Rapor: İran’ın hayal ve gerçeklik arasında askeri kapasitesi

İran Ordusu, hava savunmaları alanındaki yeteneklerini sergiliyor (AFP)
İran Ordusu, hava savunmaları alanındaki yeteneklerini sergiliyor (AFP)
TT

Rapor: İran’ın hayal ve gerçeklik arasında askeri kapasitesi

İran Ordusu, hava savunmaları alanındaki yeteneklerini sergiliyor (AFP)
İran Ordusu, hava savunmaları alanındaki yeteneklerini sergiliyor (AFP)

İran’ın dünyanın en büyük gücüne yani Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) karşı ‘meydan okuması’ karşısında Körfez devletleri başta olmak üzere tüm dünyaya endişe hali egemen. Zira ABD, sadece kendisini ‘kâğıttan kaplan’ olarak niteleyen Velayet-i Fakih rejimini değil, tüm Dünyayı geri adım attıracak bir orduya sahip olmakla övünüyor.
Peki İran, dünyanın en büyük gücünü ve bölgede silahlanmaya en çok harcamayı yapan komşularını kışkırtmasını makul gösterecek savunma yeteneklerine gerçekten de sahip mi?
Yoksa Yüce Rehber”in devleti, birkaç sebepten ötürü yaptırımlardan yana emin de, o yüzden mi ‘Büyük Şeytan’ ve komşularına karşı pervasızlaştı?
Bu sorulara cevap arayanlar, gerçeklerden ve rakamlardan uzak olarak iki tarafa nefret ve hayranlık duyguları arasında şaşırıp kalsa da Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü (Rasanah), temennilere ve sezgilere yer vermeksizin yerel, bölgesel ve uluslararası açılardan İran’ın durumuna dair hazırladığı aylık raporunda sosyal, ekonomik ve siyasi gelişmeleri ile birlikte İran meselesini gözlem ve incelemeye tâbi tutmuş.
Independent Arabia’dan Mustafa Ensari’nin haberine göre Rasanah’ın son raporu, Körfez’deki mevcut gerginlik konusunda İran’ın savunma kapasitesi üzerinde durarak İranlı askerî liderlerin tehditlerini ve bunların gerçek mi yoksa fantezi mi olduğunu değerlendiriyor.
Saldırgan tutum
Rapora göre İran, 5 Aralık 2011’de ABD’nin insansız hava aracı (İHA) RQ-170’i ele geçirmesinden bu yana kendi hava sahasında uçan yabancı birkaç keşif nesnesini düşürmeye hevesli hale geldi ve İran halkı ile ordusu da güçlü bir hava savunma sistemine sahip olma konusunda coşkulu bir istek duymaya başladı; Dolayısıyla Tahran da hava savunma yeteneklerini güçlendirmek için çabalıyor. Çabaları da temelde keşif ve çatışma yeteneklerini güçlendirmeye ve yerel ve ithal balistik füzeler ile radar sistemlerini bozmaya odaklandı.
Bununla beraber rapor, bölgesinde bir tehdide karşı koyabileceği algısına dair bir senaryonun İran’ı darbe alan tarafa yerleştireceğini, zira oldukça az olduğu bilinen savunma güçlerinin ‘geri kalmış olduğunu’ belirtiyor. Aynı şekilde silah ithalatı konusunda dayatılan sınırlamalar sebebiyle içinde bulunduğu krizden de çıkamaz.
İranlılar, uluslararası sulardaki petrol tankerlerini taciz ediyor. Bu kışkırtmaya yaklaşık iki ay önce BAE’deki Fuceyra limanına yakın ticari gemilere çifte saldırı ile başladılar. Ancak Enstitü uzmanlarının hazırladığı rapora göre bu, İranlıların rahat bir saldırgan konumda oldukları anlamına gelmiyor. Nitekim “İran ordusunun güdümlü uçaklarının, düşük yoğunluklu çatışmalardaki gibi hareket etme fırsatı olmayacak. Dolayısıyla İran’ın tercih edebileceği en iyi şey, füze donanması ile ‘kamikaze’ teknelerine dayanarak bir savunma pozisyonu almak olacaktır. Ayrıca özel füze platformları da öngörülen tehdidi ve askerî tehditteki asimetrik kanaati savurmak için dış saldırılardan korunmaya ihtiyaç duyacak.”
İran’ın sahip olduğu savunma yetenekleri neler?
Bölgedeki herhangi bir odak ya da ABD tarafından bir saldırı beklentisinden hareketle Velayet-i Fakih rejiminin hava savunması alanındaki yeteneklerine ışık tutalım. İran’ın üzerinden sır perdesini kaldırdığı en son cephaneliği, ‘15 Hordad Yerel Hava Savunma Füze Sistemi’. Savunma Bakanı General Emir Hatemi’nin söylediğine göre ‘Sayyad (Avcı) 3’ füzeleri, 120 kilometreden insansız hava araçları ile savaş uçaklarını düşürebilir. Söz konusu rapor, İranlıların geçtiğimiz haziran ayında seyir halindeki Amerikan uçağını düşürmelerinden önce yazıldığı için Enstitü uzmanları, ABD uçağına hamle yapan uçağın Hordad mı yoksa bir başkası mı olduğunu açıklamadı. Ancak Rusya Bugün kanalının aktardığı habere göre yarı resmî Fars haber ajansı, insansız Amerikan uçağını düşürenin Hordad olduğunu belirtti.
Hordad’ın gizli nesneleri takip etme yeteneğine dair elde edilen bilgilere göre bu sistem, 85 kilometreden takip edip 45 kilometre uzaklıktan çatışmaya girebilir. Sistemin konuşlandırılmasının beş dakika süreceği ve aynı anda altı hedefle birden çarpışabileceği iddia ediliyor. Bu (yerden havaya) füze sistemi, İran’ın ‘Telaş (Çaba)’ serisi kapsamındaki son gelişme. Savunma Bakanı Emir Hatemi, bu füzenin fırlatılış töreninde, “İran, güvenliğini ve ulusal çıkarlarını korumak adına askerî yeteneklerini geliştirecek. Bunun için kimsenin iznine ihtiyacı yok” ifadelerini kullanmıştı.
Bununla beraber raporu hazırlayanların aktardığına göre “çeşitli silah uzmanları, Emir Hatemi’nin açıklamalarına dair şüphe duyuyor. Üstelik Sayyad 3 adı verilen füzeler de Şah’ın ithal ettiği Amerikan Hawk füzelerine benziyor. İran Kontra skandalı olarak bilinen olayda Reagan yönetimi tarafından İran’a teslim edilen de aynı füzeydi”. Uzmanlar İran ordusunun yerel bir görünüm katmak için sistem üzerinde bazı değişiklikler yaptığına dikkat çekiyor. Zaten bu, Tahran’ın markasında değişiklik yaptığı tek şey de değil!
“Siccil, Nasır, Muin ve Ya Zehra”
İran donanmasının en önde gelen başarılarından biri, yaklaşık 1350 km menzilli Howitzer tipi uzun menzilli seyir füzesi fırlatmaktır. Şubat ayında, yeni bir gösteride Kadir tipi denizaltı, gemi karşıtı donanmasından bir füze ateşledi. Araştırmacıların belirttiğine göre Tahran’da Meclis binasının yakınlarındaki Baharistan Meydanı’nda sergilenen çeşitli füze sistemleri arasında katı yakıtla çalışan Siccil füzeleri ile sıvı yakıtla çalışan Kadir füzeleri de yer alıyordu.
Enstitü uzmanları, nadir rastlanan anlardan olarak ‘İranlı liderlerin, İran hava savunma sistemlerinin kusurlu yanları hakkında açık olduğuna’ dikkat çekti. “Tuğgeneral Ali Rıza Sabahi Ferd, yakın zamanda İran hava savunmasının, devrimden önce birkaç tane hava kuvvetleri üssü ile şehrini kapsadığını, ancak Irak Savaşı’nda ülkedeki hassas ve hayati tüm merkezlere yönelik kapsamlı saldırılar gerçekleştiğine işaret etti. Hava savunma sistemlerinin şu an hassas şehirler ve tesisler de dahil olmak üzere 3600’ü aşkın noktayı kapsadığını iddia eden ordu ise yerel radar ve gözetleme kulesi sistemleri sayesinde gece-gündüz çalışabilen bütünleşik bir hava savunma sisteminden övgü ile bahsetti.”
Rapor, İran hava savunma sistemlerinden bahsederken İranlıların, çeşitli isimlerdeki radar teknolojileri ile ülkedeki önemli noktaları kapsayabileceğini iddia ettikleri bir listeyi ele alıyor. Rasid 32, Muin 40, Nasır 40, Ya Zehra ve daha başka sistemler bu liste kapsamında bulunuyor. Ancak uzmanlar, İranlıların, kentsel hava sahalarındaki düşman nesneleri tespit etme konusundaki yeteneklerini değerlendirirken abartıya kaçtıkları kanaatinde.
İran Savunma Bakanı General Emir Hatemi’ye göre söz konusu grup arasında 200 km mesafeden gemileri gözetleyebilen ve havada belirlenen hedefleri takip edebilen sahil gözetleme radarı bulunuyor. Hatemi, ayrıca aynı anda 100 gemiyi birden takip edebilen ve herhangi bir siber savaşa karşı koyabilecek güce sahip mobil radar sistemi ile de övündü.
Gözlemcilerin gözünde, İranlıların savunma yeteneklerinden duydukları kıvancın inanılırlığına leke sürebilecek bir başka açıklama da İranlı liderlerin 2014 yılında, Nezir’in Rusya’ya ait olan S-300 sisteminden daha gelişmiş bir sistem olarak kabul edildiği yönündeki iddiaları oldu. Nitekim Tahran’da Devrim Muhafızları Komutanı General Hüseyin Salimi, “Stratejik çıkarları sebebiyle bizi kendisi ile takviye ettiklerinden daha gelişmiş bir hava savunma sistemi var” demiş ve bu sistem, son İran Devrim Muhafızları gösterisinde sergilenmişti.
Etkinlikte önemli nokta
Tahran’ın öz savunma uygulaması olarak gördüğü her şeye rağmen rapora göre İran donanmasındaki her radar veya yerden havaya füze sistemi, “belirli bir yabancı üretimin lisanslı veya lisanssız bir kopyası olup olası bir yabancı nesne ile çatışarak onu ortadan kaldırabilecek etkin bir güçten yoksun. Daha önce de belirttiğimiz gibi savunma sistemlerinin faaliyet ve güç alanları, İran’da halen büyük oranda abartılıyor.
Hem Tahran, 2005’te anlaşmaya varıldığı üzere Rusya’nın S-300 hava savunma sistemlerini teslim etmesini de sabırla bekliyordu. Ancak Moskova, BM Güvenlik Konseyi’nin 2010 yılında İran’a uyguladığı yaptırımlar nedeniyle bunları teslim etmedi. 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı JCPOA imzalandıktan sonra İran, Rusya ile olan anlaşmasına canlılık kazandırabildi ve 2016 yılında sistemi teslim aldı. Halen belirsiz olan sistemin bir kopyası üzerine müzakere yürütülmekle beraber ABD yaptırımlarından yeni bir sağanak başladıktan sonra Ruslar, İran’ı savaş yetenekleri ile besleme işini tamamlamak isteyecekmiş gibi durmuyor. Bununla birlikte S-300 sistemi, diğer hava savunma platformları ile bütünleştirildiği duyurulduğundan bu yana İran askerî yeteneklerine çok şey katıyor.”
Komşularla güç dengesi
ABD Kongre Kütüphanesinin kendilerinden İran hakkındaki raporlarını talep ettiğini söyleyen Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü araştırmacılarına göre İran’ın, komşularından kendisine gelen ya da kendisinin komşuları için oluşturduğu tehdit bakımından İran savunma yeteneklerine dair şu değerlendirmede bulunuyor: Rus teknolojisi ile İran, Suudi Arabistan Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki belirli noktalardan uçuş yapanlara ek olarak sızan uçaklara, balistik füzelere ve SİHA’lara karşı savunma imkânı elde etti. Bu savunmasında da sahil sınırlarındaki konumuna dayanıyor. Nitekim söz konusu savunma sistemleri, nükleer reaktörün yer aldığı sahil kenti Buşehr’de konuşlandırıldı. Bu konum ayrıca Tahran’ın Irak, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın bazı bölgelerini radar kapsamına alabilmesini sağlayacak. Aynı şekilde Hürmüz Boğazı yakınlarında konuşlandırılmaları da Tahran’a Suudi Arabistan Krallığı ile Umman Sultanlığındaki hava trafiğini gözetleme fırsatı tanıyacak.
Bununla birlikte raporda ele alınan tüm donanmaya rağmen araştırmacıların değerlendirmelerine göre “gerçekçi inceleme, İran’ın Suudi Arabistan ve BAE gibi komşularının yanı sıra Amerika’nın sahip oldukları ile kıyaslandığında İran silah deposundaki eski sürüm Rus sistemlerinin, en yeni uçak ve füzelerin oluşturduğu tehdit düzeyine denk olmayacağını ve çok katmanlı bir savunma kalkanı geliştiremeyeceğini savunuyor.” 
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre enstitüdeki askerî uzmanlar, ‘Her şerde bir hayır vardır’ düşüncesinden hareketle İran’ın Arap düşmanlarının, maruz kaldıkları tehditler karşısında hava hedeflerine karşı savunma düzenlemeleri gerçekleştirdiklerini ve Husilere ait güdümlü füze ve uçaklar sebebiyle her geçen gün kendilerine özel en yeni hava savunma sistemlerini denediklerini düşünüyor. Araştırmacılar, Rusya’nın S-300 füze savunma sistemini İran’a ihraç etmesi ile birlikte tehdit algısının Arap ülkeleri ile ABD lehine değiştiğini belirtiyor.
Çok donanım, az fayda
On yıldır askerî mühendisliğe veya güdümlü uçakların gücünü ve radar sistemlerini geliştirmeye artan bir ilgi ile yaklaşan Tahran konusunda uzmanlar, Körfez’deki gerginlikler, kapsamlı saldırı eylemlerine dönüştüğünde “İran’ın, düşmanlarını büyük oranda faydalı görünmeyen üstün geleneksel bir askerî güç ile caydırmak için asimetrik yeteneklerini geliştirmeye odaklanacağını” düşünüyor.
Raporun vardığı sonuca göre “ABD savaşa müdahale etmese bile İran’ın geleneksel tavrı, savunma olarak kalacak. Bu durumda Arap Körfezi ülkeleri, İran’ın saldırı yeteneklerini baskılamak ve erken uyarı sistemleri ile hava kuvvetleri birimlerini ortadan kaldırmak için bu fırsattan faydalanabilir. Belki, personel eğitiminin etkinliğine, hava savunma sisteminin entegrasyonuna, komuta ve kontrol yeteneklerine ve erken uyarıya dayalı olarak yarış halindeki hava kuvvetlerine zarar eriştirmeden Tahran’ı yenebilir”.
‘Şanlı’ askerî operasyon senaryoları
‘Körfez’deki Gerilim’ meselesine ilişkin stratejik araştırma her ne kadar gerek Amerika gerek İran ve hatta Arapların askerî bir çatışma istemesini uzak bir ihtimal olarak görse ve iki taraf arasındaki güç dengesinde devasa bir farklılık olsa bile araştırmacılar, Tahran ve Washington’daki karar mercilerinde ‘şahinlerin egemenliği’ söz konusu iken her türlü senaryonun hesaba katılması gerektiğini vurguluyor.
Onlara göre bu yaklaşımın dayanağı, savaşların patlak verdiği koşullardır. Nitekim “savaşlar, genelde önceden alınmış bir kararla çıkmayıp hedeflenmeyen bir olayın ardından patlak verebilir. Her iki taraftaki dizginler şahinlerin elinde olursa ne olacak? İran, siyasetinde ısrar eder ve Trump yönetiminin stratejisi ve ABD’nin saygınlığı tehlikeye girerse neler olabilir?
Independent Arabia’ya konuşan İran Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Dr. Muhammed es-Silmi’ye göre çatışmanın kendisini dayattığı ve İran’ın küresel denizciliği hedef almaya devam ettiği takdirde Tahran ile başa çıkmak için, İran’ın, ABD’nin teslim olmaması gereken hızlı bir askerî çatışma hedefinin aksine sadece iki seçenek var.
Bunlardan ilki, gemileri, yeni saldırılardan ve İran’ın oyunlarından koruma altına almak için uluslararası sulardaki denizci devriyelerini ve koruma vesilelerini artırmaktır. Bu önlem, rejimin mali kaynaklarını kurutmak ve içerideki halk öfkesini artırmak hedefiyle yaptırımların düzeyinin yükseltilmesi, yoğunlaştırılması ve İran ekonomisinde yeni alanları hedef alması ile birlikte geçici olarak uygulanacak. Amerikan yönetiminin uluslararası denizciliği güvence altına almak için uluslararası bir koalisyon oluşturmaya dair açıklamaları ile geçtiğimiz çarşamba günü Hürmüz Boğazı’nda İran teknelerinin bir İngiliz petrol tankerine yönelik tuzağını etkisiz hale getiren İngiltere’nin müdahale uygulamalarına bakılırsa uluslararası yönelim bu yönde ilerliyor gibi görünüyor.
İkinci seçeneğe göre ise en iyisi, İran’ın beklentisinin aksine tüm hayati noktaları, üsleri, askerî havalimanlarını, radar aygıtlarını, havaalanlarını ve İran’ın farklı askerî yeteneklerinin tümünü oluşturan ve İran’ın gerçek anlamda bir tepki vermesini imkânsız kılan askerî operasyon odalarını hedef alan bir askerî kürtaj operasyonu gerçekleştirmektir. Risklerine rağmen böylesi bir operasyon, rejimin tükenmesine ve tam anlamıyla felç olarak uluslararası iradeye teslim olmasına yol açacaktır. Bu durum İran halkını da rejimi düşürüp rejimden arda kalanları süpürmeye teşvik edecektir.
İran bu niteliklerle yüzleşmek istiyor
Es-Silmi, İran alanındaki tecrübesine dayanarak şu düşüncesini dile getiriyor: “İki seçenek arasındaki orta bölge, Tahran rejiminin lehine olacak. Farklı noktalarda misilleme yapmak için bölgede kendisine bağlı olan milislerini yönlendirecek olan İran, uluslararası denizciliği hedef alan operasyonlarını artırabilir ki böyle bir şey, enerji fiyatlarında, petrol tankerlerine yönelik sigorta piyasasında vb. alanlarda bir yükselişe yol açar”.
Bu düşüncesine dayanak olarak ise şunu gösteriyor: “Tahran, ABD’nin iktidardaki Velayet-i Fakih rejimini değiştirmeyi gerçekten istemediğine dair artık eksiksiz bir inanç taşıyor. Üstelik Amerika’nın gerek bireysel gerek bölgesel birçok tarafın ortaklığıyla göstereceği sınırlı herhangi bir tepkinin de ülkenin altyapısını kısmen tahrip etmekle sonuçlansa da nihayetinde İran rejiminin yararına olacağını ve rejimin içte ve dışta popülerliğini artıracağını düşünüyor”.
Es-Silmi ayrıca şuna dikkat çekiyor: “İran, gerçekten de bu senaryoyu gerçekleştirmeyi hedefliyorsa bu durumda ABD’nin yapması gereken şey, istemeyerek İran’ın hedefini gerçekleştirmesine hizmet etmemek ve stratejik tuzağına düşmemektir”.
“İran’ın Durumu” adlı rapor, şu sonucu muhtemel görüyor: “Baskı stratejisi sürecek ve rejime ciddi zorluklar dayatacak. Bu hızda devam etmesi ise nihayetinde tüm taraflar için vazgeçilmez bir uzlaşmayı sonuç verecek. Aksi takdirde diğer seçenekler, özellikle de askerî çatışma seçeneği, tüm taraflar için pahalıya mâl olacak.” 



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.