Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu
TT

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

Yeni belgeler, İsrail’in ABD’yi nükleer konusunda aldattığını ortaya koydu

İsrail’in 1967 Savaşı’nda Mısır hedeflerini neredeyse nükleer silahla bombalayacağına dair sır perdesinin düştüğü bir zamanda biri İsrailli diğeri Amerikalı iki araştırmacı dün bazı belgeler yayınladı. Söz konusu belgeler sunduğu detaylarla İsrail’in nükleer programının başlamasının ardından ABD’nin eski Başkanı John Kennedy ve yönetimi ile 60’lı yıllarda birbiri sıra İsrail’de başbakanlık yapan David Ben Gurion ve Levi Eşkol arasında yaşanan sert siyasi çatışmanın boyutuna ve şiddetine ilk kez ışık tutuyor.
Araştırmacılardan biri, nükleer silahsızlanma konusunda uzman olan İsrailli Prof. Avner Cohen, diğeri de George Washington Üniversitesi’nde Ulusal Güvenlik Arşivi Nükleer Dokümantasyon Projesi Müdürü ABD’li araştırmacı William Burr. İkilinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı 50 gizli belge, iki ülke liderleri arasındaki karşılıklı mektupları, 1964 yılında ABD’li müfettişlerin İsrail’in Dimona Nükleer Reaktörü’ne yönelik ziyaretini belgeleyen protokolleri, Washington yönetimindeki yetkililerin İsrail hükümetinin başkanı konusunda nasıl bir tutum sergileneceğine dair hazırlanan notları; Amerikan istihbaratının reaktörde tam olarak neler yapıldığı ve nükleer silah yapımına uygunluğu, özellikle de bir plütonyum izolasyon tesisi içerip içermediğine dair değerlendirmeleri içeriyor.
Belgelerden birine göre sağcı hükümetlerden birinde bakanlık yapan ve yukarıda belirtilen gizli mektuplaşmalardan haberdar olan İsrailli Surik Nükleer Merkezi Bilimsel Direktörü Prof. Yuval Ne’eman, iki araştırmacı, Cohen ve Barr’a 25 yıl önce İsraillilerin söz konusu dönemki duruma bir ‘kriz’ olarak baktıklarını ortaya koydu. Eşkol ve etrafındakilerin Kennedy’nin ‘İsrail’e gerçek uyarı gönderen biri’ olduğunu düşündüklerini iletmiş olduğunu gözler önüne seriyor. Ne’eman ayrıca aralarında General Dan Tolkowsky’nin de bulunduğu bir kısım İsrailli yetkilinin, Kennedy’nin paraşütçü güçlere Dimona’ya inme emri vermesinden “gerçekten korktuklarına” işaret etmiş.
Bilindiği üzere İsrail, Fransa’nın desteğiyle 1958 yılında nükleer bir reaktör kurdu. ABD bunu ortaya çıkararak özellikle iki araştırmacının ‘Ortadoğu’da nükleer silahsızlanma konusunda en duyarlı olan ve İsrail’in nükleer bir silah yapmasını engelleme konusunda elinden gelen çabayı gösteren ABD Başkanı’ diye tarif ettiği Kennedy’nin yönetimdeyken bundan duyduğu şiddetli öfkeyi dile getirdi. Ancak Ben Gurion ve ardından Eşkol, Dimona nükleer projesinin tamamlanması konusunda ısrarcı oldu. Onlara göre İsrail’in nükleer gücü, ‘İsrail’in yüzleştiği varoluş tehditlerine karşı bir sigorta poliçesi’ niteliğindeydi. Kennedy ile Ben Gurion ve Eşkol arasında 1963 yılında kaleme alınan mektuplar, iki tarafın kararlılığını yansıtıyor. Ayrıca İsrail’in ısrarının ve istediğini elde edene kadar uyguladığı diplomatik hilenin boyutunu da gözler önüne seriyor.
Belgeler, ABD’nin Dimona’daki reaktörü 1960 yılının sonunda, Başkan Dwight Eisenhower döneminde keşfettiğine işaret ediyor. O dönemde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), ‘Dimona’daki reaktörün inşa amaçlarından en az birinin silah yapmak için plütonyum üretmek olduğunu belirtiyor. Arap dünyası, İsrail’in nükleer güçle silahlandığını doğrularsa bu mesele ‘şaşkınlık’ ile karşılanacak. Yapılan değerlendirme söz konusu projeyi destekliyor gibi göründükleri için ABD ve Fransa’ya doğrudan suçlama yöneltileceği’ yönünde.
Kennedy seçildiğinde, Ocak 1961’de, Eisenhower kendisine İsrail ve Hindistan’ın nükleer silah geliştirmek istediğini iletti. Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı Christian Herter ise yakın zamanda, iki sene içerisinde 90 kilogram plütonyum üretebilecek olan Dimona reaktörünün, nükleer bir bomba üretmek için de yeterli seviyede olduğunun ortaya çıkarıldığını söyledi. Kennedy, Dimona’ya iki müfettiş gönderdi. Göreve geldiği ilk zamandan itibaren Kennedy, iki ülke arasındaki atmosferin düzeltilmesi ve bir zirve buluşmasının şartı olarak Ben Gurion’dan ABD’li iki müfettişin Dimona’ya girişine izin verilmesini talep etti. Ancak Ben Gurion, Tel Aviv’de ‘Lavon Skandalı’ veya ‘Utanç Verici İş’ olarak bilinen ve Mısır’da bir Yahudi casusluk ağının keşfedilmesine ilişkin meseleyi bahane göstererek konudan kaçtı. Daha sonra da İsrail hükümeti feshedildi.
Ben Gurion, 1961’in nisan ayında bir sonraki hükümetini kurduktan sonra İsrail, ABD yönetimine iki müfettişin Dimona ziyaretini onayladığını bildirdi.
Dimona Nükleer Reaktörü Müdürü Emmanuel Pratt, iki Amerikalı müfettişe projenin hedefinde barış dönemlerinde elektrik üretmek için nükleer reaktörleri yapımı ve işletiminde gerçek bir tecrübe biriktirmek olduğunu iddia etti. ABD’ye ait olan belgeler, iki müfettişin ‘işin kendilerinden gizlenmediği ve reaktörlerin boyutu ve içeriğinin daha önce tarif edildiği gibi olmasından dolayı memnun kaldıklarına’ işaret ediyor. Bundan sonra 1961 yılı mayıs ayının sonunda Kennedy ile Ben Gurion arasında New York’ta görüşme hazırlıkları yapıldı.
İki araştırmacı sundukları raporda, Ben Gurion’un görüşmede Kennedy’ye yaptığı açıklamanın Dimona müdürlüğünün Amerikalı iki müfettişe karşı dile getirdiği iddialara benzer olduğunu, yani Ben Gurion’un hedeflerinin barışçıl ve enerji üretimi ile sınırlı olduğunu iddia ederek bu reaktörün iç yüzünü sakladığını ortaya koyuyor. Bununla birlikte Ben Gurion, Kennedy’ye aynı zamanda “Şu ana kadar reaktörün tek amacı barışçıldı. Ama bakalım, Ortadoğu’da neler olacak? Bu bizimle ilgili değil” dedi. Söz konusu görüşme, Washington’ın İsrail’in nükleer niyetlerine dair şüphelerini gidermedi. Bu nedenle ‘birkaç ay boyunca tekrarlanan taleplerden’ sonra Eylül 1962’de iki Amerikalı müfettişin reaktöre bir ziyaret daha gerçekleştirmesi talep edildi. İkinci ziyaret sadece 45 dakika sürdü. Yakın zamanda ortaya çıkarılan belgeler, bu iki müfettişin ziyaretin kısa sürmesinden şikâyetçi olduklarına işaret ediyor. Belgeler aynı zamanda ziyaretin ardından Ölü Deniz’e kadar iki müfettişe eşlik edildiğini ve dönüş yolunda ‘ev sahipleri tarafından kendilerine Dimona Nükleer Reaktörü’nün yakınlarından geçtiklerinin, bir ziyaret ayarlanarak müdürle görüşebileceklerinin söylendiğini’ belirtiyor. İki müfettiş, Dimona müdürünün reaktörde olmaması nedeniyle baş mühendis ile görüştü. Bu ziyaret 40 dakika sürdü. İki müfettiş, dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Phillips Talbot’a gönderilen raporda reaktöre iki misafir sıfatıyla mı ev sahibi olan bilim adamlarının meslektaşları olarak mı yoksa iki müfettiş namıyla mı gittiklerinden emin olamadıklarını yazıyor. Müfettişler, ‘tesisin tamamını görmek için yeterli zaman sağlanmamış ve hiç girmedikleri birçok bina kalmış olsa da tesisin araştırma yapısını tespit edebildiklerini’ de belirtiyor.
Söz konusu ziyaretin ardından Washington’da şüphe devam etti. Amerikan istihbaratının üst düzey bir yetkilisi, “birinci ve ikinci araştırma raporları arasında uygunsuzluk olduğunu’ dile getirdi. Bu şüphelere rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı, müfettişlerin olumlu çıkarımlarını birçok ülkeye gönderdi. Amerikalı görevliler, Dimona reaktörüne yönelik ikinci ziyareti, ‘aşağılayıcı’ olarak nitelendirerek ABD’nin reaktörü yeniden gözden geçirmesini ve altı ayda bir müfettişlerin ziyaret etmesini talep etti.
CIA yetkilisi Sherman Kent, yazdığı belgelerden birinde, “İsrail’in komşularına yönelik politikası daha da şiddetlenecek. Arapları korkutmak için nükleer gücünün oluşturduğu psikolojik faydaları kullanmaya çalışacak” ifadelerine yer verdi. İsrail’in nükleer bir silah edinmesinin tehlikeli sonuçları konusunda uyardı. Belgelerden biri, Beyaz Saray tarafından dışişleri, savunma ve istihbarat bakanlıklarına ‘Ortadoğu’daki nükleer güçleri’ araştırmaları yönünde talimat verildiğine işaret ediyor. Konuya ilişkin bir belge, Kennedy’nin İsrail’in nükleer programına dair istihbarat raporlarının eksik olduğuna dair bir kanaat beslediğini ortaya koyuyor. Nitekim Kennedy, ‘İsrail’in nükleer programı ve aynı şekilde İsrail veya Araplara ait diğer gelişmiş silah programları konusundaki istihbarat raporlarının iyileştirilmesi için olası bir adım atılmasını’ talep etti.
ABD, söz konusu dönemde, nisan ayı başında, İsrail’den iki Amerikalı müfettişin her altı ayda bir Dimona’ya ziyaret gerçekleştirmesine dair talebini iletti. Ben Gurion, bu talebe cevap vermekten kaçındı. Daha sonra Mısır, Suriye ve Irak’ın Filistin’i kurtarmak için askeri bir iş birliği yaptığına ilişkin duyuruyu amaçları doğrultusunda kullandı. Ben Gurion, ABD’nin talebine verdiği yanıtında Arapların bu duyurusunun İsrail’in nükleer bir silah edinme çabasını haklı çıkardığına dikkat çekti. Ayrıca Kennedy ile gizli bir görüşme talebinde bulundu. Ancak İsrail Dışişleri yetkilileri bunu makul olmayan bir talep olarak değerlendirdi.
Ben Gurion, Arap iş birliğinin ilanının ardından Kennedy’ye yazdığı mektubunda şu ifadeleri kullandı:
“Hitler’in 40 yıl önceki duyurusunu hatırlıyorum. Onun hedeflerinden biri, Yahudi halkını hepten ortadan kaldırmaktı. Avrupa ve ABD’deki aydın dünya, bunu dikkate almayarak bu ilanı küçümsedi. Sonucu ise insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir kıyım oldu.”
Kennedy, Ben Gurion’a kısa bir mektupla karşılık verdi. Mektubunda Ben Gurion’un İsrail’e yönelik varoluşsal bir tehdidin varlığı konusundaki abartısına işaret eden Kennedy “Biz Arap dünyasındaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz” dedi. Araştırmacılara göre Kennedy, İsrail’in nükleer bir silah geliştirmesinden endişeliydi. Üstelik “İlan edilmeyen bir görüşme gerçekleştirmemiz mümkün değil” ifadelerini kullanarak Ben Gurion’un gizli bir ziyarette bulunma talebini de reddetmişti.
Ben Gurion’un İsrail’in nükleer programının detaylarına dair Amerikalılara bilgi vermeme konusundaki ısrarı karşısında araştırmacılara göre Washington’ın ‘boğazına bir diken’ saplandı. Taraflar arasındaki çatışma şiddetlendi ve Kennedy, 5 Haziran’da Ben Gurion’a bir mektup gönderdi. Araştırmacıların tabiriyle bu mektup, “bir uyarı” mahiyetindeydi. Nitekim mektupta, “Amerikan yönetimi, Dimona projesinin durumu hakkında sağlam bilgilere erişemezse Washington’ın İsrail’e destek sözü büyük oranda tehlikeye girebilir” ifadelerine yer verildi.
Ama bu mektup muhatabına ulaşmadı. Zira mektubun gönderildiği sabah Ben Gurion, hükümet başkanlığı görevinden istifa etti. Ben Gurion bunun sürpriz istifasının sebebi hakkında ‘kişisel sebeplerden’ kaynaklandığı dışında açıklama yapmadı. Ancak 10 gün sonra Kennedy’nin mektubu Ben Gurion’un İsrail hükümet başkanlığındaki halefi Levi Eşkol’a ulaştı. Eşkol, ABD yönetimi ile olan ilişkileri ‘gerçek bir krize girdi’ olarak tarif etmişti. Ardından Eşkol, İsrail gazetelerinin editörleri ile bir araya gelerek onlardan Dimona hakkında yayın yapmamalarını istedi. Sözü edilen iki araştırmacı, Eşkol’ün Kennedy’nin yaptığı uyarı karşısında şaşırdığını, istişare için daha fazla zaman istediğini ve ABD’nin Tel Aviv Büyükelçisi’ne Kennedy’nin mektubunun sürpriz boyutunu ilettiğini söylüyor. Eşkol, iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesini umduğunu ve ‘İsrail’in ulusal güvenliğinin gereklerini yerine getirerek egemenlik haklarını koruyacağını’ kaydetti.
Yeni ortaya çıkarılan belgeler, Eşkol’ün ABD Büyükelçisi’ne şu soruyu sorduğunu gözler önüne seriyor:
“Uzak gelecekte Ortadoğu’daki gelişmeler bizi nükleer bir silah geliştirmeye mecbur ederse Washington, İsrail’in ABD ile ‘ön görüşme’ teklifine nasıl yanıt verecek?”
ABD Büyükelçisi buna, ülkesinin Ortadoğu’ya nükleer bir silah sokmanın ‘oldukça tehlikeli’ olacağı yönünde bir tavır benimsediği karşılığını verdi.
Altı hafta süren görüşmelerden sonra Eşkol, Kennedy’ye yazdığı cevap mektubunu ABD Büyükelçisi’ne teslim ederek Ben Gurion’un Dinamo Nükleer Reaktörü’nün barışçıl olduğu şeklindeki iddiasını yineledi. Ayrıca iki taraf arasındaki iyi ilişkileri göz önünde bulundurarak iki Amerikalı yetkilinin reaktörü düzenli olarak ziyaret etmesine izin vermeye karar verdiğini ekledi.
İlk ziyaretin tarihi olarak 1963 yılının sonu belirlendi ve o zamana kadar ‘Fransız grubunun reaktörü kendilerine ulaştıracağı ve aktifleştirilmeden önce kapsamlı fiziksel ölçümlere tabi tutulacağı’ bildirildi. Bununla birlikte Eşkol, ABD’li iki yetkilinin ilk ziyaretinin reaktörün işletilmeye başlamasından önce gerçekleşeceğini vurguladı.
Ziyaretlerin sıklığı meselesi ise aydınlatılmadı. Kennedy, buna bir mektupla karşılık vererek iki Amerikalı müfettişin ziyaretlerinin ‘düzenli’ olacağının altını çizdi. Müfettişlerin Dinamo Nükleer Reaktörü’ne yönelik ziyareti 1964 yılının başında gerçekleşti. İsrailliler müfettişlere reaktörün birkaç hafta önce çalışmaya başladığını iletti. Ancak bu yalan bir bildirimdi. Nitekim araştırmacılar, ilerleyen zamanlarda reaktörün, Kennedy yönetiminin de tahmin ettiği gibi 1963 yılının ortasında faaliyete geçtiğinin anlaşıldığını söylüyor. Taraflar, ABD müfettişlerinin ziyaretini gizli tuttu ve bir seneyi aşkın bir süre boyunca gazetelere sızdırılması engellendi.
İki araştırmacı, Kennedy’nin İsrail’in nükleer programını bölgesel değil de uluslararası ölçütlerle ele aldığına işaret ediyor. Ancak ABD’nin Dinamo Nükleer Reaktörü’nü denetlemesine rağmen bu, İsrail’i nükleer silahlar üretmekten ve bu silahları Ortadoğu’ya sokmaktan alıkoymadı.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.