Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
TT

Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)

Antoine El Hac

Bugün dünyayı, "yeni dünya düzeni" meselesi kadar meşgul eden ve aciliyet hissettiren başka bir konu yok gibi görünüyor. Bu durum, uluslararası ihtisas kongrelerinin başlıklarına da yansımakta. Bunlardan biri de önümüzdeki 18-20 Eylül tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto kentinde "Kaygı Çağı: Bağımlılık, Özerklik ve Stratejik Belirsizlik" başlığı altında düzenlenecek olan yıllık Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler Konferansı.

İlk kez 2020 yılında başlayan konferansın geçen yılki teması "Dünya Düzenini Yeniden Düşünmek" idi. Ryukoku Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilecek olan önümüzdeki buluşma, bir öncekinin devamı niteliğinde. Masadaki tartışma konuları arasında; stratejik belirsizlik, değişen ittifaklar, çok kutupluluk, siyasi normlar, uluslararası hukuk ve diplomasinin dinamikleri yer alıyor.

Dünya Düzeni nedir?

Yukarıda zikredilen bütün başlıklar, vizyonlara ve çıkarlara göre tanımı değişebilen "dünya düzeni" kavramının şemsiyesi altında toplanmaktadır. Ancak bu kavram, küresel arenada devletler ve diğer uluslararası aktörler (örgütler, şirketler, kurumlar...) arasındaki ilişkilerin doğasından her bahsettiğimizde karşımıza çıkar.

Burada "dünya düzeni" ile "uluslararası düzen" kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. İkinci kavram yalnızca devletler ve hükümetler arasındaki ilişkileri ifade ederken, ilk kavram her dönemin ve kırılma noktasının uluslar arasındaki güç dağılımını ele alan daha esnek ve geniş bir anlama sahiptir. Bu kavramın dinamiklerini kavrayabilenler, bazı ülkelerin küresel kararlara neden tahakküm ettiğini, ittifakların hangi sebeplerle kurulup dağıldığını ve dünya haritasının neden sürekli bir değişim içinde olduğunu anlayabilir.

 Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)

Dünya düzeninin 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana büyük bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yürürlükte olan sistem; kapitalist-sosyalist ya da Batı-Doğu bölünmesine dayalı, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve onun yörüngesindeki rejimlerin çökmesiyle son bulan bir Soğuk Savaş dönemiydi. Birleşmiş Milletler (BM) bu dünya düzeninde, her ne kadar sınırlı bir etkinlikle de olsa, "itfaiyeci" rolü oynadı. Bugün ise dünya düzeninin hızla kabuk değiştirdiğini görüyoruz; yeni düzenin ayak sesleri büyük forumlarda ve küresel liderlerin beyanatlarında net bir şekilde duyulabiliyor.

Gelecekteki dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair yürütülen geniş çaplı tartışmalarda, birbiriyle taban tabana zıt iki yaklaşım ön plana çıkıyor.

Dördüncü Sanayi Devrimi ve Klaus Schwab’ın vizyonu

Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Alman iktisatçı Klaus Schwab, dünya için iddialı ve bir o kadar da tartışmalı bir vizyon çiziyor. Ancak Schwab’ın konumu, karmaşık ilişkileri ve küresel karar alıcılar üzerindeki etkisi göz önüne alındığında bu vizyonun üzerinde durulması gerekiyor. Bu yaklaşım şu şekilde özetlenebilir:

Schwab’ın yeni dünya düzeni vizyonu; ekonominin, siyasetin ve toplumun kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve kendi deyimiyle "Akıllı Çağ"a geçişe dayanıyor. Schwab, dünyanın tarihi bir dönüm noktasından geçtiğine ve salt kâra dayalı geleneksel kapitalizmin aşılarak, şirketlerin kâr elde etmenin yanı sıra topluma, çalışanlara ve çevreyi korumaya hizmet etmeyi taahhüt ettiği "paydaş kapitalizmi"ne geçilmesi gerektiğine inanıyor.

Bu vizyon kökten bir biçimde; yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar ve nesnelerin interneti (IoT) gibi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerine sırtını yaslıyor. Schwab, bu teknolojileri tamamlayıcı araçlar olarak değil, insan uygarlığının çehresini yeniden şekillendiren "temel ortaklar" olarak görüyor. Meşhur "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla; iklim değişikliği ve salgınlar gibi sınır aşan krizlerle mücadele etmenin tek mekanizması olarak kamu, özel sektör ve sivil toplum arasında sıkı bir iş birliğinin geliştirilmesini savunuyor.

Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)

Buna karşılık bu perspektif, sert eleştirilerle ve ciddi endişelerle karşı karşıya. Muhalifler, teknoloji ile veri yönetişiminin entegrasyonuna aşırı odaklanmanın, ekonomik seçkinler tarafından yönetilen katı bir küresel gözetim sistemine zemin hazırladığını ileri sürüyor. Dijital kimlikler ve veri kontrolü hakkındaki fikirler; mahremiyet ihlali ve bireysel özgürlüklerin sınırlanması konusunda somut korkuları tetikliyor. Bu durum Schwab'ın vizyonunu, kimilerine göre geleceği kurtarma planı, kimilerine göre ise küresel vesayet kurma girişimi olan derin bir tartışmanın merkezine oturtuyor.

Donald Trump ve dünyası

Washington'daki Brookings Enstitüsü araştırmacılarına göre, ABD Başkanı Donald Trump "dünya düzeni" fikrinin kendisini "gerçeklikten kopuk ideolojik bir soyutlama" olarak görüyor. Trump’ın dış politika projesi küresel yapıyı yeniden şekillendirmek değil; uluslararası siyasete yönelik "gerçekçi ve açık sözlü" bir bakış açısının gereği olarak, ABD'nin ekonomik ve askeri gücünü, hiçbir uluslararası kısıtlamaya bağlı olmadan kullanabilmesini amaçlamaktadır.

Trump yönetiminin boş bir teorik illüzyon olarak kabul ettiği İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen dünya düzeni, on milyonlarca insanın hayatına mal olan iki dünya savaşının ardından doğmuştu. Bu düzenin amacı, benzer trajedilerin ve yıkımların tekrarlanmasını önlemekti.

Bu doğrultuda, bir ülkeye diğer ülkelerin zararına kazanç sağlayan gümrük tarifeleri gibi ekonomik araçların kullanımı sınırlandırıldı. Ayrıca, askerî açıdan güçlü devletlerin, zayıf devletlere hiçbir korku veya tereddüt duymadan saldıramayacağı ilkesi yerleştirildi. Bu ilkeler uygulamada; serbest ticaret anlaşmaları, Birleşmiş Milletler’e geniş katılım ve NATO gibi askeri savunma ittifakları aracılığıyla hayata geçirildi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)

1945 ile 2024 yılları arasındaki dönemde ABD, iniş çıkışlara ve kendi içindeki çelişkilere rağmen bu ilkelerin en ateşli savunucularından biri oldu. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bugün Trump; ticaret yaptırımları, ABD'nin ittifaklarının önemini azaltma ve askeri eylemlere başvurma tehditlerini yineleyerek bu temellere saldırıyor.

Onun dünya düzeni vizyonu "Önce Amerika" ilkesinden yola çıkıyor; küreselleşmeye ve çok taraflı kurumlara doğrudan karşı çıkarak, ikili ilişkileri ve tam ulusal egemenliği temel alıyor.

Çatışma ve yol arayışı

Donald Trump ile Klaus Schwab arasındaki karşıtlık, korumacı milliyetçilik ile kurumsal küreselleşme arasındaki entelektüel bir savaşı temsil ediyor.

Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters).Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters)

Trump’ın vizyonu: Ulusal egemenlik, sınırlar ve uluslararası kuruluşlara boyun eğmek yerine, devletten devlete doğrudan ikili anlaşmalar yapmaktan besleniyor. Ekonomik olarak korumacı ve sert bir jeopolitik rekabet yaklaşımını benimseyen Trump, teknolojiyi bir nüfuz ve üstünlük kurma aracı olarak görüyor.

Schwab’ın vizyonu: "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla madalyonun diğer yüzünü temsil ediyor. Mevcut zorlukların, bireysel egemenliklerin hükümetler, dev şirketler ve sivil toplum arasındaki yakın iş birliği lehine eridiği, sınırlar ötesi bir küresel yönetişim gerektirdiğine inanıyor. "Paydaş kapitalizmi" aracılığıyla, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerini insan toplumlarının derinliklerine entegre ederek akıllı elitler tarafından yönetilen, birbirine bağlı ve açık bir küresel ekonomi inşa etmeyi amaçlıyor.

Başka bir deyişle Trump, dünyayı kendi çıkarlarını arayan bağımsız devletler arasındaki bir mücadele ve ticari rekabet alanı olarak görürken; Schwab, akıllı ve entegre sistemlere dayanarak merkezi olarak yönetilmesi gereken birleşik bir ağ olarak görüyor.

İki ismin ötesine geçerek dünyaya dair iki zıt vizyona dönüşen bu köklü çelişki, karar alıcıları zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Ya kimliğe ve ekonomik milliyetçiliğe doğru içe kapanma ya da kapsamlı bir dijital küreselleşmeye dahil olma.

İlk seçeneğin gerilimleri ve çatışmaları artırabileceğini, ikinci seçeneğin ise insan mahremiyeti ve toplumların özgünlüğü konusunda ciddi endişeler doğurduğunu kestirmek güç değil.

Elbette bu meseleye başka yaklaşımlar da var. Örneğin Avrupa Birliği, tüm organlarıyla BM'nin rolüne bağlı kalmaya devam ediyor; ekonomik adaletin çiğnendiğini ve "Küresel Güney" ülkelerinin kapsamlı bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu savunan Çin ile "çok kutupluluk" ortak paydasında buluşuyor.

Sonuç olarak, dünyanın uluslararası iş birliği ile devletlerin egemenliği arasında denge kuran bir dünya düzenine ihtiyacı olduğu söylenebilir. ABD liderliğindeki kurallara ve normlara dayalı geleneksel sistemin benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldığı günümüzde, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek; giderek daha karmaşık ve birbirine bağlı hale gelen bir dünyada iş birliğine dayalı, güçlünün zayıfı, zenginin ise fakiri desteklediği çoğulcu bir model gerektirmektedir.



“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
TT

“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)

Sagir el-Hidri

Tanzanya Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan'ın Moskova ile Darusselam arasındaki ilişkileri güçlendirmek amacıyla Rusya'ya yaptığı ziyaret, Batı’nın baskısından kurtulmak için Kremlin'e yaklaşma yolunu seçen Afrikalı liderlerin benimsediği yeni bir eğilimi gözler önüne serdi.

Hassan'ın ziyareti, ABD'nin tanınmış bir Tanzanyalı güvenlik yetkilisine insan hakları ihlalleri gerekçesiyle yaptırım uygulamasından ve Hassan'ın birkaç ay önceki seçimlerde yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaşanan baskı ortamı nedeniyle ilişkileri gözden geçirebileceğini ima etmesinden yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti. Bu ziyaret, eski Cumhurbaşkanı Julius Nyerere'nin 1969 yılında Sovyetler Birliği'ni ziyaretinin ardından bir Tanzanyalı cumhurbaşkanının Rusya'ya yaptığı ilk resmi ziyaret olma özelliği taşıyor. Ziyaret, Batılı güçlerin ülkedeki insan hakları durumu ve siyasi çoğulculuk gerekçesiyle Darusselam üzerindeki baskısıyla ilişkisi ve taşıdığı sembolik anlam bakımından tartışmalara yol açtı.

İç meşruiyet krizi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Tanzanya, Batı’nın demokrasi ve insan hakları baskısından kaçmak için Rusya'ya yönelen tek Afrika ülkesi değil. Son darbenin ardından kurulan askeri konseyin yönetimindeki Madagaskar da Rusya ile nükleer enerji alanında anlaşmalar imzaladı. Öte yandan Batılı güçlerle ilişkileri askeri darbeler nedeniyle ciddi biçimde sarsılan Mali, Nijer ve Burkina Faso, darbe dalgasına öncülük eden Afrikalı liderlere yaptırım uygulayan Batılı başkentlere meydan okuyarak Rusya'dan güvenlik alanında ve askeri olarak destek aldı.

dvrgth
Mali, Nijer, Burkina Faso, Madagaskar ve Ekvator Ginesi gibi ülkeler geleneksel Batı ittifakı yerine Rusya desteğine yöneldi (Reuters)

Afrika meselelerinde uzman siyaset araştırmacısı Sultan Alban, Rusya ile ilişkilerini en ileri düzeye taşıyan rejimlerin genellikle kronik bir iç meşruiyet kriziyle boğuşan yapılar olduğu değerlendirmesinde bulundu. Alban, bu yapıların askeri darbelerden doğan, Tanzanya’da olduğu gibi iktidarda kalma süresini uzatan ya da muhalefeti bastıran rejimler olduğunu ve bu rejimlerin daima ekonomik yaptırımlar, kınama kararları ya da koşullu yatırımlar biçiminde tezahür eden Batı’nın baskılarından kendilerini koruyacak alternatif bir uluslararası şemsiye arayışında olduklarını belirtti.

Alban sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu noktada demokrasi hem iç hem dış bir koz haline gelir; yani Batı zaten bunalımdaki bir rejim üzerinde baskı uygular, bu rejim de Rusya kartını oynayarak zaman satın alır.”

Moskova'nın Afrika başkentlerine daha az siyasi şart öne sürerek karma bir güvenlik ve askeri destek paketi sunduğuna işaret eden Alban, ayrıca bu rejimlerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kınama kararlarını engelleyerek söz konusu ülkelere uluslararası alanda destek verdiğine dikkati çekti. Bununla birlikte Rusya'nın kıtadaki ticaret hacmi ve yatırımlarının Çin, Avrupa Birliği (AB) ve ABD gibi diğer güçlerle kıyaslandığında oldukça sınırlı kaldığını ifade eden Alban, bu yüzden Rusya'nın ekonomik alanda Batı'nın yerini alamayacağını vurguladı.

Alban, "Bu yüzden Rusya bazı Afrika rejimleri için bir manevra sığınağı işlevi görür; Batılı güçlerle bağları koparmanın alternatifi olamaz" diye ekledi.

Emsalsiz bir çöküş

ABD ve AB, Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi askeri darbe yaşayan ülkelere verdikleri yardımları askıya almak ve darbelere katılan yetkililere yaptırım uygulamak zorunda kaldı. Bu durum taraflar arasındaki diplomatik gerginliği hızla tırmandırdı.

Afrika ülkeleri ise bunun karşılığında siyasi ya da insan hakları şartları öne sürmeyen ‘eşit ortaklıklar’ arayışında olduklarını ve yabancı güçlerle işbirliğini bu tür şartlara bağlamanın kabul edilemez olduğunu savunuyor.

Nijerli siyaset analisti Muhammed Evvel, Afrika'da Batı nüfuzuna karşı halk ve siyaset çevrelerinde giderek büyüyen bir düşmanlık dalgasının yükseldiğini belirtti. Evvel, ‘bu dalganın, Afrika Saheli gibi bölgelerde görmezden gelinemeyecek güvenlik ve askeri başarısızlıkların ortasında filizlendiğini’ vurguladı.

Evvel, yaptığı özel açıklamaları şöyle sürdürdü:

“Fransa, ‘Barkhane’ gibi pek çok askeri operasyon başlatmasına karşın Sahel bölgesi ülkelerinin güvenliklerini yeniden tesis etmelerine yardımcı olamadı. Bu durum iki taraf arasında emsalsiz bir ilişki çöküşüne yol açtı. Peki çözüm Rusya'ya yaklaşmak mı? Bence hayır; çünkü Rus kuvvetlerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi ülkeler için mali ve askeri maliyeti son derece ağır, üstelik bu ülkeler silahlı gruplara karşı somut sonuçlar alamıyor."

Siyasi bağımlılık

Demokrasi dosyası nedeniyle Batı’nın baskısıyla karşı karşıya kalan Afrika ülkelerinin Rusya ile ittifak kurmakla tehdit etmesi, güvenlik kaosunun ve ekonomik ile siyasi krizlerin pençesindeki kıtada nüfuzunu giderek pekiştirmeye çalışan Moskova'ya yeni bir bağımlılık biçiminin doğabileceğine ilişkin kaygıları artırıyor.

Alban, Rusya ile ilişki kurmanın genellikle siyasi çatışma ve silahlı isyanların sert güvenlik yaklaşımıyla yönetilmesiyle birlikte yürüdüğünü ve Batı’nın yardımlarına son yirmi yılda eşlik eden seçimsel ve kurumsal reformlara dönük teşvikleri zayıflattığını vurguladı.

Alban, sözlerine şöyle devam etti:

“Rusya'nın enerji ve madencilik gibi alanlardaki sözleşmeleri ülkelere hızlı kazanımlar sağlıyor; ancak bu sözleşmeler seçici nitelikte ve ekonomik çeşitlendirme yerine stratejik sektörlere odaklı.”

Rusya'nın sınırlı kalkınma kapasitesi nedeniyle bu projelerin Çin ve Batılı yatırımlarla kıyaslandığında ölçek bakımından küçük kaldığına dikkati çeken Alban, diplomatik boyutta ise Afrika liderlerinin uluslararası platformlarda belirli bir saflaşmaya gidebileceklerini ima ederek daha az bağımlı bir konumdan Batı ile müzakere etme ve yaptırımlar ile finansman koşullarında taviz koparmalarını sağlayacak daha büyük bir manevra alanı kazandığına işaret etti.

Alban, değerlendirmesinin sonunda Afrikalı liderlerin Rusya gibi tek bir BMGK üyesine bağımlı hale gelmesinin yeni bir siyasi esaret kalıbı oluşturduğunu belirtti.


ABD, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğrularken gücün Gazze Şeridi’ne konuşlanması için beklenti sürüyor

ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğrularken gücün Gazze Şeridi’ne konuşlanması için beklenti sürüyor

ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD'nin Mısır'ın ‘Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını duyurması, Mısır ordusunun şimdiye dek konuşlandırılamayan bu gücün çözüme kavuşturulmasına ne ölçüde katkı sağlayacağı ve ateşkes anlaşmasının uygulanmasını izlemek amacıyla kurulan uluslararası gücün oluşturulmasındaki zorlukların nasıl aşılacağı sorularını gündeme getirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, resmi sosyal medya hesabından Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılımını resmen duyurarak Mısırlı askerlerin katılım anına ait fotoğraflar paylaştı. Bakanlık, ‘Gazze Şeridi’nde komşu bir ülke olarak Mısır'ın katkısının büyük önem taşıdığını’ vurguladı.

Şarku’l Avsat'a konuşan Mısırlı askeri ve diplomatik kaynaklar, Mısır'ın bu güce katılımının önemli bir adım olduğunu, çünkü uluslararası gücün sınır kapılarındaki hareketleri ve insani yardım girişlerini denetleme, İsrail'in Gazze'den çekilmesini gözetleme ile Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve erken toparlanma sürecini koordine etme gibi kritik görevler üstlendiğini ifade etti.

Gazze Uluslararası İstikrar Gücü, geçtiğimiz ekim ayında Mısır'ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen ‘Barış Zirvesi’nde imzalanan Gazze Ateşkes Anlaşması’nın ikinci aşamasının en önemli maddelerinden biriydi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlığını üstlendiği ‘Dünya Barış Kurulu’ ve Filistinlilerden oluşan ‘Gazze Yönetim Komitesi’ gibi pek çok icra organı kurulmuş olmasına karşın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü henüz fiilen hayata geçirilemedi.

fvbfbf
ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğruladı (ABD Dışişleri Bakanlığı)

Geçtiğimiz şubat ayında Washington'da gerçekleştirilen Dünya Barış Kurulu’nun ilk toplantısında Gazze Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı Jasper Jeffers, ‘beş ülkenin Gazze'ye güvenlik gücü gönderme taahhüdünde bulunduğunu’ açıkladı. Jeffers, bu ülkelerin Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk olduğunu belirterek Ürdün ve Mısır'ın ise Filistin polis personelinin eğitimine katkı sağlamayı taahhüt ettiğini aktardı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısırlı askerlerin Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılım anına ait fotoğrafların altına yaptığı açıklamada, “Gazze Şeridi’nde komşu bir ülke olarak Mısır'ın bu ortak çabaya katılımı ve liderliği, misyonun başarısı açısından büyük önem taşımaktadır” ifadelerine yer verdi. Kahire ise kendi tarafından Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılımına dair resmi bir açıklama yapmadı.

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, birçok vesileyle ‘ateşkesi izlemek ve insani yardım akışını güvence altına almak amacıyla uluslararası istikrar gücünün bir an önce oluşturulması ve konuşlandırılmasının’ önemini vurgulamıştı. Abdulati ayrıca ‘güvenliği sağlama görevini üstlenmek üzere Filistin polis birimlerinin konuşlandırılmasının desteklenmesi ve Başkan Donald Trump'ın Gazze planının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi’ çağrısını da yineledi.

dv
İsrail’in dün sabah Han Yunus’a gerçekleştirdiği bombardımanının yol açtığı hasar (AFP)

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve Yüksek Askeri Strateji Akademisi danışmanı Tuğgeneral Adil el-Umda, ‘Mısır'ın Gazze ateşkes Anlaşması’nda kilit bir ortak olduğunu’ vurguladı. Umda, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ‘Mısır'ın Gazze'de güvenlik ve istikrarı desteklemeye yönelik her türlü katılımının, şeritte yaşananların Mısır'ın doğrudan ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olmasından kaynaklandığını’ ifade etti.

Gazze Uluslararası İstikrar Gücü'ne katılan taraflar arasındaki çabaların koordinasyonunun, gücü oluşturan Dünya Barış Kurulu tarafından belirlenen çerçeveler dahilinde yürütüldüğünü belirten Umda, gücün karşılaştığı zorlukların bir bölümünün Hamas'ın silahsızlandırılması meselesinden kaynaklandığını kaydetti. Umda, Hamas’ın silahlarından vazgeçmesinin, başta Filistinli sivillere saldırmazlık olmak üzere İsrail tarafından pek çok güvencenin sağlanmasına bağlı olduğu için son derece güç olduğunun altını çizdi.

Mısırlı askeri uzman Tuğgeneral Samir Ferec ise uluslararası gücün önündeki engelleri aşmak için ‘gücün misyonunun barışı koruma mı yoksa barışı zorla tesis etme mi olduğunun belirlenmesinin büyük önem taşıdığını savundu. Ferec, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada "Bu, zorunlu bir adım; zira misyon barışı zorla tesis etmek olursa bu, Filistin direniş unsurlarına karşı askeri müdahale anlamına gelir ki Kahire bunu istemiyor" diye konuştu.

Ferec'e göre Kahire, Gazze ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin tamamlanmasına ivme kazandırmayı hedefliyor. Bu çerçevede Kahire, Ürdün ile birlikte Filistin polisinin Gazze Şeridi’ne konuşlandırılmasına hazırlık amacıyla eğitimlerini denetledi. Bunun yanı sıra Filistinli grupların barış planının uygulanması ve şeridin yeniden imarı için gerekli Filistin ortamını hazırlamak amacıyla toplantılarına ev sahipliği yaptı.

fbfb
Gazze Şeridi, her gün yaşanan şiddet olaylarıyla sarsıyor (AFP)

Öte yandan Hamas, geçtiğimiz cuma günü, Halil el-Hayye başkanlığındaki bir heyetin yeni bir müzakere turu başlatmak amacıyla Kahire'ye gittiğini duyurdu. Hamas tarafından yapılan açıklamada, heyetin ateşkes anlaşmasının uygulanmasını sürdürmek amacıyla Mısırlı yetkililer ve arabulucularla görüşmeler yapacağı belirtildi.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi Büyükelçi Reha Ahmed ise ‘Mısır'ın Filistin polisini eğitme rolü ile uluslararası istikrar gücüne katılımı arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını belirtti. Bu gücün rolünün, Gazze'de istikrarın desteklenmesinde Filistin polis kuvvetlerini tamamlayıcı nitelik taşıyacağını ifade eden Ahmed, Mısır'ın katkısının Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilere güvence vermesine yardımcı olacağını vurguladı.

Şarku’l Avsat'a konuşan Ahmed, şunları söyledi:

“Mısır, ateşkes planının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin tamamlanmasında uluslararası gücün rolüne büyük önem atfediyor. Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’nün görevleri arasında sınır kapılarındaki geçişleri denetlemek, insani yardımların Filistinlilere ulaşmasını güvence altına almak, İsrail'in kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini gözetlemek ve şeridin erken toparlanma ile yeniden imarı süreçlerini koordine etmek yer alacak.”

Reha Ahmed'e göre Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’nün önündeki en büyük zorluk, İsrail tarafının Gazze’deki uygulamaları ve Tel Aviv'in bu gücün görevini yerine getirmesini ne ölçüde kabul edeceği meselesi olduğunu vurguladı.


İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının yeniden başlaması Washington-Tahran ateşkesini baltalayabilir

Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
TT

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının yeniden başlaması Washington-Tahran ateşkesini baltalayabilir

Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)

Son günlerde ABD-İran müzakerelerinde ilerleme sinyalleri veren göstergeler belirmiş olsa da İran'ın dün Kuveyt ve Bahreyn'de bazı noktaları hedef almasıyla yeniden başlayan Körfez saldırıları, 8 Nisan'dan bu yana yürürlükte olan ateşkesi baltalama tehlikesi taşıyor.

Müzakereler geçtiğimiz haftalarda, karşılıklı atışmalar ve tehditlerle birlikte aralıklı askeri sürtüşmeler eşliğinde ileri geri salınmayı sürdürdü. Taraflar, savaşa son verecek ve küresel enerji akışları için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına zemin hazırlayacak bir mutabakata henüz ulaşamadı.

Gerginliğin tırmanmasıyla birlikte İran, ABD'nin İran topraklarında hava saldırısı düzenlediğini açıklamasının hemen ardından dün sabah Bahreyn ve Kuveyt'i hedef aldı.

Üç gün içinde iki ülkeyi vuran ikinci saldırı dalgasında Bahreyn ‘açık bir düşmanlık’ ve ‘her iki devletin egemenliğine karşı yapılmış pervasız bir ihlal’ olarak nitelendirdiği saldırılara ilişkin Tahran'ı ‘bu gerekçesiz saldırılara derhal son vermeye ve barışa yönelmeye’ çağırdı. Kuveyt ise balistik füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) gerçekleştirilen ‘düşmanca’ olarak tanımladığı saldırıları püskürttüğünü açıkladı. Kuveyt Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ‘bölgenin daha fazla tırmanmadan korunmasına yönelik çabaları hiçe sayan’ İran'ın ‘vahim ve tekrarlanan saldırganlığının ciddi bir gerilim’ yarattığını belirtilerek saldırılar kınandı.

Tansiyon cuma günü yeniden yükseldi ve ABD ordusu, Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi tehdit ettiğini öne sürdüğü dört İran İHA’sını düşürdüğünü açıklamasının ardından İran topraklarındaki bazı radar mevzilerini vurduğunu duyurdu.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) dün akşam ‘bölgedeki düşman üslerini’ füzeyle hedef aldıklarını açıkladı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran'ın Kuveyt ve Bahreyn istikametinde yedi balistik füze fırlattığını açıkladı. Hava savunma sistemlerinin altı füzeyi düşürdüğünü, yedincisinin ise hedefini ıskaladığını belirten CENTCOM, ‘ABD kuvvetlerinde herhangi bir kayıp bulunmadığını’ vurgularken ‘İran'ın Bahreyn'deki ABD 5. Filosu karargâhına zarar verdiğine ilişkin iddialarının asılsız olduğunu’ bildirdi.

Diplomatik cephede ise Washington ile Tahran arasındaki müzakereye dair son günlerde somut bir ilerleme haberi gelmedi. İki taraf arasında müzakerelere arabuluculuk yapan Pakistan’ın İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi dün Tahran'a gitti. Nakvi’nin burada İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başta olmak üzere İranlı yetkililerle görüşmeler yapması bekleniyor.

vfv
Tahran'da ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı'nın yer aldığı ABD karşıtı bir reklam (Reuters)

Öte yandan İran Dini Lideri’nin askeri danışmanı Muhsin Rızai daha önce yaptığı açıklamada, müzakerelerin çıkmaza girdiğini belirterek İran’nın ABD’nin uyguladığı yaptırımlar kapsamında dondurulan 24 milyar dolarlık varlıklarının serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Rızai, cuma günü CNN'de yayımlanan röportajında “ABD Başkanı Donald Trump İran ile anlaşmak istiyorsa bu 24 milyar dolar bir güven testidir" ifadelerini kullandı  ve ardından "Bu bizim paramız, ABD’nin değil” diye ekledi.