Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilcisi: Gerekirse savaşırız

Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
TT

Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilcisi: Gerekirse savaşırız

Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)
Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Özel Temsilcisi Abdullah bin Yahya el-Muallimi (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) binasında bulunan ülkelerin temsilcileri ve büyükelçileri herhangi bir konu hakkında belirli bir tutum benimsemek için çalışmaları ve ittifak yapmaları gerekir. Özellikle de konu korkuların ve endişelerin sürekli hâkim olduğu Ortadoğu ve Arap dünyasında bulunan bir ülke ile ilgiliyse söz konusu olay daha da büyük önem kazanır.
Eğer mevzu,  kendisini Arapların ve İslam dünyasının lideri olarak öne çıkaran Suudi Arabistan ile bağlantılıysa bu ülkenin sorumluluğu özellikle de Arap Baharı sonrasındaki kaos döneminde ikiye katlanacaktır. İşte tam bu kaos döneminde Suudi Arabistan’ın BM Özel Temsilciliği görevine Petrol mühendisi, ABD’deki Stanford Üniversitesi Mezunu ve BM koridorlarındaki diplomatik savaşlarda askeri ruhunu ortaya koyan Abdullah bin Yahya el-Malami getirildi.
Malami Independent Arabia’ya verdiği özel röportajda ülkesinin, Yemen’deki savaşı bitirmek ve Husilerden kaynaklanan belirli sebeplerden ötürü savaşın sona erdirilememesi durumunda ülke vatandaşlarının yaşadığı acıyı hafifletmek için büyük çaba harcadığını söyledi. Suudi Arabistan Öncülüğündeki Arap Koalisyonu’nun sert savaş koşullarına rağmen Yemen’deki sivil yaralanmaları azalttığını belirten Malami buna delil olarak Yemen ve Suriye’deki ölüm ve yaralanma olaylarının sayısının karşılaştırılmasını istedi. Bu karşılaştırma yapıldığında Yemen’deki sivil yaralanma ve ölme olaylarının daha az olduğunun görüleceğini belirten Malami bunda, Arap koalisyonunun Rusya ve İran’ın Suriye’de yaptığının aksine sivillerin korunmasına yönelik olarak aldıkları güvenlik tedbirlerinin büyük rol oynadığını söyledi.
Son 8 senelik süreçte Haliç körfezinde yaşanan gerginliğinin BM ile Güvenlik Konseyi’ndeki yankısı hakkında da konuşan Malami hiçbir kimsenin savaş istemediğini ancak İran’ın bu konudaki tutumunun büyük önem taşıdığını söyledi. Malami “Suudi Arabistan gibi bir ülke savaş istemiyor ancak savaşmak zorunda bırakılırsak Merhum Dışişleri Bakanı Prens Suud Faysal’ın da dediği gibi ‘biz savaşçıyız’” dedi. Malami; Yüzyılın anlaşması, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri hakkındaki söylentiler ve BM’den İran ve Suriye temsilcileri ile yaptıkları tartışmalar gibi birçok farklı noktaya değindi.
En önemli soru da Haliç körfezindeki gerginliğin ardından ABD ile İran arasında yaşanan savaş halinin BM koridorlarına nasıl yansıdığı idi. Savaşa doğru gidiyor muyuz yoksa herhangi bir savaş çıkmaz mı? Bu sorulara cevap veren Muallimi “savaş çıkmayacağını umuyorum. Bu hiç kimsenin yararına olmaz. Arap bir şairin söylediği gibi savaş, öğrendiğiniz ve tecrübe ettiğiniz şeylerden ibarettir. Yani kolay bir şey değildir savaş. Savaş herhangi bir yönetici ve yetkili tarafından alınabilecek en tehlikeli karardır. Suudi Arabistan yönetiminin savaş istemediğine eminim. Ancak Merhum Prens Suud Faysal’ın ölümünden birkaç ay önce söylediği gibi savaş istemiyoruz ancak zorunda bırakılırsak biz savaşçı bir milletiz. Suudi Arabistan’ın politikası bu doğrultudadır. Ancak bölgede yaşanan tüm olay ve gerginliklerdeki ortak payda İran’ın bölgedeki tutumudur. İran, 1979’da başlayan bu tutumuyla bölgeyi hâkimiyeti altına almak, devrimler çıkarmak ve İran yönetiminin benimsediği ideolojiyi yaymak için çalıştı. İran Arap bölgesini hedef alıyor. Burayı ülkelerin içişlerine müdahale edebileceği ve kendi fikirlerini yayabileceği bir alan olarak görüyor” ifadelerini kullandı.
Muallimi, “İran, Lübnan ve Irak gibi ülkelerin içişlerine yaptığı müdahalede kısmen başarılı olursa bu başarıyı Arap ülkelerinde de yakalayabileceğini düşünerek büyük hata yapıyor” ifadelerini kullanarak, Arap ülkelerinin şuan karşı karşıya kaldığı zayıflık, bölünme ve ayrılığa rağmen Suudi Arabistan’ın Arap milletini tüm tehlikelerden koruyan bir üs olduğunu söyledi. Muallimi Suudi Arabistan’ın Arap milletinin mukaddesatını ve umutlarına saldırmak isteyen her güce karşı sapasağlam bir kale olarak duracağını belirtti.
İran’ın, ABD yönetimindeki şahinlerden biri olan John Bolton’un İran karşıtı bir savaş çağrısında bulunduğu yönündeki iddiaları hakkında konuşan Muallimi İran’ın emellerinin kuşatılması noktasında ortaya koyduğu çabadan ötürü Bolton’dan memnun olduğunu söyledi.  Bolton’un İran’a karşı atılacak adımlar konusundaki azmini gizlemediğini ancak ABD’de karar alma sürecinin zor ve karmaşık olduğunu ve kararın en sonunda başkanın eline ulaştığını belirten Muallimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a büyük diplomatik, askeri ve ekonomik baskı uyguladığını söyledi. “Bu adımlara daha önceki ABD yönetimlerinde de ihtiyacımız vardı” diyen Muallimi ABD’nin bu baskısının İran rejiminin politikasını değiştirmesine kadar sürdürmesini umduklarını belirtti. Muallimi “Biz İran’da rejimin değişmesini istemiyoruz. Bu İran halkının seçimidir. Biz rejimin politikalarının değişmesini talep ediyoruz. Bu da baskı yoluyla olur ki ABD bunu yapıyor. Bizim de istediğimiz bu ve İran’a uygulanan baskının sonuç vermesini umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Katar krizi ciddiye alınmayacak kadar küçük bir sorun
Birçok Arap ülkesi İran’ın Arap ülkelerinin içişlerini müdahale etmesinin önünü açsa da Suudlular Muallimi’nin fikrine güveniyor. Muallimi Suudi Arabistan Kralı Selman’ın davetiyle birkaç gün sonra Mekke’de yapılacak üçlü zirvede İran karşıtı bir duruş sergilenmesi gerektiğini belirtiyor. Muallimi “Araplar Suudi Arabistan ve Tunus’ta düzenlenen son iki Arap zirvesinde alınan kararlarla İran’ın bölgedeki politikalarını kınadı. Arap ülkeleri bu konuda görüş birliğine varmış durumda. Öten yandan Arap ülkelerinin İran’ın müdahalelerine karşı konulması konusunda farklı düşündükleri kanaatindeyim. Doğru, plan ve taktik konusunda belirli görüş ayrılıklarımız olabilir ancak genel olarak İran müdahalesinin engellenilmesi konusunda bir uzlaşı olduğunu düşünüyorum. İnşallah birkaç gün sonra Mekke’de yapılacak Arap zirvesinde bu konunun teyit edildiğini göreceğiz” ifadelerini kullandı.
Sözlerini sürdüren Muallimi “Suudi Arabistan istisnasız tüm Arap ülkeleriyle sağlam ilişkilere sahip. Kral Selman’ın Tunus’a ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Cezayir ve Fas gibi farklı Arap ülkelerine yaptığı son ziyaretlerde bunu görebilirsiniz. Diğer ülkelerin temsilcilerinin Suudi Arabistan’a sık bir şekilde gidip gelmesi de bu olguyu kanıtlayan diğer bir örnek. Bu sebeple Hadimu’l Harameyn Kral Selman’ın zirve daveti Arap ülkeleri tarafından hızlı bir şekilde kabul gördü. Suudi Arabistan’ın Arap ülkelerini üzerinde uzlaşılmış temel prensipler çatısı altında bir araya getirebilecek güçte olduğuna inanıyorum” dedi.
Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaş ve birçok Arap ülkesi tarafından abluka altına alınan Katar’ın olayları kendi lehine çevirmeye çalışması sebebiyle bu rolü oynayabilme ihtimali konusunda gündeme getirilen şüpheler hakkında konuşan Muallimi Katar sorunun önemli olmadığını ve Arapların bir araya gelmesinden daha küçük bir mesele olduğunu belirtti.
Muallimi “ Suudi Arabistan ve Arap koalisyonu bünyesindeki diğer devletler tarafından Yemen halkına destek verilmesinden şüphe duyan herhangi bir Arap olduğunu zannetmiyorum ancak böyle bir şey varsa da buna saygı duyuyorum. Araplar Yemen hükümeti ve Yemen Cumhurbaşkanının meşruluğu konusunda hemfikir. Öte yandan uluslar arası toplum Suudi Arabistan’ın Yemen’de darbeci Husiler ile savaştığı ve ülkeye meşruiyetin yeninde kazandırılması için çalıştığını teyit ediyor. Katar ise Suudi Arabistan ile ablukacı ülkeleri ilgilendiren küçük bir mesele. Bu konuya zaten uluslar arası toplum müdahil olmuyor. Sadece Kuveyt’in bir arabuluculuk çabaları var. Diğer Arap ülkeleri ise bu konuyu gündemine bile almıyor.  Arap ülkeleri önemseseler de önemsemeseler de bu konuda etkili olamazlar. Etki edebilecekleri tek konu vardır o da abluka yapılmasının altında yatan sebebin ortadan kaldırılmasıdır. Bu sebep ise Katar’ın ablukacı ülkeler tarafından gelen talepler doğrultusunda politikalarını gözden geçirmesi” dedi.
İran bunu yapmaya cesaret edemez
Muallimi Saddam’ın Irak’ı ile Hamaney’in İran’ı arasında karşılaştırma yapılması ve petrol fiyatlarının artıp yükselmesinin bir savaş sebebi olarak görülmesini doğru bulmazken İran’ın savaş ilan edecek ve bu konuyu gündemine alabilecek kadar aptal olmadığını düşünüyor. Muallimi “Petrol unsuru daima önemlidir. İran ise petrol fiyatlarını değil ABD tarafından kendisine uygulanan yaptırımları konuşuyor. Bu yaptırımların amacı hakkında daha önce konuşmuştuk. ABD ve diğer batı ülkelerinin hedeflerine ulaştıktan sonra yaptırım yapmaya devam edeceğini düşünmüyorum” dedi.
Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi (1.körfez savaşı) ve ikinci körfez savaşı hakkında konuşan Muallimi “1. Körfez savaşının arka planı ve sebepleri hakkında konuşmaya vakit yetmez ancak temel nedeni Saddam Hüseyin’in birkaç sene süren Irak-İran savaşında yaşadığı başarısızlığın üstünü örtecek bir zafer kazanmak istemesi diyebiliriz. Bu girişimi hiçbir sonuç vermedi ve Suudi Arabistan ile tüm dünya ona karşı çıktı. Ancak 2. körfez savaşı ABD’nin İran’a bir hediyesiydi çünkü İran’a Irak’ta büyük bir boşluk açtı. Tahran da bu boşluğun bir bölümünü doldurdu. Bu nedenle kimsenin petrol fiyatlarının artış ve yükselişini savaş sebebi olarak gördüğünü düşünmüyorum. Sorun bundan daha derin. İran kendisine komşu ülkeleri ekonomik, siyasi ve askeri yönden kontrol altına almak istiyor. Onların petrolüne göz dikmiş durumda” ifadelerini kullandı.
Asıl hedef tehditsiz bir şekilde birlikte yaşayabilmenin garanti altına alınması
İran devletinin komşu ülkeleri üzerinde kurmak istediği hâkimiyeti aynı şekilde halkın da istediğini söylemenin mümkün olmadığını belirten Muallimi “İran’da farklı birçok akım var. Ülkede savaş isteyen muhafazakâr bir yönetim bulunurken savaş karşıtı olan bir halk hareketi de mevut. İran’a uygulanan baskıyla birlikte mevcut rejimin Arap ülkelerini tehdit eden nükleer silah ve balistik füze programlarını engel olunması; Yemen, Bahreyn ve Irak gibi ülkelerde karışıklı çıkartmasının önüne geçilmesi ve bu sayede tehditsiz bir birliktelik sağlanması hedefleniyor. Bu düşmanca tavrını bir ara yaptığı gibi İşgalci İsrail’e karşı uygulaması gerekirdi. Tüm hedeflenenler sağlanırsa Arap-İran ilişkilerinin geleceği daha parlak olacak” dedi.
İran’ın savaş olmadan politikasını değiştirmesinin imkânsız olduğu yönündeki söylemler hakkında kendisine sorulan soruya Muallimi şöyle cevap verdi:

  • “Ben İran halkının aklına güveniyorum. Savaştan uzak durması ve politikasını değiştirmesi noktasında İran yönetimi üzerinde etkili olacaklar.”

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) ülkelerin İran hakkındaki politikalarının farklılık gösterdiğini belirten Muallimi “ABD İran’ın politikasını yaptırımlar yoluyla değiştirmek isterken Avrupalı ülkeler bunun barışçıl bir yolla gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyor. Tabi ki de Çin ve Rusya tarafı bu iki yolu da desteklemiyor, askeri ve ekonomik yüzleşmeden uzak durmaya çalışıyorlar. Bölgede meydana gelebilecek herhangi bir hareketlilik BMGK’nın kapsamı dışında kalır” ifadelerini kullandı.
Hz. Ebu Bekir’in sözlerini okudum!
Muallimi, BM ve BMGK’da gerçekleştirilen müzakerelerde görüşlerini anlatmak için her türlü yola başvurdu. Bunlardan en garibi de bir defasında kürsüye çıkarak Müslümanların 1.Halifesi Hz.Ebubekir’in halka hitabesini okuması oldu. Independent Arabia'nın bu tarihi konuşma hakkındaki sorusuna cevap veren Muallimi bu konuşmanın kendi görüşlerinin açıklanmasına bir nebze olsun katkıda bulunduğunu belirtti. Muallimi “Bu konuşmayı BMGK’da, silahlı çatışmaların yaşandığı bölgelerde sivillerin güvenliğinin sağlanması konusunun görüşüldüğü bir oturum münasebetiyle yaptım. Bu konular bizim için yeni değil. Cenevre sözleşmesi ve uluslar arası insan hakları beyannamesinde belirtilen hususlar bizim inancımızda ve kültürümüzde zaten bulunuyor. Ebu Bekir es-Sıddık’ın konuşmasını biz Müslümanların 1400 senedir sadece sivilleri değil taşları, ağaçları ve hayvanları da koruduğumuzu göstermek için okudum. İşte bu görevi modern dönemde Suudi Arabistan üstlenmektedir” dedi.
Hz. Ebubekir’in konuşmasında belirtilen ilkelerin Suudi Arabistan tarafından Yemen’deki savaşta uygulandığını belirten Muallimi bazı sivil kayıplarının da yaşandığını itiraf etti. Muallimi “Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonlarında söz konusu değerlerin yansımasını görebilirsiniz. Bazı bölgeler sivillerin varlığı nedeniyle hedef alınmıyor. Bazen de kesin askeri hedefler belirlendikten sonra bölgede sivil bulunduğu için operasyon iptal ediliyor. Bazen de belirli sebeplerden ötürü kazalar yaşanabiliyor. Medyana gelen bu kazalar bir daha yaşanmaması için yetkililer tarafından değerlendiriliyor ve zarar gören sivillere tazminat veriliyor. Bunlar Vietnam, Afganistan, Irak, Yemen ve diğer ülkelerde yaşanan savaşların doğal sonuçları” ifadelerini kullandı.
Suriye’deki savaşta ölen sivil sayısı Yemen’dekinin 10 katı
Muallimi “Suriye’deki savaşta ölen sivil sayısı ile Yemen’de ölen sivil sayısı arasında bir karşılaştırma yapalım. İki ülkenin nüfusu birbirine yakın. Suriye’de savaş 7 senedir devam ederken Yemen’de 5 senedir sürüyor. Fark fazla değil. Yemen’de yaşanan savaşta ölen sivil sayısı hakkındaki en kötümser istatistiklere göre Husiler’in Yemen’i işgal etmesinden bu yana toplam 60 bin sivil ölmüş. Ölen bir sivil bile her şeyden önemlidir ama burada sadece rakamları karşılaştırıyoruz.  Suriye’de ise 7 senede 600 bin sivil hayatını kaybetmiş. 60 bin nerede 600 bin nerede?  Tam 10 katı. Bu aradaki fark, Yemen’de mücadele eden koalisyon güçlerinin hedefleri iyi belirlemesi ve sivil kaybının en aza indirgenmesi için azami özen göstermesinden kaynaklanıyor. Suriye’deki çatışma tarafları ise sivil kaybı yaşanmamasına özen göstermiyor. Orada kendi halkını yanıcı variller ve rastgele fırlatılan füzelerle vuran bir hükümet var” ifadelerini kullandı.
Peki, Suudi Arabistan’ın İngiltere gibi müttefikleri Yemen’de yaşanan bu sivil kayıplarını neden çok fazla göstererek Suudi Arabistan ve Arap koalisyonuna baskı yapıyor? Bu baskı Husi tarafına destek vermek olarak da anlaşılabileceği gibi İngiltere’nin neden Suriye rejimine aynı baskıyı yaptığını görmüyoruz?
Bu soruya cevap veren Muallimi ortada komplo teorisinin bulunduğu, ülkesinin maddi ve manevi açıdan başarılı olması nedeniyle özellikle de sözde insan hakları, sivil toplum kuruluşları ve medya tarafından hedef alındığını söylüyor. Suudi Arabistan’ın attığı her adımda ülkenin ve halkının çıkarını düşündüğünü belirten Muallimi, Suriye rejimin halkını kimyasal silahlarla vurmasının ise kendilerini eleştiren medya kuruluşlarının ilgisini çekmediğine dikkat çekti.
Bu, BM’nin şahitliğindeki bir Kolera hikâyesidir!
Independent Arabia’nın Yemen’deki Kolera salgını ile Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonu arasında bir bağlantı bulunduğu yönündeki iddialar hakkında sorusuna cevap veren Muallimi bu iddialara gülerek Husilerin kontrolü altında bulundurduğu bölgelerde Yemenlilerin hasat yaptığı tarlaların BM’nin gözleri önünde kirli sularla sulandığı “Gat” olayına değindi.
Haklarındaki Kolera iddiasının çok komik olduğunu ifade eden Muallimi Suudi Arabistan’ın yaptığı yardımların ülkedeki kolera salgınını engellemeye yönelik olduğunu söyledi. BM tarafından aktarılan bir olayı anlatan Muallimi “Yemenli bazı çiftçiler, BM tarafından Gat tarlalarını temiz su, sebze tarlalarını ise kirli sularla sulamakla suçlanıyor. Kolera bu yolla diğerlerinden çok daha hızlı bir şekilde yayılıyor. Söz konusu tarlaların çoğu Husilerin kontrolü altındaki bölgelerde bulunuyor. Husiler bu tarlalarda yetişen ekinlerin ticaretini yapıyor ve böylece ülkede kolera salgını oluyor. Suudi Arabistan ise kolera salgının önünü almak için ülkeye ilaç ve gıda yardımında bulunuyor” ifadelerini kullandı.
Suudi Arabistan Yemen’deki savaşın durması için BM’nin 2216 sayılı kararı doğrultusunda Husilerin işgal ettikleri bölgelerden çekilmeleri ve silahlarını teslim etmeleri şartını koşuyor. Bu konuda açıklamalarda bulunan Muallimi “Husiler BM’nin 2216 sayılı kararını uygulamaya hazır olduklarının garantisi vermediği sürece ülkedeki savaş sona ermez. Arap koalisyonu tarafından desteklenen Yemen hükümeti Hudeyde’de sınırlı bir ateşkes yapılmasını onayladı ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. Ancak bu iyi bir tecrübe diyebiliriz. Bundan sonraki süreçte Husiler kontrolü altında bulundurdukları bölgelerden çekilmek istiyorlarsa ateşkes yapılır ve çekilirler. Ancak Husilerin çekilmeleri ve silahlarını teslim etmelerine ilişkin bir anlaşma yapılmadan ateşkes yapılmasının çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Husiler Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonunun Yemen'de gerçekleştirdiği operasyonların Yemenlilerin açlıkla karşı karşıya kalmasına sebep olduğunu söylüyor. BM ise Husilerin Yemen’de meşruiyete karşı ayaklandığını belirtiyor.
İsrail ve İran rolleri değişiyor
Muallimi’nin aktardığına göre İsrail temsilcileri konu ne olursa olsun tüm BM oturumlarına katılıyor.
Muallimi Suudi Arabistan’ın İsrail ve Filistin’e bakışı hakkındaki soruya şöyle cevap verdi:  

  • “Bu konudaki son sözü Suudi Arabistan Kralı Selman söylemiş, 'Ne Yemen, ne İran ne Suriye ne de başka bir şey. Filistin meselesi bizim 1.meselemizdir' ifadelerini kullanmıştır.”

İran ile İsrail arasındaki atışmaların ve gerginliğin göstermelik olduğunu belirten Muallimi onlarca sene geçmesine iki ülkenin birbirine tek kurşun sıkmadığını söyledi. Suriye’de yaşanan savaşta şuana kadar İsrail kurşunu ve bombardımanı ile ölmüş tek bir İranlı görmediğini belirten Muallimi aynı şekilde hiçbir İsrail askerinin İran tarafından yapılan bir saldırı ile ölmediğini söyledi. Muallimi İki ülkenin birbirini kullandığına vurgu yaptı. İran’ın İsrail’i kullanarak İslam dünyasına kendisini mazlumların ve Filistinlilerin dostu olarak göstermek istediğini ancak İsrail işgalinin önünü açmaktan başka bir şey yapmadığını ifade eden Muallimi İsrail’in de İran’ı kullanarak kendisini dünyaya mazlum olarak göstermeye çalıştığını söyledi.
 İsrail temsilcisine “arkadaş” demiyorum
Muallimi’ye göre İsrail’in en fazla korktuğu şey Araplar arasında itidal sesinin yükselmesi ve Arapların barış destekçisi olduğunun dünyaya ilan edilmesi. İsrail’in Arap Barış Girişimi’ni hiçbir zaman kabul etmediğini ve bu girişimi yıpratmak için her şeyi yaptığını vurgulayan Muallimi İsrail’in bölgedeki krizlerin temel müsebbibi olduğunu çünkü İran’ın önünü açtığını ifade etti.
Suudi Arabistan’ın İsrail ile masa altından hiçbir şekilde gizli anlaşma imzalamadığını ifade eden Muallimi “Suudi Arabistan’ın duruşu gayet açıktır. İsrail’e barış elini uzattık. Eğer barış istiyorlarsa Arap Barış Girişimini kabul edecekler. Bunun için masa altından anlaşmalar yapmaya ihtiyacımız yok. BM’de İsrail temsilcileri ile hiçbir şekilde iletişime geçmedim” şeklinde konuştu.
Muallimi Suriye temsilcisine “arkadaşım” dediğini çünkü Arap ve Müslüman olmak gibi birçok meselede ortak paydaları olduğunu belirterek İran’ın BM Temsilcisi ile de selamlaştığını ifade etti. İşgal, yasadışı yerleşim ve ablukaya devam ettiği sürece İsrail temsilcisine arkadaşım demeyeceğini belirten Muallimi resmi bile olmasa İsrail tarafı ile hiçbir şekilde iletişime geçmediğini ifade etti.
Yüzyılın anlaşması hakkında konuşan Muallimi bu anlaşma hakkında henüz hiçbir şey bilinmediğini ve ABD’nin anlaşma içeriğinin yaz sonunda açıklanacağını söylediğini belirtti. Söylentilere göre anlaşmanın bağımsız bir Filistin kurulması, yasadışı Yahudi yerleşimlerinin kaldırılması ve mültecilerin geri dönmesi gibi kararları içermediğini ve böyle olması durumunda anlaşmanın başarısızlıkla sonuçlanacağını belirtti. Muallimi anlaşmanın göz atmaya değer olduğunu ancak söylentilere göre söz konusu maddeleri içermediğini belirtti.
Arap milletinin ve Filistin halkının elindeki en büyük silahın meşruiyet olduğunu belirten Muallimi İsrail’in silah gücü ile kendi varlığının dikta etmek istese de meşruiyetini asla kabul ettiremeyeceğini söyledi. Muallimi Filistin halkının mücadelesine devam etmesi durumunda uzun vadede olayların Filistin halkının çıkarına gelişeceğini ifade etti.
Mustafa Ensari - Independent Arabia



Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
TT

Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)

 

Araplar, temel yapıları, kültürel kimlikleri ve miraslarıyla, sözlü bir toplum olarak tanımlanıyor; ağırlıklı olarak söz ve şiirle var olmuş bir kimlikleri bulunuyor. Şiire ve sözün gücüne hayran olan Araplar, ifadeyle büyülenir, kelimelerle hareketlenir ve kelimenin anlamını canlı imgelerle hayatlarına, çevrelerine, değerlerine ve ahlaki normlarına yansıtır. Arap şiirleri, atasözleri, hikâyeleri; hatta soy ağaçları ve tarihî olayların kaydı, nesilden nesile sözlü olarak aktarılmıştır. Meğazi, siyer ve tarih kitaplarındaki isnad zincirleri, Kur’an tilavetlerinde ve hadis rivayetlerindeki icazetler, Arap kültüründe sözlü geleneğin merkezî rolünü halen gözler önüne seriyor. Bu gelenek, Arap kültürünün ufukları genişlese ve yazılı kültür sanat, bilim ve edebiyat alanlarında gelişse de günümüzde hâlâ yaşatılmakta ve kültürel yaşamın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.

Meşruiyet unsuru olarak ulusal hafıza

Devletler yalnızca toprak ve iktidara dayanmaz; varlıklarını anlamlı kılan ve sürekliliğini sağlayan ortak bir anlatıya da ihtiyaç duyarlar. Suudi Arabistan’ın sözlü kültürel belleği, ulusal bir anlatının oluşumuna katkı sağlamış, kaos döneminin ardından hukuk ve adaletin egemen olduğu bir devlet imajını pekiştirmiş, kuruluşun sembolizmini vurgulamış ve kuşaklar arasında bağlılık ile dayanışma değerlerini aktarmıştır.

Ancak modern devlet için bu hikâyeleri yalnızca geleneksel sosyal çerçevede tutmak yeterli değildir. Bu anlatılar, ulusal bir proje kapsamında yönetilen ve kullanılan kurumsal sembolik sermayeye dönüştürülebilir. İşte burada korunmaktan vizyona geçiş başlar.

Değişim dönemlerinde, özellikle hızla ilerleyen ekonomik ve sosyal dönüşümler bağlamında, ulusal kimlik sürekli yeni zorluklarla karşı karşıya kalır. Ulusal vizyonlar yalnızca ekonomik yapı kurmakla kalmaz, aynı zamanda vatandaşlık ve aidiyet anlayışını yeniden tanımlar. Dolayısıyla asıl mesele, sözlü anlatıları saklamak değil, onları işlevsel hale getirmektir; hikâyeleri sadece hatırlamaktan öte, yeniden okumak, yorumlamak, eğitimde ve dijital etkileşimli içeriklerde kullanmak, yerel bellekleri kapsayıcı bir ulusal anlatıya bağlamaktır. Böylece hafıza, sadece geçmişe özlem değil, kimliği harekete geçiren bir güç haline gelir.

Terminoloji düzenleme

1- Sözlü miras: Nesilden nesile konuşma, anlatım veya performans yoluyla sözlü olarak aktarılan ve hikâyeler, atasözleri, şiirler, masallar, şarkılar, ilahiler ve efsaneleri içeren mirastır.

2- Sözlü anlatım: Bu, görgü tanıkları ve çağdaşlarından sonraki nesillere sözlü iletişim ve aktarım yoluyla anlatılan bir tarih kaynağıdır.

3- Sözlü tarih: Modern bir terim ve tarih yazımının bir dalı olan sözlü tarih, uzmanlar tarafından tarihi olaylara tanık olan kişilerin sözlü anlatılarını bilimsel standartlara uygun olarak ve kayıtlı ve filme alınmış röportajlar yoluyla, inceleme, doğrulama ve titiz bir değerlendirmeye tabi tutularak belgelemek için kullanılan bilimsel bir yöntem olarak tanımlanır.

Bu nedenle, sözlü mirasın tüm sözlü ifade biçimlerini içerdiğini ve her tarihsel anlatının sözlü tarih olarak kabul edilemeyeceğini görüyoruz.

Araştırmacılar ve tarihçiler genellikle ‘sözlü miras’, ‘sözlü anlatı’ ve ‘sözlü tarih’ terimlerini karıştırırlar, bu da alıcılar arasında kafa karışıklığına neden olur.

Sözlü gelenek ve yazı

Sözlü anlatı, tarih yazımının temel taşlarından biri olarak öne çıkıyor. Tarih biliminin gelişmesiyle birlikte, sözlü anlatılar tarihî belgeleri tamamlayıcı bir nitelik kazandı. Araştırmacılar, bu anlatıların belirli bir döneme ilişkin bazı olayları aydınlattığını, gizemleri çözümlediğini ve toplumun davranışlarını, değerlerini ve özelliklerini yansıttığını belirtiyor. Sözlü anlatılar, kişisel anılardan toplumsal hikâyelere kadar günlük yaşam, yaşam biçimleri, meslekler, sosyal ilişkiler ve çeşitli uygulamalar hakkında bilgi sunuyor; tarım, ticaret, hayvancılık ve eğitim gibi alanları da kapsıyor.

Resmî tarih ve yazılı belgeler genellikle siyaset ve savaş odaklıyken, sözlü anlatı alışkanlıklar, gelenekler ve toplumsal, ekonomik ve kültürel konulara ışık tutar. Aynı zamanda yemek ve içecekler, kıyafetler, tedavi yöntemleri, sanat, oyunlar, sohbetler, seyahat hikâyeleri, aşk ve yaşam öyküleri ile acı, hastalık ve ölüm öykülerini de aktarır. Sözlü anlatılar, duyguları ve düşünceleri ifade ederek bazı kayıtlar, kişisel günlükler ve aile belgelerinde de bulunabilen içsel deneyimleri gün yüzüne çıkarır.

Araştırmacılar, Arapların sözlü mirasa ve sözlü anlatıya gösterdiği ilginin geçici ya da modern bir uygulama olmadığını vurguluyor. Dr. Abdullah el-Asker’e göre, “Müslüman bilim insanları sözlü anlatılardan yararlanmak için bilimsel kurallar geliştirdi. Bu kurallar zamanla bağımsız ilim dallarına dönüştü; örneğin isnad ilmi, râvî ilmi, cerh ve tadil, hadis terimleri ve daha birçok alan.” Arapların bu yöntemle sözlü mirası sistematik şekilde topladığı ve yazıya geçirdiği, özellikle hadislerin derlenmesinde uygulandığı ifade ediliyor.

Sözlü miras

Sözlü edebî miras, şiir ve haberler gibi alanları kapsar. Dr. Ömer es-Seyf, bu konudaki çalışmaları şöyle özetliyor: “Sözlü şiir mirasının kaybolma tehlikesi fark edildiğinde, sözlü miras toplandı, sınıflama ve belgeleme sistemleri kuruldu, ardından çalışma ve analiz süreci başladı. Râvîler, dil materyalini toplarken belli kurallar ve ölçütler belirledi. Amaç, saf Arap dilini, yabancılarla karışmamış seçkin Araplardan derlemekti. Ayrıca, dilsel sezgi ve kullanımın İslam Devleti’nin genişlemesiyle değiştiği düşüncesiyle belirli bir döneme ait eserler önceliklendirildi. Materyal toplandıktan sonra dil, edebiyat, tarih ve hadis alanlarında yoğun bir yazım faaliyeti başladı ve birçok önemli yazılı kayıt oluşturuldu. Bu kayıtlar, halen mevcut olan metinlerin incelenmesi, analiz edilmesi ve gizli anlamlarının ortaya çıkarılması çalışmalarının temelini oluşturdu. Bu nedenle, Arapların sözlü mirası toplama ve yazıya aktarma geleneğinin yeni bir uygulama olduğunu söylemek doğru değil; ancak sözlü mirasın yazılı hale dönüşmesi, ona günümüzdeki saygı ve değeri kazandırdı, bu saygı günümüzdeki sözlü mirasta eksik.”

Özellikle Suudi Arabistan örneğinde ise birçok sözlü miras halen yazıya geçirilmiş değil. Bu durum, henüz keşfedilmemiş tarihî bir hazine ve büyük bir bilgi alanı olarak değerlendiriliyor; mevcut kaynaklardan yalnızca küçük bir kısmı gün yüzüne çıkarılabilmiş durumda.

Suudi tarihçilerin yaklaşımı

Suudi tarihinin, çok çeşitli bileşenleri, kanalları ve zengin mirasıyla Arap-İslam tarihinin bir devamı olduğu dikkate alındığında, tarihçilerin yoğun şekilde başvurduğu sözlü anlatılar öne çıkıyor. Suudi tarihçiler, devletin kuruluşundan yaklaşık üç yüzyıl önce başlayarak sözlü anlatıları farklı yollarla derlemiş ve kendi yöntemlerine göre Suudi tarihini yazmışlardır. Dr. Abdullatif el-Hamid’in, devletin kuruluşundan Kral Abdulaziz dönemine kadar 18 tarihçinin sözlü anlatıları belgeleme yöntemlerini incelediği araştırmasına göre, bu tarihçiler üç okulda sınıflandırılabiliyor: Birinci okulda yer alan İbn Bişr, Muhammed el-Ubeyyid, Abdurrahman bin Nasır, ez-Zerklî ve Muhammed el-Ukaylî, sözlü anlatılardan faydalanmış ve bunları titiz, bilimsel bir yöntemle belgelemiştir. Bu yaklaşım, olayları doğrudan tanıklardan veya güvenilir aktarımlardan almayı, anlatıyı iletenin adını, olayın yerini ve niteliğini kayda geçirmeyi içeriyordu.

İkinci okuldaki İbn Gınâm, el-Bessâm, İbn İsa, er-Reyhânî, Mukbil ez-Zekîr, Halid el-Ferac, Hafız Vehbe, Suud bin Hezlûl, Ahmed Attar ve Muhammed Âl Abdulkadir ise sözlü anlatıları sistematik olarak belgelemedi; yalnızca eserlerinin girişlerinde kaynak olarak işaret etmekle yetindiler. Üçüncü okulda yer alan İbn Abbâd, el-Fâhırî ve İbn Davyân ise sözlü kaynaklarını veya belgelemeye dair yöntemlerini hiç belirtmedi.

Sözlü miras geleneği

Suudi devletinin kuruluş dönemine bakıldığında, yerel toplulukların kolektif hafızasında, devletin kurulmasından önce yaşanan kaos ve adaletsizlik ile kurulduktan sonraki değişimle ilgili birçok aktarım yer alıyor. Bu durum, Kral Abdulaziz döneminden önce ve onun döneminde yaşanan olaylarla ilgili anlatılan hikâyelerle paralellik gösteriyor. Ayrıca, insanların günlük yaşamlarına ve geçim koşullarına dair tasvirler de sözlü anlatılarda yer alıyor.

‘Meclisler’ ise adeta birer tarih platformu olarak tanımlanabilir; burada haberler paylaşılır, hikâyeler anlatılır ve şiirler okunur. Bu meclislerin kendine özgü kuralları, adetleri ve gelenekleri bulunmakta ve bunlara uyulması beklenmektedir.

Sözlü anlatıda yeterince dikkat çekilmeyen bir diğer konu da kadının rolüdür. Kadınlar yalnızca anlatıları koruyan kişiler değil, aynı zamanda ailelerin sosyal yaşamındaki ayrıntıları ve tarihî hikâyeleri aktaran anlatıcılardır. Bu görev, ‘büyükanneler’ aracılığıyla nesiller boyu sürdürülmüş ve günümüzde de devam etmektedir.

Şiirler, özdeyişler ve atasözleri ise tarihî olayları ve yaşanmış vakaları kaydeden hazineler olarak değerlendirilmektedir; bu eserler, olayları bir şiir dizesi, bir öğüt veya atasözü şeklinde özetlemiştir.

Tüm bu unsurlar, resmi yazılı kaynaklarda yer almayan tarihî bilgileri günümüze taşıyan sözlü mirasın önemli örnekleri olarak değerlendirilmektedir.

Güvenilirlik, önyargı ve seçici hafıza sorunu

Sözlü anlatılar, olayları birebir olduğu şekilde aktarmaktan ziyade, anlatıcının zamanı, bilinci ve topluluğun kimliği doğrultusunda yeniden şekillendirir. Bu nedenle sözlü anlatılar, doğrudan hazır bir gerçek olarak kabul edilmez; eleştirel bir bakışla, üç temel noktaya dikkat ederek değerlendirilmelidir.

Güvenilirlik: Bellek zamanla değişir ve hikâyenin tekrar edilmesi ile anlatıldığı bağlamdan etkilenir. Çözüm, anlatıyı tamamen göz ardı etmek değil, diğer anlatılarla karşılaştırmak, varsa belgelerle doğrulamak ve ortaya çıkış zamanı ile koşullarını anlamaktır.

Önyargı: Anlatıcı, sosyal, sınıfsal veya politik bir konumdan konuşur; topluluğunun rolünü abartabilir, meşrulaştırabilir veya sembolizmi güçlendirebilir. Bu nedenle sözlü anlatı, hem olayları hem de anlatıcının perspektifini yansıtan bir kaynak olarak okunmalıdır.

Seçicilik: Toplumlar, kendi anlatılarını destekleyen bilgileri korur, rahatsız edici olanları sessiz bırakabilir; bu sessizlik de bir göstergedir. Dolayısıyla boşluklara ve anlatılmayanlara dikkat etmek, yalnızca anlatıyı aktarmakla yetinmemek gerekir. Bu yaklaşım, sözlü anlatıyı basit bir hikâyeden, bilimsel olarak analiz edilebilecek bir materyale dönüştürür.

Dr. Abdullah el-Asker bu konuyu şöyle açıklıyor: “Tarihçinin, sözlü anlatıları incelemesi, değerlendirmesi, ardındaki motivasyonları ve aktarım biçimini bilmesi önemlidir. Bu çalışma, anlatının stilistik yapısını, amacını ve anlatıcının arka planını incelemeyi de kapsar. Tarihçi, ayrıca sözlü anlatının iç ve dış yapısını da tarihçilerce bilinen yöntemle analiz etmelidir. Tüm bu adımlar başarıyla tamamlandığında, sözlü anlatı yazıya geçirilebilir ve bilinen belgeler gibi tarihî bir belge haline gelir.”

Kültürel mirası ve sözlü anlatıları belgeleme çabaları

Tüm bunlara rağmen, Suudi devletinin kuruluşundan bu yana sözlü anlatıları belgeleme çabalarının var olduğu söylenebilir. Daha önce değinilen bazı tarihçilerin çalışmalarının yanı sıra, bireysel ve kurumsal girişimler de sözlü mirasın, özellikle sözlü anlatıların korunmasına katkı sağlamıştır. Bu kapsamda medya kuruluşları -gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon- çok sayıda alan uzmanıyla yapılan röportajlar aracılığıyla önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, o dönemde kültür ve sanat sektörünü denetleyen Gençlik Başkanlığı, 1980’lerde sözlü mirasın çeşitli yönlerini kayıt altına almıştır.

Bireysel çabalar, yazarlar, araştırmacılar ve tarihçiler tarafından yürütülmüş olup sayısızdır; ancak bu alanda öne çıkan isimlerden biri Dr. Saad es-Suveyyan’dır. 1983-1990 yılları arasında, çöl hayatına dair tarih, şiir, soy ağaçları, hikâyeler, yerleşimler ve kaynaklar gibi pek çok konuyu kapsayan yüzlerce saatlik sözlü anlatı kaydı yapmıştır.

Ayrıca Suudi edebiyatçı ve entelektüel Abdulmaksud Hoca’nın edebî salonu (El-İsneyniyye Salonu 1982-2015) önemli bir tarihî platform olarak öne çıkmaktadır. Salon, edebiyat alanındaki rolünün yanı sıra, 500’den fazla bilim insanı, düşünür ve yazarın hayatını, deneyimlerini ve başarılarını kaydetmiş; anlatılar, ödül alan kişilerin kendileri veya sürekli konukların katkılarıyla belgelenmiştir. Bu süreçte nadir tarihî bilgiler de ortaya çıkmıştır. El-İsneyniyye Salonu, hem tarihî hem de kültürel bir hafıza işlevi görmüştür; ancak en önemlisi Abdulmaksud Hoca’nın sözlü anlatıları yazıya geçirme çabasıdır. Bu süreçte, anlatıların tüm detaylarını derleyip, 30’dan fazla cilt halinde yayımlamıştır. Böylece Abdulmaksud Hoca, binlerce sayfalık sözlü anlatıyı ve tanıklığı ulusal hafızaya kazandırmıştır.

Sözlü tarih

Sözlü tarih, daha önce de belirtildiği gibi, nispeten yeni bir alan olarak kendi yöntemleri, kuralları ve ilkelerine sahiptir ve özellikle çağdaş tarih üzerinde yoğunlaşır. Bu alanda kurumların katkıları öne çıkmaktadır.

Hac Araştırmaları Merkezi: 1970’lerde, Kral Abdulaziz Üniversitesi’ne bağlıyken, hacı adayları ve umreciler için hizmet veren meslek gruplarıyla -rehberler, görevliler ve acenteler- röportajlar gerçekleştirdi. Bu kayıtlar, söz konusu mesleklerin tarihine ve sunulan hizmetlere dair önemli bilgiler içermektedir.

Ulusal Muhafızlar: 1980’ler ve 1990’lar boyunca Kral Abdulaziz’in yanında çalışmış kişilerle röportajlar yaptı. Bu görüşmeler, Kral’ın hayatı ve devletin kuruluş süreci hakkında değerli bilgiler sundu. Kayıtların bir kısmı yayımlandı ve sonrasında Kral Abdulaziz Vakfı’na devredildi.

Kral Fahd Milli Kütüphanesi: 1994’te sözlü tarih projesini başlattı ve Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki entelektüeller, yazarlar ve toplum önderleriyle 350’den fazla röportaj yaptı. Ancak bu kayıtların hiçbiri yayımlanmadı.

Yüzüncü Yıl Etkinlikleri: 1999’da Suudi Arabistan’ın yüzüncü yılı hazırlıkları sırasında, Eğitim ve Ulaştırma bakanlıkları dahil birçok kamu kurumu, kendi personeli ve ilgili kişilerle röportajlar yaparak eğitim, ulaşım ve iletişim tarihini belgeledi.

Kral Halid Hayır Kurumu: Kurum, Kral Halid’in hayatının belgelenmesi için yaklaşık 100 kişilik bir grup üzerinden röportajlar yaptı; bu grup arasında prensler, bakanlar, devlet başkanları, danışmanlar, doktorlar, saray görevlileri ve Kral’ın yakın çevresi yer aldı. Röportaj metinleri, Kral Halid bilgi tabanında yayımlandı.

Kral Abdulaziz Vakfı: Kral Selman’ın yönetiminde, 1995’te Suudi Arabistan’da sözlü tarih alanında uzman ilk merkezi kurdu. Önceki çabaların üzerine inşa edilen merkez, UCLA’nın (Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles) sözlü tarih deneyiminden yararlandı ve bilimsel metodoloji ile standartlar oluşturdu. Yaklaşık 8 bin röportaj kaydedildi; bunlar krallar, prensler, devlet yetkilileri ve kurumların kuruluş ve gelişim süreçlerini kapsıyordu. Bu çalışmalar, sözlü anlatının yazılı belgeleri tamamlayan, güvenilir bir tarih kaynağı ve Suudi Arabistan tarihindeki siyasi ve toplumsal dönüşümlerin anlaşılmasında önemli bir kaynak olduğunu pekiştirdi.

Ulusal dijital arşiv

Sözlü hafıza, Suudi devletinin kuruluşunu ve değerlerini koruduğu gibi, yüzyıllar boyunca ülkenin tarihinin birçok yönünü de aktardı. Günümüzde ise asıl zorluk, yalnızca bu anlatıları toplamak değil; onları kurumsal bir bilinçle yöneterek ulusal hafızayı belgelenmiş bir kaynak haline getirmektir. Amaç, bu hafızayı farklı kurumlarda saklanan arşivlerden ulusal dijital bir arşive taşımak, kayıt ve sınıflandırma standartlarını birleştirmek, ayrıntılı tanımlayıcı verilerle ilişkilendirmek ve dijital olarak erişilebilir hale getirmektir. Bu süreçte gizlilik ve hakları koruyacak düzenlemeler uygulanmalı, aynı zamanda dijital analiz ve yapay zekâ araçlarıyla kalıplar ve anlamlar çıkarılmalıdır.

Böylesi bir girişimi teşvik eden adımlardan biri, Kral Abdulaziz Vakfı ile Ulusal Muhafız Bakanlığı iş birliğiyle başlatılan ‘Kral Abdulaziz’in Adamları’ projesidir. Bu proje, Aralık 2025’te düzenlenen ‘Sözlü Tarih Buluşması’ etkinliği kapsamında yürütülmektedir.

Sözlü arşivin yönetimi, hafızayı yalnızca bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp ulusal kimliği destekleyen, bilimsel araştırmalara hizmet eden ve çok sesli bir tarih anlatısını inşa eden bir bilgi sistemine dönüştürebilir. Böylece hafıza, geçmişin saklanmasından öte, dijital çağda ulusal bilgi yönetimi için stratejik bir dayanak haline gelir. Bu noktada, Kral Abdulaziz Vakfı’nın, Suudi mirasının referans kurumu olarak ve ulusal tarihin bir penceresi, milletin hafızasını koruyan ve Suudi Arabistan’ın tarihî belgeler hazinesini yöneten bir kurum olarak, böyle bir girişimi üstlenmeye en uygun ve yetkin kurum olduğu görülmektedir.


Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
TT

Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Faris bin Muteb el-Meşrafi, Suudi Arabistan’ın ‘Kuruluş Günü’nde ciddi tarih yazımının olayları anlatmak veya başlangıçları yüceltmekle sınırlı olmadığını, daha çok devletin araçlarını, yetkililerin nasıl düşündüklerini, kendilerini nasıl tanımladıklarını ve siyasi ve idari varlıklarını nasıl kullandıklarını ortaya koyan küçük işaretleri ispat etme eğiliminde olduğunu vurguladı. Bu araçlar arasında mühür, devlet kavramını tek bir eser içinde özetleyen, anlam açısından zengin bir materyal belge olarak öne çıkıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Dr. Meşrafi, “Mühür, siyasi ve idari bağlamından ayrı görülemeyeceğinden yapısını ve ifadesini incelemek, onu üreten devletin doğasını daha derinlemesine anlamanın kapısını açar. Birinci Suudi Devleti’nin üçüncü imamı olan İmam Suud bin Abdulaziz'e (ö. 1229 H/1814 M) atfedilen mühür, 13. yüzyılın ilk on yılında Şam Valisi’ne hitaben yazılmış bir mektup da dahil olmak üzere resmi yazışmaları tasdik etmek için kullanıldı. Mühürün ortasında, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ve hicri 1223 tarihi yazarken bütünlük ve kesinlik ifade eden dairesel bir çerçeve bulunuyor. Mühür, süs amaçlı değil, resmi tanıma amacıyla yapılmıştır. Mühürün varlığı, kararlarını ve yazışmalarını belgelendirmesi gereken merkezi bir otorite ve temsil bilincine sahip bir idare olduğunu gösteriyor. Mühürlenmiş her mektup, dolaylı olarak şunu belirtir: Bu, kendi adına konuşan bir devlet ve bir meşruiyet sistemidir. Mektubun gücü, yalnızca içeriğinden değil, üzerine basılan mühürden de kaynaklanıyor” dedi.

rgtbgrt
Kanuni Sultan Süleyman'ın altın ve mavi mürekkeple yazılmış tuğrası (1520 –1566 yılları arasında hüküm sürdü)

Dr. Meşrafi, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesinin kişisel boyutunu aşarak siyasi meşruiyet diline girdiğini, ‘Abdullah’ kelimesinin seçilmesinin dini otoriteden ayrılamaz bir otorite anlayışını yansıttığını, liderliğin siyasi bir ayrıcalık değil ahlaki bir görev olarak sunulduğunu belirtti. Dr. Meşrafi’ye göre bu dil kendiliğinden ortaya çıkan bir dil değil, siyasi iktidarın ahlaki meşruiyet olmadan eksik olduğunu ve devletin inanç sisteminin ötesine geçmediğini, aksine bu sistem içinde işlediğini savunan bir yönetim modelinin ifadesiydi.

Mühürün hem içeride hem de dışarıda devlet işlevleri

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, mührün yerel alanın dışındaki Şam Valisi’ne yazılan mektuplarda da kullanıldığını öğrendiğimizde mührün öneminin kat kat arttığını vurguluyor. Burada mühür, dış siyasi ilişkilerin bir aracı haline gelirken erken dönem Suudi devletinin, o dönemin siyasi yazışmalarında kabul gören resmi bir dilde iletişim kuran, hitap eden ve kendini tanıtan bir siyasi aktör olarak kendinin farkında olduğunu gösteriyor. Zira mühür, sadece iç kullanım için değil, aynı zamanda yurtdışında da egemenliğini ifade ediyordu.

Aynı zamanda, mühürde hicri tarihin bulunması resmi bir ayrıntı değil, idari işlerin ‘zamansallaştırılmasının’ bir göstergesi olduğuna dikkati çeken Dr. Meşrafi, “Belgelerine tarih ekleyen bir devlet, sıra, öncelik ve argümantasyonun önemini kabul eden ve siyasi eylemin zamana bağlı olmadan tamamlanamayacağını anlayan bir devlettir. Burada, Birinci Suudi Devleti’nin idari zihniyetinin ilk belirtilerini görüyoruz” diye konuştu.

Dr. Meşrafi, mührü çağdaş bölgesel bağlamında ele alarak, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün öneminin, 18’inci yüzyıl sonu ve 19’uncu yüzyıl başlarında çağdaş İslam devletlerinin mühürleriyle karşılaştırıldığında daha net hale geldiğini açıkladı. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık mührünün, padişahın adını ve unvanlarını görsel olarak yoğun bir formülasyonla taşıyan ve prosedürel boyutun ötesinde imparatorluk statüsünü ve idari hiyerarşiyi vurgulayan son derece sembolik bir işleve sahip olan bileşik bir egemenlik imzası olarak kullanıldığını söyleyen Dr. Meşrafi, dolayısıyla mührün -o dönemin dilinde- belgeleme aracı olduğu kadar egemenliğin görsel bir ifadesi haline geldiğini belirtti. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, benzer şekilde, Kaçar Hanedanlığı İran'ında resmi mühürler, Şah'ın adı ve unvanlarıyla ilişkilendirilmiş görünür ve kişisel markalaşma ve kraliyet meşruiyetinin açık bir varlığıyla, mührü tarafsız bir idari kontrol aracından ziyade hükümdarın prestijinin bir uzantısı ve devletin sembolik temsili haline getirdiğinin altını çizdi.

Dr. Meşrafi, Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın idaresi döneminde, idari modernleşmenin ilk belirtilerinin görülmesine rağmen, resmi mührün sadece bir mühür olarak değil, padişahın Osmanlı valisi olarak ait olduğu egemen yapıdan da kaynaklanan bir otorite ve statü dilinde işlevini sürdürdüğünü belirtti.

Dr. Meşrafi’ye göre Mehmed Ali Paşa ‘Abdullah Mehmed Ali’ formülünü kullandığında bile, bu ifade meşruiyetin temel tanımı olarak değil, Osmanlı yazım gelenekleri içinde usule ilişkin bir formalite olarak işlev görüyordu. Bu aynı zamanda mührün tonunu yumuşattı, ancak hükümdarın konumunu ve işlevini tanımlayan resmi unvanlar ve rütbeler sistemi aracılığıyla, örneğin Osmanlı idari ve askeri hiyerarşisinde yüksek bir rütbe olan ‘paşa’ unvanı ve ‘Mısır Valisi’ unvanı gibi protokol ifadeleri dışında, tanınmış yasal ve egemen unvanı olarak kullanıldı. Bu yüzden Mısır örneğinde mühür, bir belge aracı olduğu kadar siyasi statünün bir beyanı olarak da kalır ve hükümdarın konumunun ve işlevinin belirlendiği üst otorite sisteminden ayrılamaz.

scdfergthy
Sultan 2. Abdulhamîd Han’ın tuğrası (1861–1978 yılları arasında hüküm sürdü)

Bu modellerin aksine Suudi mührünün farklı bir formüle sahip olduğunu vurgulayan Dr. Meşrafi’ye göre ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesi ve hicri tarih, sembolik gösteriler veya abartılı unvanlar olmadan ve devletin kendi çerçevesi dışındaki daha yüksek bir egemenliğe atıfta bulunmadan resmi tanınma ve idari belgeleme işlevini yerine getirmek için yeterli. Burada mühür, statü beyanından ziyade bir devlet aracı olarak işlev görür ve sembollerin ekonomisi, temsilin netliği ve idari kontrol üzerine kurulu bir egemenlik modelini vurgular. Bu, Birinci Suudi Devleti’nin doğasını ve erken oluşum mantığını anlamada önemli bir farktır, çünkü bu devlet kendini sadece sembollerin ihtişamıyla değil, işlevi ve uygulamalarıyla tanımlıyor.

Mühür ve Birinci Suudi Devleti’ndeki işlevi

Dr. Meşrafi, bu bölgesel karşılaştırma çerçevesinde İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün yalnızca izole bir idari belge olarak yorumlanamayacağını, aksine Birinci Suudi Devleti’nin işlevi bağlamında anlaşılması gerektiğini belirtti. Bu devlet, törensel veya sembolik bir varlık olarak değil, kontrol, uygulama, güvenlik ve iç ve dış ilişkilerin düzenlenmesi ile ilgilenen bir otorite olarak kurulmuştu.

Mührün tasarımının sadeliği, unvanların azlığı ve hicri takvimle birlikte kullanılması, iktidarı egemenliğin bir göstergesi olarak değil, sorumlu bir görev olarak gören bir devletin unsurları olduğunu belirten Dr. Meşrafi, “Sembollerini en aza indiren bir devlet, retorikten çok eylemi, süslemeden çok organizasyonu ve temsilden çok işlevi önceliklendiren bir devlettir. Dolayısıyla mühür, imamın şahsının bir işareti olarak değil, tarih yazan, iletişim kuran, yükümlülükler getiren ve kayıt tutan bir devletin aracı olarak okunur” ifadelerini kullandı.

Bu anlamda, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün, Birinci Suudi Devleti’nin, sergilediği değil, yaptıklarıyla kendini tanımlayan ve sadece sembolik ihtişamla değil, idari ve hukuki kontrol yoluyla varlığını ortaya koyan, eylem halindeki bir devlet olduğu gerçeğinin kanıtı haline geldiğini vurgulayan Dr. Meşrafi, Kuruluş Günü’nde bu mührü anmanın, eski bir kalıntıyı kutlamak değil, Suudi devletini meşru ve siyasi temsil bilincine sahip organize bir varlık olarak şekillendiren anı bilinçli bir şekilde okumak olduğunun altını çizdi. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı’na göre mühür böylece, ‘işte bir devlet ve işte kendini tanıyan ve varlığını nasıl ortaya koyacağını bilen bir otorite var’ diyen tarihi bir tanık haline geliyor.


Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
TT

Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)

Suudiler bugün, İmam Muhammed bin Suud'un 22 Şubat 1727 tarihinde Dir'iya'da Birinci Suudi Devleti’ni kurmasının 299’uncu yılını kutluyor.

Suudi liderler, bu tarihi olayda liderler ve üst düzey yetkililerden çok sayıda tebrik ve iyi dilek mesajı aldı.

Kuruluş günü, Suudi devletinin derin tarihi köklerini ve yaklaşık üç yüzyıldır devam eden kesintisiz genişlemeyi ve ayrıca ulusal kimliğe duyulan gururu ve devletin varlığını koruyan ve kuruluşundan itibaren güvenliğini ve ilerlemesini sağlayan liderlikle olan bağı temsil ediyor. Bu liderlik, Kral Salman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman bin Abdulaziz’in yönetimi döneminde başlatılan ‘2030 Vizyonu’ ile devam ediyor.

Şarku’l Avsat, tarihi kayıtları inceleyen ve bu vesileyle vurgulanmaya değer tarihi açıları seçen araştırmacılarla ve uzmanlarla görüştü. Bu görüşmeler, sözlü tarihin önemine, savaşta kadınların rolüne ve Birinci Suudi Devleti döneminde mührün anlamı ve sembolizmine dair incelemeler şeklinde gerçekleşti. Ayrıca, tarihte Dir'iya'da ekonomi ve istikrarın ilk kez bir araya gelmesi de ele alındı.

Kral Suud Üniversitesi’nden tarih profesörü Dr. Fatıma el-Kahtani, kadınların dayanıklılığı üzerine bir sunum yaptı ve bunun askeri alanla sınırlı olmadığını, sosyal alana da uzandığını vurguladı.

Suudi Arabistan Tarih Derneği Genel Sekreteri Dr. Hala el-Mutairi, Suudi Arabistan’ın kuruluşunun ilk aşamalarında siyasi ve ekonomik istikrarın sağlandığını ve İmam Muhammed bin Suud'un Dir'iya'yı mal ve ürünlerin ticaretine elverişli bir ortama dönüştürdüğünü vurguladı. İmam Muhammed bin Suud'un ekonomik faaliyetlerin sürekliliğini sağlamak ve çalışma ve üretim değerlerini yerleştirmek için gerekli temelleri attığını belirten Dr. Mutairi, ekonomik istikrarı dini ve ahlaki bağlılıkla ilişkilendirdi.