İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine
TT

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

Hasan Fahs
İran pragmatizmi, 1980'lerdeki İslam devrimi düşüncesi onu yenene kadar İranlıların zihinlerinde kalmaya devam etti.  İran rejimi, ‘devrimin ihracı’ fikri çerçevesinde bölgedeki tüm ülkelerde ve hatta kendisine sadık gruplar aracılığıyla Batı Asya bölgesinin de ötesine geçerek daha geniş bir çevrede etkilerini pekiştiren ve rolünü güçlendiren bir mekanizma halini aldı.
Evrensel İslam devrimi küresel bir nüfuz haline gelirken İran’ın rolünü de güçlendirdi. İran rejimi bulunduğu yerin tarihi, rolü ve coğrafyasını diğer bölgesel güçlere karşı rekabetçi bir çerçevede kullandı. Pratikte ise rejim, idari olarak kendisine ait olmasına rağmen devlet kurumlarından bağımsız ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’yla (DMO) koordinasyonu olmadan çalışan ‘Kurtuluş Hareketleri’ ofisini kapattı. Eski İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin görevde olduğu sırada Dışişleri Bakanı olan Kemal Harrazi’nin yardımcısı Muhsin Eminzade’ye göre bu ofis tarafından kurulmuş olan tüm ilişkiler, Dışişleri Bakanlığı döneminde İran’ın dış politikasını çizmek için DMO’ya kapıyı açan Ali Ekber Velayeti'nin gözetimi altındaydı.
Bu karar, başta Araplara ait olmak üzere İranlı olmayan bazı İslami kuruluşlarla çalışmaların ya da işbirliğinin sona ermesine yol açarken diğerleriyle olan ilişkilerin, İran politikalarına ve çıkarlarına, sınır ve etkilerini güçlendirmedeki hizmetlerine dair bir çerçeveye koyulmasını sağladı. Özellikle Irak savaşının sona ermesi ve bu adımların uluslararası topluma açılması gerektiğinden rejim, uluslararası gelişmelere dayanarak ‘devrimi ihraç etme’ fikrini yeniden üretti. Özellikleri ise Ayetullah Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı görevine gelmesiyle ortaya çıkmaya başladı.
Dolayısıyla İran rejiminin Afganistan krizi ve bu ülkenin Sovyet işgali ile ilgilenmeye başlaması bu çerçevede geliyor. O dönem özellikle Tahran ve Moskova arasındaki ilişki en karmaşık ve en kötü aşamalarından geçiyordu. Moskova'nın rejime karşı bir darbe girişimini desteklediği şeklindeki açıklaması ışığında Filistin’in Tahran Büyükelçisi Hani el-Hasan'ın 1980'lerin ilk yarısında verdiği özel bir röportajında ortaya çıktığı üzere Afganistan'daki Sovyet varlığı, Tahran tarafından ciddi ve doğrudan bir tehdit olarak görülüyordu.
Rejim, jeopolitik ve jeostratejik açıdan doğu tarafındaki bu Sovyet varlığını karıştırmak zorunda olduğuna ve bunun için Afgan savaşçı gruplara destek verilmesi gerektiğine karar verirken neredeyse dünyanın dört bir yanından ‘Mücahid’ gruplarla bir araya geldi. Tahran, Gulbeddin Hikmetyar ile gergin bir ilişki kurmayı göze alarak, Burhaneddin Rabbani ve Ahmed Şah Mesud liderliğindeki Kuzey İttifakı gruplarını desteklemeye karar verdi. Bununla birlikte o dönem Cumhurbaşkanı olan ve daha sonra İran Dini Liderliği’ni devralan Ali Hamaney ile Abdulali Mazari her ne kadar Şah’ın hapishanelerinden birinde hücre arkadaşlığı yapmış olsalar da Mazari’nin lideri olduğu Afganistan Ulusal İslami Birlik Partisi (Şii) ile dengesiz bir ilişki vardı.
İran ve Taliban hegemonyası
Taliban, 1998’de diğer gruplar pahasına Afganistan’ı kontrol etme hareketine başladığında, İran rejimi gelişmeleri izliyor ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhsen Eminzade’nin öne sürdüğü üzere bu yeni sorunla başa çıkma ve Kuzey İttifakı aracılığıyla söz konusu hareket ve bu yeni grubun temelini oluşturan Pakistan hükümetiyle siyasi bir ortaklık kurma olasılığına dair bahis oynuyordu.  Buna bir de El Kaide lideri Usame bin Ladin’in 1996 yılında Sudan’dan Afganistan’a geçmesiyle Afganistan'a taşınmaya başlayan ‘Arap savaşçı’ grupları ile anlaşma olasılığını ekliyordu.
İran’ın böyle bir anlaşma yapabilme olasılığına oynadığı bahis, 1992 yılında Bosna Hersek savaş sırasında DMO’nun İranlı savaşçıları ile bu örgüt veya ‘Mücahid gruplar’ arasındaki ortak mücadele deneyimine dayanıyordu. Bu aşamanın, İran ile ‘İslam dünyası’ fikri temelinde Sudan'da başlayan ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra yeni bir döneme geçen Afganistan arenasından uzak olmayan El Kaide yönetimi arasındaki ilişkinin ilk sinyalleri olduğu söylenebilir. El Kaide’den bir heyet, dünyadaki Müslümanların durumu ve ortak Batı düşmanlığı üzerine birleşme gereğini tartışmak üzere İran’ın başkenti Tahran’a ziyarette bulundu. İlk görüşme, Ebu Hacer el-Iraki tarafından Sudan’ın başkenti Hartum’da İran heyetiyle gerçekleşti. Ardından Kemil et-Tavil’in 6 Ekim 2001 tarihinde ‘El-Hayat’ gazetesinde yazdığı gibi bu ilişki örgüt liderleri ve ideolojik farklılıklar arasındaki iç tartışmalara rağmen gelişti.
Ancak Taliban’ın Mezar-ı Şerif’teki İran Konsolosluğu’ndaki 10 İranlı diplomat ve çalışanı infaz ettiği 8 Ağustos 1998'den sonra ilişki, gerilime girdi. Bu durumu yeni Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin reform projesini yok etmek için fırsat bilen DMO’daki milis gruplar, İran’ı, Afganistan’daki iktidarı ele geçiren Taliban’la açık bir savaşa sokmak için bir krizi tetiklediler.
Bu dönem aynı zamanda Afganistan arenasında etkisi ve rolü olan DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün liderliğine mevcut sorunları yönetmek, gerginliği sakinleştirmek ve krizi absorbe edebilmek için diplomatik çalışma alanı bırakmak isteyen Ahmed Vahidi'nin yerine Kasım Süleymani’nin getirilmesiyle bir değişime tanık oldu. Süleymani, İran'ın ulusal ve stratejik çıkarları için El Kaide de dahil olmak üzere bölgeyi kontrol eden güçlerin saflarında bir kırılma gerçekleştirmek amacıyla bu sahada yeni bir oluşum başlattı.
İdeoloji yerine pragmatizm
Başta Kudüs Gücü olmak üzere İranlı güvenlik ve askeri birimlerin liderlikleri, Afganistan’da olup bitenlerden ve özellikle de El Kaide’nin yürüttüğü faaliyetlerden habersiz değildi. DMO başta olmak üzere İranlı güvenlik birimleri, özellikle El Kaide’nin Afganistan'daki kamplarına katılmaya karar veren Arap unsurlar başta olmak üzere ‘gönüllülerin’ Afganistan’a gelişini kolaylaştırmak için bu örgütlerin, İran sınırındaki Meşhed şehrinde Afganistan’a ‘geçişin’ temel noktası haline gelen ‘irtibat bürosu’ açmalarına izin verdi. Gönüllüler buradan özellikle Ürdünlü Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından kontrol edilen Herat kampına transfer ediliyorlardı. Bu durum, Zerkavi ile İranlı birimler arasında özel bir ilişki olduğu inancına yol açtı.
Tüm bunlar, Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinden sonraki üç yıl boyunca grubun İran’ın müdahalesine neden maruz kalmadığını büyük ölçüde ortaya koyabilir. Örgütün faaliyetleri, Arap aleyhtarı rejimlere odaklanıp, Müslüman ülkelerdeki ABD varlığına karşı geldiği sürece İran’ın ‘dünyadaki ABD kibri’ ile mücadelesinde yarattığı bir misyonu ya da sloganı haline geldi.  Yani El Kaide bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ister ABD’li ister Arap olsun ortak düşman paydasında, İran’ın bir koluna dönüştü.
11 Eylül saldırıları ve dönüşüm
İran rejimi, ABD’nin El Kaide’yi ortadan kaldırmak için Afganistan’da operasyon başlatmak üzere uluslararası bir koalisyon kurma kararı karşısında ‘olumlu tarafsızlık’ politikası benimserken El Kaide unsurlarına karşı da aynı politikayı izledi. İran destekli Kuzey İttifakı güçleri ise ABD’nin Taliban’a yönelik operasyonuna katılırken El Kaide bünyesindeki gruplarla doğrudan çatışmaya girmediler. Bununla birlikte İran, El Kaide üyelerinin kendi toprakları üzerinden ülkelerine geçebilmeleri için sınırlarını açarken Afganistan’dan rehin olarak çıkan örgüt liderlerini ‘tutmaya’ karar verdi ve dönemin Savunma Bakanı Amiral Ali Şemhani’nin de belirttiği üzere onları çeşitli sebeplerle elindeki bir takım kartlar olarak kullandı. Bu sebeplerin ilki, örgütün maruz kaldığı herhangi bir operasyonda misilleme yapıp yapmayacağından emin olmaktı. İkincisi, bu unsurları, ait oldukları ülkelere iade etme ya da istedikleri bir ülkeye gitmek üzere serbest bırakma -ki bu da onların terörist faaliyetlerine devam edebilecekleri ve bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına her an potansiyel bir tehdit oluşturabilecekleri anlamına geliyor - baskısı altında siyasal pozisyonlarda şantaj yapmaktı.
Üçüncüsü, ABD ile bir anlaşmazlık olması bağlamında bu örgütün çeşitli ülkelere yayılan hücrelerinin takip edilmelerini sağlayacak bilgiler için kendilerine teslim edilmesi, kovuşturulması veya sorgulanması imkânı karşılığında ayrıcalıklar kazanmaya çalışmaktı.
Dördüncüsü ise Afganistan’daki ABD askeri varlığının istikrarını olumsuz yönde etkileyebilmek için El Kaide ile iletişim kanallarını açık tutma olasılığı ve onların Tahran rejimine karşı doğrudan bir tehdit haline gelmelerini önlemekti. Bunu da örgüt üyelerinin hareketlerini ve hatta askeri, finansal ve lojistik desteğe erişimini kolaylaştırarak yaptı.
Zerkavi, ABD’nin Irak saldırmasına katkı sağladı
Ancak İran’ın en pragmatik adımı, ABD’nin Afganistan’a yönelik saldırısının başlangıcında İran’a sığınan, Zerkavi liderliğindeki Herat kampındaki El Kaide üyeleriyle ilgilenme biçimiydi. Kudüs Gücü,  İran Dışişleri Bakanlığı ile koordineli olarak Herat kampındaki 350 El Kaide üyesini aileleriyle birlikte doğudaki sınır bölgelerinden batı sınırındaki Irak’ın Kürdistan bölgelerine nakletti. Öte yandan söz konusu El Kaide üyelerinin bu bölgelerdeki gruplara katılmalarıyla dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin, o dönem Irak lideri olan Saddam Hüseyin’i, El Kaide’ye destek vermek ve örgüt üyelerine ev sahipliği yapmakla suçlayarak Irak’a saldırmasının zemininin oluşmasında İran’ın kasıtlı veya kasıtsız katkısı oldu.
Söz konusu transferin gerçekleştiğini resmi olarak açıklamayan İran yönetimi tarafından öne sürülen bahane, bu terörist grupların tehlikesini doğu bölgelerinden uzaklaştırmak ve bu bölgelerin Afganistan’da görev yapan ABD güçlerine yönelik terörist eylemler veya askeri operasyonlar için bir savaş alanına veya bir sıçrama tahtasına dönüşmesini engellemekti. Fakat buna karşın hala bu gruplarla doğrudan savaş halinde olan Irak rejimini bu sürece dahil etmeye çalıştı.
2003 yılında Irak rejiminin yıkılmasından sonra başta El Kaide ve Zerkavi’nin grubu olmak üzere Irak'ta varlığını ilan eden aşırılık yanlısı gruplarla işbirliği yapmak ve iletişim kanallarını açılmak konusunda rahatsızlık duymayan İran’ın pragmatizmi o dönem en üst seviyeye ulaştı. İran, ‘direniş’ sloganı altında ABD yönetimi ve işgalini devirmeye yönelik askeri operasyonlar başlatan bu örgütlerin öfkesinden yararlandı.
İran bir yandan Afganistan ve Irak'a yapılan saldırıda ‘olumlu tarafsızlık’ politikası benimseyerek ABD'ye olumlu mesajlar göndermeye çalışırken, diğer yandan kendisini Afganistan ve Irak arasında konuşlandırılmış yaklaşık 300 bin ABD askerinin ‘kıskacında’ buldu. Bu yüzden El Kaide grupları ve Irak'ın yıkılmasından sonra bu örgütün bayrağı altında buluşan grupları faaliyete geçirebilmek için Usame bin Ladin’in bazı aile üyeleri ve eşlerinden biri dahil olmak üzere bazı örgüt liderleri ve ailelerini ağırlanması sebebiyle sahip olduğu kartların avantajlarından yararlandı.
Dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ile birlikte Tahran’ın Washington’ı bu bataklıktan çıkarmaya hazır olduğunu söylemekte tereddüt etmeyen İran Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani’ye göre İran, El Kaide ile olan ilişkisi sayesinde Afganistan ve Irak’ın istikrara kavuşmasını engelleyecek eylemlerde bulunarak bu iki ülkede yarattığı ‘bataklığa’ ABD güçlerinin daha çok saplanmalarını sağladı.
Barındırma ve üye kazandırma
Başta ABD olmak üzere Batı’nın El Kaide liderlerinin İran topraklarında bulunduğu iddialarını doğrulamaları karşısında, İran rejimi bunu itiraf etmek ve El Kaide'nin liderleri ve üyelerinin İran hapishanelerinde bulunduğunu açıklamak zorunda kaldı. El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i ülkesine iade etmeyeceklerini duyuran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Batılı ülkelerin şartlarına uygun olarak idam cezası uygulayan ülkelerin vatandaşı olan El Kaide üyeleri ve liderlerinin ülkelerine iade edilmeyeceğini vurgulamaya çalıştı. Elindeki El Kaidelilerle ilgili herhangi bir detay vermeyen İran ile bazı Arap ülkeleriyle yapılan tüm iade işlemleri, karşılıklı anlaşmalara dayanarak gerçekleşti. Başka bir deyişle bedava iade yoktu ve tutukluların takas anlaşmaları, siyasi konumları karşılığında gerçekleşti.
Şarku’l Avsat gazetesinin 23 Aralık 2009’da ortaya çıkardığı Usame bin Ladin’in kızının korumalarından kaçtığı haberi,  Bin Ladin ailesinin fertleriyle ilgili şüpheleri kesinleştirirken Cumhurbaşkanı Hatemi, Usame bin Ladin'in oğlu Said’in İran birimlerinin elinde olduğunu itiraf etti. Ancak bu kaçış, tıpkı Moritanyalı gazeteci Lemin Velid Salim tarafından kaleme alınan ‘Et-Tarih es-Seri Li’l-Cihad mine’l-Kaide ila’d-Devlet’il’İslamiyye’ (El Kaide’den DEAŞ’a Cihad’ın Gizli Tarihi) adlı kitabında Hafs el-Moritani olarak da bilinen El Kaide liderlerinden Mahfuz Velid el-Valid hakkında verdiği detaylarda belirttiği üzere El Kaide liderlerinin hapsedilmediğini, başkent Tahran'ın 45 kilometre batısındaki bir bölgede DMO güvenlik birimleri tarafından sıkı şekilde korunan evlerde sivillerle görüşmelerine izin verilmeden ve herhangi bir tutuklama veya soruşturmaya tabi tutulmadan ağırlandıklarını ortaya koyuyordu.
2004 yılında El-Hayat gazetesi tarafından ortaya çıkarılan dönemin DMO Genel Komutan Yardımcısı olan ve İçişleri Bakanlığı da yapan Muhammed Bekir Zulkadir ile Usame bin Ladin arasındaki ilişki bu bağlamda şaşırtıcı değildi. Zulkadir, Ladin’in kötüleşen sağlık durumu nedeniyle İran-Afganistan-Pakistan sınır üçgenindeki köylerden birinde kaldırıldığı tıp merkezine mobil bir diyaliz cihazı temin ettiği ortaya çıkmıştı.
El Kaide’nin yeterliliği ve unsurları, İran’ın bu örgüt ile Washington ve bölgesel rejimler arasındaki düşmanlıktan yararlanarak bölgedeki örgütler üzerindeki etkisini arttırmak için kullandığı bir hazineye dönüştü. Bununla birlikte İran, bu kartı Tahran’la Washington arasında, Bin Ladin’e gizlice bir operasyon düzenlenmesi sürecinde işbirliği yapma konusunda edindiği bilgiler sayesinde büyük ve stratejik bir bedel karşılığında masaya koydu. Bin Ladin’in İran'da tutulan eşlerinden birinin, yaşadığı sağlık sorunu nedeniyle tedavi için başkentteki bir hastaneye yatırıldığı duyuruldu. Buna daha sonra, DMO istihbarat biriminin, kadının tedavisi sırasında vücuduna bir izleme cihazı yerleştirdiği, bir süre sonra onu serbest bırakarak İran'dan çıkışını ve ABD istihbarat ajanslarının Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde kaldığı yere ölümüyle sonuçlanan bir gizli operasyon düzenlemek için saklandığı yeri tespit edebilmeleri amacıyla, kocasının yanına gitmesini kolaylaştırdığı, bilgileri eklendi.
CNN o dönem, operasyon yapılan evde ABD ajanlarının bulduğu bazı belgelerde Bin Ladin’in özellikle İran’dan gelen aile fertlerinin izleme cihazı yerleştirilmesi korkusuyla doktor muayenesinden geçmesi talimatı verdiğinin ortaya çıktığını aktardı.
El Kaide ve DEAŞ, niteliksel ve ideolojik olarak İran rejimi karşıtlığı oluştursalar da Tahran'ın çıkarları doğrultusunda bölgenin istikrarını etkilemek için kullanılabilecek araçlar oldular. İran bu örgütlerin oluşumunda yer almasa da onları bölgedeki yayılma projesine hizmet edecek araçlara dönüştürdü.



Suudi Arabistan, İran’la saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor

İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
TT

Suudi Arabistan, İran’la saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor

İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)
İran savaşında, Suudi Arabistan devletine ait Saudi Aramco'nun Ras Tanura'daki petrol rafinerisi vurulmuştu (Reuters)

Suudi Arabistan yönetimi, İran'la siyasi ve ticari ilişkileri şekillendirecek bir saldırmazlık paktı imzalamayı değerlendiriyor.

Financial Times'ın aktardığına göre Riyad, İran savaşı sonlandıktan sonra Tahran'la ilişkileri düzenleyecek bir anlaşma üzerinde çalışıyor.

Adlarının paylaşılmamasını isteyen Batılı diplomatlar, Riyad'ın 1970'lerdeki Helsinki Anlaşması'nı model almayı düşündüğünü belirtiyor.

Bu sözleşme Soğuk Savaş'ta ABD, Sovyetler Birliği ve Avrupa ülkeleri arasındaki gerilimi azaltmak için imzalanan anlaşmalardan oluşuyor. Dönemin Doğu ve Batı blokları arasındaki ticari ve siyasi ilişkileri düzenleyen anlaşmalara Türkiye de dahil 35 ülke taraf olmuştu.

Diplomatlara göre Suudi Arabistan, saldırmazlık paktının daha geniş çerçevede Ortadoğu'daki çeşitli ülkeleri kapsamasını istiyor.

Analizde, Avrupa devletlerinin bu öneriyi desteklediğine, olası pakta diğer Körfez ülkelerinin dahil edilmesini de istediklerine dikkat çekiliyor. Brüksel, böyle bir anlaşmayı gelecekteki çatışmaları önlemenin ve Tahran'a da saldırıya uğramayacağına dair güvence vermenin "en iyi yolu olarak" görüyor.

Kimliğinin gizli tutulması şartıyla konuşan bir Arap diplomat, İran başta olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin Helsinki süreci örnek alınarak hazırlanan bir saldırmazlık anlaşmasına sıcak bakacağını savunuyor:

Her şey anlaşmaya kimlerin dahil edileceğine bağlı. Mevcut ortamda İran ve İsrail'i bir araya getiremezsiniz. İsrail olmadan bu girişim ters etki yaratabilir zira İran'dan sonra en büyük çatışma kaynağı olarak İsrail görülüyor. Ancak İran nüfuzunu koruyor, Suudiler de bu yüzden meselenin üzerine gidiyor.

Analizde, Türkiye-Pakistan örneği üzerinden Ortadoğu'daki savunma ittifaklarının genişleme eğiliminde olduğuna da işaret ediliyor.

Pakistan Savunma Bakanı Hoca Muhammed Asıf, pazartesi günkü açıklamasında, Suudi Arabistan'la yaptıkları savunma paktına Türkiye ve Katar'ı dahil etmeyi düşündüklerini bildirmişti.

ABD-İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı saldırılara İran, Körfez ülkelerine misillemeyle karşılık vermişti.

Diğer yandan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan'ın, İran'a gizli saldırılar düzenlediği öne sürülmüştü. Körfez ülkeleri saldırıları doğrulayan ya da yalanlayan bir açıklama yapmamıştı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Mossad Direktörü David Barnea'nın savaşta gizlice BAE'yi ziyaret ettiği de öne sürülmüştü. BAE yönetimi iddiaları yalanlamıştı.

Independent Türkçe, Financial Times, Tesnim, Arab News


BAE’de füze alarmı: İran’dan fırlatılan 4 seyir füzesi engellendi

Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
TT

BAE’de füze alarmı: İran’dan fırlatılan 4 seyir füzesi engellendi

Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)
Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı (Şarku’l Avsat)

Birleşik Arap Emirlikleri Savunma Bakanlığı, bugün (pazartesi) yaptığı açıklamada, İran’dan ülkeye doğru gelen 4 “seyir füzesinin” tespit edildiğini duyurdu. Açıklamada, bunlardan 3’ünün BAE karasuları üzerinde başarıyla etkisiz hâle getirildiği, dördüncü füzenin ise denize düştüğü belirtildi. Bölge yeni bir gerilime sahne oluyor.

Bakanlık, X platformundaki hesabından yayımladığı açıklamada, ülkenin farklı bölgelerinde duyulan seslerin “hava tehditlerinin başarılı şekilde önlenmesinden” kaynaklandığını belirtildi. Açıklamada, kamuoyuna bilgileri resmî kaynaklardan edinmeleri, doğruluğunu teyit etmeleri ve uyarı mesajları geldiğinde genel güvenlik talimatlarına uymaları çağrısı yapıldı.

Uyarılar

Gelişmeler, ülkenin kuzey emirliklerinde verilen acil uyarılar ve çalan sirenlerle eş zamanlı yaşandı. Acman ve Ras el-Hayme’de cep telefonlarına gönderilen mesajlarda, BAE İçişleri Bakanlığı’nın çağrısıyla halktan güvenli binalara sığınmaları, pencerelerden, kapılardan ve açık alanlardan uzak durmaları istendi. Bu uyarılar “olası füze tehdidi” gerekçesiyle yapıldı.

Mesajlardan birinde, “Mevcut durum ve olası füze tehdidi nedeniyle lütfen derhâl pencerelerden, kapılardan ve açık alanlardan uzak, güvenli bir binaya sığının ve resmî talimatları bekleyin” ifadeleri yer aldı. Yetkili makamlar daha sonra “durumun şu an güvenli olduğunu” belirterek, halkı günlük faaliyetlerine dönmeye ve resmî talimatları takip etmeye çağırdı.

Sahadaki bir diğer gelişmede ise Füceyre Petrol Sanayi Bölgesi’nde (FOIZ) İran’dan gelen bir insansız hava aracıyla düzenlenen saldırı sonucu yangın çıktığı bildirildi.

Füceyre Emirliği Medya Ofisi, sivil savunma ekiplerinin yangına derhâl müdahale ettiğini ve kontrol altına alma çalışmalarının sürdüğünü açıkladı. Kamuoyundan söylentilere itibar etmemeleri ve yalnızca resmî kaynaklara güvenmeleri istendi.

Daha sonra yapılan açıklamada, İran saldırısı sonucu petrol sanayi bölgesinde Hindistan uyruklu 3 kişinin orta derecede yaralandığı ve tedavi için hastaneye kaldırıldığı belirtildi.

Umman’da ise bir güvenlik kaynağı, Musandam vilayetine bağlı Baha (Bukha) bölgesindeki Tibat’ta bir şirket çalışanlarına ait konutun hedef alındığını bildirdi. Olayda iki yabancı uyruklu kişi orta derecede yaralanırken, 4 araç ve yakınlardaki bir evin camları zarar gördü. Kaynak, saldırının kaynağına ilişkin detay vermezken, yetkili kurumların incelemelerini sürdürdüğünü ve gerekli tüm önlemlerin alındığını ifade etti.

Tehlikeli tırmanış

Saldırıların ardından BAE, ülke içindeki sivil hedefleri füze ve insansız hava araçlarıyla hedef alan “hain terör saldırılarının yeniden başlamasını” en sert şekilde kınadığını açıkladı.

BAE Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıların “tehlikeli bir tırmanış, kabul edilemez bir ihlal ve ülkenin güvenliği, istikrarı ile toprak bütünlüğüne doğrudan tehdit” oluşturduğunu belirtti. Açıklamada, bunun uluslararası hukuk ilkeleri ve Birleşmiş Milletler Şartı ile çeliştiği vurgulandı.

BAE, “her koşulda güvenliğini ve egemenliğini korumaktan geri durmayacağını” belirterek, uluslararası hukuk çerçevesinde egemenliğini, ulusal güvenliğini, toprak bütünlüğünü ve vatandaşları ile ülkede yaşayanları korumak için gerekli karşılığı verme hakkını saklı tuttuğunu ifade etti.

Ayrıca sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının “hukuki ve insani tüm ölçütlere göre kabul edilemez” olduğu belirtilerek, bu saldırıların derhâl durdurulması ve tüm düşmanca eylemlerin son bulması çağrısı yapıldı.

BAE, artan bölgesel gerilimler ve özellikle Körfez ile Hürmüz Boğazı’ndaki denizcilik ve enerji güvenliği bağlamında, bu saldırıların ve sonuçlarının “tam sorumluluğunu” İran’a yükledi.

Petrol tankerine saldırı

BAE ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında ADNOC’a ait bir ulusal petrol tankerine iki insansız hava aracıyla düzenlenen “İran kaynaklı terör saldırısını” da kınadı. Açıklamada, bu saldırının BM Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararının açık ihlali olduğu ve küresel denizcilik ile enerji güvenliğine doğrudan tehdit teşkil ettiği belirtildi.


İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
TT

İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaş henüz bitmemiş olsa da elbet bir gün sona erecek ve ölüm, kan ve yıkım sahneleri ile tüm güç gösterileri duracak. Savaşan tarafların tehdit ve gözdağı içeren açıklamaları, bir gün gelecek ve bölgenin yaşadığı kabus gibi bir geçmişin parçası olacak.

Tüm bunların yaşanacağına şüphe yok, ama neredeyse her şey değiştikten sonra bu olacak. Çünkü İran artık savaş öncesindeki İran değil. Bölgedeki kasları da özellikle Lübnan'da aynı güçte ve sertlikte değil. ‘Destek savaşı’ ve ‘Direniş Ekseni’ de yakında dünün anıları arasına karışacak.

Aynı şekilde ABD ve İsrail de eskisi gibi olmayacak. Hem ABD’nin imajı hem de başkanının otoritesi sarsıldı. İsrail'in ve aşırı sağcı hükümetinin imajı ise daha da karardı.

Savaşın tahrip ettiği yerler yeniden inşa edilebilir. Fakat değişmeyen ve belki de önümüzdeki on yıllar boyunca da değişmeyecek bir şey var. Irak dahil Körfez Arap ülkelerinin komşusu İran tarafından uğradıkları hain saldırılar, zihinlerde ve kalplerde gizli ve canlı kalmaya devam edecek.

Hatta bu durum, bu ülkeleri, kendilerine haksız yere saldırmış olan Tahran ve imzalanan anlaşmalar çerçevesinde onlara koruma sağlaması gerekirken bunu yapmayan Washington ile ilişkilerinin şeklini ve niteliğini değiştirmeye mecbur bırakacak.

Savaş ve hedeflerin seçiciliği

ABD ve İsrail ile savaşından haftalar önce İran, savaş çıkması halinde bunun ‘kapsamlı’ olacağını ve saldırılarının Tel Aviv ve komşu ülkelerdeki ABD askeri üsleriyle sınırlı kalmayacağını, aksine bu çıkarları komşu ülkeler dışındaki yerlere de yayacağını defalarca uyarmıştı. Ancak daha sonra ortaya çıkan şey, İran'ın öfkesini, saldırıların buradan başlatıldığı iddiasıyla, Körfez'in diğer yakasındaki Arap komşularına yönelttiğiydi.

Oysa İran, bu üslerin boşaltıldığını ve İran'daki hedefleri isabetle vuran her şeyin, Hint Okyanusu'nda konuşlu USS Abraham Lincoln ve Akdeniz'de konuşlu USS Gerald Ford uçak gemilerinden geldiğini biliyordu.

“ran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığı ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle olan iyi ilişkilerinden kaynaklandığı söylenemez.

İran, Azerbaycan, Türkiye ve Kıbrıs adasına atılan füzelerin sorumluluğunu üstlenmedi. Bu konuda ortak soruşturmalar açılacağına dair söz verdi ve ardından, Körfez’in diğer yakasındaki Arap komşularıyla hiçbir anlaşmazlığı olmadığı yönündeki iddialarını tekrarladı. İran’ın tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde benimsediği geleneksel ikiyüzlülüğünün sadece bir örneği. İran'ın Arap komşularına yönelik saldırılarını açıklamak için öne sürdüğü gerekçeler ne olursa olsun, bu saldırılar, belki de bu savaşın patlak vermesinden aylar hatta yıllar önce, önceden planlanmış ve özenle hazırlanmıştı. İran'ın saldırganlığının en tehlikeli yanı, hafızanın kapaklarını yeniden açması ve geçmişin tozunu karıştırarak, Tahran'ın tarihin önceki dönemlerindeki yenilgilerinden bu yana süregelen, yeniden canlanan gizli kinleri ve intikam ve öç alma eğilimlerini ortaya çıkarmasıdır.

fdbfgr
Hürmüz Boğazı'nda, Muskat açıklarında bulunan tekneler ve yük gemileri, Umman, 18 Nisan 2026 (Reuters)

Bu konuların ne tamamını ne de bir kısmını yeniden ele almaya gerek var. Pek çok araştırmada ayrıntılı olarak incelenmiş ve analiz edilmiş olan tüm detayları tekrarlamaya da gerek yok. Ancak şu açık; bugün İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında konuşurken, özellikle de Körfez’deki komşuları ile ilgili olanlar olmak üzere, göz ardı edilemeyecek yeni bir gerçeklik ve sürekli değişen gelişmelerle karşı karşıyayız.

Kıskançlık ve yanılgılar

İran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığının ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle hem güvenlik hem de büyük ekonomik ve siyasi çıkarlar açısından kurdukları iyi ilişkilerden kaynaklandığı söylenemez. Ancak burada bir başka, en az bunun kadar önemli bir neden daha var; o da Tahran'ın Arap komşularının, petrol gelirlerinden yararlanarak daha iyi ekonomiler ve iyi silahlanmış ordular kurdukları ve İran'ın komşuları ile bazı Arap ülkelerindeki vekillerinin topraklarından ülkelerine fırlatılan füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) yaklaşık yüzde 99’unu durdurabildiklerini kanıtladıkları istikrar, kalkınma ve refah durumuna duyulan bariz ‘kıskançlık’.

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bunun, Körfez ülkelerinin ekonomik refahından en fazla yararlanan ticaret ortakları olan İranlılar tarafından gerçekleştirilen gerekçesiz bir ihanet olduğunu söylemek kesinlikle mümkün.

Öyle ki onlarca yıl boyunca bunu kanıtlayan açık işaretler gözlemlendi. İran ile Arap Körfez ülkeleri arasındaki ticaret dengeleri, bu ülkelerde çalışan İranlı işçilerin sayısı ve bunların yanı sıra Fars asıllı pek çok iş insanı, aile ve onlara ait ticarethanelerin varlığı ile büyük İranlı toplulukların bu ülkelerde saygınlıkla karşılandığı ve tüm bu ortaklık ve karşılıklı çıkar türlerinin güçlendirilmesine etkin biçimde katkıda bulunduğu görüldü. Ta ki bazı Körfez Arap ülkelerinin başkentlerinin, bazı silahlara ve savaş malzemelerine el koyduğunu, İran'ın kendilerini barındıran, iş ve onurlu yaşam fırsatları sunan ülkelerin güvenlik ve istikrarını hedef almak amacıyla kurduğu casus hücreleri ve sabotaj çetelerini deşifre edip tutukladığını açıklamasına kadar.

frbvfr
Lübnan ile İsrail arasında on gün süren ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Lübnan'la dayanışma amacıyla Yemen'in Sanaa kentinde düzenlenen bir gösteride tetikte bekleyen Husi milisler, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bu sorunun cevabını vermek için bugün zekâ ya da çok fazla çaba ve emek gerekmiyor. Çünkü özeti sadece İran rejiminin mezhepsel ve siyasi doktrinlerinde değil, aynı zamanda iki paralel askeri gücü (Devrim Muhafızları Ordusu/DMO ve Silahlı Kuvvetler) ve dış dünyaya karşı bir paravan görevi gören hayali bir devlet ve süs hükümeti barındırırken, içerdeki karar verme yetkisi ise Dini Lider’in (Rehber) liderliğindeki Velayet-i Fakih sistemi tarafından temsil edilen dini otoritenin münhasır ayrıcalığıdır.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la savaşın resmen sona erdiğini ilan etmesini ya da pek çok kişinin Arapların aleyhine olacağından korktuğu bir anlaşma imzalamasını görmek için çok uzun süre beklememiz gerekmeyecek.

Ancak İran halkının yukarıda saydığımız kaynaklardan en iyi şekilde yararlanamamasının tek nedeni bu değildi. Nükleer hedefler, balistik füze programı ve genel olarak askeri sanayi, petrol gelirlerinin ve diğer kaynakların büyük bir kısmını kendine ayırdı. Ayrıca, vekillere ve askeri uzantılara yapılan savurgan harcamalar da bundan payını aldı. Lübnan'daki Hizbullah'ın eski lideri Hasan Nasrallah bir gün, İsrail'in bu bölgelere karşı başlattığı her savaşın ardından “Güney Dahiye ve Güney Lübnan'daki yeniden inşa’ sürecini finanse edenin İran olduğunu övünerek söylemişti. Tahran'ın Hizbullah’a silah, mühimmat ve teçhizat sağladığını, ‘mücahitlerin’ maaşlarını ödediğini ve bu savaşların kurbanları olan ‘şehitlerin’ ailelerine yardımda bulunduğunu da eklemişti. Tahran'ın Suriye ve Yemen'deki müdahalelerinin ve Irak'taki vekillerinin faaliyetlerinin harcamaları da bu şekilde ölçülebilir.

Kim kimin kurbanı?

"İran, hiçbir zaman Arap komşularının kendisine komplo kurduğu iddiasının gerçek bir kurbanı olmadı. Bu komşular da hiçbir şekilde başkalarının İran'a karşı kurduğu komplonun parçası olmadı. Asıl olan, Tahran'ın bizzat kendisinin bu komşulara ve diğer Arap ülkelerine yönelik sinsi politikalarının sonuçlarını yanlış değerlendirmesinin kurbanı olmasıydı. Bu süreç, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sırasında ABD ile Irak'a karşı iş birliği yapmasıyla başladı, ardından Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınır bölgelerine ve Aramco şirketinin petrol sahalarına yönelik saldırılarıyla devam etti. Son olarak İran'ın ABD’nin Arap Körfez ülkelerindeki askeri çıkarları olduğunu öne sürdüğü hedeflere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılarıyla noktalandı. Bu saldırılar, Tahran ile Washington arasında yükselen tansiyonu düşürmek ve Tahran'ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya ulaşmak için arabuluculuk çabasını esirgemeyen Umman Sultanlığı'nı da kapsıyordu.

fv
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cidde'deki İran Konsolosluğu'nda, 7 Mart 2025 (AFP)

Suudi Arabistan, Irak'taki diplomatik misyonuna yönelik saldırıların ve Bağdat’ın Riyad ile Tahran arasında birçok kez denediği arabuluculuk girişimlerinin ardından 10 Mart 2023'te Çin'in başkenti Pekin'de İran ile bölgedeki gerilimi azaltmaya yönelik mutabakat belgelerini imzalamak üzere bir grup yetkiliyi Çin'e gönderdi. Ancak İran Irak, Lübnan ve Yemen'deki uzantılarının davranışlarını kontrol altına alma konusundaki taahhütlerini yerine getirmedi. Bunun gerekçesi olarak, söz konusu taraflarla siyasi açıdan dayanışma içinde olsa da onlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığını öne sürdü. Ne var ki bu iddia kısa sürede çürütüldü ve Tahran'ın perde arkasında ve önünde bu vekilleri, birden fazla Arap Körfez ülkesinde ve bu ülkelerin ötesinde istikrarı bozucu gündemini sürdürmeleri için teşvik etmeye devam ettiği ortaya çıktı.

Gerçek şu ki, hiç abartısız, yaşananlar bugün İran'ın yalnızlığını pekiştirdi ve onu ABD ile İsrail karşısındaki cephede tek başına bıraktı. Ne var ki İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Genel Sekreteri Ali Laricani de ABD ve İsrail tarafından düzenlenen suikasta kurban gitmeden iki gün önce Instagram hesabı üzerinden “Biliyorsunuz ki nadir istisnalar ve yalnızca siyasi tutumlar düzeyinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesi İran halkının yanında durmadı” açıklamasında bulundu. Ancak Laricani bunun nedeninden hiç söz etmedi.

Kapsamlı ve belirleyici yeniden değerlendirmeler

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile savaşın resmi olarak sona erdiğini ya da pek çok kişinin Araplar aleyhine olacağından endişe ettiği bir anlaşmayı ilan ettiğini görmek için uzun süre beklemeyeceğiz. Körfez hükümetlerinin büyük bölümü; ulusal güvenliklerini ve uzun vadeli stratejik ulusal çıkarlarını koruyacak biçimde politikalarını ve ittifaklarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Hatta artık, İran'ın el uzatamadığı toprak, onur ve şereften geriye kalanı korumak amacıyla halklarının bütünleşmesi ve kaynaşması için alternatifler ve araçlar bulmayı kendileri için zorunlu görür hale geldiler.

İran, tüm bu yaşananlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş, ülkesinin ‘bölgesel ve uluslararası ilişkiler haritasını titizlikle okuyacağını ve kime güvenileceğini belirleyeceğini’ vurguladığı bir açıklamada bulundu. Bu açıklama, savaş sonrası ittifakların daha kapsamlı biçimde yeniden değerlendirileceğine işaret ediyordu. Gargaş, birkaç gün önce sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı bir paylaşımda "Ulusal önceliklerimizin akılcı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, geleceğe giden yolumuzdur" diyerek bu hususu vurguladı.

Bugün büyük olasılıkla, Ortadoğu'daki Arap veya Arap olmayan diğer ülkeler, yapısı karmaşık ve geleceği belirsiz olan komşuları İran ile ilişkilerini, Abu Dabi'nin kamuoyuna açıkladığının aksine, alenen ortaya koymadan önce gizlice ve kurnazca yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Endişe verici olansa her zaman “Tahran ile ilişki nereye gidebilir?” sorusunun gündemde kalmaya devam ediyor olması. Oysa Tahran'ın kendisi de nereye gittiğini bilmiyor olabilir.

“İran açısından savaştan kaçınmak mümkün olabilir miydi?” sorusu başından beri zihinleri kurcalıyor.

Elbette İran, tüm bu olanlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi. Bunun için ‘devrim’ ve ‘Şiileştirme’ projelerini ihraç ederek ve Şii Arapların yoğun olduğu Irak da dahil olmak üzere Arap komşularına İslam'a dair kendi özgün yorumunu dayatmaya çalışarak bu sınırları aşması gerekmezdi. Diğer Arap ülkelerindeki ‘Şii azınlıkları’ himayesine almasına ve onları bu ülkelerdeki ulusal devlet projelerini yıkmak için mezhepsel kol ve pençelere dönüştürmesine, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de yaptığı gibi bu ülkelerde fitne ve savaşları körüklemesine de gerek yoktu. Ne var ki İran, tüm bu yaşananlara rağmen halen ne kendini değiştirmeye ve ne de başkalarından önce kendini kurtarmak için bunların bir kısmını telafi etmeye çalıştı. Bu da oldukça üzücü.