 2017 yılında satın almıştı.

Gözler Erdoğan'ın "Bizi takip etmeye devam edin" sözlerinde

Rus "S-400" füze sistemleri dosyası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sistemlerin akıbetiyle ilgili bir soruya verdiği "Bizi takip etmeye devam edin" cevabıyla yeniden gündemin ilk sıralarına yerleşti. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ankara'ya yönelik yaptırımların kaldırılma ihtimalinden bahsettiği bir dönemde yapıldı.

Söz konusu yaptırımlar, Türkiye'nin S-400 sistemlerini satın alma kararı üzerine ABD tarafından devreye alındı. Washington yönetimi, Ankara'nın Rus sistemini kullanmasının Amerikan F-35 savaş uçaklarının güvenliğini tehlikeye atacağı ve bu uçakların yetenekleriyle ilgili hassas bilgilerin Moskova'ya sızdırılması olasılığından duyduğu endişe nedeniyle bu yaptırımları uyguladı.