Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı aktivist: Humeyni'nin devrimine destek verdiğim için pişmanım

Şirin Ebadi, Muhammed Cumeyh ile konuşurken (Independent Arabia)
Şirin Ebadi, Muhammed Cumeyh ile konuşurken (Independent Arabia)
TT

Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı aktivist: Humeyni'nin devrimine destek verdiğim için pişmanım

Şirin Ebadi, Muhammed Cumeyh ile konuşurken (Independent Arabia)
Şirin Ebadi, Muhammed Cumeyh ile konuşurken (Independent Arabia)

İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi ve insan hakları aktivisti Şirin Ebadi ile röportaj yapmak üzere Independent Arabia’nın Londra’da tuttuğu bir otele gittim. Ebadi’den birkaç dakika önce otele ulaştım ve odaya geçerek kâğıtlarımı düzenlemeye başladım. Sonra Şirin Ebadi, sekreteri ile birlikte geldi ve sekreteri odadan ayrıldı.
Bana kişisel korumayı reddettiğini söylemeden önce, Ebadi’nin İngiliz polis koruması ile hareket ettiğini sanıyordum. Bana karmaşıklıklardan hoşlanmadığını ve her şeyin Allah’ın elinde olduğunu söyledi. Küçük bir masaya oturduk ve ona şöyle dedim, “Sizi bir televizyon röportajında gördüm. Şah zamanında İran'da bir yargıç olduğunuzu söylüyordunuz. Fakat bundan sonra Humeyni'nin devrimini desteklediniz ve bugün din adamlarının önderlik ettiği İran’da dini gerekçelerle işinizi kaybettiniz.
Peki, İran İslam Devrimi'ni desteklemekten dolayı pişman mısınız?”
Ebadi bu soruma şöyle cevap verdi:
“1979 devrimine verdiğim destekten ötürü pişmanım. Bunun sebebi hâlihazırda hâkim olamıyor olmam değil. Bilakis İran'ın şu an içerisinde bulunduğu şartlar nedeniyle bu desteğimden dolayı pişmanlık duyuyorum. Ne yazık ki, İran her seviyede geriledi. Devrimden önce ABD’ye, şimdi ise Rusya ve Çin'e bağımlı olduğumuz doğru. Yatırım sözleşmelerinin çoğu bu iki ülke ile imzalandı. Devrimden önce siyasal özgürlüğümüz olmasa da, bireysel ve kişisel özgürlüğe sahip olduğumuzdan dolayı memnunduk. Şimdi ne politik özgürlüklere ne de kişisel özgürlüklere sahibiz. Devrimden önce insanlar daha müreffeh yaşıyordu, şimdi ise ne yazık ki çok daha fakiriz.”
Bu sözlerinin Şah rejimini desteklediği anlama gelmediğini belirtmek için “Bu, Şah rejimini desteklediğim anlamına gelmiyor. Bilakis mevcut durumu reddediyorum” ifadelerini kullanan Ebadi, 1979 devriminin kendilerini bu koşullara sürükleyeceğini ummadıklarını söyledi.
Ona, bir keresinde devrimden 3 yıl önce Humeyni'nin İran'da bilinmediğinden bahsettiğini söyledim ve İran’da tanınmayan böyle birinin kısa bir sürede ülkedeki güç ve serveti nasıl ele geçirdiğini sordum.
Ebadi bu soruma şöyle yanıt verdi:
“Bunun birtakım sebepleri var. Bu sebeplerden biri de İran halkının Müslüman oluşudur. Öte yandan, Sovyetler Birliği ile birçok ortak sınırımız var. İran'daki komünistler çok güçlüydü ve Batı, İran’da bir devrim gerçekleştiği takdirde onların iktidarı ele geçirmelerinden endişe duyuyordu. Bundan dolayı Batı İslamcıların iktidara gelmesini kabul etti.”
Burada araya girdim ve “Dolayısıyla Humeyni, komünistler ve Sovyetler ile yüzleşmek amacıyla Batı tarafından mı desteklendi?” diye sordum. “Evet” dedi.
Sözlerine devam etmeden önce kendisine “Kaynaklar Humeyni'nin pek çok rakibini tasfiye ettiğinden bahsediyor. İranlı muhaliflerin devrimin başından itibaren tasfiye edilmesinden, Irak ile savaşın ardından 3 bin İranlının ölümünden ve İran'daki suikast listelerinden bahseder misiniz?” dedim.
Bu soruma, “Devlete karşı çıkan herkes, özellikle de insan hakları örgütlerine ve siyasi yapılanmalara mensup olan kimseler tutuklandı ve hapse atıldı. Bir kısmı ölüm cezasına çarptırıldı ve diğerleri ise hapsedildi. Irak savaşından sonra hepsi öldürüldü” diyerek yanıt verdi.
“İdam edilen 3 bin kişinin arasında Ebadi’nin eşinin erkek kardeşi de vardı”
Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı aktivisit Şirin Ebadi, “Burada kocamın erkek kardeşi hakkında konuşmak istiyorum” dedi ve şöyle devam etti:
“Onu devrimden 2 yıl sonra tutukladılar. Tutuklandığı sırada 16 yaşındaydı ve lise son sınıfa gidiyordu. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün (PMOI/MEK) bir üyesi değildi. Fakat örgütün destekçisiydi ve okulda örgütün gazetesini satıyordu. O zaman, gazete sokaklarda serbestçe dolaşıyordu ve yasak değildi. Daha sonra, devlete karşı çıkmaları gerekçe gösterilerek örgütün tüm taraftarları tutuklandı. Bu nedenle kocamın erkek kardeşi de tutuklandı ve 5 dakikalık bir duruşma sırasında 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”
Sözün burasında araya girip, “Anlamak için soruyorum: PMOI yasaklı olarak ilan edildikten ve gazeteleri yasaklandıktan sonra mı onu tutukladılar? Aksi halde meşru bir iş yaparken neden onu tutuklasınlar?” diye sordum.
Ebadi, “Örgüt ve gazete yasaklandıktan sonra onu tutukladılar. Fakat o bu yasaklama hadisesinin öncesinde bu işi yapıyordu” dedi. Öyleyse neden onu tutukladıklarını sordum. Ebadi bu sorumu şöyle cevapladı:
“PMOI yasaklı olarak ilan edildikten sonra örgütün tüm taraftarları tutuklandı ve bu genç adam 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste 7 yıl geçirdikten sonra onu tekrar yargıladılar ve idam ettiler. Bize onun eşyalarının içerisinde bulunduğu bir torba verdiler ve bir yıl boyunca onun için cenaze töreni düzenlememize izin vermediler. Neler yaşandığını herhangi bir şekilde anlatmamızı yasakladılar. Bize onların söylediklerine uyduğumuz takdirde bir yıl sonra cenazesinin defnedildiği yeri bildireceklerini söylediler. Humeyni'nin yardımcısı ve İran'ın önde gelen din adamlarından Ayetullah Muntazeri’ye göre o yıl, ülkede 3 binden fazla kişi idam edildi.” Ebadi’ye söz konusu kişilerin neyle itham edildiklerine dair sorduğum soruya, “ulusal güvenliğin aleyhinde çalışmak” diyerek yanıt verdi.
Ebadi: Rejim ödülüme ve ailemin tüm mallarına el koydu
Ebadi, Humeyni devrimini desteklediği için duyduğu hayal kırıklığından bahsederken ben, ülkesindeki siyasi mahkûmların hakkını savunan ve insan hakları alanında faaliyetlerde bulunan Ebadi’nin uzun yıllar boyunca rejim tarafından kendisine yaşatılan acıları düşünüyordum. Tahran'daki yetkililer tarafından maruz bırakıldığı kişisel sıkıntılarının ayrıntılarından bahsetmesini istedim. Daha önce bazı detaylarını anlatmıştı.
Ona, “İran rejiminin, muhaliflerine kişisel ve siyasi olarak şantaj yaptığını biliyoruz. Sizin de bu tür şeylere maruz kaldığınızı duyduk. Şirin Ebadi bize bunun ayrıntılarından bahseder mi?” diye sordum.

Devrim destekçilerinden bir kalabalığı gösteren 1979 İran Devrimi arşivinden bir fotoğraf (Getty)
Ebadi sorumu şu sözleriyle cevapladı:
“Güvenlik görevlileri 2009 yılında hukuk büroma saldırdı ve büroyu kapattı. Meslektaşlarımın çoğu tutuklandı. Ofisteki yardımcılarımdan Nergis Muhammedi de tutuklananlar arasındaydı ve şimdiye dek hapisteydi. O sıra bir konferans dolayısıyla üç günlüğüne İspanya'ya gitmiştim. İran’da olmadığım için kız kardeşimi ve kocamı tutukladılar. İnsan hakları alanındaki faaliyetlerimi terk etmek zorunda bırakmak için beni bir süre hapse attılar.”
Burada araya girip kendisine yöneltilen belirli bir suç olup olmadığını sordum. Şöyle cevap verdi: “Her ne kadar iddianamemde yazılı olarak bir suç isnat edilmemiş olsa da Devrim Mahkemeleri beni suçlu buldu. Ancak tutuklanan meslektaşlarım benim başkanlığını yaptığım İnsan Haklarını Savunma Merkezi'nde çalıştıkları gerekçesiyle tutuklandı. Kız kardeşim ve kocam tutuklandıktan sonra sessiz kalmadığımı öğrenmelerinin ardından bütün parama el koydular ve tüm mallarımı sattılar.”

Şirin Ebadi 2003 yılında Nobel Barış Ödülü'nü alırken (Getty)
Affedersiniz paranıza el koyduklarını zikretmeniz üzerine soruyorum, Nobel ödülünüzü de elinizden aldıklarını duydum, doğru mu?
- Kurduğum İnsan Haklarını Savunma Merkezi (NGO) için bana verilen ödül ile bir bina satın aldım. O bina ve babamın evi de dâhil olmak üzere sahip olduğum her şeye el koydular ve sattılar. Nobel Barış Ödülü Madalyası'nı buldular ve ona da el koydular. Norveç hükümeti bunu öğrendiği zaman durumu protesto etti ve uluslararası protestolar nedeniyle bu madalyayı bana geri verdi. Fakat kasada olan her şeye el koydular, hesaplarımı dondurdular ve ayrıca kocama komplo düzenlediler.
“İstihbarat kocama tuzak kurdu”
Ebadi’den bu komplo meselesini ayrıntılı olarak anlatmasını istedim ve bir yudum su alarak anlatmaya başladı:
“Giriş olarak, İran rejiminin ülkede İslam hukukunu uyguladığını ve bu temelde hareket ettiğini açıkladığını söylemeliyim. Fakat İslam hukukuna aykırı şeyler yapıyordu. Bu eylemlerden biri de İran İstihbarat Bakanlığının hayat kadınlarını siyasi amaçlarla kullanmasıydı. Bu kadınlardan birini kocama tuzak kurdular. Kocamın onunla gittiği dairenin İstihbarat Bakanlığına ait olduğu daha sonra ortaya çıktı. Başka bir odada kameralar bulunuyordu. Elinde bir kamera ile odaya giren bir güvenlik görevlisi kocamın eline kayıtları verdi ve onu tutukladı. Kocamı hapse attıklarında onu yalnız başına bir hücreye koydular. Alkol kullandığı için kendisine 80 kırbaç vurmuşlardı. Birkaç gün sonra onu gözü kapalı bir şekilde mahkemeye götürdüler. Kanuna göre bir erkeğin başka bir kadınla birlikte olması zina olarak kabul edilir ve taşlanması gerekir. Mahkeme kendisi için recm cezası hükmünü açıkladığında kocam, savunması için bir avukat tutmak istediğini söyledi. Mahkeme başkanı ona, ellerinde kocama ait bir video kaydının olduğunu ve her şeyi gördüklerini söyleyerek tutacağı avukatın ne diyebileceğini sordu. Her durumda onu recm cezasına mahkum ettiler ve hapse götürdüler. Ertesi gün, kocamın fotoğrafını çeken aynı güvenlik görevlisi hapishaneye geldi ve ona, eğer cezadan kurtulmak istiyorsa önünde tek bir seçenek olduğunu ve ondan kameranın karşısına geçip kendisinden istedikleri şeyleri söylemesini istediler. Ona, içinde bana karşı suçlamaların bulunduğu bir kâğıt verdiler. Hükümet gazeteleri bundan bahsediyordu. Güvenlik bunu birkaç kez kayda aldı. Sonunda, kocam ödülü hak etmediğimi ve bu ödülün İran hükümetini devirmek için bana verildiğini ve aramızda şiddetli bir geçimsizlik olduğunu söyledi. Bu videoyu saat 20:30'da ulusal kanalda yayınladılar. İran'daki herkes bu saatte bu kanalı seyrederdi. Program başlamadan önce, “Ey İranlılar! Kahraman olduğunu düşündüğünüz kadına bakın. Kendisinin başka bir yüzü daha var. Gelin ve kocasının ağzından onun diğer yüzünü dinleyin” diye bir giriş yaptılar ve sonra kocamın konuşmasını yayınladılar. Herkesin bu videoyu görmesi için programı iki kez yayınladılar. Bu program hala YouTube'da bulunuyor. Ertesi hafta kocamı serbest bıraktılar. Ancak yıllarca ülkeden ayrılması yasaklandı ve sürekli bir şekilde sorgulandı. Ona benimle hiçbir şekilde konuşmamasını söylediler. Kocam bütün bunları hapisten çıktıktan sonra telefonda bana anlattı ve bana bir mektup yazdı.”

Şirin Ebadi, öldürülen gazeteci Evin Zehra Kazemi’nin duruşması için mahkeme salonuna giderken (Getty)
Ebadi'ye kişisel bir soru sormak için araya girdim ve “İtirafları duyduğunuzda kocanızla aranızda neler geçti. Videoyu izledikten sonra eşinize karşı öfke duydunuz mu? Onu kurban olarak mı görüyorsunuz yoksa bir hata yaptığını mı düşünüyorsunuz?” dedim. Soruma hemen yanıt verdi ve şöyle dedi:
“Kocamın bir komplonun kurbanı olduğunu çok iyi biliyordum ve ondan önce de bazı müvekkillerimin başına benzer şeyler gelmişti. Her seferinde bu konuda yüksek sesle konuşmalarını tavsiye ettim. Böylece herkesin İran devletinin faaliyetlerinden haberi olacaktı. Ancak bu konudan bahsetmekten utandılar ve anlatmaya hazır değillerdi. Fakat ben bu konuyu aynı zamanda Arapçaya da çevrilen kitabımda yazdım ve röportajlarımda dile getirdim. Böylece bu tür durumlara maruz kalan kimselerin yaşadıklarını anlatmaları için cesaret vermek istedim. Böyle şeyler hakkında konuşmadığımız sürece, güvenlik görevlileri bunları yapmaya devam edecek.”

Nobel Barış Ödüllü Ebadi, sürgün edilmeden önce Tahran'daki ofisinde (Getty)
Ebadi alaycı bir şekilde şu cümleleri kurdu: “İran devletinin her daim kötülükten menettiği söyleniyor. Bu nedenle bir kadın, başından bir tutam saç görününce tutuklanır ve cezalandırılır. Şimdi bir Müslüman olarak İran devletine şunu soruyorum: Baştan çıkarması için bir kadını bir erkeğe göndermek, bahsettiğiniz gibi kötülüklerden menetmek mi? Size göre kötülükten menetmek ne anlama geliyor?”
Ebadi’ye, “Bu temelde İran rejiminin İslami olmadığını, Şah rejiminin şu anki İran rejiminden daha iyi olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordum.
Cevap olarak, “Eğer iki rejimi karşılaştıracaksak, Şah rejiminin daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Çünkü en azından yaptığı şey İslam adına değildi. İslam adına kimseye işkence yapmadı ve İslam adına çalmadı. Elbette yolsuzluk ve hırsızlık yaptılar, fakat İslam adına değildi” dedi.
Zorunlu sürgün
Dr. Şirin Ebadi ile olan röportajımız şöyle devam etti:
Nobel Ödülü'nü alıp İran’a dönmenizin ardından yüzbinlerce İranlı tarafından karşılandınız. Görünüşe göre adınız İran rejimini endişelendirmeye başlamıştı. Çünkü sizi büyük bir hoşnutlukla karşılayan kalabalık bir topluluk vardı. İran rejiminin sizi destekleyen kalabalığın genişlemesinden endişe duymasından dolayı sizin imajınızı bozmaya çalıştığını düşünüyor musunuz?
- Evet. Baskıcı rejimler kendileri için bir risk oluşturduğunu düşündüğünü böyle şahıslar için bu tür operasyonlarda bulunurlar.
Bütün bu tacizler ve suikastçılar listesine girmeniz mi İran’ı terk etmenize sebep oldu?
- Hayır, bunlar İran’dan ayrılmamdan çok daha önceydi. Ayrıca ölümle tehdit edildim. Fakat İran'dan ayrılmamın nedeni hiçbir şey yapmama izin vermemeleriydi. Ofisimi kapattılar ve avukatlık ruhsatıma el koydular. İran'a gitmememin nedeni hapis korkusu değil. Daha önce İslam Cumhuriyeti'nde hapis yatmıştım. Bir keresinde, üniversite bahçesinde bir öğrenciyi öldürdüğü için polise şikâyette bulunduğum için hapse atıldım. Oysaki polisin tutuklanması gerekiyordu. Bir ay boyunca hapiste kaldım ve sonra 1,5 yıl hapis cezası aldığıma dair bir belge yayınladılar. Ancak uluslararası baskı yüzünden, özellikle de masum olduğum için, mahkeme kararı yeniden değerlendirdi ve para cezasına çarptırıldım.
Bu Nobel’i aldıktan önce mi yoksa sonra mı gerçekleşti?
- Nobel’den önce. Ülkeme faydalı olabileceğim bir yerde olmalıydım. Hapishanedeyken sesim kimseye ulaşamayacaktı. Fakat burada İran’da olup bitenler hakkında özgürce konuşabiliyorum. Bu yüzden yılda iki kez seyahat ediyor, İran'da neler olduğunu anlatmak için kitaplar yazıyor ve seminerler düzenliyorum.
Şu an Londra’da yaşıyorsunuz. İran rejiminin tehditleri nedeniyle hayatınız tehlikede mi?
- Evet, birçok kez tehdit edildim. Bundan dolayı kişisel olarak korunmamı teklif ettiler. Fakat bundan hoşlanmıyorum. Ölümün Allah’ın ellinde olduğuna inanıyorum.
Elinizde hâlihazırda İran’da mahkûm olanların veya siyasi tutukluların ya da tutuklu insan hakları aktivistlerinin bir listesi var mı?
- İran'ın tutuklular hakkında herhangi bir açıklama yapmaması sorun teşkil ediyor. Elimizdeki bütün bilgileri bu konu hakkında konuşmaya cesaret eden ailelerden ya da basında adı geçen isimlerden edindik. Güvenlik görevlileri konuşmamaları için aileleri korkutuyor. Tahminimize göre, İran'da yaklaşık bin kadar siyasi mahkûm ve şahsi inancından dolayı tutuklu bulunanlar var.
Hukuk dosyası... Dış baskılar ve iç problemler
Batı'nın İran'ı insan hakları konularında baskı altına almak için yapması gerekenleri yapmadığına dair bir inanç var. Sizce Batı yapması gerekeni yapıyor mu?
- Bu soruyu cevaplamadan önce Until We Are Free (Özgür Olana Dek) kitabımı zikretmek istiyorum. Daru’s-Saki yayınları tarafından Arapçaya da çevrildi. Kitapta kocam hakkında da anlattığım şeyler var. Bu kitabı okursanız her şeyi ayrıntısıyla görürsünüz. Bu konuda başka iki kitap daha var.
İran'daki insan hakları durumunun iyileştirilmesi halkın sorumluluğundadır. Batı ülkeleri yalnızca ekonomik çıkarlarını düşünür. İran yüzünden ABD, Batı, Çin ve Rusya'nın ne kadar silah sattığını görüyor musunuz? İran endişesinden dolayı olmasaydı bölge ülkeleri, Trump’la gerçekleştirdikleri kısa bir ziyarette yüksek miktarda silah satın alır mıydı? İran-ABD düşmanlığı sadece görünüşten ibaret değil, gerçekten düşmanlar. Fakat bu düşmanlık kimin çıkarına? Elbette silah tüccarlarının.
Devletlerarasındaki anlaşmazlıklar sadece silah tüccarlarının kazanmasına sebep oluyor.
İranlılar, İran’daki insan hakları sorununun Batı ülkeleri tarafından rejimi devirmek amacıyla siyasi amaçlarla siyasallaştırıldığını söylüyorlar.  İran'daki bu dosyanın siyasi şantaja alet olduğunu düşünüyor musunuz?
- Hayır! Öyle değil. İnsan hakları ile ilgili tüm konuşmalar belgelenmiştir. Bu konuda konuşan sadece Batılı ülkeler değil, Birleşmiş Milletler (BM) raporları da var.
İran içinde çok sayıda millet var: Araplar, Kürtler, Türkler, Azeriler, Beluçlar ve Farslar doğal olarak. İnsan hakları perspektifinden baktığınızda bu milletlerin kendi kaderlerini tayin etme ve bağımsızlık hakkına sahip olduğunu düşünüyor musunuz?
- Kendi kaderini tayin etmekle ne demek istiyorsunuz?
Bazı milletlerin talep ettiği gibi İran’dan bağımsızlık konusunda referandum düzenlenmesini kastediyorum.
- Buna tek başıma cevap veremem. Fakat İran’da olacak herhangi bir şeyin, referandum yoluyla olması gerektiğini düşünüyorum. Böylece insanlar, inançları hakkında özgürce konuşabilirler. Fakat şunu söyleyebilirim ki, Kürtler, Beluçlar ve Azeriler gibi İran halkları, uzun yıllar boyunca dillerini öğrenemediler. Bu onların taleplerinden biri ve garip olan şu ki İran anayasası da onlara bu hakkı veriyor. Anayasa izin veriyor, ancak anayasal bir hak bile olsa devlet bunu görmezden gelebiliyor.
İran rejiminin bölgeye müdahalesi
Toplantının sonuna yaklaşırken Arap komşularının İran'ın İslam devrimini ihraç etme ilkesiyle ilgili şikâyetlerini sordum. Bu ilke, İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerde dengesizliğe sebep oluyor ve Irak, Yemen, Suriye, Lübnan ve diğer ülkelerde huzursuzluklara yol açıyor.
Ebadiye, “İran'ın İslam devrimini ihraç etmek amacıyla Arap ülkelerindeki bölgesel müdahaleleri hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedim.
Ebadi bu sorumu şöyle cevaplandırdı:
“İran'ın diğer ülkelere müdahale etmesini şiddetle reddediyorum. Bunun bizim ulusal çıkarlarımız ile herhangi bir ilgisi yok. İran, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen'de çok para harcadı. Oysa İran halkının da bu paraya ihtiyacı vardı. Milli Eğitim Bakanına göre, okullarımızın yüzde 40’nın onarılması gerekiyor. Bu yıl üç okulda petrol sobası kullanmalarından dolayı yangın çıktı. Eğer radyant ısıtıcılar gibi modern şeyler kullanmış olsalardı böyle şeyler kesinlikle vuku bulmazdı. Neden bu parayı okul yapmak için harcamak yerine silah satın almak ve bunları diğer ülkelere göndermek için kullanıyorlar şaşırıyorum. Diğer ülkelerin işlerine müdahale etmenin bize bir faydası yok. Özellikle de bütün bu suçları işleyen Beşşar Esed gibi birinin yanında yer alınmasını anlamıyorum. Bir İranlı olarak ülkemin, kendi halkını öldüren Esed gibi bir adamın yanında yer almasından utanıyorum.”
Bazı Araplar bugün, Şah rejiminin -Arap ülkelerine düşman olmasına rağmen- bölgeye daha yararlı olabileceğini düşünüyor. En azından hâlihazırdaki delirmiş rejimin yerine akıllı bir düşman olacağını düşünüyorlar. Sizce, Şah'ın veya Humeyni'nin zihniyetinden hangisi bölgede bir tür istikrar yaratmaya daha yakın?
- İran'ın komşu ülkelerin işlerine müdahalesini reddettiğimi daha önce de söylemiştim. İran, yalnızca bölge işlerine müdahale etmekle kalmıyor, Afrika ülkelerinin işlerine de müdahale ediyor. Birkaç yıl önce Senegal, devletle savaşan gruplara silah taşıyan İran gemileri nedeniyle İran'la ilişkilerini kesti. Senegal’in İran’la ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. İran, devrimin diğer ülkelere taşınması adı altında Nijerya'ya bile müdahale ediyor. Kum şehrinde Mustafa Üniversitesi adında bilimsel bir kuruluş var. Burada İranlı olmayan öğrencileri eğitiliyor ve başka yerlere gönderiliyor. Bütün bunlar İran'ın çıkarlarına uygun değil. Paramızı silah almak ve diğer ülkelere göndermek yerine okullar ve hastaneler kurmak için harcamalıyız.
ABD yaptırımları
ABD’nin İran’daki yaptırımlar dosyasına bakalım. Yaptırımların rejimi sarsabileceğini düşünüyor musunuz? Yoksa sadece İran vatandaşına mı zarar veriyor?
- İran’a yönelik ekonomik yaptırımlara karşıyım, çünkü halkın yoksullaşmasına neden oluyor. Öte yandan, rejimin takipçileri bu yaptırımlardan yararlanıyor ve çok fazla kirli para elde ediyorlar.  Bu yaptırımlar İran'da ekonomik yolsuzluğu artırdı.
İran rejiminin hayatta kalabileceğini düşünüyor musunuz? Ekonomik baskı nedeniyle rejim çökebilir mi? Rejimin çöküşü için hangi senaryoları hayal edebiliriz?
- Ekonomik baskıların bu rejime son vereceğini sanmıyorum. Çünkü İran'ın dostları olduğunu biliyorsunuz. Çin, Rusya ve Hindistan her ne olursa olsun İran ile ilişkisini sürdürüyor ve petrol alıyorlar. İran zengin bir ülkedir ve buna dayanabilir. Rejimin nasıl yıkılacağına gelince, bu sadece İran halkı tarafından gerçekleştirilebilir. Devlet tarafından uygulanan şiddet günden güne İran halkı arasındaki memnuniyetsizliği arttırıyor. Son zamanlarda güney İran şehirlerinden birinde (Şuş) birkaç aydır maaşlarını alamayan işçiler fabrikadan çıktılar ve bir ay boyunca protestolarda bulundular. Güvenlik, pek çok kişiyi tutukladı. Bunlar arasında Bahşi adında genç ve çok aktif bir işçi de bulunuyordu. Serbest bırakıldıktan sonra, ciddi bir şekilde işkence gördüğünü söyledi.
Bana kendisi ile konuşma fırsatı verdiği için Şirin Ebadi’ye teşekkür ettim ve İran'a dönmeyi düşünüp düşünmediğini sordum. Kendisi bu soruya emin bir şekilde “İnşallah” dedi.

Şirin Ebadi Independent Arabia’ya konuşuyor



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”