Bakan Kacır: Pek çok otomobil markasıyla Türkiye'de yatırım için görüşme halindeyiz

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, Türkiye'de yatırımı olmayan pek çok otomobil markasıyla Türkiye'de yatırım için görüşme halinde olduklarını söyledi.

AA
AA
TT

Bakan Kacır: Pek çok otomobil markasıyla Türkiye'de yatırım için görüşme halindeyiz

AA
AA

Kocaeli'nin Başiskele ilçesinde Ford Otosan'ın inovatif ve verimli çözümlerle yeniden tasarladığı Yeniköy Fabrikası'nın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla gerçekleştirilen açılış töreninde konuşan Kacır, yenilikçi ve yenilenebilir enerji uygulamalarıyla dijital altyapısıyla ülke sanayisinin yeni nesil üretim üslerinden biri olan fabrikanın hayırlı olmasını diledi.

Kacır, 21 yılda ülkenin, eğitimde, sağlıkta, ulaştırmada olduğu gibi sanayi ve teknolojide de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde asırlık kazanımlar elde ettiğini ve çağ atladığını vurgulayarak, 36 milyar dolardan 254 milyar dolara çıkan ihracatın 240 milyar dolarının sanayi ürünlerinden oluştuğunu kaydetti.

Sektörlerde yaşanan ihracat artışlarına değinen Kacır, "Elbette bu muazzam atılım, kendiliğinden olmadı. Türk özel sektörünün, devletimizle sırt sırta vermesi, Sayın Cumhurbaşkanı'mızın iş insanlarımızla birlikte adım atılmadık coğrafya, gidilmedik ülke bırakmaması Türkiye'ye bu ihracat başarısını getirdi. Planlı sanayileşmeden enerji yatırımlarına, demir yolları ve limanlara, sanayinin dünyayla bağlantısını sağlayan yatırımlar, bu ihracat başarılarını mümkün kıldı. Siyasi istikrarla tahkim edilen ekonomik istikrar, yatırımların önünü açtı." ifadelerini kullandı.

Otomotiv sektörünün, dört büyük devrimi eş zamanlı yaşadığına işaret eden Kacır, batarya maliyetlerinin kilovat saat başına 2010 yılında 1200 dolarken bugün 150 dolara düşmesinin ve iklim değişikliğiyle mücadelenin ortak bir çaba haline gelmesinin, elektrikli araçların yaygınlaşmasını sağladığını anlattı.

"Türkiye'de büyük dönüşümlere tarihte hiç olmadığı kadar hazır"

Kacır, sensör, haberleşme ve yapay zeka teknolojilerinin, araçları otonom hale getirdiğini aktararak, sektörün, havacılıkta İHA'larla yaşanana benzer bir dönüşüme adım attığını, bağlantılı ve akıllı araçların yaygınlaştığını, araçların çevre unsurlarıyla ve birbirleriyle haberleşen cihazlar haline geldiğini söyledi.

Paylaşım ekonomisinin yaygınlaştığına dikkati çeken Kacır, "Doğrudan araç sahipliğinin yerini, araç havuzlarının olduğu platform üyelikleri alıyor. Sektörde karlılık araç satışları, satış sonrası hizmetler ve sigorta hizmetleri gibi geleneksel alanlardan paylaşımlı mobilite, dijital hizmetler gibi yeni iş alanlarına kayıyor. Halihazırda 2 milyon yıllık üretim kapasitesi, 31 araç üretim tesisi, 1100 tedarikçi firmasıyla Türk otomotiv sanayi için bu büyük devrimler, bir yandan meydan okumalar doğuruyor, öte yandan eşsiz fırsatlar sunuyor." diye konuştu.

Kacır, yeniliğe ayak uyduramayan marka, firma ve ülkenin eleneceği, inovasyona öncülük edenlerin büyüyeceği bir evrede bulunulduğunu belirterek, şöyle devam etti:

"İşte Türkiye, son 20 yılda adeta sıfırdan inşa ettiğimiz AR-GE ve inovasyon ekosistemiyle böylesine büyük dönüşümlere tarihte hiç olmadığı kadar hazır. Sayıları 101'i bulan teknoparklarımızda bugün 9 bin 800'den fazla firmamız inovasyon yapıyor. Özel sektörde 1600'ün üzerinde AR-GE ve tasarım merkezimiz bulunuyor. Toplam AR-GE insan kaynağımız 29 binden 222 bine yükseldi. Fikri mülkiyet kapasitemizdeki artış, bu alandaki gelişmenin en belirgin göstergesi oldu. Yılda ancak 414 patent başvurusu, yani neredeyse günde ancak 1 patent başvurusu yapılan Türkiye'de, artık yılda 9 binden fazla patent başvurusu yapılıyor. Belki bu gelişmenin en sevindirici yanlarından biri de bugünün Türkiye'sinde AR-GE'ye özel sektörün liderlik ediyor olması. 1,2 milyar dolardan 11,3 milyar dolara yükselen AR-GE harcamalarında şirketlerimizin payı yüzde 29'dan yüzde 61'e çıktı."

Türkiye'nin otomobilini, devrim otomobilinin 62 yıl önce yaşadığı kaderin bir benzerine terk etmediklerini vurgulayan Kacır, "Mobilitedeki dönüşümü DNA'sında taşıyan, Sayın Cumhurbaşkanı'mızın ifadesiyle 'Devrin otomobili'ni, doğuştan elektrikli ve akıllı otomobil Togg'u yollara çıkardık. " dedi.

"Tüm yatırımcıların AR-GE ve yatırım projelerinde yenilikçi teknolojilere yönelmesini teşvik ediyoruz"

Kacır, Ford Otosan gibi Türkiye'de üretim yapman tüm yatırımcıların, AR-GE ve yatırım projelerinde yenilikçi teknolojilere yönelmesini teşvik ettiklerini kaydetti.

Elektrikli araçların yaygınlaşması için tüm şehirlerde hızlı şarj istasyonları kurulmasını sağladıklarını, 81 şehirde 2 bin 800'ü hızlı şarj olmak üzere 10 binden fazla halka açık şarj bağlantısına ulaştıklarını aktaran Kacır, akıllı kameradan çip teknolojilerine, batarya sistemi bileşenlerinden sürüş destek sistemlerine, yeni nesil otomotiv teknolojilerine yönelik projeleri, hamle programıyla desteklediklerini dile getirdi.

Kacır, atacakları adımlarla 2030 yılında elektrikli araçların ülkede pazar payını yüzde 35'e, elektrikli araç yerlilik oranını yüzde 75'in üzerine çıkaracaklarına işaret ederek, elektrikli, bağlantılı ve otonom hafif ve ağır ticari araç üretiminde Avrupa'da lider ve dünyada ilk 5'te olacaklarını belirtti.

Batarya modül, komponent ve hücre yatırımlarıyla Türkiye'yi batarya üretim üssü haline getireceklerinin altını çizen Kacır, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Siber güvenlik, sürüş güvenliği ve sürücü davranışlarının modellenmesi yazılımları başta olmak üzere, bağlantılı ve otonom araç yazılımları geliştirip bunların ihracatını yapan ilk 10 ülkeden biri olacağız. Henüz ülkemizde yatırımı olmayan pek çok otomobil markasıyla da Türkiye'de yatırım için görüşme halindeyiz. Avrupa'nın ticari araç üretiminde lider ve otomotiv üretim üslerinden biri olarak Gümrük Birliği ve ticaret anlaşmaları sayesinde 1 milyar nüfusluk dev bir pazara doğrudan erişim imkanı sunuyoruz. Bulunduğumuz coğrafyanın avantajlarını en etkin şekilde değerlendirdiğimiz lojistik imkanlar, yatırımcılar için eşsiz fırsatlar doğuruyor. Nitelikli ve çalışkan iş gücü, bu ülkenin en büyük değeri."

Kacır, Türkiye'nin sunduğu imkanları en iyi değerlendiren şirketlerin başında Ford Otosan'ın geldiğine değinerek, 94 ülkeye araç ve parça ihracatıyla 2022'de 6,2 milyar dolar seviyesini yakalayan şirketin, son 8 yıldır Türkiye'nin tüm sanayi sektörlerinde "ihracat şampiyonu" olduğunu ifade etti.

Türkiye'deki ticari araç üretiminin yüzde 69'unu, ihracatının ise yüzde 75'ini Ford Otosan'ın gerçekleştirdiğini belirten Kacır, 2002'den 2022'ye tüm sektörlerde yaşanan muazzam gelişmeden Ford Otosan'ın da nasibini aldığını, 2002'de 31 bin araç ihraç eden Ford Otosan'ın bu sayıyı 2022'de 300 binin üzerine çıkardığını söyledi.

"Girişimcilerimiz her zaman baş tacımız olacak"

Kacır, Ford Otosan'ın, 2 bini AR-GE çalışanı olmak üzere 15 binden fazla emekçiyi istihdam ettiğini aktararak, şunları kaydetti:

"Sayın Cumhurbaşkanım, zatıalinizin takdiriyle endüstri bölgesi uygulamasıyla desteklediğimiz ve proje bazlı yatırım teşviki sunduğumuz, 2 milyar avroluk yatırım planıyla Ford Otosan, Türkiye'deki toplam üretim kapasitesini yıllık 450 binden 650 bine çıkaracak, Türkiye'de ürettiği tüm ticari araçların sıfır emisyon hedefiyle elektrikli versiyonlarını devreye alacak. Şu ana kadar 3 bin 500 kişiden fazla yeni istihdam sağlanan Yeniköy Fabrikası da bu hedeflere ulaşma adına önemli bir merkez olacak. Ford Otosan, Ford ve Volkswagen'in stratejik ortaklığı kapsamında Volkswagen'in yeni nesil 1 tonluk ticari aracını da bu tesiste üretecek. Türkiye'ye değer katan Ford Otosan ailesine huzurlarınızda teşekkürlerimi sunmak istiyorum."

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde yatırımcının önünü açmaya, varsa önlerindeki engelleri kaldırmaya her daim devam edeceklerinin altını çizen Kacır, "Akıl ve alın teriyle bu ülkeye değer katan emekçilerimiz ve Türkiye'ye inanan, güvenen girişimcilerimiz her zaman baş tacımız olacak." dedi.



Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı engelini kıtalararası lojistik sistemiyle aşıyor

Araçlar Suudi Arabistan ile Bahreyn’i birbirine bağlayan Kral Fahd Köprüsü’nden geçiş işlemlerini tamamlıyor (SPA)
Araçlar Suudi Arabistan ile Bahreyn’i birbirine bağlayan Kral Fahd Köprüsü’nden geçiş işlemlerini tamamlıyor (SPA)
TT

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı engelini kıtalararası lojistik sistemiyle aşıyor

Araçlar Suudi Arabistan ile Bahreyn’i birbirine bağlayan Kral Fahd Köprüsü’nden geçiş işlemlerini tamamlıyor (SPA)
Araçlar Suudi Arabistan ile Bahreyn’i birbirine bağlayan Kral Fahd Köprüsü’nden geçiş işlemlerini tamamlıyor (SPA)

Küresel tedarik zincirlerinin benzeri görülmemiş sınavlarla karşı karşıya kaldığı, dünyanın en kritik geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı’nda aksamalara neden olduğu bir dönemde, Suudi Arabistan, ticaretin kesintisiz akışını garanti altına alan ve ülkenin lojistik altyapısını bir “can damarı” hâline getiren üstün bir ulaşım sistemini ortaya koydu. 2021 yılında Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından başlatılan Ulusal Taşımacılık ve Lojistik Stratejisi sayesinde Riyad, kıtaları birbirine bağlayan bir altyapı mühendisliğini hayata geçirerek mevcut jeopolitik zorlukları pratik bir başarıya dönüştürdü; kriz yönetimi ve acil tahliye operasyonlarında yüzde 97’nin üzerinde başarı oranı sağladı.

Sistemin ilk temelleri, Suudi Arabistan’ı üç kıtayı birbirine bağlayan küresel bir merkez hâline getirmek amacıyla atıldı. Uluslararası büyük şirketlerle ortaklaşa geliştirilen lojistik bölgeler ve hava, kara ve deniz taşımacılığında hızlandırılmış ihracat ve tedarik prosedürleri sayesinde hükümet, mal, hizmet ve enerji akışının kesintisiz olmasını güvence altına aldı; böylece ülke altyapı geliştiriciliğinden, küresel ekonomik istikrarın güvence altına alınmasında kilit aktöre dönüştü.

Hava ulaşımında hazırlık

Bu hazır durum yalnızca ticari alanla sınırlı kalmadı; insani kriz yönetiminde de etkinlik sağlandı. Şarku’l Avsat’a konuşan Lojistik uzmanı Hassan Al Halil, “Hava taşımacılığı artık acil durum müdahalelerinin temel motoru haline geldi; hızlı tahliye operasyonlarının yüzde 70-80’ini hava yolu taşımacılığı oluşturuyor. 500-2000 kişilik büyük tahliyeler ise deniz taşımacılığı ile gerçekleştiriliyor. Müdahale süresi 24-72 saat arasında değişiyor, bu da gelişmiş operasyonel hazır olmayı gösteriyor” dedi.

Al Halil, operasyonların sıkı sağlık kontrolleri ve yolculuk sırasında verilen bakım ile entegre bir kurumsal koordinasyon içinde yürütüldüğünü vurguladı. Ancak yoğun hava yolları ve uçuş sürelerindeki yüzde 20-30 artış, uluslararası sistem farklılıkları ve kriz bölgelerindeki altyapı yetersizlikleri nedeniyle etkinlik yüzde 40’a düşebiliyor. Yine de Suudi Arabistan, operasyonel esnekliği ve acil durum planları sayesinde başarı oranını yüzde 97’nin üzerinde tutuyor; sistem sadece kriz yönetimi için değil, aynı zamanda mal, hizmet ve enerji akışının sürdürülebilirliği için stratejik bir model oluşturuyor.

Yanbu Limanı ve deniz taşımacılığı

Hava taşımacılığı kadar deniz taşımacılığı da jeopolitik alternatif olarak öne çıktı. Kızıldeniz limanları, özellikle Yanbu Limanı, Hürmüz Boğazı’ndan geçen yüklerin yönlendirilmesinde stratejik bir şerit hâline geldi. Doğu-Batı Petrol Boru Hattı ile entegre çalışmaları sayesinde Suudi Arabistan, ihracatını gergin bölgelere kaydırmadan sürdürebiliyor.

Yanbu Güney ve Kuzey terminallerinden günlük ortalama 4,4 milyon varil ham petrol ihraç edilirken, bu rakamı 5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor. Limanların etkinliği, nakliye maliyetlerini yüzde 58 oranında düşürdü ve rüzgar türbinleri gibi büyük hacimli kargoların hızlı sevkiyatına imkan sağladı.

İhracat rotalarının çeşitlendirilmesi

Al Halil, ihracat rotalarının akıllıca çeşitlendirilmesinin tıkanma noktalarına maruz kalmayı yüzde 40 oranında azalttığını belirtti. Bu sayede küresel nakliye maliyetlerindeki yüzde 50’lik artış ve jeopolitik risk sigorta primleri minimize edildi. Gemi gecikmelerindeki 3-10 günlük artışa rağmen Suudi limanlarının verimliliği ve geçici muafiyetler, duraklama sürelerini yüzde 25 oranında düşürdü ve nakliye fiyatlarının dalgalanmasını azalttı.

gvfrvfre
Suudi Arabistan Demiryolları’na ait bir yolcu treni (SPA)

Kara ve demiryolu taşımacılığı

Suudi Arabistan, kara taşımacılığıyla bölgesel bir dağıtım merkezi hâline geldi; 500 binin üzerindeki kamyon filosu ve SAR tren hattının günlük 2 bin 500 konteyner taşıma kapasitesiyle Körfez ülkelerine mal sevkiyatı gerçekleştiriliyor. Bu entegrasyon, sadece ticari akışı değil, bölgesel bağları da güçlendiriyor; örneğin Kuveytli vatandaşlar Riyad’dan kara yolu ile taşınırken, Irak’tan Arar Havalimanı’na uçuşlar ile yolcu hareketi destekleniyor.

Körfez’de deniz bağlantıları

Suudi limanları, Körfez’de alternatif bir stratejik deniz bağlantısı olarak öne çıkıyor. Suudi Limanlar İdaresi (Mawani), Dammam-Şarika arasında çok modlu taşımacılığı sağlayan bir köprü kurarken, Bahreyn ile Kral Abdulaziz Limanı ve Halife Bin Selman Limanı arasındaki Gulf Shuttle hizmeti, yılda 105 milyon ton kapasiteye sahip liman altyapısı üzerinden ticari akışı hızlandırıyor.

Ayrıca SAR tren hattı, Doğu Bölgesi limanlarını sınır kapısına bağlayarak Ürdün ve kuzey ülkeleri ile ticaret akışını güçlendirdi.

Yolcu taşımacılığı ve insanî destek

Sistem, insani ve bölgesel boyutlarda da etkili. Kuveytli vatandaşların kara yoluyla taşınması ve Irak’tan Arar Havalimanı’na uçuşlar, yüzde 97’yi aşan operasyonel başarı oranıyla gerçekleştiriliyor.

Akıllı kriz yönetimi ve maliyet azaltımı

Yetkililer, gemilere geçici muafiyetler tanıyarak duraklama sürelerini yüzde 25 oranında azaltıp maliyetleri düşürdü. Deniz taşımacılığı maliyetleri yüzde 8-18 düşerken, nakliye fiyatlarındaki dalgalanmalar yüzde 10-20 arasında azaldı.

Bölgesel gıda güvenliği

Aynı zamanda sınır kapıları, özellikle Ebu Samra, Katar’a mal akışını güvence altına alarak bölgesel gıda güvenliğine katkı sağladı. 25’ten fazla ülkeden tedarik çeşitlendirmesi ve bazı ürünlerde 12 aylık stratejik stoklar, yüzde 95’in üzerinde bulunabilirlik sağladı.

Shuttle taşımacılığı ve demiryolu Lojistiği

Lojistik ve tedarik zinciri uzmanı Naşmi Al Harbi, demiryolu bağlantılarının artık tamamlayıcı değil, stratejik bir can damarı olduğunu vurguladı. Şubat 2026’da Riyad-Doha hızlı tren projesi onaylanarak yolculuk süresi iki saate düşürüldü ve KİK ülkeleri arasında temel mal akışı kesintisiz hâle geldi.

Shuttle taşımacılığı, yüksek frekanslı küçük gemilerle limanlar arasında hızlı transfer sağlayarak maliyet yapısını ve tedarik zincirlerini yeniden şekillendirdi. DHL ve Maersk’in Riyad’daki lojistik yatırımları, Suudi Arabistan’ın uluslararası şirketler için güvenli bir lojistik merkez hâline gelmesini pekiştirdi. Ülke, Dünya Bankası Lojistik Performans Endeksi’nde 17 basamak yükselerek 38. sıraya ulaştı.

Sonuç

Tüm bu adımlar, Suudi Arabistan’ın yalnızca geçici bir kriz yönetimi yapmadığını, aynı zamanda küresel ticaret haritasında stratejik konumunu güçlendirdiğini gösteriyor. Limanların entegrasyonu, altyapı gelişimi ve operasyonel esneklik sayesinde ülke, ticaret ve enerji akışlarını etkin bir şekilde yönlendirebilen kıtaları bağlayan bir lojistik merkezi hâline geldi.


Altının “güvenli liman” rolü sarsıldı mı?

Altın piyasasındaki fiyat oynaklığı sert iniş ve çıkışlarla kendini gösteriyor (Reuters)
Altın piyasasındaki fiyat oynaklığı sert iniş ve çıkışlarla kendini gösteriyor (Reuters)
TT

Altının “güvenli liman” rolü sarsıldı mı?

Altın piyasasındaki fiyat oynaklığı sert iniş ve çıkışlarla kendini gösteriyor (Reuters)
Altın piyasasındaki fiyat oynaklığı sert iniş ve çıkışlarla kendini gösteriyor (Reuters)

Altın fiyatları, İran savaşı sonrası piyasalarda yaşanan sert dalgalanmayla birlikte yıl başından bu yana yüzde 15’ten fazla gerilerken, kıymetli madenin “güvenli liman” rolüne ilişkin tartışmalar yeniden alevlendi.

Jeopolitik krizlerde genellikle değer kazanan altın, ABD ve İsrail’in ortak operasyonuyla 28 Şubat’ta başlayan İran savaşının ilk 10 gününde bu beklentiyi kısmen karşılayarak değerini korudu.

Ancak sonraki süreçte küresel piyasalarda yaşanan satış dalgası altını da aşağı çekti.

Finans kuruluşu StoneX’ten analist Rhona O’Connell, yatırımcıların “güvenli liman tuzağına” düşmemesi gerektiğini vurgulayarak Financial Times’a şunları söylüyor:

Hisse senetleri ve Hazine tahvillerinde yaşanan sert satışlar sırasında altın neredeyse her zaman değer kaybeder zira yatırımcılar nakit elde etmek için altınlarını satarlar.

Veri şirketi Vanda’ya göre, savaşın başlamasından bu yana küresel altın ETF’lerinden yaklaşık 10,8 milyar dolarlık çıkış yaşandı. Bu durum, yatırımcıların risk azaltma ve nakit yaratma eğiliminin güçlendiğine işaret ediyor.

Öte yandan bazı analistler, merkez bankalarının da artan savunma harcamaları ve yüksek fiyatları fırsat bilerek altın rezervlerinin bir kısmını satabileceğini düşünüyor.

Nitekim Polonya Merkez Bankası da bu yönde bir seçeneği değerlendiriyor. Banka Başkanı Adam Glapinski, savunma harcamalarını karşılamak amacıyla altın rezervlerinin bir kısmını satmayı yeniden değerlendirdiklerini bildirmişti.

Dünya Altın Konseyi’nden John Reade, son dönemde altın piyasasında spekülatif yatırımcıların ağırlığının artmasının da fiyat dalgalanmasında önemli rol oynadığına dikkat çekiyor.

Analistlere göre altın fiyatlarındaki düşüşte bir diğer önemli faktör artan faiz beklentileri. Savaşın enflasyonist etkisini sınırlamak isteyen merkez bankalarının faiz artırabileceği öngörülüyor.

Buna rağmen bazı uzmanlar düşüşün kalıcı olmayabileceği görüşünde. Montreal Bankası analistleri, “risk iştahının geri dönmesiyle” altının kayıplarının büyük bölümünü telafi edebileceğini savunuyor.

Kıymetli madenlerin çevrimiçi satışını sağlayan BullionVault platformundan Adrian Ash de 2008 küresel finans krizine dikkat çekerek, altının ilk şok döneminde düştüğünü ancak sonrasında güçlü bir yükseliş sergilediğini hatırlatıyor.

Diğer yandan ABD ve İran ateşkes görüşmelerine dair çelişkili açıklamalar yapsa da, müzakerelerin tekrar başlayabileceğine dair Amerikan ve İsrail basınına yansıyan haberlerle altında hafif yükseliş görüldü.

Independent Türkçe, Financial Times, Bloomberg


Küresel ekonominin nabzını tutmak istiyorsanız tahvil getirilerini takip edin

Tokyo’da Japon devlet tahvillerinin 10 yıllık getirisini gösteren gösterge panolarını kayda alan bir kameraman (EPA)
Tokyo’da Japon devlet tahvillerinin 10 yıllık getirisini gösteren gösterge panolarını kayda alan bir kameraman (EPA)
TT

Küresel ekonominin nabzını tutmak istiyorsanız tahvil getirilerini takip edin

Tokyo’da Japon devlet tahvillerinin 10 yıllık getirisini gösteren gösterge panolarını kayda alan bir kameraman (EPA)
Tokyo’da Japon devlet tahvillerinin 10 yıllık getirisini gösteren gösterge panolarını kayda alan bir kameraman (EPA)

Dünya başkentleri Ortadoğu’daki savaş ve barış kararlarıyla meşgulken, küresel tahvil piyasası yaşam ekonomisinin kalbine ulaşan yüksek sesli ‘alarm sinyalleri’ yayıyor. Washington’dan Londra’ya, oradan Tokyo’ya uzanan devlet borçlanma piyasalarında şiddetli bir ‘yeniden fiyatlandırma’ süreci yaşanıyor. Bu durum, küresel borçlanma maliyetlerinin hızla yükselmeye başladığını ve yakın zamanda durmasının beklenmediğini ortaya koyarken, siyasi aktörlerin mevcut finansal riskleri göz ardı ettiği görülüyor.

Washington... Savaşın maliyeti piyasaları altüst ediyor

ABD’de 20 yıllık tahvil faizi pazartesi günü aylardır ilk kez yüzde 5 seviyesini aştı. Bu gelişme, Wall Street’in faiz indirimine dair beklentilerinde güven kaybetmeye başladığının güçlü bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Endişe verici olan ise bu yükselişin sadece geleneksel enflasyon verilerinden kaynaklanmaması; Amerikan hazinesi, savaşın finansmanı için yüz milyarlarca dolarlık borçlanmaya zorlanıyor ve bu durum piyasaya büyük miktarda tahvil arzı sürerek fiyatları düşürüp getirileri yükseltiyor.

Yaşanan bu karmaşa, faiz indirimine dair umutları da ortadan kaldırdı. Piyasada savaş artık petrol fiyatlarının 100 dolara çıkması nedeniyle ‘enflasyon’ anlamına geliyor. Bu gerçeklik, hedge fonlarını kayıplarını karşılamak için pozisyonlarını satmaya itti. Sonuç olarak 10 yıllık tahvil faizi geçen yazdan bu yana en yüksek seviye olan yüzde 4,39’a yükselirken, 30 yıllık tahvil faizi ise dün yüzde 4,98 ile yüzde 5 sınırına güçlü şekilde yaklaştı.

Müzayedelerdeki kargaşa ve güven krizi

Durumu daha da karmaşık hale getiren gelişme, haftanın başında Amerikan Hazinesi’nin düzenlediği tahvil ihraçlarının ‘başarısız’ olması oldu. Yeni devlet borçlanmalarına yatırımcı talebinin beklenmedik şekilde zayıf kalması, hedeflenen fiyatlarla ihalelerin kapatılamamasına yol açtı. Bu başarısızlık, tahvil getirilerinin alıcı çekmek için hızla yükselmesine neden olarak acı bir gerçeği ortaya koydu: Piyasalar, Washington’un biriken borçlarını yüksek bir ‘risk primi’ olmadan absorbe etmeye artık hazır değil.

fvefevr
New York Borsası’nda piyasanın açılışını bekleyen bir borsacı (AFP)

İhale başarısızlığı, ABD’nin borç yoluyla savaşlarını finanse etme kapasitesinin finansal gerçeklerle çarpışmaya başladığını gösteren bir uyarı niteliği taşıyor.

ABD Hazinesi verilerine göre, 19 Mart itibarıyla toplam ulusal borç 39 trilyon doları aşarak rekor seviyeye ulaştı. Bu rakam, mevcut federal borcun hızlı bir şekilde büyüdüğünü ve son beş ayda yaklaşık bir trilyon dolar eklenmiş olduğunu ortaya koyuyor. Borcun, devam eden bütçe açığı ve faiz maliyetleri nedeniyle daha da artması bekleniyor.

Ekranlardan evlere

Bu teknik artış, Amerikan vatandaşları için acı bir gerçeğe dönüşüyor. 30 yıllık sabit faizli ipotek oranı yüzde 6,53’e yükseldi. Refinansman başvurularının yüzde 19 azalmasıyla birlikte, yılın en kritik konut alım dönemi olan ‘bahar sezonu’ anlık olarak çökerken, ekonominin savaşın bedelini doğrudan borçluların cebinden ödediği ortaya çıkıyor.

Birleşik Krallık ve Japonya fırtınanın tam ortasında

Atlantik’in diğer yakasında, İngiliz tahvilleri (Gilts) G7 ülkeleri arasında en çok etkilenenler listesinde başı çekti. Tahvil getirileri, 2008 krizini aşarak Londra’nın enerji şoklarına karşı aşırı hassasiyetini ortaya koydu. Yatırımcılar, İngiltere’nin ithal gaz bağımlılığı nedeniyle ek bir ‘risk primi’ ödediğini belirtiyor; bu durum Bank of England’dan beklenen faiz indirimlerini boşa çıkarırken, İngiliz tahvillerinin tarihlerindeki en kötü performansı göstermesine yol açtı.

sd
New York Borsası’nda bir ekranda hisse senedi piyasası istatistikleri gösteriliyor. (AFP)

Japonya ise uzun yıllar istisna olmasına rağmen etkilenmekten kurtulamadı. Japon tahvil getirileri onlarca yılın en yüksek seviyelerine yaklaştı. Savaşın yol açtığı küresel enflasyon baskısı karşısında Japonya Merkez Bankası, tarihsel olarak uyguladığı gevşek para politikalarını terk etmek zorunda kalıyor; bu da küresel likidite üzerinde ek baskı yaratıyor ve dünyanın en büyük Amerikan tahvili sahiplerinden biri olan Japonya’da borçlanma maliyetlerini yükseltiyor.

Gizli mekanizma... Tahvil getirileri nasıl işliyor?

Dünyanın tahvil getirilerindeki yükselişe neden bu kadar kaygıyla baktığını anlamak için, tahvil fiyatı ile getirisi arasındaki ters ilişkiyi bilmek gerekiyor. Tahviller adeta bir ‘denge terazisi’ gibi çalışıyor; yatırımcılar tahvillerini yoğun şekilde sattığında (pazartesi günü olduğu gibi savaş ve enflasyon endişeleri nedeniyle) tahvil fiyatları düşüyor ve buna bağlı olarak getiriler otomatik olarak yükseliyor. Bu artış, riskleri telafi etmek ve yeni alıcıları çekmek için gerçekleşiyor.

Getiri artışı aşağıdaki alanlar için olumsuz haber anlamına geliyor:

- Borçların yeniden fiyatlandırılması: Devlet tahvili getirileri, diğer tüm kredilerin ölçüldüğü ‘cetvel’ niteliğinde. Getirilerin yükselmesi, ipotek, otomobil kredisi ve şirket finansmanı maliyetlerini artırarak tüketim ve büyümeyi kısıyor.

- Hisse piyasalarına darbe: Tahvil piyasası yüzde 5’e yaklaşan ‘güvenli’ bir getiri sunduğunda, hisse senetleri cazibesini kaybediyor ve yatırımcılar paralarını borsalardan çekerek garanti kazancı tercih ediyor. Bu durum, Wall Street’teki sert düşüşleri açıklıyor.

- Arz-talep döngüsü: Washington, savaş finansmanı için büyük miktarda tahvil ihraç etmek zorunda kalırken (artan arz), yatırımcılar satın almaktan kaçınıyor (zayıf talep). Bu da ihale başarısızlıklarına ve getirilerin likidite çekmek için rekor seviyelere yükselmesine yol açıyor.

Sonuç olarak, bugün gördüğümüz getiri artışı yalnızca ekranlarda yanıp sönen kırmızı bir rakam değil; piyasalardan net bir mesaj: “Ucuz likidite dönemi sona erdi.” Savaş acil durumları ve biriken borç baskısı, kolay paranın zamanını bitirdi. Şimdi her şey yeniden fiyatlanıyor; ekmekten konut kredisine kadar her kalem. Piyasalar artık siyasi vaatleri satın almıyor, Washington ve Londra’ya verilen her dolar için yüksek bedel talep ediyor ve savaşın faturasının küresel finansal istikrarın merkezinden ödendiğini gösteriyor.

Piyasa aksak değil, aksine net çalışıyor ve başkentlere mesaj veriyor: “Jeopolitik enflasyon riskleri, büyüme risklerinden ağır basıyor.” Tahviller, zayıf büyüme verilerine rağmen güvenli liman işlevini yerine getiremiyorsa, tablo özetlenmiş demektir: Dünya borçları ‘yeni savaş gerçekliğine’ göre yeniden fiyatlıyor. Washington, Londra ve Tokyo, aynı dalgalı enflasyon sularında birlikte yol alıyor.