Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı
TT

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Bender, Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını anlattı

Independent Arabia’nın Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan ile gerçekleştirdiği özel röportajın dördüncü bölümünde Bender, Kral Abdullah’ın ABD eski Başkanı George Bush ile Texas Crawford'daki çiftlikte aralarında geçen konuşmaları anlattı.
Prens Bender bin Sultan, kendisi ile gerçekleştirilen özel röportajın üçüncü bölümünde Esed’in planladığı reformları gerçekleştirmesi için paraya ihtiyacı olduğunu söylemesinin ardından Suudi Kralı Abdullah bin Abdulaziz tarafından kendisine 200 milyon dolar gönderildiğini söylemiş, ayrıca Suriye devrimi başlangıcında Kral Abdullah’ın Esed’e gönderdiği özel elçiler ile ilgili ayrıntıları ortaya koymuştu.
Prens Bender bin Sultan, bu bölümde, Kral Abdullah bin Abdulaziz ile ABD eski Başkanı George Bush arasındaki anlaşmazlığın ayrıntılarını dile getirerek, Filistin meselesi hakkında konuşmaya devam ediyor. Ayrıca Prens, Katar, Katar eski Emiri Şeyh Hamad bin Halife, Katar eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim ve Kuveyt'in kurtarılması savaşından önce ve sonra onları bir araya getiren konular hakkında açıklamalarda bulundu. Ayrıca Suriye ve Irak'ta terör örgütü DEAŞ’ın kurulması ile ilgili kendisine yöneltilen suçlamalara ve 2010'dan bu yana Suriye'deki radikal gruplara yardımlarda bulunduğuna dair söylentilere değindi.
Bush'un çiftliği ve Filistinli yaşlı kadın meselesi
Kral Abdullah, henüz Veliaht Prens olduğu 2002 yılında ABD eski Başkanı George Bush’u ziyaret etti. Fakat bu defa Bush’un Texas Crawford'daki çiftliğinde bir araya geldiler. Prens Abdullah, Bush'u daha önce Beyaz Saray'da ziyaret etmişti. Bush, Suudi Arabistan'ı ziyaret ettiğinde, Kral Abdullah onu Cenadriye’deki çiftliğine götürdü. Bunun ardından gerçekleşen ikinci toplantının mekanı olarak ise Bush’un Texas Crawford'daki çiftliği tercih edildi.
Prens Bender bin Sultan Kral Abdullah ile Bush arasında gerçekleşen ikinci görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlatıyor:
“Kral’a çiftliğin bulunduğu Crawford’da havaalanı olmadığını ve oraya arabalarla gideceğimizi söyledim. Kral kabul etti ve öncesinde Baba Bush ile de görüşmek istediğini söyledi. Ben de ona protokol gereği önce devlet başkanıyla sonra diğeriyle görüşebileceğini söyledim. Misafirlerin karşılanması için tahsis edilen oğul Bush’un çiftlikteki evi küçük ve mütevazi bir evdi. Suudi heyeti ile ilgili düzenlemeler hususunda yetkililerle anlaştım. Kral Houston'a ulaştığı sırada kendisine Condoleezza Rice eşlik edecekti. Hatırladığım kadarıyla Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice da Bush ile birlikteydi. Girdiğimiz sırada George Bush kapıda Kral Abdullah’ı selamladı. Ev, mutfak ve yemek odası olan küçük ve mütevazı bir evdi. Girişte birçok özel güvenlik bölümü bulunuyordu.”


Suudi Kral Abdullah bin Abdulaziz, ABD eski Başkanı George W. Bush ile Texas Crawford'daki çiftlikte (Beyaz Saray arşivleri)

“Kral Abdullah'ın gelmesinden kısa bir süre sonra Bush, antika bir pikap ile çiftlikte birkaç dakika gezinmeyi teklif etti. Kral tercümeyi kimin yapacağını sordu. Bir süre düşündüler ve şakalaştılar. Sonra tercüman olarak beni seçtiler. Pikabın bagajı dışında yer olmadığı için tercümeyi camdan yapacaktım.”

  • “Çiftlikteki öğle yemeğinin ardından Kral Abdullah, İsrail askerinin Filistinli yaşlılara yaptığı saldırı hakkında konuştu. Sonra öfkelendi ve oturmayı reddederek aracın hazırlanması yönünde talimat verdi. Ortamı sakinleştirmeye çalıştık.”

“Ziyaretin ana hedeflerinden biri Filistin sorunu ve Arap-İsrail barış dosyasıydı. Kral Abdullah, bir İsrail askerinin Batı Şeria’dan yaşlı bir kadını yere attıktan sonra ayakları ile kadının ellerine ve omuzlarına basması ile ilgili bir haber görmüştü. Kral videonun ve fotoğrafların bir kopyasını muhafaza etmemizi ve ABD'ye gideceğimiz zaman yanımıza almamızı söyledi. Çiftliğe geçtik ve öğle yemeği için sofraya oturduk. Başkan Bush konuşmaya başladığı sırada Kral Abdullah araya girip şöyle dedi; “Bizim yemeğimiz bir parça et, patates ve sebzedir. Mutfak işleri ile eşim ilgileniyor. Öncelikle yemek yenilmesi ve sonrasında gerektiği kadar oturulup konuşulmasını söyler.” Kralın üstünde bir huzursuzluk vardı. Herkes çiftliğe girdiğinden beri Kralın her an bir şeyler söyleyeceğini ve herhangi bir tartışma başlamadan önce içindeki huzursuzluğu dile getirmek istediğini hissediyordu. Yemeği bitirdik ve Başkan Bush ortak meseleleri görüşmek üzere salona geçmeyi teklif etti. Kral öncelikle kendisi ile yalnız görüşmek istediğini ve benim de tercümanlık yapmam için kendileri ile bulunmamı istedi. Salona geçtik. Kral, “Yemeğe hürmeten konuyu açmak istemedim. Bir sahneye tanık oldum ki, kadınlara ve yaşlılara bir parça saygısı olan birinin bunu kabul etmesi mümkün değil” dedi. Sonra Kral Abdullah, İsrail askerinin Filistinli yaşlılara yönelik saldırıları hakkında konuştu ve bir İsrail askerinin Batı Şeria’dan yaşlı bir kadını yere attıktan sonra ayakları ile kadının ellerine ve omuzlarına bastığını söyledi. Bush, Kral’a bunu nerede gördüklerini sordu. Kral ise kendisine “Siz görmediniz mi?” diye sorunca Bush, televizyon izlemediğini, fakat bu durumu soracağını söyledi. Kral hemen benden videoyu ve İsraillilerin yaptığı çirkin davranışları gösteren fotoğrafları istedi. Bush bunları gördükten sonra, durumun oldukça tuhaf olduğunu söyledi ve fotoğraflara ve videoya dikkatlice baktı. Kral kendisine neyi görmeyi umduğunu sordu. Bush ise cevap olarak, “Kadının elinde bıçak veya tabanca olabilir mi?” diye sordu. Kral bundan rahatsız oldu ve Bush’a dönerek, “İnsan hakları ve insaniyet nerede kaldı? Arap ve Müslüman dünyasının bu adaletsizliği ve aşağılanmayı kabul etmesini nasıl beklersiniz” dedi. Kral Bush’a sorular sormaya devam ederek hissettiklerini dile getirdi ve sonra bana arabaları hazırlamamı söyledi. Bush, Kral’dan kalmasını istedi ama Kral reddetti. Kral’a, başkanın konuşmasını tamamlamak istediğini söyledim. Bana döndü ve “Git arabaları hazırla” dedi. Bush, Kral’ın Filistinli kadın hakkındaki haberden bu kadar etkilendiğini görünce şaşakaldı.”
Evin küçük olmasından dolayı herkesin tartışmayı duyduğunu dile getiren Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ve Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, odanın dışındaydılar. Onlara içeride tartışmanın başladığını söyledim. Powell, bunun imkansız olduğunu ve görevimizin Kral’ın buradan öfkeyle çıkmamasını sağlamak olduğunu söyledi. Ben de ona “Git ve kendin söyle” dedim. Powell, benden kendisine eşlik etmemi istedi. Araçların hazırlanmasını söyledikten sonra kendisine eşlik ettim. Kral’a dediği gibi yaptığımı ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın kendisine bir şeyler söylemek istediğini belirttim. Kral, Powell’a döndü ve “Sen de mi televizyon izlemiyorsun?” diye sordu. Powell, “Kimse bana bir şey söylemedi” dedi. Ona durumu anlattım. Sonra Powell, Kral Abdullah’a, “Bu benim hatam. Riyad’daki ABD Büyükelçiliği beni olaydan haberdar etti ve başkana göndermek için bir rapor hazırladık. Ancak başkan çiftlikte olduğu ve olay da devam etmediği için daha sonra başkana iletiriz dedik” dedi. Kral, “Senin hakkında iyi şeyler duyuyorum ve Kuveyt'in kurtarılması savaşından bu yana seni tanıyorum. Bize yalan mı söylüyorsun yoksa durum anlattığın gibi mi?” diyerek cevap verdi. Powell, “Size yalan söylemeye cesaret edemem” dedi. Kral bana döndü ve “Başkan Bush’a içimdekileri döktüğümü ve öğle yemeği için kendilerine teşekkür ettiğimi söyle. Babası ile görüşmem gerekiyor, bundan dolayı kendisine veda etmeliyim” dedi. Bush Kral’a konuyla kişisel olarak ilgileneceğine dair söz verdi ve sonuçlar ile ilgili olarak benim aracılığımla kendisini bilgilendireceğini söyledi.”
Baba Bush’u ziyaret
“Gergin bir atmosferin ardından George H. W. Bush’u ve eşi Barbara’yı ziyaret etmek için yola çıktık. Baba Bush’un ofisine ulaştığımızda bana, “George’un Prens Abdullah’ı kızdırdığını işittik. Kral’a eşim Barbara'nın oğlunu mazur görmesini talep ettiğini söyle” dedi. Bunun üzerine Kral Abdullah, bunun dostlar arasında yaşanabilecek normal bir durum olduğunu söyledi. Sonra Bush, “Şimdi George'u aramamın sakıncası olur mu?” diye sordu. George ile konuşan Kral Abdullah, annesinin kendisini mazur görmesini istediğini söyledi. Bunun üzerine George, Kral Abdullah’a teşekkür etti. Bu konuşmayı fırsat bilen Kral Abdullah, “Eziyet edilen Filistinli kadın da onlardan birinin annesiydi” dedi.”
Prens Bender bunun ardından, olurda ümmetin ve dinin en kötü düşmanlarına söz gelirse Kral Abdullah ve Suudi Arabistan'ın bu ziyaretle başlayan çabalarının bir terörist grup tarafından nasıl yok edildiğini anlatacağını söyledi.


ABD Başkanı George W. Bush, Körfez Savaşı’nın başladığını bildirdiği sırada (History sitesi)

Katar... Baba ve oğul ile arasındaki ilişkiler
Prens Bender’in Katar ile olan ilişkileri 1960’lara kadar uzanıyor. Gelgitlerle ve yaşanan birtakım hadiselerle çalkalanan ilişkiler Prens Bender’in 2012 yılında halihazırda Katar Emiri olan Şeyh Temim bin Hamad ile görüşmesine dek devam etti.
Prens bin Bender o günleri şöyle anlatıyor:
“Baba Emir olarak da bilinen Katar'ın eski emiri Hamad bin Halife ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, ben ve kardeşlerim Prens Halid bin Sultan ve Fahd bin Sultan, İngiltere'de birlikteydik. Sinemaya ve eğlence parklarına birlikte giderdik. 1965 yıllarıydı. Yaşlarımız genelde 15 ila 16 arasında değişiyordu. Çünkü bir yıl sonra Havacılık Akademisi’ne girdim ve o sıra 16 yaşındaydım. Riyad'daki askeri hastaneye gittim ve tüm koşulların sağlanabilmesi için yaşımı bir yıl büyüttüm.”


Prens Bender bin Sultan’ın gençliği

Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Şeyh Hamad bin Halife İngiltere'de bile Batılı kıyafetler giymezdi. Katar halkının giyindiği gibi giyinirdi. O ve Prens Halid bin Sultan, Sandhurst Akademisi’ne girmek için hazırlanıyordu. Ben ise Havacılık Akademisi’ne girmek için hazırlanıyordum. Her birimiz kendi yolumuzdan gittik ve mezun olduk. Londra'da İngilizce öğrenmeye başlayan Şeyh Hamad bin Halife ile olan dostluğumuz o yıllarda başladı ve oldukça güzeldi. 1960'larda Hava Akademisi’nde bir subay iken Katar'a gittim ve beni Hamad bin Halife karşıladı. Otelde kaldım. Akşam, amcası Ali el-Atıyye bizi davet etti. Kendisi bir subaydı. Kuveyt'ten ya da Bahreyn'den mezun olmuştu. Hamad bin Halife Savunma Bakanı oluncaya dek ordu komutanlığı yaptı. O sıra askeri rütbeleri değiştirmemişlerdi. Komutan, komutan yardımcısı, lider vs. Ona ‘lider Abdullah’ diyorlardı. Akşam yemeği hazırlandığı sırada, başka bir gün beni ağırlamak istediğini söyleyerek bir gün daha kalmamı istedi. Akşam yemeği için oturduk ve Ali Atıyye bana, “Ey Bender, kardeşin ve onunla birlikte olan subaylar ahmak” diye seslendi. Bende ona “Ey lider” dedim ve ‘ahmak deli manyak’ kelimesini kullanmasına güldüm. Bana, “İngiltere'den satın aldıkları tankları koyacak yer için 100 milyon istiyorlar. Develer için bir arazim var ve bununla birlikte birkaç yer hazırladık. Develeri başka bir yere götürerek tankları buraya koyabiliriz” dedi.”
Katar’ın tarihi şehirlerinden biri
Hamad bin Casim… Gizemli sayfa!
Prens Bender, dostları hakkında konuşurken bir anda ‘gizemli sayfa’ diye nitelendirdiği bir konuya geçti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bütün bunların içinde gizemli bir sayfa bulunuyor: Hamad bin Casim. Merhum Şeyh Halife, Hamad bin Casim'in kız kardeşi ile evlendi. Onu Gümrük İdaresi Müdürü olarak atadılar ve süreç içerisinde Maliye Bakanı oldu. Babası Halife bin Hamad, yılın yarısını İsviçre'de ve güney Fransa'da geçirmişti. Her şeyden o sorumluydu ve oğlu Abdulaziz’i Petrol Bakanı olarak atadı. O sıra Hamad bin Casim Maliye Bakanı ve Hamad bin Halife ise Savunma Bakanı olarak atandı. Abdullah el-Atıyye’den kurtulmanın bir yolunu buldular. Çünkü kendisinin güçlü bir kişiliği ve saygınlığı vardı. Abdullah el-Atıyye, halihazırdaki Savunma Bakanı Halid el-Atıyye’nin babasıdır.”
Prens Bender, şu anki Katar Savunma Bakanı Halid el-Atıyye’nin Suudi Arabistan'daki Kral Faysal Hava Akademisi’nden mezuniyeti ve onunla babası arasındaki anlaşmazlık hakkında şunları söylüyor:
“Abdullah el-Atıyye oğlu Halid’e sinirlendi ve onu kovdu. Halid, Suudi Arabistan'a geldi ve babam Prens Sultan bin Abdulaziz’in himayesinde yaşadı. Kral Faysal Hava Akademisi’nde okuyan Halid, akademiden mezun olmadan önce Prens Sultan, lider Abdullah'a ve KİK ülkelerinin genelkurmay başkanlarına mezuniyet törenine katılmaları için davetiye gönderdi. Ona mezunlarının arasında oğlu Halid’in de bulunduğunu söylemedi. Prens Sultan, baba ile oğlu barıştırmak istiyordu. Prens Sultan, Abdullah el-Atıyye’den yanına oturmasını istedi ve ona, “Senden kişisel bir isteğim var” dedi. Bunun üzerine Abdullah, “Senin talebin benim için emirdir” dedi. Prens Sultan Halid’i çağırttı. Halid geldi ve ondan babasının elini tutmasını istedi. Abdullah reddetti ve elini çekti. Prens Sultan ikisini barıştırdı. Bu tutum size ilişkilerin nasıl bir durumda olduğunu açıklamak için verdiğim bir örnektir. İşte Hamad bin Halife iktidara gelmeden önce ilişkilerin temelinde böyle bir dostluk ve muhabbet vardı.”
Prens bin Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“O yıllarda Katar, büyük bir siyasi rol oynamak istiyordu. Kral Faysal ve Cemal Abdünnasır döneminde Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki ilişkilerde bir gerginlik söz konusuydu. Katarlılar arabulucu rolü oynayabileceklerini düşünüyorlardı. Hamad bin Halife o sıra Mısır'a gitti ve ne olduğunu bilmediğim bir eğitim aldı. Müslüman Kardeşler'in aydınları ile görüşmelerde bulundu. Hamad bin Casim bu gruba dost olanlardan biriydi. O da ayrı bir hikaye. Ancak bu, Müslüman Kardeşler’in Katarlılar üzerindeki etkisine dair bir kıvılcım olabilir. Hamad bin Halife ve Hamad bin Casim arasındaki ilişkiye şöyle bir hikaye ile başlayabiliriz: Hamad bin Halife, Savunma Bakanlığı için ek bir bütçe talep etti ve babası, bir sebepten dolayı bu talep karşısında şaşırdı. Hamad bin Casim, Hamad bin Halife’ye “Bütçe istedin, fakat Emir bunu kabul etmedi. Baban Halife bin Hamad’a İsviçre'de veya Güney Fransa'da bir ev almasını ve dinlenmesini teklif et. Kabul ederse ona, Veliaht Prens’in Başbakan ya da Savunma Bakanı olduğunu söyleriz. Ben bir maliye bakanıyım ve bana ödeme talimatı verildiğinde bunu yerine getiririm. Ülkenin Emiri’ne gitmeme gerek yok” dedi. Baba bu fikri reddetti, fakat teklifi tekrarladılar. Halife bin Hamad, “Finans ve petrol dışında, kabine ve diğer her şey hakkında hemfikirim” dedi. Böylece babanın uzaklaştırılmasına yönelik hazırlıklar başladı. Hamad bin Halife tüm yeni fikirleri uygulayana dek petrol ve maliyeyi elinde bulundurma veya hiçbir şey yapmama durumundaydı. Anlattığım bu hikaye, merhum Emir Halife bin Hamad’ın uzaklaştırılmasına dair olan sırlardan biridir.”
Hava adaları üzerine anlaşmazlık ve Kral Fahd’ın kararlılığı
Bahreyn ile Katar arasındaki Havar Adaları anlaşmazlığı on yıllar öncesine ve meselenin uluslararası tahkim kararı ile çözüldüğü zamana dek uzanıyor. Riyad bu konuda Bahreyn’in yanında yer aldı ve Katar’a suiistimallerini durdurması çağrısında bulundu. Merhum Katar Emiri Şeyh Halife bin Hamad’ın
Kral Fahd'a anlaşmaya varılıncaya kadar adaların etrafında çatışma olmayacağına dair söz verdiğini aktaran Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aniden Bahreynliler, Katar tarafının toprak dolguları göndermek için denizi mühürlemeye başladığını söyledi. Kral Fahd, Prens Sultan bin Abdulaziz'e derhal yola çıkması ve neler olduğunu araştırması yönünde talimat verdi. Gerçekten de denizi doldurmak için gelen nakliye kamyonlarından oluşan uzun bir kuyruğun olduğu görüldü. Kral Fahd öfkelendi ve Prens Sultan'a hemen gitmesini ve Katar’a 24 saat içinde dolguyu durdurmasını söylemesini istedi. Zamanlama kötüydü ve Kral Fahd kardeş bir ülkeden gelen böyle bir davranışla karşı karşıya kalmayı beklemiyordu. Üstelik Katar, herhangi bir anlaşma veya uzlaşı olmaksızın herhangi bir şekilde harekete geçmeyeceğine dair söz vermişti. O sıra hepimiz Harim Bahçesi’nde bulunuyorduk. Kral Fahd, “Selman, sen Prens Abdullah’a hazırlıklı olmasını söyle. Bender, sen ise Bahreyn’e git ve bizimle iletişim halinde ol” dedi. İlk haber, Katarlılara, Zahran'dan uçaklar kalktıktan sonra ulaştı. Şeyh Halife, Kral Fahd ile temasa geçti, fakat Kral cevap vermedi. Kral Fahd, Veliaht Prens’ten de cevap vermemesini istedi. Bu, Kuveyt savaşından önceki son Körfez Zirvesi ile savaşa kadar olan dönemde gerçekleşti. Çünkü Körfez Zirvesi’ndeki oylamayı hatırlıyorum. Zirvede Şeyh Hamad bin Halife ve babası vardı. Katar Zirve toplantısı sırasında, Kuveyt ve özgürlüğü konusunda henüz bir fikir birliğine varılmadığını söyledi. Kral Fahd döndü ve “Kim konuşuyor?” dedi. Hamad bin Halife kalktı ve “Ben senden yaşlıyım. Havar Adaları sorununu çözene kadar bir anlaşma olmayacak” dedi.”
Prens, Suudi uçaklarının kalkışından sonra yaşananları anlatmaya devam etti:
“Katar tarafı, Suudi uçaklarının gönderilmesinin ciddi bir uyarı sinyali olduğunu anlamıştı. Birkaç kez iletişime geçmeye çalıştılar. En sonunda Şeyh Halife bin Hamad, Veliaht Prens ile temasa geçti ve acilen kendilerini ziyaret etmek istediğini söyledi. Prens Abdullah ona olumlu bir cevap vermedi ve “Kral Fahd'ın görüşmeyi kabul edeceğini sanmıyorum” dedi. Halife bin Hamad bunun üzerine, “Veliaht Prens ve Savunma Bakanı Hamad bin Halife’yi göndermeme izin verin. Krallığın teklifini kabul etmeye hazırız” dedi. Krallığın önerisi, Katar ve Bahreyn ile birlikte Suudi Arabistan veya hakem olacak diğer bir ülkeden oluşan üçlü bir komitenin kurulmasıydı. Komite Havar Adaları üzerine olan anlaşmazlığı tartışacaktı ve görüşmeler sonrasında çıkan neticenin kabul edilmesi şarttı. Katar, verilen karara uymadığı taktirde dosya Uluslararası Adalet Divanı'na taşınacaktı. Prens Abdullah, Kral Fahd'a bunu soracağını ve kendisine dönüş yapacağını söyledi. Prens, Kral’a Katar’ın konunun ciddiyetinin farkında olduğunu ve bir çözüm önerdikleri taktirde kaybedeceklerini düşünmediğini söyledi. Kral Fahd bunu kabul etti ve ortam duruldu.”
Hamad bin Halife Harim Bahçesi’nde
Şeyh Hamad bin Halife Suudi Arabistan'a geldi. Bazı Katarlı yetkililerinin kendisine eşlik ettiği Hamad bin Halife’yi Kral Fahd, Prens Abdullah ve Prens Sultan karşıladı. Toplantı sırasında orada bulunmayan Prens Bender, yaşananları Kral Abdullah’ın ağzından şöyle anlatıyor:
“Hamad bin Halife, Kral Fahd’a “Şartlarınızı kabul ediyoruz. Fakat ey Fahd, adil bir arabulucu olacağınızı düşünmüyoruz” dedi. Kral Fahd ona döndü, fakat cevap vermedi. Bunun üzerine Prens Abdullah Şeyh Hamad bin Halife’ye yönelerek, “Nasıl olur da ey Fahd diye seslenirsin? Amca de, efendim de!” dedi. Şeyh Hamad ortamı sakinleştirmeye çalışarak, “Ben sizdenim ve oğlunuzum. Hata ettim” dedi ve konu kapandı. Mahkemeye gitmeye karar verildi. Ardından Hamad bin Halife’nin de katıldığı Körfez Zirvesi gerçekleşti. Hamad bin Halife, Havar Adaları meselesi dikkat alınana dek Kuveyt’in kurtuluşu konusunda oy kullanmaya yanaşmayacağını söyledi. Kral Fahd döndü ve “Kim konuşuyor?” dedi. Hamad bin Halife, bunun üzerine “Ben senden yaşlıyım. Havar Adaları sorununu çözene kadar bir anlaşma olmayacak” dedi. Kral Fahd, Katar tarafının söylediklerini görmezden gelerek salondan çıktı. Kral’ın ardından salondan çıkan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Şeyh Zayed Al Nahyan, kendisinden salona geri dönmesini istedi ve Kral döndü. Hamad bin Halife geldi ve Kral Fahd’ın başını öperek kendisinden özür diledi. Körfez Savaşı'na katılan bir Katar kuvvetinin olduğu doğrudur. Fakat öncesinde böyle bir dönemden geçildi. Hamad bin Halife, babasını uzaklaştırma planına başladı ve politik rolünü güçlendirmeye çalıştı.”
Prens Bender, Şeyh Hamad'ın babasını iktidardan uzaklaştırmasından sonra yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor:
“Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad bin Casim, Suudi Arabistan'a geldi ve Şeyh Halife'nin karşılanmamasını istedi. Riyad bunu reddetti. Kral Fahd, onu resmi bir şekilde karşılayacağını ve misafirler için tahsis edilen sarayda ağırlayacağını söyleyerek, aralarında Hamad bin Casim’in de bulunduğu topluluğa, “Bir hafta önce Katar Emiri’ydi, şimdi düşman mı oldu?” dedi. Bunun üzerine bir itirazı olmadığını söyleyen Şeyh Hamad bin Casim, bunun basına gösterilmemesini talep etti. Kral Fahd, Şeyh Halife'yi resmi bir şekilde karşıladı, onu misafirler için tahsis edilen sarayda ağırladı ve bunu resmi Suudi kanalında yayınlattı.”
Hamad bin Casim ve ABD üssü
Prens Bender bin Sultan, ülkesinin Washington büyükelçiliğini yaptığı sırada Şeyh Hamad bin Casim ile olan bir anısını şöyle anlatıyor:

“ABD Başkanı George H. W. Bush dönemindeki Dışişleri Bakanı James Baker beni aradı, bir konu hakkında konuşmak istediğini söyledi. Hamad bin Casim ile ilgili anlatacağım bu olay, Şeyh Hamad bin Halife ve Şeyh Hamad bin Casim’in benimsedikleri pozisyonları açıkça gösteriyor. İkili, Körfez Evi'nin aleyhinde bir politika benimsemeye başlamıştı. Hamad bin Casim, Washington’a gitti ve James Baker’a Kuveyt’in kurtuluşundan sonra Doha’nın ABD birliklerine ev sahipliği yapma isteğiyle ilgili fikrini sordu. Hamad bin Casim’in yanıldığı şey, Baker’in bu durumu saklı tutacağını sanmasıydı. Haman bin Casim, Baker’e, “Katar, birliklerinizi ağırlamaya, askeri bir üs hazırlamaya ve yıllık bir miktar ödeme yapmaya hazır. Fakat Suudilere söylememeniz şartıyla” dedi. Baker, Hamad bin Casim’in bu isteğine güldü ve bunun kendi uzmanlık ve yetki alanının dışında kaldığını, konuyla savunma bakanının ilgilenebileceğini söyledi. Baker, hemen beni aradı ve acil olarak kendisini ziyaret etmemi istedi. Bana bir sırrının olduğunu ve bunu benimle paylaşmak istediğini söyledi. Ben de ona zaten yeterince sorunla uğraştığımızı ve basit bir mesele ile bizi uğraştırmamasını söyledim. Bana, Hamad bin Casim’in kendisini ziyaret ettiğini ve aralarında konuşulanları anlattı.”


Katar’daki ABD üssünün bir fotoğrafı (Katar’daki ABD Büyükelçiliği’nden)

“Katarlılar, Amerikan varlığının bulunduğu herhangi bir yere dokunulmayacağını düşünüyordu. Böyle bir garanti varsa, istediğimiz herhangi bir dış politikanın uygulanması mümkün olurdu. Baker, şaşırarak, “Nasıl böyle düşünebildiklerini bilmiyorum” dedi ve harekete geçene kadar bu durumdan kimseye bahsetmememi istedi. Sona bana, Başkan Bush ve Dick Cheney’e durumu anlattığını ve Hamad bin Casim’e ‘seçimlerle meşgul olduklarını ve Suudi Arabistan'ın cevabını bekleyeceklerini’ söylemeye karar verdiklerini söyledi. Baker'ın bu davranışına güldüm ve “Adamlar başarısız oldular” dedim. Baker’de bunun üzerine, “Aptallar, bırak öğrensinler” dedi. Baker ile görüşmem sona erdi. Katar'ın Washington Büyükelçisi Abdurrahman bin Suud beni aradı. Bana, Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad bin Casim’in beni ziyaret etmek istediğini söyledi. Bende ona “Olur, buyursun” dedim. Fakat sonra durdum, eğer o gelirse görüşmeyi bitiremeyeceğimi düşündüm ve bundan dolayı benim gitmemin daha iyi olacağına karar verdim. Hamad bin Casim, ABD Dışişleri Bakanı’ndan Katar’da bir ABD üssünün kurulması talebinin ayrıntılarından haberdar olmadığımı düşünüyordu. Şeyh Abdurrahman bin Suud’a, Hamad bin Casim’i ziyaret edeceğimi söyledim. Hamad bin Casim’in yanına gittiğimde, ABD Büyükelçisi de onunla birlikteydi. Konuyu açmaya çalıştı. Ben de haberim yokmuş gibi davranıyordum.  Bana, “Hassas bir mesele var. Katar liderliği sizden Kral Fahd, Prens Abdullah ve Prens Sultan'a bunu iletmenizi istiyor” dedi. Bunun üzerine ona, “Doha'dan Suudi Arabistan'a gidip onları bu durumdan haberdar etmek, bana anlatmak için bu kadar mesafeyi kat etmekten daha kolay değil miydi?” diye sordum. Sonra bana konunun Amerikalılar ile ilgili olduğunu söyledi. Hamad bin Casim ile olan görüşmemiz, Washington'daki Four Seasons Oteli'nde gerçekleşti. Bana, “Amerikalılara, bölgeyi bütünüyle korumak istedikleri takdirde savaş uçaklarını yerleştirmeleri için Katar’ın hazır olduğunu teklif ettik. İsrail ve diğerleri ile olan ilişkilerimizde olduğu gibi, başka kimselerin bu husustaki eleştirilerine kulak asmıyoruz” dedi. Ona, “Sadece bu mu?” dedim, o da “Evet, sadece bu” dedi. Sonra ona Baker'in dün beni aradığını ve her şeyi anlattığını söyledim. Bana, “Dün mü?” diye sordu. Onayladım ve ona, Amerikalılarla ya da dünyadaki başka bir güçle birlikte arkamızdan oyun çevirmenin hiçbir anlamı olmadığı mesajını vermek istediğimi söyledim.”


İsrail eski Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve Şeyh Hamad Bin Casim Al Sani, Mayıs 2001’de Washington’da bir toplantı sırasında (AFP)

Prens Bender'e anlattıklarının tarihini sordum. Nitekim Katar-İsrail ilişkileri, 1996 yılında Doha'da İsrail Ticaret Bürosu'nun açılmasından ve Başbakan Şimon Peres'in Katar'a ziyaretinden sonra resmen başlamıştı. Bana, ilişkilerin 1991'deki Madrid Konferansı'ndan hemen sonra başladığını ve o sırada Katar'da yaygara koptuğunu söyledi.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hamad’a, “Bana yeni bir şey söylemeni bekliyordum, bunu değil. James Baker senden önce detayları anlattı. Açıkçası seninle öğle yemeği ya da akşam yemeği yemek istiyorum, ama bu hafta çok meşgulüm” dedim. Sonra ona meseleyi kendisinin mevkidaşı olan Prens Suud el-Faysal'a iletmesini söyledim.”
Prens bin Bender, burada Kral Abdullah ile Hamad bin Casim arasında geçen kısa bir konuşmayı aktararak şöyle devam etti:
“Katar’ın Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) karşıtı politikalarını artırdığı sırada, Kral Abdullah bir keresinde Şeyh Hamad bin Casim’e, “Daima kardeşlerinizin görüşlerine muhalefet ediyorsunuz. Kendisinden büyük bir sandalyeye oturan cüce gibisiniz” demişti. Hamad bin Casim ise buna, “Haklısınız. Eğer çığlık atmazsak, kimse büyük sandalyede olduğumuzu fark etmez” diyerek cevap vermişti.”
Prens Bender’in 2012 yılında Doha’yı ziyareti
2012 yılında Suudi Arabistan İstihbarat Başkanlığı’na atandığı sırada Prens Bender bin Sultan’ı tebrik etmek için arayanlardan biri de Şeyh Hamad bin Halife’ydi. Sonrasında Katar’ı ziyaret ettiğini belirten Prens Bender şöyle devam etti:
“Katar'ı ziyaret ettim. Şeyh Temim ve Katar İstihbarat Şefi oradaydı. Ziyaret, 2012'de Hamad'ın Temim'e imtiyaz vermesinden önce gerçekleşti. Ziyaretin yarısı iş diğer yarısı da dostluk çerçevesinde gerçekleşti. İş ile ilgili olan kısım, Suriye ile alakalıydı. İstihbarat başkanlığına getirilmemin öncesinde, Türkiye'de bir operasyon odası kurulması üzerine bir anlaşma vardı. Suudi Arabistan ve Katar da buna dahildi. Fakat bir şey oldu ve istihbarat başkanlığı görevini üstlendiğim sırada, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerlerinin de dahil olduğu bir operasyon odasının Ürdün'de kurulması kararlaştırıldı. Babam Prens Sultan, diyabet yüzünden kendini iyi hissetmediğini, takip ettiği bir diyet programı olduğunu söyledi ve Şeyh Temim'in öğle yemeği davetini kabul etmemi istedi. Dışarı çıktım. Temim beni bekliyordu. Birlikte lokantaya gittik ve havadan sudan konuştuk. Daha sonra Hamad bin Casim’i aradım ve kendisini sorduğumu fakat bulamadığımı söyledim. Bana gribe yakalandığını söyledi. Temim daha sonra babasının imtiyazıyla Emir olarak atandı.”
İlk Körfez krizinden sonraki Riyad Zirvesi
Şeyh Temim’in iktidara gelmesinden aylar sonra -Katar’ın Müslüman Kardeşler’e ve Arap Baharı’na desteğini artırması ile Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in Doha’nın politikalarına karşı büyükelçilerini Doha’dan çekmek zorunda kalmalarının ardından- 2014 yılında Kral Abdullah'ın çağrısıyla Riyad'da Körfez Zirvesi geçekleştirildi.
Prens Bender bin Sultan, o dönem kuliste yaşananları şöyle anlatıyor:
“Temim liderlere, ondan önce yaşananlar için kendisini sorumlu tutmamalarını söyledi. Kral Abdullah zirvede yaptığı konuşmada ona oğlum diye hitap ederek, “Politikalarını ve bunların babanın eski politikalarına benzer olup olmadığını bilmek istiyorum. Burada ailenin ve kardeşlerinin arasındasın, dilediğini söyleyebilirsin. Bakanlar kurulunu topladık ve birkaç noktadan oluşan bir anlaşma hazırladık. Herkes bunu kabul etti. Sen okudun mu?” dedi. Şeyh Temim okuduğunu söyledi. Bunun üzerine Kral Abdullah, Şeyh Temim’e kabul edip etmediğini sordu. Katar Emir'i olumlu cevap verdi ve bunun üzerine Kral Abdullah, onun bu cevabından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.


Riyad Ek Anlaşması 2014
  • “Katar ile uzlaşılacak orta bir yol görmüyorum. Bu benim şahsi görüşüm. Şeyh Muhammed bin Zayed, Şeyh Temim'i, Kral Abdullah ile arasında yaşanabilecek sert bir fırtınadan kurtardı ve ona, “Suudi Arabistan'ı kaybetme” dedi.”

“Başta Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed olmak üzere BAE heyeti, toplantının Şeyh Temim'in geri dönmesiyle raydan çıkabileceğini hisseti. Şeyh Muhammed bin Raşid başkanlığındaki BAE heyetine, Şeyh Muhammed bin Zayed de eşlik ediyordu. Şeyh Muhammed bin Zayed, Şeyh Temim’e doğru eğildi ve kulağına bir şeyler fısıldayarak sandalyesine geri döndü. Kral Abdullah, “Fısıldadığın şeyi bize de söyle!” dedi. Bunun üzerine Şeyh Temim dostane bir ifadeyle, “Benden önce olanlar için beni sorumlu tutmayın. İktidarım sırasında olanlar hakkında beni sorgulayabilirsiniz. Allah korusun, kardeşlerimin ve grubun ortak görüşünden sapmayacağım” dedi. Kral Abdullah, benden, Şeyh Muhammed bin Zayed'e ne olduğunu ve Şeyh Temim’in kulağına ne fısıldadığını sormamı istedi. Şeyh Muhammed bin Zayed'e, “Ebu Halid, neler oluyor?” diye sordum. Bana, Şeyh Temim’e “Beni dinle Temim. Abdullah ile şakalaşma ve Suudi Arabistan'ı kaybetme. Varsa anlaşma hakkında düşündüklerin, şimdi söyle. Aksi halde anlaşmayı onayla” dediğini söyledi.”


Prens Bender’in bahsettiği 2014 yılının Kasım ayında Riyad’da düzenlenen meşhur Körfez Zirvesi. Körfez liderlerinin huzurunda Riyad anlaşması imzalandı ve Katar yeni bir sayfa açacağına dair söz verdi (SPA)

Kral Abdullah’ın Katar’a olan öfkesinin, ‘Katar’ın sürekli bir şekilde Krallığın kendilerine sınırlamalar ve koşullar dayattığını dile getirdikleri açık ve gizli iddialar ortaya atmasından’ kaynaklandığını söyleyen eski Suudi İstihbarat Şefi Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Onlara KİK’te birlik olduğumuzu ve bunun isminin ve hedefinin işbirliği olduğunu söylüyoruz. Bu, diğerlerine zarar vermemek koşuluyla her devletin kendi egemenliğine sahip olduğu anlamına geliyor. Hiçbir koşul belirlemedik. Bakanlar bir araya gelerek meseleleri ortaya koydular ve üzerinde anlaştılar. Kral, Katar Emiri'ne herkesin önünde anlaşmayı okuyup okumadığını ve onaylayıp onaylamayacağını sordu. Şeyh Temim buna olumlu cevap verdi. Katar'dan imzaladıklarını uygulamaktan başka bir şey talep edilmedi. Bunu yapamazlarsa, onlarla normal ilişkiler kuramayız.”
Katar ve Müslüman Kardeşler
“Müslüman Kardeşler'le bağlantı kurmak istiyorlardı. Fakat parti onlarla ittifak edebilecek durumda değildi. Bilakis parti, dünyanın her yerine yayılmış ve özellikle Hizbullah olmak üzere İran'daki partilere benzer şekilde hareket ediyordu. Neden mi grubun yaygın ve sabit olmayan bir yapıya sahip olduğunu söylüyorum? Çünkü planları ve stratejileri var ve dünya geneline yayılmış durumdalar. Müslüman Kardeşler, Mısır, Suriye ve başka yerlerden kovulduğunda, Suudi Arabistan onlara ev sahipliği yaptı. Yayılmaya ve nüfuzlarını güçlendirmeye başladılar. Çaldıkları ilk kapı Milli Eğitim Bakanlığı oldu. Müfredatı yavaş yavaş değiştirmeye başladılar. Mesela, ilk yıl bir satır değiştirdiler, sonra iki satır… Böylece tüm müfredatı kendi isteklerine göre değiştirdiler. Bu bizim hatamızdı. 1979 yılında Cuheyman olayı yaşandığı dönemde ihlalleri araştırmıyorduk. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra kendimizi sorgulamaya başladık ve içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirdik. Çünkü başkalarının hatalarını görüyorduk, fakat kendi hatalarımızdan habersizdik. 11 Eylül olayı yaşandığı zaman durumu ciddi bir şekilde gözden geçirmenin zamanı gelmişti. Kitaplarımızı ve müfredatımızı inceledik. İslamiyet ve hoşgörüyle hiçbir ilgisi olmayan bazı şeylerin bulunduğunu gördük ve şaşırdık. Katarlılar, üç şeyin Katar’ı büyük kıldığını düşünüyorlardı. Bunlardan ilki ve en önemli olanı Katar’daki Amerikan askeri varlığıydı. İkincisi Müslüman Kardeşler ile olan karşılıklı çıkarlardan faydalanıyor olmaları ve üçüncüsü ise medyaydı. BBC Arabic’in lisansının iptal edilmesinin hikayesini herkes bilir. Ruhsat bir Suudi şirkete aitti ve daha sonra Hamad bin Halife tarafından satın alındı. Dikkat ederseniz, petrol ve doğalgazın Katar politikalarının en önemli dayanağı olduğunu söylemiyorum. Çünkü petrol ve doğal gaz hiç kimseye özgü değildir ve dünyada siyasi denklemlerin değişmesi ile birlikte bu ikisiyle oyuna dahil olamazsınız.”
Prens Bender, Katar politikalarından örnekler vererek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Örneğin ABD, önceleri petrol ithal ederdi, şimdi ise ihraç ediyor. Rusya şimdi Avrupa'ya ve diğer bölgelere doğalgaz temin ediyor. Arap Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki durum sarsıldığı an Katar'ın gaz ve petrol açısından rolü sona erer, tabi boru hatlarını uzatıp İran üzerinden dünyaya yaymak istemiyorsa. Katar'ın Kuveyt'e kadar bir gaz boru hattı uzatmak istediğini ve bunu reddettiğimizi hatırlıyorum. Amerikan üssünün varlığında boru hattını İran'a kadar uzatamazlar. Bahsettiğim şu üç dayanağa geri dönelim. Gülünç olan, Katar'ın şu anki Emir’inde babasında bulunan kötü huyların bulunmaması. Fakat inatçılığını ondan almış. Zeka olmadığı takdirde inatçılığın bir değeri yoktur. Her ne kadar bütünüyle emin olmasam da Katar'da halkı ve politik meseleleri yöneten iki kişi olduğunu düşünüyorum: Hamad bin Halife ve Hamad bin Casim.”
Prens Bender, Katar ile ilişkilerin düzeleceğini düşünüyor mu?
Kendisine bu soruyu sorduğum zaman bana, vereceği cevabın Suudi hükümetinin değil kendi kişisel görüşü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Katar, kendisi ile uzlaşılan meseleler hususunda bağlılığını sürdürmediği sürece bunun yanlış olacağını düşünüyorum. Katar uçsa de düşse de yine de Katar’dır. Ortadoğu'daki en büyük üs Libya'daki Willis üssüdür. Libya'da devrim gerçekleştiği sırada, devrimi gerçekleştiren subaylardan biri ABD üssüne gitti. Üsse yakınlaştığı sırada Amerikalılar onu uyardı. Libyalı subay onlara, Libya kralına karşı bir darbe yaptıklarını haber vermeye geldiğini söyledi. Amerikalılar ise bunun bir iç mesele olduğunu ve hiç kimsenin üsse yaklaşamayacağını söyledi. Buradaki amaç Doha’nın ABD üssünün varlığının Katar’ı korumak için olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmaktır. Washington’ın kendi çıkarlarını koruduğunu ve sadece bunun için hareket ettiğini bilmiyorlar. Libya’da yaşananlardan ders çıkarmaları gerekiyor. Libya’daki üs, ABD’nin dünya üzerindeki en büyük üssüydü ve yine de kralı korumadılar.”


Prens Bender bin Sultan, geçen Aralık ayında Cidde'deki sarayında kendisi ile gerçekleştirilen özel röportaj sırasında (Fotoğraf: Muhammed el-Mani)

Katarlıların, Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın her daim bölgede kalacağını, fakat bölgedeki ABD varlığının herhangi bir gün ayrılabileceğini düşünmeleri gerektiğini belirten Prens Bender, ABD üssünü garanti olarak öne sürmeye devam ettikleri sürece hiçbir şekilde güvencelerinin olmayacağını söyleyerek şöyle devam etti:
“Örneğin, Türkiye'nin Doha'daki rolünü abartıyorlar. Türkiye’nin NATO ile olan taahhüt ve anlaşmaları dikkate alınmadığı takdirde, NATO üyesi olarak askeri ve siyasi kapasiteye ve yetkiye sahip bir ülke olmadığı görülür. Türkiye'nin Katar'daki varlığı bir güvenlik meselesidir. Onlardan önce Sudanlılar, öncesinde Yemenliler ve ondan önce ise Suudiler tarafından kabul edildiler. Türkiye'nin varlığı askeri değil. Katarlıların üsse atıfta bulunarak, ABD üssünün varlığı ile kendilerini güvence altına aldıklarını düşünmeleri bir vehimden ibarettir.”
Prens'e tekrar Katar'ın krizinin mahiyetini sordum, bana şöyle cevap verdi:
“Katar krizi, her şeyden önce Katar’ın kendisi ile ilgili olan krizidir. Katar krizi, bir kişinin şizofreniden mustarip olması gibidir. Oryantalist bir arkadaşım bana, “Katar ilk aile olmaya kararlı, siz ise onların ikinci aile olarak kalmaları hususunda ısrar ediyorsunuz” demişti. Ona bu konuda haklı olduğunu söyledim. Kuşkusuz, Katar gibi bir Körfez devletindeki durumun bu dereceye ulaştığına tanık olmak acı verici. Ama seni kötüye götüren şeyin daha kötü olduğu söylenir. Katar'ı doğru yola davet ediyoruz, fakat bu parayla ödenebilecek bir şey değil. Yaptıkları şeyler yeni değil. Temim’in onayladığı yeni anlaşma konusunda iyimser olduk. Fakat sonuç farklı oldu.”
Körfez Savaşı
Prens'e tekrar Şeyh Hamad bin Casim ve ABD Dışişleri Bakanı James Baker’dan edindiği bilgilere dair ayrıntıları sordum. Prens, ayrıntılar hakkında konuşmaya başlamadan önce şunları söyledi:

“Saddam'a verdiğimiz destek nedeniyle bize düşman olan İran bile Katar'ın yaptığını yapmadı. Nitekim Katar, Kuveyt'i özgürleştirme konusu hakkında konuşmadan önce ABD üssüne ev sahipliği yapma ve Havar Adaları gibi marjinal meseleleri görüşmek istedi. İran’ın İkinci Körfez Savaşı ya da Kuveyt’in kurtarılması savaşı ile ilgili tutumuna gelirsek; Birleşmiş Milletler’in (BM) Kuveyt’i özgürleştirme kararı için New York’taydık. O sıra tesadüfen İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati ile karşılaştık ve ona Kuveyt’i kurtaracağımızı söyledim. Amerikalılardan, Avrupalılardan ve Sovyetlerden BM kararına karşı çıkmamalarını istedik. Peki İran’ın tutumu ne oldu? Velayati bana, “Sizi bütünüyle destekliyoruz” dedi. Bunun üzerine Prens Suud el-Faysal bana, “Sence takiyye mi yapıyorlar yoksa İran gerçekten ciddi mi?” diye sordu. Bende ona, “Mantık, onların Saddam'a karşı her şeyi destekleyeceğini söylüyor” dedim. İki gün sonra, BM merkezinde bir Batılı gazeteci, İran’ın Kuveyt’i kurtarmak için ABD’nin Suudi Arabistan’a asker göndermesini kabul edip etmeyeceğine dair Velayeti’ye bir soru sordu. Velayeti, İran’ın bölgeye herhangi bir askeri müdahaleyi kabul etmeyeceğini ve özellikle büyük şeytan söz konusu olduğunda bunun kesinlikle mümkün olmayacağını söyledi. Oteldeki odamdaydım ve telefon çaldı. Arayan Prens Suud el-Faysal’dı. Bana uyuyup uyumayacağımı sordu. Bende ona, haberleri izlediğimi söyledim. Sonra yanına gittim ve bana haberlerden bahsetti. Bende ona, meselenin onun düşündüğü gibi takiyyeden ibaret gibi göründüğünü ve İranlıların kabul etmesinin veya etmemesinin hiçbir değeri olmadığını söyledim. Prens Suud el-Faysal bana, “Hayır. Bu fırsatı kaçırmamamız lazım” dedi. Prens Suud el-Faysal, İran Büyükelçisi ile temasa geçerek, Ali Velayati ile görüşmek istediği söyledi. İran Büyükelçisi, Velayati’nin BM binasında olduğunu söyledi.”
Prens Bender, sözlerine şöyle devam etti:
“New York’taki BM binasında, Suudi Sekreteryası’nın hediyesi olan Kabe örtüsünden bir parça var. İranlılar Prens Suud el-Faysal'a görüşmenin bu perdenin altında yapılmasını teklif ettiler. Ben, toplantının kutsal bir toplantı olup olmayacağını sordum. Onlara Kuveyt'i özgürleştirmek için dünyayı seferber etmemize karşı olmadıklarını, fakat sonrasında yaptıkları açıklamalarda bunun aksini söylediklerini anlattık ve sebebini sorduk. Bize, “Saddam'ın geri çekileceğinden korkuyoruz. İran’ın, ABD’ye karşı onun yanında olacağını düşünürse, Kuveyt’te kalmaya devam eder. Bunu, Kuveyt'ten geri çekilmemesi ve çıkarılmaması için söyledik” dediler. Prens Suud el-Faysal cevap olarak, “Garip bir politikanız var, teşekkür ederim” dedi.”
Bender: Körfez Savaşı'nda ABD üssüne soğuk baktık
Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan, ülke liderleriyle yapılan toplantıların kulislerinde yaşananları ve bölgedeki sorunlarla ilgili dosyalara ilişkin Independent Arabia'ya verdiği röportajda, Riyad'ın Körfez Savaşı öncesinde, savaş sırasında veya sonrasında, kendi topraklarında bir Amerikan üssünün bulunması fikrine sıcak bakmadığını belirtti.
Bender, “Suudi liderliğinde, Amerikalılardan yardım alınıp alınmayacağına ve geldikleri vakit burada kalıp kalmayacaklarına dair bir tartışma vardı" dedi.
Prens sözlerini şöyle sürdürdü: "ABD Savunma Bakanı Dick Cheney ve General Herbert Norman Schwarzkopf’ın geldiğini ve ayrıntılar hakkında Kral Fahd’ı bilgilendirdiklerini hatırlıyorum. Ben o sıra bir ameliyat sebebiyle yurtdışında bulunuyordum. Kral Fahd, Savunma Bakanı’ndan bir an izin istedi ve o sıra Veliaht Prens olan Kral Abdullah’a, Savunma Bakan Yardımcısı Prens Abdurrahman bin Abdülaziz’e ve oradaki herkese fikirlerini sordu. Herkes kabul etti. Kral Fahd, Cheney’e döndü ve “Sorun aramıyoruz ve savaşları teşvik etmiyoruz. Saddam'ı yaptıklarından uzaklaştırmak ve sorunu barışçıl bir şekilde çözmek için elimizden gelenin en iyisini yaptık. Meselenin böyle sonuçlanması hususunda ısrar eden Saddam’dı” dedi.
Cheney daha sonra bana, “Kral Fahd yanındakilerle Arapça konuşmaya başladığında, kalbim endişeyle çarpmaya başladı. Çünkü sözlü onayınızı aldık ve bunun üzerine askeri uçaklarımız hareket etmeye başladı. Kralın kararından dönmesi bizi endişelendiriyordu.”
Prens Bender, Kral Fahd'ın ABD birliklerinin Suudi topraklarında kalmayacağı yönünde güvence verilmesini istediğini anlattı. Kral'ın "bundan dolayı birtakım şartlar ve kısıtlamalar belirlediğini" belirten Prens Bender o anları şöyle anlatıyor:
“Kral Fahd benden bir kağıt getirmemi ve şunları yazmamı istedi: “ABD silahlı kuvvetleri isteğimiz üzerine Suudi Arabistan'a geldi. Yine istediğimiz takdirde ülkeden ayrılacaklar. ABD silahlı kuvvetleri ülkenin geleneklerine saygı duyacak ve aykırı herhangi bir davranışta bulunmayacak.” Bunları yazdıktan sonra Kral Fahd bana, misafirleri ağırladığımız saraya gidip Dick Cheney'e sunmamı ve onayladığı takdirde imzalamamı istedi. Cheney'e gittim ve durumu anlattım. Bana, “Amerikan silahlı kuvvetleri geldiği takdirde, bundan sonra bizim en önemli noktalardan biri askerlerin ailelerine geri dönmesidir. Dolayısıyla bu hususta herhangi bir problem yok” dedi. Cheney’e, “Doğru fakat yine de tatmin olmak istiyorum. Bu, her iki tarafın yararına olacak siyasi bir adımdır” dedim. Bana bunun bir anlaşmaya benzediğini ve bundan dolayı imzalama yetkisinin olmadığını söyledi. Ben de üzgün olduğumu, eğer imzalamazsa Kralı bu durumdan haberdar etmem gerektiğini söyledim. Cheney, uçakların havalandığını ve geç kalacaklarını belirterek “Bu kağıt o kadar önemli mi?” diye sordu. Ben de, “Evet” dedim. Bunun üzerine Savunma Bakanı dışarı çıktı ve Başkan Bush’a telefon açtı. Bush, Cheney’e kağıdı imzalamasını söyledi. Cheney’in imzasını aldıktan sonra kağıdı Kral’a teslim ettim.”
- Bender, Suriye’deki terörist örgütlerin oluşumuna katkıda bulundu mu?
2014 yılının sonlarında, Suudi Arabistan'ın Suriye ve Irak'taki DEAŞ terör örgütüne para, silah ve araba sağladığı ve Prens Bender’in Suriye topraklarında yeni terörist grupların oluşturulmasının mimarlarından biri olduğunu yönünde söylentiler başladı.
Prens Bender ile görüşmeden 48 saat önce kendisine odaklanmak istediğim noktalar ve konuşmak istediğim meseleler üzerine bir yazı gönderdim. Bunlar arasında Prens Bender’in Suriye'deki savaştaki rolü hakkında bir soru da vardı.
Prens Bender bana, gönderdiğim yazıyı okuduğunu söyledi ve anlatmaya başladı:
“Zehir hazırlayan, kadehe koyan ve onu içtikten sonra hayatta kalmak için rabbine dua eden bir adamı düşün. DEAŞ sadece bizim için değil, İslam dini ve bütün dünya için bir zehirdir. Başkan Bush 11 Eylül 2001’de Birleşmiş Milletler’e (BM) Filistin ile İsrail arasındaki iki devletli çözümü ilan eden ve her iki devleti tanıdığını bildiren bir konuşma yapacaktı.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ve CIA Direktörü George Tenet ile birlikte yaklaşık 10 gün konuşma metni üzerine çalıştık. Bu, daha önce bahsettiğim çiftlik toplantısının neticesiydi.  Zor ve yoğun çalışmalar ile geçen günlerden sonra Bush’un okuyacağı metni tamamladık. Geriye sadece metnin onaylanması kaldı. 8 Eylül gecesi, George Tenet beni aradı ve Colin Powell'dan bir mesaj aldığını söyledi. Mesajda, Powell’ın bazı Güney Amerika ülkelerine ziyarette bulunması sebebiyle son toplantıyı ertelemek istediği yazıyordu. Arapların ve Müslümanların düşmanlarının düşmanlarını araştırdığımızda, el- Kaide’nin 11 Eylül’de yaptığı gibi ümmeti yok etmeyi başaran kimseyi bulamayız. Örgüt bu saldırısıyla Filistin davasına hizmet etmeye yönelik bütün çabaları mahvetti.”
Prens’e “Peki ya DEAŞ?” diye sordum. Bana “İran mantığını ya da daha doğru anlamıyla mantıksız gerekçelendirmeyi hatırlatıyorsun” dedi. Şaşırdım ve “Ben mi?” dedim. Prens Bender, “Söylemek istediğimi açıklamama izin ver” dedi ve şöyle devam etti: “Soru İran mantığı ile sorulmuş bir soru, seninle ilgili bir durum değil. İran, Arap (Basra) Körfezi'nde yabancı ülkelerin filoların bulunmasına karşı çıktığını söylüyor ve onların orada bulunmasının sebebini unutuyordu. Körfez'de bugüne kadar Bahreyn'deki La Salle isimli bir gemi dışında hiçbir yabancı güç bulunmadı. İran’ın Körfez'e mayın yerleştirmesi uluslararası nakliyeyi engellediği zaman, ülkeler kendi bayraklarını taşıyan bu gemileri korumak için filolarını göndermek zorunda kaldılar. Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet-Rus filolarının burada bulunmasının sebebi buydu. Bu, İran’ın söz konusu faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.”
Prens Bender tekrar sorduğum ilk soruya dönerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mutedil Suriye direnişine verdiğimiz destek sır değil. Riyad, İstanbul ve Amman’da Dışişleri bakanları ve istihbarat direktörleri düzeyinde yapılan toplantılar kamuya açıktı. Lojistik destek sadece Suriye direnişi, yani Özgür Suriye Ordusu içindi. Operasyon odasında Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve birçok Batı ülkesi gibi devletlerden temsilciler vardı. İstihbarat şefi olarak göreve başladığım sırada, Ürdün’de de bir operasyon odası açılması önerisinde bulundum. Bütün bunlar kamuya açık ve sır değil.
Bu, Katar Dışişleri Bakanı ve Başbakan Hamad bin Casim’in, “Suudiler, bizim Suriye'de öncü bir rol oynadığımızı gördükleri zaman müdahale etmeye başladılar” açıklamasıyla irtibatlıdır. Hamad bin Casim, kendileri ve Türklerle olan çalışmayı neden bıraktığımızı biliyor.”
Çin füzelerinin Suudi Arabistan'a nakli
Füzelerin uçaklarla nakledilmesi mümkün değildi. Ancak Suudi Arabistan'ın batısında bulunan Rebiğ kenti yakınlarındaki limandan alınabilirlerdi.
Prens Bender şöyle devam etti:
“Bu liman özellikle Irak-İran savaşı için inşa edilmişti ve Irak için bu limana ulaştıran bir kara hattı açılmıştı. Irak'ın ihtiyacı olan her şey doğrudan bu limandan geliyordu. Irak daha sonra Akabe yoluyla silahları temin edince bu limana ihtiyaç kalmadı. Liman her ne kadar füzelerin nakledilmesi için uygun olsa da bu işin gizlice yapılması gibi bir sorun vardı. Askeri yetkililer ile birlikte kamyonların üzerine soğuk içecek reklamları yapıştırmaya karar kıldık. Böylece mal taşıyan kamyonlar gibi görüneceklerdi. Gemi limana ulaştığında füzeler yüklendi ve akşam vakti yola çıktık. Kral Fahd'ın tavsiyesi beni kurtardı. Çin füzeleri ile ilgili olarak ABD’li yetkililer ile herhangi bir sorun yaşamadık. Pekin’e ilk gittiğim zaman, ABD istihbarat temsilcisi Washington’a, Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi’nin Çin’e ulaştığını haber vermiş ve Ulusal Güvenlik Konseyi'ni bilgilendirmişlerdi. Schultz onlara endişe etmelerine gerek olmadığını, durumdan haberdar olduklarını söyledi.”
“Suudi askeri yetkilileri, uyduların Suudi Arabistan üzerindeki zamansal döngüsünü öğrenmek istiyorlardı. Böylece füzeleri uygun zamanda sığınaklara taşıyabileceklerdi. O sıra ABD istihbarat başkanına gittim ve büyük bir problemimiz olduğunu söyledim.  İranlıların silah ve füzeleri Suudi Arabistan'ın doğu bölgesine doğru hareket ettirmeye başladığına dair istihbarat almıştık. İstihbarat başkanı bana bunun çözülebilecek kolay bir problem olduğunu ve durumu uydularla izleyeceklerini söyledi. Bize ne zaman haber vereceklerini sordum. 12 saat içinde bizi bilgilendireceklerini söyledi. Edindiğimiz bilgiler doğrultusunda çalışmalara başladık. Kamyonlardan biri arızalandı ve ilk uydu geçti. Ardından ikinci uydu tarafından çekilen fotoğrafta bir kamyonun içinde füze şeklide garip bir cisim görünüyordu. ABD istihbarat operasyonu odasındaki memur, kendisine ulaşan fotoğrafları karşılaştırdı. Fotoğraftaki cismin Doğu Rüzgârı C3’e benzediği ortaya çıktı. Yetkililer durumu teyit etti. Bu kez kamyona odaklanmayı tercih ettiler ve sığınağa girene kadar takip ettiler. Neyse ki arızalı kamyon son füzeyi taşıyordu.”
“ABD tarafı, silahların, İran’ın onları elde etmesinin önüne geçmek için Suudi Arabistan tarafından satın alındığını düşünüyordu. ABD'nin Suriye ve Suudi Arabistan büyükelçisi olarak görev yapan Richard Murphy beni aradı ve “5 dakika görüşebilir miyiz?” diye sordu. Akşam vakit görüşebileceğimizi söyledim. Bana eşiyle birlikte akşam yemeğine davetli olduklarını ve zamanının dar olduğunu söyledi. Sonra eşiyle beraber geldiler. Benimle ofisimde yalnız görüşmek istediğini söyledi. Elinde bir zarf tutuyordu. Bana zarfı uzattı ve “Seninle uzun zamandan beri arkadaşız. Bunu bana açıklar mısın? Bunu neden şans eseri öğrendik?” diye sordu. Zarfı aldım. İçinde füzelerin fotoğrafları bulunuyordu. Ona, “Doğrudur, uzun zamandır arkadaşız ve büyükelçi olduğum zamandan bu yana birbirimizi tanıyoruz. Fakat bu askeriyeyi ilgilendiren bir mesele. Bunu bana sormana şaşırdım. Böyle bir konuşma için Pentagon’dan birinin gelmesini bekliyordum. Söylediklerine dair bir yorumum yok. Bu fotoğrafları alıp hükümetime göndereceğim. Onlar sana cevap verirler” dedim.”
Washington, Bender bin Sultan'ın istediğini elde ettiğini ve aynı zamanda kendilerinden bir şeyler gizlediğini anladı. Yetkili Prens Bender’e, “Schultz'dan bir mektup var. Kendisine ve ABD’ye yalan söylediğini ve bunun tehlikeli bir davranış olduğunu söylüyor. ABD Dışişleri Bakanı olarak, ondan izin alana kadar herhangi bir devlet kurumuna gitmeni yasaklıyor” demiş. Bunun üzerine Prens Bender, kendisine selamlarını iletmesini ve Iraklılar için Çin’den silah alacaklarına dair kendisini bilgilendirdiklerini söylemesini istemiş.
Prens Bender bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
“ABD, Suudi Arabistan’a Pershing füzeleri satmayı kabul etmemişti. Schultz toplantı tutanaklarına bakarsa bunu görebilir. Orada sığınaklar inşa etmek için Çin’den yardım alacağımızı da söylüyorum. Ona yalan söylemedim. Yetkili bana, “Sen gerçekten bir tilkisin, fakat bakan sana kızgın” dedi. Bakana teşekkür ettim ve yarın Aspen'deki çiftliğime gideceğimi ve iki ya da üç hafta orada kalacağımı söyledim. Aranmadığım ve hakkımdaki kararın kaldırıldığına dair haber almadığım takdirde İngiltere’ye ya da Güney Fransa’ya gideceğimi belirttim.”
ABD Dışişleri Bakanlığı, Prens Bender'in resmi etkinliklere katılmasını ve devlet dairelerine girmesini engelledi.  Ancak bu, Bakan Schultze tarafından başkanın veya başkan yardımcısının izni olmaksızın öfkeyle alınmış bir karardı.
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aspen'e ve daha sonra Suudi Arabistan’a gittim. 3 aydan fazla bir süre orada kaldım. Bir süre sonra, o sıra başkan yardımcısı olan Baba Bush beni aradı. Eşinin kendisine beni sorduğunu ve neden bir süredir ziyaretlerine gitmediğimi merak ettiğini söyledi. Kendileri eşim Hafya ile görüşmüş ve eşim ona ülke dışında olduğumu söylemiş. Başkan Reagan durumdan haberdar olmuş ve kendisinden izinsiz böyle bir şey yaptığı için Schultz'u azarlamış. Reagan’ın Suudi Arabistan ile arası iyiydi. Çin füzeleri ile ilgili görüşmelerin öncesinde, daha önce anlattığım gibi İran Kontra operasyonu başlamış ve Reagan, Kral Fahd’tan Kongre oylarını alana kadar yardım istemişti.”
RÖPORTAJIN 1.KISMI
RÖPORTAJIN 2. KISMI

RÖPORTAJIN 3. KISMI​



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”