Bender bin Sultan: Kral Abdullah, ülkedeki durumu düzeltmesi için Esed’e 200 milyon dolar gönderdi

Bender bin Sultan: Kral Abdullah, ülkedeki durumu düzeltmesi için Esed’e 200 milyon dolar gönderdi
TT

Bender bin Sultan: Kral Abdullah, ülkedeki durumu düzeltmesi için Esed’e 200 milyon dolar gönderdi

Bender bin Sultan: Kral Abdullah, ülkedeki durumu düzeltmesi için Esed’e 200 milyon dolar gönderdi

Independent Arabia’nın eski Suudi Arabistan İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan ile gerçekleştirdiği özel röportajın bir önceki bölümünde Beşşar Esed ile ilgili olarak Moskova tarafından Riyad'a sunulan dört öneriden bahsedilmişti.
Prens Bender bin Sultan bu bölümde, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in halkına karşı yaptığı zorbalıkların ve kimyasal silah kullanımının önlenmesi karşısında ABD eski Başkanı Barack Obama’nın takındığı kayıtsızlıktan bahsetti.
Prens Bender, ayrıca İngiltere eski Başbakanı David Cameron'un Prens’in Londra dışındaki çiftliğine yaptığı ziyareti ve kendisinden ‘Obama'yı harekete geçmesi hususunda ikna etmesi için Suudilerin olaya müdahil olmasını talep ettiği’ hikayeyi anlattı.
Obama’nın Esed’in aşırılıkları karşısındaki kayıtsızlığına geçmeden önce ilk kez Beşşar Esed ile Suriye'nin eski Başbakanı Riyad Hicab arasında yaşananlara ilişkin detaylar hakkında konuşan Prens Bender, Suriye devriminin genel atmosferi ve Beşşar hükümetinin tepkisi hakkında açıklamalarda bulundu. 


Suriye Başbakanı Riyad Hicab, Haziran 2012'de Beşşar Esed’in önünde yemin ederken (AFP)

Prens Bender ile gerçekleştirdiğimiz röportaj kolay değildi. Çünkü Prens ara ara konuyu değiştirir ve farklı şeyler anlatırdı. Dolayısıyla sonradan bunları tertip etmek oldukça karmaşık ve zor oldu. Prens ele aldığı meseleler hakkında uzun konuşuyor ve ne zaman biri hakkında konuşmaya başlasa, bir şekilde konuyu farklı bir noktaya taşıyordu. Beşşar ve Refik Hariri ile ilgili konuşmasının ardından  Obama'nın Esed rejiminin vahşiliği karşısında takındığı kayıtsız tavrı, Suudi Arabistan ve Suriye arasında yaşananları ve Kral Abdullah’ın Beşşar Esed’e nasihatlerine dair açıklamalarda bulundu.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bilindiği üzere Suriye’deki olayların başlangıcında, 12-13 yaşlarındaki bazı çocukların duvarlara devlet aleyhine bazı yazılar yazmaları gibi hadiseler vardı. Suriye güvenlik güçleri bu çocukları tutukladı ve onlara işkence yaptı. İşkence, bu çocuklardan birinin ölmesine sebep oldu. Sonrasında çocukların aileleri de çağrıldı ve onlardan bazılarına da işkence yapıldı. Bunun ardından Esed’e bağlı güvenlik güçlerine yönelik protestolar başladı. Protestolar ilk başladığında talep edilen şeyler arasında rejimin değişmesine ilişkin herhangi bir şey yoktu. Esed, bu protestoları bastırdı. Sonrasında diğer bölgelerde de Dera halkıyla dayanışma amaçlı gösteriler baş gösterdi. Fakat bu gösteriler sırasında da talep edilen şey rejimin değişmesi değil, güvenlik birimlerinin taşkınlıklarına son verilmesi ve birtakım önlemlerin alınmasıydı.”
Suudi Arabistan'ın gelişmeleri yakından takip ettiğini, olaylar karşısındaki tutumunu açıklamadığını ve delegeleri Esed'e göndererek durumu ve gelişmeleri kontrol etmesi için ne gibi önlemler alması gerektiğini söylediğini belirten Prens Bender, sözlerini şöyle sürdürdü:
Kral Abdullah’tan Beşşar Esed’e 200 milyon dolar

“Kral Abdullah Beşşar’a, olaylar çığırından çıkmadan önce durumun kontrol altına alınması için acil siyasi önlemler alması gerektiğini dile getirdiği bir mesaj gönderdi. Beşşar, bunu yapacağına dair söz verdi, fakat ne yazık ki baskıcı politikasını sürdürdü. Kral Abdullah ikinci kez Beşşar’a bir delege gönderdi ve durumun daha da kötüye gideceği hususunda kendisini uyardı. Beşşar’ın yanıtı, neler olduğunun farkında olduğu ve acil siyasi reform önlemleri alacağı yönünde oldu. Ancak bu ekonomik reformları ve ordunun maaşlarını yükseltmeyi gerektiriyordu. Kral Abdullah ona durumu sakinleştirmesi ve siyasi ve ekonomik sorunların üstesinden gelmesi için 200 milyon dolar gönderdi. Fakat Beşşar ve ‘halkı dahil tüm insanları aldatabileceğini düşünen tuhaf zekası’ hiçbir şey yapmadan parayı aldı. Bilakis halka yönelik baskıyı ve şiddeti artırdı. Sonra eski Başbakan Riyad Hicab, Esed’den ayrıldı ve kendisinden rejim içerisinde yaşananlara ilişkin çok acayip şeyler duyduk. Mesela Hicab, başbakanlık görevini üstlendikten sonra Beşşar'la yaptığı ilk görüşmede, Esed’e Deyr-i Zor’da yaşanan iç sorunları anlatmaya çalışmış. Deyr-i Zor halkından birtakım kimseler tarafından şehirde yaşanan işkence ve öldürme olayları hakkında edindiği bilgileri iletmiş. Beşşar buna cevap olarak, bu meselenin kendisini ilgilendirmediğini ve durumun kontrol altında olduğunu bildiğini söylemiş. Görüşmenin ardından Hicab’ın kanaati, ‘Dünya ve dünyada yaşananların bir vadide, Esed’in ise farklı bir vadide’ olduğu yönünde olmuş.”

  • “Suudi Arabistan Beşşar Esed’e iki kez mesaj gönderdi. Kral Abdullah ona durumu sakinleştirmesi ve siyasi ve ekonomik sorunların üstesinden gelmesi için 200 milyon dolar gönderdi. Fakat Beşşar bu parayı harcadı”. 

Prens Bender Obama’nın kayıtsızlığı meselesine geçmeden önce sözlerini şöyle tamamladı:
“Beşşar daha sonra roket ve patlayıcı variller ile Suriye şehirlerini vurmaya başladı. Bu durum Kral Abdullah’ı, bu kişiyle işbirliği yapmanın mümkün olmadığına dair ikna etti. Maalesef bugün tahrip edilmeyen ve insanların ölmediği herhangi bir ev, mahalle, köy veya şehir yok.”
Prens Bender Obama’nın kayıtsızlığı meselesine geçmeden önce sözlerini şöyle tamamladı:
“Beşşar daha sonra roket ve patlayıcı variller ile Suriye şehirlerini vurmaya başladı. Bu durum Kral Abdullah’ı, bu kişiyle işbirliği yapmanın mümkün olmadığına dair ikna etti. Maalesef, bugün tahrip edilmeyen ve insanların ölmediği herhangi bir ev, mahalle, köy veya şehir yok.” 
Obama'nın kayıtsızlığı ve Rus müdahalesi
Prens Bender,  Washington'ın harekete geçmeyeceğinden emin olunmasının ardından İran ve Rusya’nın hızlı bir şekilde Suriye’ye müdahale ettiğini söyledi. Obama yönetiminin nükleer anlaşma konusunda İran'la müzakere ettiği dönemde, Beyaz Saray’ın Esed’i defalarca birtakım kırmızı çizgilerin bulunduğu ve bunları aşmaması gerektiği konusunda uyarmasının sadece sözde kaldığını dile getiren Prens Bender, Rusya’yı ikinci ziyareti sırasında edindiği izlenimleri şöyle anlatıyor:
“Suriye'deki durumun bozulmasının ve Rusların ve diğerlerinin bölgeye müdahalesinin nedeni, Obama’ydı. Ruslar Obama'nın ciddi bir adım atmasını bekliyorlardı. Amerikalılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar ve Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün gibi büyük Arap ülkeleri ile bölgesel bir devlet olarak Türkiye, Esed’in aşırılıklarını durduracaklardı. Ruslar bu devletleri karşısına alacağı bir tutum takınmaktan çekindi. Fakat Obama'nın ciddi olmadığını hissettikleri an harekete geçti.”
Cameron’un Prens Bender’in çiftliğini ziyareti
Tesadüfen yaşanan bir olay ‘Riyad’ın Obama’nın hile yaptığından, bahsedilen kırmızı çizgilerin sadece bir söylemden ibaret olduğundan ve Esed’in patlayıcı varil ve kimyasal silahlarla sivilleri bombalamaya devam edeceğinden’ emin olmasını sağladı.
Londra dışında ailesinin yaşadığı bir çiftliğe sahip olan Prens Bender, şunları söyledi:
“İngiltere eski Başbakanı David Cameron, çiftliğin önünden geçmiş ve çocuklarımdan birini yanına çağırmış. Sonra beraber çıkmışlar ve evin önündeki küçük bir kulübeye gitmişler. Cameron’un yanında korumaları yokmuş. Oğlumla el sıkışmış ve kendisiyle biraz yürümek istediğini söylemiş. Cameron, oğluma, “Babanla görüşebilmenin bir yolu var mı?” diye sormuş. Oğlumda, “Evet” demiş ve nedenini sormuş. Bunun üzerine Cameron, “Ona, Obama'nın Suriye konusunda ciddi olmadığını, hiçbir şey yapmayacağını, Fransızlarla birlikte büyük çaba harcadığımızı ve Obama’nın bizi dinlemeyi reddettiğini söylemeni istiyorum” demiş. Cameron son olarak oğluma Suudi Arabistan’ın devreye girdiği takdirde bir hareketliliğin olabileceğini söylemiş. Cameron’un bu sözlerine cevap olarak oğlum, “Sayın Başbakan, babam bizi kendi işlerine karıştırmıyor. Bu nedenle size bu hususta herhangi bir söz veremem” demiş. Oğlum bana olanları anlattığında ona, en iyi şeyi yaptığını söyledim ve derhal bu durumdan Kral Abdullah’ı haberdar ettim. Kral Abdullah, bunun üzerine “Bu mümkün değil!” dedi. Bende ona bunun oğlumun sözleri olduğunu söyledim.”


David Cameron, Şubat 2015’te İngiltere'nin kuzeyindeki Anfield'de İngilizlerle konuşurken (Reuters)

Independent Arabia İngiltere eski Başbakanı David Cameron’un Ofisi ile irtibata geçerek bu hikaye hakkındaki yorumlarını sordu. Ofis, Başbakan Cameron ile Prens Bender’in oğlu arasında geçen görüşmeyi teyit etti, fakat dile getirilen ayrıntılar hakkında herhangi bir yorum yapmadı. İngiltere eski Başbakanı’nın Ofisi tarafından e-posta ile gönderilen cevapta, “Cameron’un başbakanlık yaptığı dönemde Prens Bender ile birkaç kez bir araya geldiler” ifadesi yer aldı.
Obama ve sahte vaatleri
Merhum Kral Abdullah bin Abdulaziz, Kraliyet Divanı’ndan Başkan Obama tarafından bırakılan çağrı hakkında Prens Bender’in bilgilendirilmesini istedi. Obama bu çağrısında, Esed’in halkına karşı işlediği suçlar ve Suriyeli sivillere karşı kimyasal kullanması karşısında bir tutum takınmak için iki gün mühlet istiyordu.
Prens Bender’e göre Obama, güvenilmezliği ve verdiği sözlere riayet etmemesi bakımından Esed’e dönüşmüştü. Fakat Obama hükümetindeki yetkililer, Şam rejimi tarafından Suriyeli sivillere karşı işlenen suçların önüne geçilmesi yönünde bir adım atılması için Suudi arabuluculuğunu istiyorlardı.
Prens Bender, o dönemki ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile olan bir görüşmesinden şöyle bir diyaloğu aktardı:
“Kerry, Obama'nın kırmızı çizgiler hakkındaki sözünü yerine getirmemesi halinde istifa edeceğini söylemişti, fakat bunu yapmadı. Prens Suud el-Faysal kendisi ile yaptığı bir telefon görüşmesinde şakayla karşılık olarak, “Şimdi bir vatandaş mı yoksa dışişleri bakanı olarak mı sizinle konuşalım?” dedi. Prens Faysal bu ifadesiyle, Obama’nın verdiği sözleri yerine getirmemesi halinde Kerry’nin istifa edeceğine dair olan sözüne imada bulunmuştu.”
Obama'nın Beşşar Esed’e karşı herhangi bir eylemde bulunmamasının detaylarından ilk kez bahseden Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) eski Direktörü David Petraeus ile Ürdün'deki bir toplantıda bir araya geldim. Petraeus bana, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Beşşar Esed’in aşırılıklarına ve kimyasal kullanımına son verilmesi yönündeki tutumu kabul ettiğini, fakat imzalanması için her harekete geçtiklerinde Obama’nın bunu ya görmezden geldiğini ya da ertelediğini söyledi. Bu durum sadece Rusları değil, İranlıları da Suriye’ye müdahale etme hususunda cesaretlendirdi. İran’ın Suriye’deki kazanımlarının Obama’nın Tahran’la yaptığı nükleer müzakerelerden kaynaklandığını gören Washington’ın müttefikleri bu durum karşısında şok oldular.  İran tarafının yaptırımları kaldırmayı umduğu bir zamanda İran ile nükleer anlaşma konusunda müzakerelerde bulunan Obama’nın bu müzakereleri bozacak herhangi bir adım atmak istemediğini keşfettik. Obama, İranlıların nükleer müzakerelerden çekilmeleri konusunda endişeliydi. Gariptir ki Fransa ve İngiltere, ABD ile birlikte gerçekleştirdikleri kapsamlı bir askeri harekatta, Suriye’deki kimyasal hedefleri vurmak üzere Kıbrıs'a askeri uçaklar gönderdi. Bu ciddi bir kanıttır. Amerikalılar gerek istihbarat gerekse de kimyasalların hedef alınması hususunda katkıda bulunacaklarını söylediler. Şu durumda Rusya'nın henüz müdahale etmediğini düşünün. Kral Abdullah, Obama'nın tepkisi ve hilesi karşısında şaşırdı ve bundan hoşlanmadı. Obama ile Kral Abdullah arasında gerçekleşen son görüşmede Fransa eski Cumhurbaşkanı Francois Hollande ve İngiltere eski Başbakanı Cameron da vardı. Toplantı 40 dakikadan fazla sürdü. Kral Abdullah Obama’ya, “Bir ABD başkanının bana yalan söyleyeceği bir güne tanık olmayı ummuyordum” dedi. Obama ise benimsediği tutumu savunmaya çalıştı.”
Obama’nın İngiltere ve Fransa’yı aldatması
Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Kral Abdullah’a Obama ile olan son görüşmesini şöyle anlatı:

“Elysee'de Obama'nın benimle konuşmak istediğini söylediklerinde, gerçekten Suriye'ye müdahale etmek istediğini ummuştum. Askeri sektör başkanları da dahil olmak üzere ulusal güvenlik görevlilerini çağrıyı dinlemeye ve daha sonra gerekenleri yapmaya çağırdım. Esed’in kimyasal silah kullanması karşısında Obama’dan net bir tutum sergilemesini bekliyordum. Fakat Obama’nın, “Onay için Kongre'ye geri dönmem gerekiyor. Bu biraz zaman alabilir” demesi karşısında şaşakaldım ve ona daha ne kadar bekleyeceğini sordum. Sonrasında görüşmemiz son buldu.”
Prens Bender’e göre Cameron, Obama konusunda hiç çaba sarf etmedi. Çünkü daha öncesinde bu konu hakkında kendisine bilgi verişmişti ya da bunu kendine has yollarla öğrenmişti.
Obama'nın İran ve Esed’e karşı tutumunun belirsizliğinin sebep olduğu Riyad ve Washington arasındaki güven kaybından dolayı Suudi yetkilileri, ABD yönetiminin attığı her adıma şüpheyle yaklaşıyordu. Prens Bender bu hususta başından geçen şöyle bir olayı anlattı:
“ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den bir çağrı aldığım sıra Cidde’deydim. Bana Kral Abdullah ile temasa geçmemi ve biraz sonra CNN’den açıklamalarda bulunacak Obama’yı izlemesini söylememi istedi. O sıra hiçbir şeyin olmayacağını biliyordum. Çünkü Amerikan istihbaratının başından, Cameron'dan ve herkesten Obama'nın müdahale etmeyeceğini duymuştum. Kerry’e Kralın haber kanallarını takip ettiğini ve Başkan Obama’nın Suudi Arabistan'ı ve bölgeyi ilgilendiren herhangi bir açıklama yapması durumunda bunun Arap haber kanallarından aktarılacağını söyledim. Ayrıca kendisine Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olduğumu hatırlattım ve kendisinin muhatabının Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal olduğunu belirterek onunla iletişime geçebileceğini söyledim. Bana Kral ile daha hızlı bir şekilde temas kurabileceğimi söyleyince, ben de ona bunun doğru olmadığını belirttim. 5 dakika sonra Prens Suud el-Faysal beni aradı ve "John seninle temasa geçti mi?" dedi. Ben de “Evet, bana fikrimi sordu. Ben de beni bu işe dahil etmemesini ve seninle iletişim kurmasını söyledim” dedim. Faysal bana Başkan Obama’nın ciddi olabileceği ve bir şeyler açıklayabileceği yönünde beklentimin olup olmadığını sordu. Faysal’ın bu sorusuna olumsuz yanıt verdim. Sonra bana Kral’ı haberdar edip etmemesi hususunda ne düşündüğümü sordu. Ben de ona, eğer onun yerinde olsaydım acele etmeyeceğimi söyledim. Haberlerin iyi olması durumunda zaten Kralın bundan haberi olacaktı.  Faysal bana, “Fakat bu ABD başkanının bir mesajı, nasıl olurda ulaştırmam” diye sordu. Ben de ona böyle bir şey söylemediğimi, fikrimi sorduğunu ve kendisine cevap verdiğimi söyledim.”
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kısa bir süre sonra, Başkan Obama CNN’e çıktı ve onay almak için Kongre’ye gideceğini söyledi. Sonrasında Prens Suud el-Faysal beni aradı ve bana danıştığı için Allah’a şükretti. Hemen ardından Kraliyet Divanı, Kral Abdullah’ın beni ve Prens Suud el-Faysal’ı çağırdığını söyledi.”
Obama ve Kral Abdullah arasında Suriye krizine ilişkin 4 görüşme!
Kral Abdullah ile Başkan Obama arasında geçen ve Suriye krizine dair olan 4 görüşmeden bahseden Prens Bender, bu görüşmeler ile ilgili şunları söyledi:

“İlk görüşme Dışişleri Bakanı John Kerry, ikincisi Savunma Bakanı Chuck Hagel ve üçüncüsü CIA Başkanı David Petraeus aracılığıyla gerçekleşti. Dördüncü ve son görüşmede ise Kral Abdullah Obama’ya, “Bir ABD başkanının bana yalan söyleyeceği bir güne tanık olmayı ummuyordum” dedi. Kral, Obama’nın bu tutumu karşısında şok olmuştu.”
Prens Bender, Obama ile görüşmeyi göz ardı ettiğini reddediyor ve kendisi ile görüşmemesinin sebebinin tamamen o zamanki koşullardan kaynaklandığını belirtiyor. Kendisine Obama ile görüşmesi için birkaç davet geldiğine ve her seferinde özür beyan ederek bunu kabul etmediğine dair söylentilerin olduğunu söyleyince, Obama ile görüşmediğinden dolayı pişman olmadığını söyledi.
Sudan ve F-5 uçakları
Prens Bender, Obama hakkında yapmış olduğu açıklamaların ardından, Obama'nın bölgeyi 20 yıl geri götürdüğünü ve ABD başkanlığı ile Ortadoğu bölgesini en kötü durumda bıraktığını dile getirerek, sözlerine son verdi.
Daha sonra ABD başkanları ile olan çalışmalarını anlatmaya başlayan Prens Bender, sözlerini şöyle sürdürdü;
“Washington’da askeri ataşe olarak görev yapmadan önce ABD Başkanı Jimmy Carter’la çalıştım. Kendisiyle Suudi Arabistan'da F-5 anlaşması üzerine çalışırken bir araya geldim. Beni tanıdı. Ona, ABD’deki askeri bir akademide kurs almak için geleceğimi söyledim. Büyükelçilik görevini henüz üstlenmediğim dönemde Carter, askeri akademiyi aradı. O sıra henüz eğitim almaya başlayalı çok olmamıştı. Akdeminin komutanı ABD Başkanı’nın arayıp da benimle görüşmek istediğini söylemesi karşısında şaşırmıştı. Carter bana kendisi ile güvenli bir telefonla iletişime geçmemi istedi. Ben de ona askeri akademide bir öğrenci olduğumu ve güvenli telefonumun bulunmadığını söyledim. Sonra generale ulaştı ve benim için güvenli bir telefon temin etti. Carter bana "Başım belada!" dedi. Carter’e neden başının belada olduğunu sordum.”
Prens Bender Carter ile olan telefon görüşmesi hakkındaki konuşmasına devam etmeden önce şu açıklamalarda bulundu:
“O sıra Sudan Devlet Başkanı Cafer Numeyri’ydi. Carter ve Kral Fahd ile Sudan Devlet Başkanı arasında Sudan'a F-5 uçakları satılması üzerine bir anlaşma imzalanmıştı. Uçakların bedelini Suudi Arabistan ödeyecek ve Sudan ise uçaklardan faydalanacaktı. Sudan Devlet Başkanı Cafer Numeyri Suudi Arabistan'a geldi ve Kral Halid ile görüşerek ona, “Amerikalılar sizin bize güvenmediğinizi düşünüyorlar. Bize parayı verirseniz ödemeyi yaparız” dedi. Kral, ona, parayı mı yoksa uçaklarımı istediğini sordu. Numeyri bunun üzerine asıl sorunun halkın gözündeki haysiyetle ilgili olduğunu söyledi. Suudi Arabistan Numeyri’ye 500 milyon dolar gönderdi ve uçaklar, bedelleri ödenmeksizin Sudan’a ulaştı. Amerikan tarafı, anlaşmanın bedelini neden ödemediklerini sorduğunda Sudanlılar, ödemelerini almak için Suudi Arabistan'a gitmelerini istediler ve Sudan’ın parası olmadığını söylediler.”


Sudan Devlet Başkanı Cafer Numeyri ve Suudi Kralı Halid bin Abdulaziz, 1976'da Sudan'a yapılan son ziyarette (Kaynak: Kral Halid Fotoğraf Albümü)

Bu açıklamaların ardından Carter ile olan telefon görüşmesine dönen Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Başkan Carter'la güvenli bir telefondan konuşmaya devam ettim. Satış belgesini Kongre'ye sunması gerektiğini, bunun anlaşma tutarı ödenmeden yapılamayacağını ve uçakların Sudan’a ulaşmasına rağmen herhangi bir ödemede bulunulmadığını söyledi. Carter’a derhal Suudi Arabistan'a gideceğimi ve Kral Fahd’ı bu durumdan haberdar edeceğimi söyledim. Kendisine durumu anlattığım zaman Kral Fahd bana böyle bir şeyi beklediğini söyledi. Kral Fahd, dönemin Maliye Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayl ile temasa geçti ve anlaşmanın bedelini ödemesini istedi. Bu olayın ardından ABD Başkanı Carter’ın yanında ayrı bir yer edindim. Benzer bir olayı Fransızlar ile de yaşadık. Yemen hava savunma sistemi ile ilgili olarak merhum Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e verdiğimiz meblağ Fransızlara ödenmedi. Bunun üzerine yine ödemeyi biz yaptık.”
Filistin-İsrail çatışması
Prens Fahd, Başkan Carter döneminde Veliaht Prens sıfatıyla ABD’yi ziyaret etti. Amerikalılar onu bir devlet başkanı gibi karşıladılar ve Beyaz Saray yakınlarındaki Blair House'da ağırladılar. Resmi akşam yemeğinin ardından Carter, Veliaht Prens ile yalnız görüşmek istediğini söyledi. Sonra balkona geçtiler ve Carter, Prens Fahd’a, “Filistin-İsrail çatışmasını çözmek ve birbirleri ile konuşmalarını sağlamak istiyorum. Bu konuda birlikte bir şeyler yapabileceğimizi düşünüyorum. Filistinlilerin 242 ve 338 sayılı BM kararlarını tanımalarını istiyorum. Buna karşılık Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Filistin halkının tek temsilcisi olarak tanıyacağım ve Washington'da bir ofis açacağım” dedi. Veliaht Prens Fahd, Carter’ın bu sözlerinden dolayı memnun oldu ve kulaklarına inanamayarak kendisinden sözlerini tekrar etmesini isteyerek, “Ekselanslarından tüm konuşmasını tekrar etmesini ve bir kağıt alıp tüm bunları kaydetmesini istiyorum. Bu söylediklerinizden emin misiniz? Biz bunu yıllardır istiyoruz fakat olmadı” dedi. Prens Fahd’ın bu sözleri üzerine Carter, bunu yapacağına dair söz verdi.”
Prens Bender bin Sultan, Prens Fahd’ın çok önem verdiği bu olay karşısında programını değiştirdiğini ve Washington’dan sonra tatilini geçirmek üzere İspanya’nın Marbella şehrine gitme planını iptal ederek, Suudi Arabistan'a geri döndüğünü söyledi. Kral Halid o sıra Taif’teydi. Prens Suud el-Faysal'dan Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile temas kurmasını ve kendisini Taif'e çağırmasını istedi.
Prens Fahd’ın elinde bir kağıt ile ülkeden ayrılmasının ardından Carter hükümetindeki yetkililerinin tepkisi hakkında konuşan Prens Bender şunları söyledi:
“Prens Fahd'ın Suudi Arabistan'a gelmesinin ardından ben, istihbarat başkanı ve savunma bakanı, Başkan Carter'ın cevabını bekliyorduk. Nihayetinde haber aldığımızda başımızı ellerimizin arasında aldık ve Carter’ın Amerika’nın bütün politikasını nasıl olup da değiştirdiğini sorduk. Amerikalı yetkililer, “İsrail’i tanıyana kadar Filistinlileri tanımayı reddediyorduk. Oysa sen şimdi iki kararı kabul ettikleri takdirde onları resmen tanıyacağımızı mı söylüyorsun” dediler. Bunun üzerine Carter, “Bu fikir aniden aklıma geldi. Prens Fahd’a söz verdim ve sözümün arkasında duracağım” dedi.”


Kral Fahd bin Abdulaziz, 1977'de Veliaht Prens olduğu sırada ABD Başkanı Jimmy Carter ile birlikte (Getty)

Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Ebu Ammar (Yaser Arafat) Taif'e geldi. Prens Fahd, Carter’la aralarında geçen konuşmayı kendisine anlattı. Ebu Ammar sevinçten yerinden sıçradı ve Prens Fahd’ı kucaklayarak, “Filistin'i kurtardın. Kudüs'ü kurtardın” dedi. Bunun üzerine Prens Fahd, “Teşekkür ederim. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Filistinlilerin çıkarına uygun olduğunu düşünüyorsanız, onları bundan haberdar edeyim. Değilse de olumsuz cevabınızı kendilerine ileteyim” dedi. Bunun üzerine Yaser Arafat, “O nasıl söz. Elbette” dedi. Sonra Prens Fahd, Yaser Arafat'tan bunu kabul ettiğini yazmasını ve imzalamasını istedi. Arafat, Prens Fahd’a bunu kimin ileteceğini sordu. Prens Fahd ise bu soruya, “Bu mesele için Amerika’ya gitmeye hazırım ve eğer yapamazsam Prens Suud'u göndereceğim” diyerek cevap verdi. Arafat bunun üzerine, Filistin Devrim Komutanlığı Konseyi’ne durumu bildirmek için kendisine iki gün mühlet vermesini istedi. Prens Fahd, “Anlaştık” dedi. Yaser Arafat bir uçak istedi ve Kuveyt’e gitti. ABD'nin Riyad Büyükelçisi John C. West, Kraliyet Divanı ile irtibata geçti ve Başkan Carter’ın bir cevap verip vermeyeceklerini sorduğunu iletti. 9 gün sonra Filistinli bir temsilci, Ebu Ammar'ın Carter’e yazdığı bir mektupla çıkageldi. Mektupta, “Fahd bin Abdulaziz ile yaptığınız anlaşmaya dayanarak, aşağıdaki şartlara göre hemfikir olduğumuzu ve 10 şartımızın olduğunu söylüyoruz” yazıyordu.
Filistin tarafından aldığı cevabın Prens Fahd’ı zor durumda bıraktığını ifade eden Prens Bender, Prens Fahd’ın Filistin tarafından bir cevap beklerken aksine bir düğümle karşı karşıya kaldığını ve bunu ABD tarafına açıklamak istemediğini belirterek şöyle devam etti:
“Kral Fahd, Arafat'ın mektubunu okudu ve ABD Büyükelçisi’nden Taif'e gelmesini istedi. Fahd, ABD Büyükelçisi’ne, Suudi Arabistan'ın teklifi incelediğini ve Filistinlilerin haklarını karşılamadığını düşündüğünü söylemesini istedi (bütün bunlar Filistinlileri suçlu çıkarmamak içindi). ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Filistinlilerin teklifi reddetmelerini memnuniyetle karşıladıklarını ve bunu kutladıklarını söylüyor. Bununla birlikte Camp David anlaşması imzalandı. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve Carter, Gazze ve Batı Şeria'da özerklik ile ilişkin anlaşma ekini desteklediler. Arafat şahsen bana bunun Oslo anlaşmasından 10 kat daha iyi olduğunu söyledi. Ben de ona, o zaman neden kabul etmediklerini sordum. Arafat bu soruma, “Hafız Esed, eğer bunu kabul etseydim beni terlikle döveceğini söyledi” dedi. Ayrıca “Suriye’den önce bu barış sürecine nasıl girilebilir” diyerek cevap verdi.
Filistin meselesi
Görünüşe göre Suriye ve Obama sorunu Prens Bender’i, ABD başkanları ile olan ilişkilerinin ayrıntılarını anlatmaya sevk etti. Prens Bender bir kez daha bu konuyu ele alarak şunları söyledi:
“Size söylüyorum, Washington'da 23 yıl geçirdim ve çalışmalarımın en az yüzde 60’ı Filistin meselesi ve Trablus kuşatması ile ilgiliydi.  Bir taraftan Kıbrıs’ta radyo aracılığıyla konuşma yapan Arafat ile telefonda görüşüyor, diğer taraftan ikinci bir telefonla Kral Fahd ve ABD Başkanı Ronald Reagan dönemindeki Dışişleri Bakanlarından George Schultz ile görüşüyordum. İsraillilerin Beyrut'a ilişkin çözümü tamamlamayacağına dair bir karar vardı. Alexander Haig o sıra Dışişleri Bakanıydı. Kral Fahd bana, Reagan ve Haig’in, kendisine Filistinlilerin Lübnan’dan çekilmeye hazır olduklarını ve İsrail’in Filistinlilerin tüm silahları bırakmaları şartının reddedildiğini bildirdiğini söyledi. Ayrıca gemilerde taşınamayacak her silahın müttefiklere verileceğini belirterek, ABD’nin 6. Filo’sunun Beyrut'tan yola çıkan ve İskenderiye'ye giden iki Filistin gemisinin herhangi bir saldırıya maruz kalmaması için onları korumasını istediklerini kaydetti.”

  • “Kontra meselesinden faydalanan Suudi Arabistan, Reagan'dan FKÖ'yü tanımasını istedi. Arafat daha önce olduğu gibi yine sevindi ve “Filistin'i kurtardın. Filistin'i kurtardın” dedi.”

“Filistinliler saldırıya uğradı ve Alexander Haig Reagan’a İsrail’in kendisini savunduğunu söyleyerek, bu saldırıyı haklı çıkarmaya çalıştı. Haig, saldırıyı Filistinlilerin başlattığını ve İsrail'in yaptıklarının bir tepki olduğunu söyleyerek, Reagan’a yalan söyledi. Reagan çıktı ve İsrail'in kendisini savunduğunu ve bu hakka sahip olduğunu söyledi. Prens Fahd, Prens Suud el-Faysal'a o sıra Almanya'da NATO toplantısında bulunan Reagan'la buluşmak üzere yola çıkmasını söyledi. Prens Suud el-Faysal, Haig’in de bulunduğu bir görüşmede Reagan’a olan biteni anlattı. Reagan, buna ‘her ülkenin kendisini savunma hakkı olduğunu’ söyleyerek karşılık verdi. Prens Suud el-Faysal, bunun doğru olmadığını, Filistinlilerin saldırıda bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine Reagan şaşırdı ve Haig’in kendisine olayı böyle anlattığını ve bunun neresinin doğru olmadığını sordu. Prens Faysal, “Dışişleri Bakanı size bunu mu söyledi? Lübnan’daki delegenize sorun, size detayları anlatacaktır” diyerek karşılık verdi. Reagan Prens Faysal’ın dediğini yaptı ve olan bitenin kendisinin anlattığı gibi olduğunu öğrenince Haig’e, “Şimdi git ve İsraillilere saldırılarını durdurmalarını ve geri çekilmelerini söyle” dedi. Bunun üzerine Haig gitti ve İsrail geri çekildi.”
Prens Bender, Beyrut ve Trablus kuşatması üzerine olan konuşmasına şöyle devam etti:
“Kral Fahd, öfkeyle beni aradı ve nasıl olur da İsraillilerin Filistin kamplarına ve Lübnan'ın güneyine saldırabildiğini söyledi. Sonra benden derhal Reagan’a gitmemi, kendisine uyuyakaldığını söylememi ve Schultz ile görüşmemi istedi. Kral Fahd'ın sözlerini harfiyen aktardım. Schultz'un yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Gülüyor muydu, şaşkın mıydı belli değildi. Bana, “Başkana söylememe gerek yok. Birlikte aşağı ineriz ve ben İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını, sen ise Trablus'taki Filistinlilere yönelik Suriye saldırısını kınarsın” dedi. Ona “Hayır, Arapların kendileri arasındaki meseleler ayrıdır” dedim. Bir çıkış yolu ararken hayret etmiştim. “Mesele aynı, prensip aynı. Filistinliler saldırıya uğradı. Nasıl oluyor da onları kınıyor ve bunları kınamıyorsun?” dedim.


Yasser Arafat, 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgali sırasında Lübnan'da bir Filistinli savaşçıyı selamlıyor (Getty)

İran-Kontra skandalı ve Filistin meselesi
Prens Bender’e göre ABD Başkanı Reagan, Kral Fahd'dan acil durum yardımı istedi. Suudi Arabistan da aynı şekilde bu durumdan Filistin davasına hizmet edilmesi ve FKÖ’nün tanınması hususunda istifade etti. Reagan, Kontra'yı komünizm ve komünizmin Nikaragua ve Küba'da genişlemesi karşısında finanse etmek istiyordu. Ancak Kongre’deki değişiklik ile birlikte Demokratlar kontrolü ele geçirdi ve Kontra fonunun onaylanması için 6 aydan fazla bir süreye ihtiyaç duyuldu.


ABD eski Başkanı Reagan 1986'da ulusal güvenlik danışmanının istifasını açıklarken (Getty)
  • “Washington'da 23 yıl geçirdim ve çalışmalarımın en az yüzde 60’ı Filistin meselesi ve Trablus kuşatması ile ilgiliydi.”

Başkan Reagan Kongre’yi ikna etmeye çalışıyordu, fakat onay gelinceye kadar finansman için Suudi desteğine ihtiyacı vardı. Prens Bender, Kral Fahd’a giderek kendisini bu durumdan haberdar etti. Prens, Macfarlane’ye ne kadar paraya ihtiyaçları olduğunu sormuş, o da kendisine “ayda 2 milyon dolar” demişti. Krallığa dönen Prens Bender bu durumu Kral Fahd’a anlattı. Bunun üzerine Prens Fahd, “Bu, herhangi bir Amerikalı işadamının ya da onlara bağış yapan birinin ödeyebileceği bir miktardır. Fakat bu bir fırsattır Bender” dedi.
Prens Bender, Kral Fahd ile aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarıyor:
“Bana yıl sonuna kaç ay kaldığını sordu. Ben de 6 ay kaldığını söyledim. Yıl sonuna kadar her ay için iki milyon… Dönemin Maliye Bakanından miktarı doğrudan Washington'daki hesabıma aktarmasını istedi. Bende bunun üzerine, kendilerinden bir hesap numarası alacağımızı ve parayı oraya havale edeceğimizi söyledim. Washington'a geri döndüm ve Macfarlane ile iletişime geçtim. Ona Kralın sadece iki ay değil bir senelik tutarı ödeyeceğini söyledim. İki gün sonra Başkan Reagan beni çağırdı ve gittim. O zamanlar Başkan Yardımcısı olan Baba Bush ve Schultz da onunla birlikteydi. Bana, “Los Angeles'ta oturduğumuz iki sandalyeyi hatırlıyor musun? Geldiğin zaman uçak anlaşması hususunda sizin için oy vermemi istemiştin ve ben Carter'a karşıydım” dedi. Bende ona, “Evet, evinizde oturduğumuz iki sandalyeyi hatırlıyorum” dedim. Bunun üzerine o iki sandalyenin Beyaz Saray’ın çatı katında olduğunu söyledi ve “Gel, gidip görelim” dedi. Bush ve Schultz bizim yukarı çıkmamız karşısında şaşırdılar. Yukarı çıktık ve bana “Bunlar, o sandalyeler” dedi. Sonra bana döndü ve “Sana teşekkür etmek istiyorum, ne demek istediğimi anla” dedi. Ben de ona, teşekkür etmeye gerek olmadığını ve ne demek istediğini anladığımı söyledim.


Merhum liderler Fahd bin Abdulaziz ve Ronald Reagan, 1985’te ilk Washington ziyaretinde. Fotoğrafın sağında Prens Bender bin Sultan, solunda ise Prens Suud el-Faysal görünüyor (Getty)

Prens Bender, Kral Fahd’ın Reagan’a Filistin sorunu konusunu açma talimatının ayrıntılarını şöyle anlattı:
“Kral Fahd, Başkan Reagan ile derhal Filistin meselesini görüşmem yönünde talimat verdi. Reagan ile görüşmemizde Dışişleri Bakanı Schultz, Savunma Bakanı Caspar Weinberger, Ulusal Güvenlik Başkan Yardımcısı Macfarlane ve elçilik yardımcılarından Rehab Mesud da vardı. Başkan Reagan, Kral Fahd'ın Amerikan yönetiminin Filistin davasıyla ciddi şekilde ilgilenmesi ve Yaser Arafat'ın temsil ettiği Filistin liderliği ile doğrudan diyalog başlatması ve barış sürecinin 242, 338 ve diğer uluslararası referanslar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini söyledi.
Prens, Oval Ofis'teki sahneyi şöyle anlattı:
“Dışişleri Bakanı Schultz, hareketlendi ve sandalyesinden kalkarak şöyle dedi: “Lütfen Sayın Başkan, bu Ortadoğu'daki politikamızda tam bir değişiklik anlamına geliyor.” Reagan, Schultz’un bu sözlerine karşılık, “Otur Schultz” dedi. Başkan Reagan’dan bana Kral Fahd’a yazılı olarak onay vermesini rica ettim ve Schultz tekrardan elini kaldırarak, “Sözlü bir mesaj aldık ve aynı şekilde karşılık verdik” dedi. Macfarlane, Rehab Mesud’un kulağına eğilerek, “Eğer ofisime nasıl ulaşacağınızı biliyorsanız oraya gidin” diye fısıldadı. Rehab, “Evet, biliyorum. Neden?” diye sordu. Macfarlane Rehab’a cevap olarak, “Yakında öğrenirsiniz” dedi. Toplantı sona erdi ve ikimiz de Macfarlane’nin ofisine gittik ve pencereden Dışişleri ve Savunma Bakanlarının ayrılmasını izledik. Sonra Robert Macfarlane geldi ve Reagan’ın görüşmek istediğini söyledi.”
Prens Bender’in anlattığına göre Reagan, Kral Fahd ve Suudi Arabistan'ın Kontro meselesi hususunda yanında olduğundan dolayı minnettardı. Başkan Reagan’ın yanına gittik. Bana, “Kral Fahd’ın imzalamamı istediği şeyi yaz” dedi. Kendi elimde Kral Fahd’a hitaben başkanın, Washington’un FKÖ’nün Filistinlilerin meşru ve tek temsilcisi olarak tanıdığını ve Tunus'ta doğrudan bir diyalog başlatacağını belirten bir mektup yazdım. Bu, FKÖ'yü bir terör örgütü olarak kabul eden Washington politikasında köklü bir değişiklik anlamına geliyordu. Ayrıca ABD yönetiminin, 242, 338 ve hatta mültecilerin geri dönüşleri ile ilgili olan 191 sayılı kararlar da dahil olmak üzere tüm şartları kabul ettiğini yazdım. Üçüncü olarak örgütten ve Ürdün hükümetinden temsilcilerin yer aldığı ortak bir Filistin-Ürdün heyetinin onaylandığını belirttim. Macfarlane mektubu aldı ve Reagan imzaladı.”
Bender bin Sultan, Yaser Arafat ve Suudi uçağı!
Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:

“Kral Fahd'ı aradım ve ona olan biteni anlattım. Benden doğrudan Tunus'a gitmemi ve Sayın Arafat'ı Başkan Reagan'la uzlaştığımız hususlar ile ilgili olarak bilgilendirmemi istedi. Kendisine durumu anlattığım zaman yerinde duramayan Arafat, “Filistin kurtarıldı. Filistin kurtarıldı” dedi ve doğrudan Kral Fahd'a giderek gösterdiği çabalardan dolayı kendisine teşekkür etmek istediğini söyledi. Ona Kral Fahd'ın, ortak bir heyet oluşturmak, süreci başlatmak ve Ürdün ve Filistinlilerin ortak çıkarlarıyla ilgilenmek için doğrudan Ürdün'e gitmek istediğini söyledim. Bu, Filistinlilerin bir daha asla israf etmemeleri gereken büyük ve önemli bir fırsattı.  Küçük bir özel Suudi uçağıyla Tunus'a gittim. Arafat’a, uçağımın onun emrinde olduğunu ve kendisini Ürdün'e götüreceğini söyledim. Yaser Arafat, Suriye ve Aden’deki diğer Filistinli grupların onay ve desteğini alması gerektiğini söyledi. Aden ile olan ilişkimiz, Küba birliklerinin varlığı ve Aden hükümetinin Marksist eğilimleri nedeniyle bir kriz döneminden geçiyordu. Arafat uçağı aldı ve Aden'e gitti. Bir aydan fazla Aden, Bağdat, Şam ve diğer birçok şehir arasında uçakla seyahat etmeye devam etti. Onu daha sonra hiç görmedim.”
Başkan Reagan’ın Washington’ın Filistin politikasını 180 derece değiştirdiğini dile getiren Bender, Dışişleri Bakanı Shultz’un başkanın aldatıldığını düşündüğünü kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Schultz, Başkan Reagan’a bıyık altından güldüğümü düşünüyordu. Elbette, Kontra meselesi ile ilgili anlaşmadan haberi yoktu. Dışişleri Bakanlığı personellerinden en düşük dereceli olan birini beni karşılaması için yönlendirdi. Bunu görmezlikten geldim. Ofisine gittik. Ofisinde sadece tek bir sandalye bulunuyordu. Bu durumdan oldukça utandığı belli oluyordu. Ben sandalyeye oturdum, o da karşımda durdu. Ona bölgedeki durum hakkındaki tutumlarını sordum. Bana bilmediğini söyledi. Öyleyse neden başkanı çağırıp ona sormadığımızı söyledim. Aslında Beyaz Saray ve başkana doğrudan bu soruları soruyordum. Elimizde Filistin davasını destekleyebileceğimiz Kontra meselesi vardı. Krallık o sıra Reagan’dan istediği her şeyi talep edebilirdi. Silah anlaşmaları veya Suudi Arabistan ile doğrudan ilgili olup olmamasının bir önemi yoktu. Kral Fahd, Filistin davasına hizmet etmek için bunu yapması gerektiğini düşünüyordu.”


Suudi Arabistan’ın eski Washington Büyükelçisi Prens Bender bin Sultan, 1987’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Ronald Reagan ile el sıkışırken (Getty)

Yaser Arafat hakkındaki konuşmasına devam eden Prens Bender bin Sultan, Riyad'ın Arafat'ın eylemleri karşısında şaşkına döndüğünü belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Arafat Amman’daki Filistinli heyete, Ürdün Kralı Hüseyin’e her şeyi söylemeyeceklerini, bilakis Suudilerin onları karşılamadığını söyleyeceklerini söylemişti. Kral Hüseyin, Yaser Arafat'ı ve Filistinli heyeti karşıladı. Daha sonra Kral Fahd'ı aradı ve ona Arafat’ın ve heyetinin yapmış olduklarını anlattı.”
Kuveyt'i kurtarma savaşından sonra
Suudi Arabistan ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında Yaser Arafat'ın Kuveyt'i özgürleştirme savaşındaki tutumu konusunda yaşanan anlaşmazlığa rağmen Riyad, sorunu tekrar çözmeye çalıştı ve ABD’ye barış süreci ve çözümleri hakkında mesaj göndermek istedi. Fakat kopuk ilişkilerin gölgesi altında bunun gerçekleştirilmesi mümkün değildi. Yaser Arafat ile aralarındaki ilişkilerin koptuğunu dile getiren Bender, Amerikalıların kendilerine Yaser Arafat’a ulaşmak istedikleri yönünde mesajlar gönderdiklerini belirterek, “Özellikle onların temsilcilerini çağırıyorduk veya daha sonra Filistinlilere bilgi veren Mısırlı kardeşlerimize durumu iletiyorduk. Neredeyse 1994 yılına kadar durum buydu” dedi.


Merhum Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz 1994’te Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile birlikte (Getty)

Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Barış görüşmeleri ve Başkan Clinton’un 1999 toplantısından 2000 toplantısına kadar olan girişimleri başladı. Zaman tükeniyordu. Tüm dosyanın yeni bir başkana ve yeni bir ekibe devredilmesi için sayılı günler vardı. Başkan, önünde imzalı bir anlaşma yoksa tamamlanmayan şeyi kabul etmek zorunda değil. 2000 yılının Kasım ayında George W. Bush ABD Başkanı, Colin Powell ise Dışişleri Bakanı oldu. İsrail ve Filistinli delegasyonlar ayrı ayrı müzakerelerde bulunuyorlardı. Filistinli heyete, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Kurulu Sekreteri Yasir Abdurabbu başkanlık ediyordu. Basında çıkan haberlerde, Dışişleri Bakanı Powell'ın İsrail heyetini karşıladığı bildirildi. Filistinliler benimle temasa geçtiler ve Yaser Arafat’ın benimle görüşmek istediğini söylediler. Sonunda Yasir Abdurabbu geldi ve “Başkan Bush konusunda iyimseriz. Bush ailesiyle iyi ilişkileriniz var. Colin Powell'ı, insanların, heyetlerin eşit olduğunu görmelerinin sağlanması için heyetimizle görüşmesi konusunda ikna etmenizi istiyoruz” dedi. Bende onlara konunun sadece formalitelerden ibaret olduğunu söyledim.”
Prens Bender bin Sultan, Suudi Arabistan’ın uygulamaya koymakta olduğu barış inisiyatiflerinin detaylarını anlatmaya şöyle devam etti:
“Kral Abdullah 1999 yılının Eylül ayında New York'ta bulunduğu sırada Yaser Arafat ile BM’de bir araya geldi ve müzakerelerin nasıl gittiğini sordu. Yaser Arafat, işlerin iyi gitmediğini söyledi. Kral ona “Emin misin?” diye sorunca, o da “Evet” dedi. Kral, Madeleine Albright’ın geleceğini ve konuyu onunla görüşeceğini söyledi. Arafat, Kral Abdullah'a teşekkür etti. Kral ona, Saddam’ın yanında olduklarından dolayı duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi. Yaser Arafat bunu duyunca konuyu geçiştirmeye ve unutturmaya çalıştı.”
Prens yine anlatısına bir ara verip barış anlaşmasının imzalanması sırasında meydana gelen bir olayı anlattı. Prens’in anlattığına göre olay şöyle cereyan ediyor:
“İmza töreni Beyaz Saray'da, İsrail Başbakanı İzak Rabin, İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve Yaser Arafat arasında gerçekleşecekti. Tüm büyükelçiler barış anlaşmasının açılış törenine davet edilmişlerdi. Beyaz Saray'da bir sahne kurulmuştu. Sahneye sırasıyla Peres, Rabin, Clinton ve Yaser Arafat çıkacaktı ve konuklar ‘u’ şekilde oturacaklardı. Sağ tarafta, işadamları ve bazı misafirler, ortada Kongre ve solda diplomatlar bulunacaktı. Bende onların arasındaydım. Sahne arkasında o kadar çalıştık ki, en nihayetinde mesele Filistinlilerin lehine sonuçlandı. Her şey tamamlandığı ve artık imza töreninin başlangıcına yaklaşıldığı sıralarda Suudi Arabistan'a özellikle de Cidde'ye döndüm. Kendi kendime törene katılmaya gerek olmadığını düşündüm. Cidde'ye geldim. Batı bölgesindeki hava kuvvetleri komutanı beni havaalanında bekliyordu. Kralın beni aradığını söyledi. Kralın yanına gittim ve bana ne zaman geldiğimi sordu. Ben de daha yeni geldiğimi söyledim. Kral bana, “Clinton benimle temasa geçti, fakat sen gelene kadar kendisi ile temasa geçmek istemedim” dedi. Olumlu şeyler hakkında Kralı bilgilendirdim. Kral daha sonra ne istediğini sormak için Clinton ile irtibata geçti. Clinton, Kral Fahd’a barış sürecini ilerletmek için büyük çaba sarf edildiğini ve en nihayetinde İsrail Başbakanı’nın, Yaser Arafat’ın, İsrail Dışişleri Bakanının ve Suudi Büyükelçisi hariç dünya büyükelçilerinin bir araya geleceğini söyledi. Kral Fahd, manzaranın pek iyi olmadığını söyledi. Bunun üzerine Clinton, “Aksine bizim için oldukça güzel görünüyor. Suudi büyükelçisi hariç herkesi bir araya getirebileceğimizi söyleyecekler” dedi.”
Prens Bender olayın devamını şöyle anlattı:
“Kral Fahd, Washington'a dönmemi ve imza törenine katılmamı söyledi. Bende nasıl emrederlerse öyle yapacağımı ve fakat mürettebatın 4-5 saate ihtiyaç duyduğunu söyledim. Ayrıca Kral’a bu ve benzeri törenlerde birtakım geleneklerin bulunduğu ve gelenlerin ilk safta olanlar ile el sıkıştıklarını söyledim. Ben ilk diplomat olacaktım ve dolayısıyla İsrail Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile el sıkışmak zorunda kalacaktım. Bana, Yaser Arafat onları selamladığı zaman sen de aynı şekilde yap. Filistin meselesi hepimizi yordu. Yaser Arafat’ın selam vermesi helal oluyor da seninki neden haram olsun? Sen de diğerleri gibi selamlaş” dedi.”
Endişeleri dinmeyen ve aile içerisinde herhangi biri tarafından suçlanmak istemeyen Prens Bender, babasının yanına gittiğini aktararak şöyle devam ediyor:
“Prens Sultan'a gittim ve ona durumu anlattım. Bana, “Geri dönmen mantıklı fakat imza töreninde bulunamaman doğru değil. Yaser Arafat tokalaştığı sürece sen de tokalaş” dedi.
Prens Bender imza törenine katılmamayı umuyordu, fakat Başkan Clinton'ın Bender’in orada bulunmasına ihtiyacı vardı.
Arafat'ın öpücükleri ve Clinton'ın endişesi
Prens Bender imzalar atılmadan önceki sahneyi tamamlamak üzere anlatısını sürdürdü. Başkan Clinton’un, onlarla çalışan tek ABD başkanı olduğunu ve erken uyumadığını dile getiren Bender, Clinton’un çoğu zaman fırsat buldukça küçük bir grupla bir araya geldiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bende bu gruplardan birindeydim. Ya kağıt oynuyorlar, ya film izliyorlar ya da sigara içiyorlardı. Washington’da geç saatlerde eve ulaşır ulaşmaz Beyaz Saray’ın beni istediğini söylediler. Başkan Bill Clinton ile temasa geçtim. Bana benden iki tane isteği olduğunu söyledi. Başkan Clinton’un istekleri konusunda endişeliydim ve barış görüşmelerine başlamadan önce hemfikir olan kimseler arasında bir anlaşmazlık çıktığını düşündüm. Clinton, taleplerin kişisel olduğunu söyledi. Clinton’un taleplerinden ilki, geldiği zaman kendisini Yaser Arafat’ın öpmemesiydi. Bana, “İnsanlar beni Yaser Arafat'ı öperken görürse seçimleri kaybederim” dedi. Kendisi ile doğrudan irtibatım olmadığı için bunu kendisine iletemeyeceğimi söyledim. Tekrar rica etti. Sonra İncil’den ve Tevrat’tan barış işe ilgili birer ayet seçtiğini söyledi ve benden de konuşmasına eklemek üzere Kuran’dan böyle bir ayet söylememi istedi. Başkan Clinton'a “Ben bir din adamı değilim, tabiyim ve dini görevlerimi yerine getiriyorum. Ancak başkalarına sorabilirim” dedim. Benden ayeti İngilizce yazdırmamı rica etti. Elçilikteki İslami ilişkiler departmanı başkanı Macid el-Ğaşyan’ı aradım ve ona sordum. O da bana, “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir (Enfal 61)” ayetini söyledi. Ona ayeti yazdırmasını ve tercüme etmesini söyledim. Clinton'un kişisel isteği bende bir şaşkınlık yaratmıştı. Filistinlileri aradım ve Yaser Arafat ile görüşmek istediğimi söyledim. Beni memnuniyetle karşıladılar. Ulaştığım zaman Yaser Arafat'ın öpücüklerinden payımı aldım. Meclise girdik. İçerisi insan kaynıyordu. Ulaştıkları neticeden dolayı onları tebrik ettim ve kendisi ile yalnız görüşmek istediğimi söyledim. Yaser Arafat’a, “Kral, Saddam’a olan tavrınız hakkındaki duygularımızı bildiğinizi söyledi. Fakat şehrin onuru için, Filistin için her şeyi yapmaya hazırız. Kralın senden bir isteği var. Bu tarihi anın televizyonlarda kaydedileceğini bilmelisin. Müslümanların ve Arapların hepsi bunu izleyecek” dedim. Sonra Kral’ın, Yaser Arafat’a, “Ağırbaşlı ol ve elini Rabin ve Perez’e uzat” dediğini söyledim. Arafat “Kesinlikle” dedi. Sonra Arafat’a bunları Clinton’a da söylediğimi belirttim. Bana Clinton'ı öpmesi ve ona teşekkür etmesi gerektiğini söyledi. Bende ona bunu yaptığı takdirde Krallığın gelmeyeceğini söyledim. Ondan bunu diğerlerine de iletmesini istedim ve onu gerçekten ikna ettim. Bana bunu yapmayacağına dair söz verdi.”
Burada görevin tamamlandığı belirten Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Ancak diğer taraftan Clinton, Yaser Arafat'ın barış hususunda anlaşıp anlaşmadığını öğrenmek için bekliyordu. Eve geldim ve Beyaz Saray’dan üç kez arandığımı gördüm. Clinton benimle konuştu ve sarılıp öpüşmemeyi kabul edip etmediğini sordu. “Evet” dedim ve kendisi ile öpüşme fırsatını kaçıracak kadar yakınlaştığı durumda sarılmasına engel olmak için tedbir almasını önerdim.”
Prens Bender’in talebi ve İsrail Başbakanı ile el sıkışması
Prens Bender’e göre Clinton diğer talebi bekliyordu. Clinton'a diğer meselenin benim protokolüm dahilinde olduğunu söyledim. Ona, Arap elçilerinin yanımda olmasını istediğimi, Suriye büyükelçisi de dahil olmak üzere yanımda oturacak bazı elçileri seçeceğimi ve böylece herkesin eşit bir atmosferde hareket edeceğini söyledim. Gerçekten de öyle oldu.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Barış süreci sona erdiğinde, önce Arafat, ardından Clinton ile el sıkıştım. Aniden Rabin önümde belirdi ve elini uzatmadı. O bana bakıyor, ben de ona bakıyordum. Clinton geldi ve bir şeyler olduğunu hissetti. Bir elini Rabin'in omzuna koydu ve diğer elini ise benim omzuma koymaya çalıştı.  Rabin, beni tanıdığını ve AEW&C ve F-15’ler ile ilgili olarak benim hakkımda çok şey duyduklarını dile getirdi. O ara elini uzattı ve el sıkıştık.”
Bir önceki gece, Prens Bender ve bazı Arap büyükelçileri arasında davet ve katılım savaşı söz konusuydu. O zamanki Suriye Büyükelçisi Velid Muallim’in gelmeyi düşünmediğini dile getiren Bender bin Sultan şu açıklamalarda bulundu:
“Önceki gece Velid Muallim’e katılmasını söyledim. Fakat Washington’dan ayrılacağını söyledi. Ben de ona, Camp David'de onlarla oturduğunu hatırlatıp katılması için ısrar ettim. Ona Dışişleri Bakanı Faruk Şara’yı ya da Devlet Başkanı Yardımcısı Abdülhalim Hüddam’ı arayacağımı söyledim. Bana “Eğer beni ararlarsa asla kalmam. Kastımı anladın mı?” dedi. Ben de ona kastını anladığını söyledim ve Hafız Esed’i arayarak ona anlattım. Hafız, Velid’e katılmasını iletmemi söyledi. Ben de kendilerinin bunu ona söylemesini istedim. Esed bana sorun yok dedi ve sonra Velid Muallim ile konuştu. Muallim bana, “Seninle birlikte katılmamı söyledi” dedi. El sıkışma zamanı geldi. Sıra Velid Muallim’deydi. Rabin’le el sıkıştı. Muallim televizyonda görünmemek için tören kitapçığıyla yüzünü kapattı. Bu fotoğraf karesi hala mevcut.”
Prensin talebinden sonra Powell’ın Filistinlilerle görüşmeyi kabul etmesi
Prens yine 1994’ten 1999’un sonlarına atladı ve şunları anlattı:

“Colin Powell'ı aradım. Onu 1978'den beri tanıyorum. Colin'e bir soruna neden olduğunu söyledim. Bana başının ağrıdığını söyledi. Bende ona, “İsrail lobisi başkana baskı yaptı ve benim kendileri ile görüşmemi istediler. Şimdi de sen mi bana baskı yapmak istiyorsun? Buyur” dedim. O da, “Tamam. Olanları aklına getir. Bunu, yeni Amerikan yönetiminin ve Bush ailesinden olan başkanın Suudiler isteyinceye kadar bizimle buluşmayacakları yönünde yorumladılar. Bazı Filistinli yetkililerin komploları göz önüne alındığında ise farklı bir yoruma ulaşırız. Bu yorum, bir ay sonra ayrılacak birisiyle nasıl imza atılabileceği ve Bush’un bu konuda en iyi kişi olduğu yönünde” dedi.”

  • “Bender bin Sultan: Yaser Arafat Filistin davasına karşı bir suç işledi ve Obama'nın politikaları bölgeyi 20 yıl geriye götürdü”

Prens olayı şöyle tamamladı:
“BM’ye geldiğimizde Kral Abdullah bana oldukça kızgındı. “Anlaşmanın iyi olduğunu ve birdenbire Filistinlilerin hiçbir şey olmadığını söylediğini nasıl bana söyleyebilirsiniz? Suud el-Faysal’a gelmesini söyle” dedi. Ben ve Suud el-Faysal, Albright ve Dennis Ross ile beraber oturduk. Albright, Kral Abdullah’ı selamlamaya gitmeden önce Kral onun sözünü kesti ve “Barış süreci için gerçekten destek istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” diye sordu. Albright ve Dennis şok olmuşlardı. Albright bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi. Bunun üzerine Kral, “Onlara bir anlaşma sunmadığınız doğru mu?” diye sordu. Albright bunun doğru olmadığını söyleyince Kral, Yaser Arafat’ın kendisine böyle anlattığını söyledi. Madeleine, Yaser Arafat’ın yalan konuştuğunu söyledi. Kral bize döndü ve bunun makul olup olmadığını sordu. Suud el-Faysal, “Bu, Yaser Arafat’ın söylediği ilk yalan değil” dedi.”
Waldorf Astoria buluşması ve görüşmelerin haritaları
Kral Abdullah ile Madeleine Albright arasındaki gerilim ve Albright'ın bunun doğru olmadığını ispat etme girişiminin ardından Kral Abdullah’ı New York’taki ünlü Waldorf Astoria Otel’e davet etti ve “Sana haritaları ve yeni anlaşmayı göstereyim” dedi.
Prens Bender, Madeleine’nin ağzından yaşananları şöyle anlatıyor:
“Albright, “Sadece Bender’in ve Dennis Ross’un toplantıya katılmalarını şart koşuyorum. Resmi tercümanlar bile bulunmasın” dedi. Kral biraz düşündükten sonra bunu kabul etti ve oteldeki bütün odalar tutuldu. Otelde oturduğumuz en büyük salonda bilardo ve yemek masası bulunuyordu. Albright, Krala, “Yemeğe başlamak ister misiniz?” diye sordu. Kral ise bunu reddetti ve ayrıntılar hakkında bilgi edinmediği sürece iştahının açılmadığını söyledi. Albright, Batı Şeria’nın yüzde 98’inin Filistinlilere iade edileceğini gösteren haritalar sundu. Planda, Batı Şeria’nın Ürdün sınırında 10 yıl boyunca Birleşmiş Milletler (BM) bayrağı altında İsrailli, Filistinli, Amerikalı ve Ürdünlü subayların bulunduğu 6 ya da 7 gözlem merkezi kurulması yer alıyordu. Albright, “Kudüs. İsrailliler Batı Şeria’nın güneyine yüzde 2 oranında bir ekleme yapcaklar. Böylece yüzde 100’e tamamlanır” dedi. Kral Abdullah, Albright’ın sözünü kesti ve ona, “Bir saniye, Yaser Arafat kabul etse bile biz kabul etmeyeceğiz...” dedi. Albright’ten açıklamayı tamamlamak için müsaade istedim ve detayları açıkladım. Birdenbire Kral bana döndü ve tercümenin doğru olup olmadığını sordu. ABD hükümetinin danışmanı ve Beyaz Saray resmi mütercimi Cemal Hilal, tebessüm ederek çevirinin doğru olduğunu söyledi.”


Suudi Kralı Abdullah bin Abdulaziz, Eylül 1998’de Dışişleri Bakanlığı’nda Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ı karşılarken (Getty)

Oğul Bush’un Filistin hakkında ne düşündüğüne dair nabzının yoklanması
Suudiler, Filistinlilerin Clinton dönemi müzakerelerini çözmeyeceklerinden endişe duyuyorlardı. Çünkü herkes için zaman tükeniyordu. Prens o anları şöyle anlatıyor:
“Venezuela’dayken Kralın aklında oğul Bush’un nabzını yoklamaya dair bir fikir geldi. Bu Kasım 2000’de gerçekleşti. Bununla Bush’un anlaşmayı iptal etmemesi ve anlaşmanın Clinton tarafından yapıldığını söylememesi gibi hususlar değerlendirilecekti. Kendisine “Sayın Başkan!” diye seslendim. Bana henüz başkan olmadığını, seçildiğini fakat bilfiil göreve başlamadığını söyledi. “Beyaz Saray, önünüze söylenildiği gibi bir resim mi koyuyor?” diye sordum. Nitekim Ulusal Güvenlik Konseyi, günlük olarak başkana sunulan özetin bir suretini çiziyor. Ulusal güvenlik danışmanı, seçilen başkana gidiyor ve eğer varsa pozisyonlardaki çatışma noktalarını açığa kavuşturuyor. Bana, “Evet, bana bir özet verirler” dedi. Ben de ona, “Size Filistin ile İsrail arasında üzerinde çalıştıkları anlaşmanın konunun bir özetini verdiler mi?” diye sordum. Benden kendisini dikkatle dinlememi isteyerek şunları söyledi; “İlk olarak, Clinton ile aynı fikirde olduğum hiçbir şey yok. İkincisi,   babamın yeniden seçilmesi gerekiyordu, Clinton’un değil. Üçüncüsü, her zaman bir başkanımız var ve şu an başkan benim. Bunun dışında belirlediğim politikalar yok, fakat nasihatlerde bulunabilirim. Benimle irtibata geçmeni tavsiye edenlere, başkan oldukları zaman iki şeye bağlı kalmalarını söyle. İlk önce Bill Clinton değilim ve telefon konuşmalarından nefret ediyorum. Ayrıca Camp David, bir buluşma yeri değil dinlenme yeridir. Bu, uzun telefon konuşmalarıyla bilinen Clinton'un bir önerisiydi. İkincisi ise Filistinliler ve ABD Başkanı arasında bir anlaşma imzalandıysa bunu kutluyorum. Aksi taktirde başkan olursam ve anlaşma henüz imzalanmadıysa, sıfırdan başlayacağım.”
Son dakikalar ve kaçırılan fırsat
Venezuela’ya yapılan resmi geziden, Veliaht Prens Abdullah bin Abdulaziz’in Suudi Arabistan’a dönüşünden ve Clinton’ın Beyaz Saray’dan ayrılmasının yakınlaşmasından sonra Prens Abdullah, Bender bin Sultan’ı aradı ve Aspen'deki çiftliğine imada bulunarak “Dağda mısın?” diye sordu. Prens Bender hikayenin geri kalanını şöyle anlatıyor:
“Prens Abdullah bana Washington'a gitmemi ve Yaser Arafat’ın birtakım sorunlar olduğundan bahsettiğini söyledi. Mısır Büyükelçisi Nebil Fehmi’nin beni evde ziyaret etmesini istedim. Washington’daki Ritz-Carlton Oteli'nde Yaser Arafat’ı ziyaret ettik. Bize meselenin sonuçlandığını ve anlaştıklarını söyledi. Kendisine tebriklerimizi ilettik. Ama biz haberleri görmedik. Bize, “Hayır, güvenlik için önemli olmayan basit bir nokta var. George Tenet (eski CIA direktörü) buraya gelecek ve Arapça ve İngilizce metin birbirine mutabık olacak” dedi.”
Prens, Yaser Arafat’ın bunu duyduğunda, işlerin ters gittiğini hissettiğini belirterek şöyle devam ediyor:
“Yaser Arafat’ın ilk söylediği şey buydu. Nebil Fehmi’ye baktım ve “Binlerce kez mübarek olsun Yaser Arafat! Kralla konuştuğum zaman onu bundan haberdar edeceğim” dedim. Arafat bunun üzerine, “Ondan önce bir isteğim var. Kralın Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Fas Kralı Hasan ve Ürdün Kralı Hüseyin ile temas kurmasını ve bir araya gelmeleri hususunda ikna etmesini istiyorum. Rabat, Kahire ya da Riyad'a gidiyorum. Böylece bana bir Arap örtüsü verirler” dedi. “İmzaladıktan sonra mı?” diye sordum, “Evet” dedi. 10 dakika sonra George Tenet geldi ve gerekli düzenlemeleri yaptık. Sonra ona, bunun Kralın talebi olduğunu ve Aspen'den geldiğimi söyledim. Kendilerini tebrik ettim ve ailemin yanına Aspen’e gitmek üzere müsaade istedim. Yaser Arafat reddetti ve kalmam hususunda ısrar etti. Bende ona, Nebil Fehmi’nin Mısır'ı temsil ettiğini, Mısır'ın hepimizi temsil ettiğini, Arap dünyasının kutbu ve dünyanın anası olduğunu söyledim. Bu arada bana eşlik eden bir Suudi güvenlik görevlisi elinde bir kağıt ile geldi ve müsaade isteyerek, Beyaz Saray'ın acil bir çağrıda bulunduğunu söyledi. Yaser Arafat odadaki telefonunu kullandı. Sonra “Prens Sultan ile konuşmak istiyor” dedi. Özür diledim ve dışarı çıktım. Clinton'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger benimle konuştu ve “Onunla birlikte misin?” diye sordu. Ona koridorda olmadığını fakat ondan ne söylemek istiyorsa anlatmasını istedim. Bana, “Zaman aleyhimizde işliyor. Eğer önümüzdeki saatler içerisinde gelmezse, Başkan Clinton yeni yıla kadar tatile çıkmış olacak” dedi. Ona, “Yaser Arafat kabul ettiğinizi söylüyor” dedim. Cevap olarak, “Yalan söylüyor. Clinton benimle konuştuğu zaman sinirliydi” dedi. Ona daha fazla bir şey yapamayacağımı söyledim. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, anlaşmadan ayrıldı. Bunun üzerine onu tehdit etti ve böyle bir şey yaptığı takdirde bazı tedbirler alınacağını söyledi. Bush'u aradım ve beni teyit etti. Ona Filistin devlet başkanının kendileriyle hemfikir olduğunu söylediğini ve imzaladıktan hemen sonra George Tenet’in geleceğini ve sonra geri döneceğini söyledim. Clinton bana, George Tenet’in Yaser Arafat’a gittiğini ve geri döndüğünü söyledi! Bu hile ve şeffaflık yoksunluğu karşısında şok oldum ve Yaser Arafat'ın bana nasıl olup da yalan söylediğini merak ettim. Neden anlaşamadılar?”
Prens Bender, Yaser Arafat’ın, anlaşmanın mükemmel olması halinde üç hafta bekleyeceğini, oğul Bush’un geleceğini, Suudilerle olan ilişkisinin iyi olacağını ve Filistinlilerin Batı Kudüs ve Doğu Kudüs de dahil olmak üzere mevcut anlaşmada belirtilenlerden daha fazlasını alacağını düşündüğünü belirterek şöyle devam etti:
“Yine Yaser Arafat'a gittim ve “Yaser Arafat, yine de tebrik ederim. Allah yardımcınız olsun ve Filistinlileri uzlaştırsın. Ameller niyetlere göredir ve herkes için niyet ettiği kadarı vardır” dedim. Yaser Arafat bana, “Suudi Arabistan'ın desteğinden müstağni kalamayız” dedi. Ona tüm desteğin kendileri ile birlikte olduğunu söyledim ve veda etmek istedim. Sonra bir veda kavgası gibi bir şey oldu. Bana eşlik eden gardiyanlar bir kavga çıktığını düşündü. Onlara endişe etmemelerini ve Arapların veda etme tarzının böyle olduğunu söyledim. Bana eşlik eden kimselerden asansörü çağırmalarını istedim ve ona, “Allah’a emanet. Nebil Fehmi burada. Görevi yerine getiriyor ve hepimizi temsil ediyor” dedim. Arabada neredeyse ağlayacaktım. Amerikalılar geri çekilmemeleri için İsraillilere baskı yapıyorlardı. Bush, anlaşmanın uygulanmasında ısrar edeceklerini fakat Filistin tarafının saklambaç oynadığını söyledi. Arabadayken Kralı aradım ve ona olanları anlattım. Bana ailemin yanına gitmemi ve tatilimi tamamlamamı söyledi. Fırsat, anlaşma imzalanmadan sona erdi.”
Clinton dönemindeki barış anlaşmasının içeriği neydi?
Prens Bender’e göre anlaşma, BM, ABD ve İsrail de dahil olmak üzere tüm uluslar tarafından tanınan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını, Filistinlilerin talep ettiği tüm güvenlik düzenlemelerini, herhangi bir mültecinin bağımsız bir Filistin devletine geri dönmesini, mültecilerin geri dönüşünü desteklemek için bir fon oluşturulmasını, 20 yıl boyunca her yıl 50 bin mültecinin İsrail'e dönüşünü içeriyordu. Başkan Clinton, mültecilerin geri dönüş sürecine destek olmak için 20 milyar dolar yardım vaadinde bulunmuş ve Avrupa ülkelerinden, Japonya'dan ve diğer ülkelerden de benzer miktarlarda yardım sağlanması için çaba göstereceğine işaret etmişti. Kudüs ile ilgili olarak, Doğu Kudüs’ün bağımsız Filistin devletinin başkenti olarak kabul edilecek ve Doğu Kudüs’e ait olan mahalleler tespit edilecekti.
Suudi Arabistan tarafından keşfedilen sonraki sürpriz, Yaser Arafat'ın İsrail Başbakanı Ariel Şaron’la oğlu Umeyr üzerinden doğrudan temas kurmuş olmasıydı. Şaron onlara Ehud Barak hükümetinden daha iyi bir teklif sözü verdi.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tarihi fırsat sona erdi. Barak gitti ve Şaron geldi. Şaron döneminde Filistinlilere ve Mescid-i Aksa’ya olan oldu. Bundan dolayı Yaser Arafat'ın Filistinlilere ve Filistin davasına karşı suç işlediğini söylüyorum.”
RÖPORTAJIN 1.KISMI
RÖPORTAJIN 2. KISMI

RÖPORTAJIN 4.KISMI



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”