İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine
TT

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

İran ve El Kaide: Dünya devriminden İran pragmatizmine

Hasan Fahs
İran pragmatizmi, 1980'lerdeki İslam devrimi düşüncesi onu yenene kadar İranlıların zihinlerinde kalmaya devam etti.  İran rejimi, ‘devrimin ihracı’ fikri çerçevesinde bölgedeki tüm ülkelerde ve hatta kendisine sadık gruplar aracılığıyla Batı Asya bölgesinin de ötesine geçerek daha geniş bir çevrede etkilerini pekiştiren ve rolünü güçlendiren bir mekanizma halini aldı.
Evrensel İslam devrimi küresel bir nüfuz haline gelirken İran’ın rolünü de güçlendirdi. İran rejimi bulunduğu yerin tarihi, rolü ve coğrafyasını diğer bölgesel güçlere karşı rekabetçi bir çerçevede kullandı. Pratikte ise rejim, idari olarak kendisine ait olmasına rağmen devlet kurumlarından bağımsız ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’yla (DMO) koordinasyonu olmadan çalışan ‘Kurtuluş Hareketleri’ ofisini kapattı. Eski İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin görevde olduğu sırada Dışişleri Bakanı olan Kemal Harrazi’nin yardımcısı Muhsin Eminzade’ye göre bu ofis tarafından kurulmuş olan tüm ilişkiler, Dışişleri Bakanlığı döneminde İran’ın dış politikasını çizmek için DMO’ya kapıyı açan Ali Ekber Velayeti'nin gözetimi altındaydı.
Bu karar, başta Araplara ait olmak üzere İranlı olmayan bazı İslami kuruluşlarla çalışmaların ya da işbirliğinin sona ermesine yol açarken diğerleriyle olan ilişkilerin, İran politikalarına ve çıkarlarına, sınır ve etkilerini güçlendirmedeki hizmetlerine dair bir çerçeveye koyulmasını sağladı. Özellikle Irak savaşının sona ermesi ve bu adımların uluslararası topluma açılması gerektiğinden rejim, uluslararası gelişmelere dayanarak ‘devrimi ihraç etme’ fikrini yeniden üretti. Özellikleri ise Ayetullah Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı görevine gelmesiyle ortaya çıkmaya başladı.
Dolayısıyla İran rejiminin Afganistan krizi ve bu ülkenin Sovyet işgali ile ilgilenmeye başlaması bu çerçevede geliyor. O dönem özellikle Tahran ve Moskova arasındaki ilişki en karmaşık ve en kötü aşamalarından geçiyordu. Moskova'nın rejime karşı bir darbe girişimini desteklediği şeklindeki açıklaması ışığında Filistin’in Tahran Büyükelçisi Hani el-Hasan'ın 1980'lerin ilk yarısında verdiği özel bir röportajında ortaya çıktığı üzere Afganistan'daki Sovyet varlığı, Tahran tarafından ciddi ve doğrudan bir tehdit olarak görülüyordu.
Rejim, jeopolitik ve jeostratejik açıdan doğu tarafındaki bu Sovyet varlığını karıştırmak zorunda olduğuna ve bunun için Afgan savaşçı gruplara destek verilmesi gerektiğine karar verirken neredeyse dünyanın dört bir yanından ‘Mücahid’ gruplarla bir araya geldi. Tahran, Gulbeddin Hikmetyar ile gergin bir ilişki kurmayı göze alarak, Burhaneddin Rabbani ve Ahmed Şah Mesud liderliğindeki Kuzey İttifakı gruplarını desteklemeye karar verdi. Bununla birlikte o dönem Cumhurbaşkanı olan ve daha sonra İran Dini Liderliği’ni devralan Ali Hamaney ile Abdulali Mazari her ne kadar Şah’ın hapishanelerinden birinde hücre arkadaşlığı yapmış olsalar da Mazari’nin lideri olduğu Afganistan Ulusal İslami Birlik Partisi (Şii) ile dengesiz bir ilişki vardı.
İran ve Taliban hegemonyası
Taliban, 1998’de diğer gruplar pahasına Afganistan’ı kontrol etme hareketine başladığında, İran rejimi gelişmeleri izliyor ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhsen Eminzade’nin öne sürdüğü üzere bu yeni sorunla başa çıkma ve Kuzey İttifakı aracılığıyla söz konusu hareket ve bu yeni grubun temelini oluşturan Pakistan hükümetiyle siyasi bir ortaklık kurma olasılığına dair bahis oynuyordu.  Buna bir de El Kaide lideri Usame bin Ladin’in 1996 yılında Sudan’dan Afganistan’a geçmesiyle Afganistan'a taşınmaya başlayan ‘Arap savaşçı’ grupları ile anlaşma olasılığını ekliyordu.
İran’ın böyle bir anlaşma yapabilme olasılığına oynadığı bahis, 1992 yılında Bosna Hersek savaş sırasında DMO’nun İranlı savaşçıları ile bu örgüt veya ‘Mücahid gruplar’ arasındaki ortak mücadele deneyimine dayanıyordu. Bu aşamanın, İran ile ‘İslam dünyası’ fikri temelinde Sudan'da başlayan ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra yeni bir döneme geçen Afganistan arenasından uzak olmayan El Kaide yönetimi arasındaki ilişkinin ilk sinyalleri olduğu söylenebilir. El Kaide’den bir heyet, dünyadaki Müslümanların durumu ve ortak Batı düşmanlığı üzerine birleşme gereğini tartışmak üzere İran’ın başkenti Tahran’a ziyarette bulundu. İlk görüşme, Ebu Hacer el-Iraki tarafından Sudan’ın başkenti Hartum’da İran heyetiyle gerçekleşti. Ardından Kemil et-Tavil’in 6 Ekim 2001 tarihinde ‘El-Hayat’ gazetesinde yazdığı gibi bu ilişki örgüt liderleri ve ideolojik farklılıklar arasındaki iç tartışmalara rağmen gelişti.
Ancak Taliban’ın Mezar-ı Şerif’teki İran Konsolosluğu’ndaki 10 İranlı diplomat ve çalışanı infaz ettiği 8 Ağustos 1998'den sonra ilişki, gerilime girdi. Bu durumu yeni Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin reform projesini yok etmek için fırsat bilen DMO’daki milis gruplar, İran’ı, Afganistan’daki iktidarı ele geçiren Taliban’la açık bir savaşa sokmak için bir krizi tetiklediler.
Bu dönem aynı zamanda Afganistan arenasında etkisi ve rolü olan DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün liderliğine mevcut sorunları yönetmek, gerginliği sakinleştirmek ve krizi absorbe edebilmek için diplomatik çalışma alanı bırakmak isteyen Ahmed Vahidi'nin yerine Kasım Süleymani’nin getirilmesiyle bir değişime tanık oldu. Süleymani, İran'ın ulusal ve stratejik çıkarları için El Kaide de dahil olmak üzere bölgeyi kontrol eden güçlerin saflarında bir kırılma gerçekleştirmek amacıyla bu sahada yeni bir oluşum başlattı.
İdeoloji yerine pragmatizm
Başta Kudüs Gücü olmak üzere İranlı güvenlik ve askeri birimlerin liderlikleri, Afganistan’da olup bitenlerden ve özellikle de El Kaide’nin yürüttüğü faaliyetlerden habersiz değildi. DMO başta olmak üzere İranlı güvenlik birimleri, özellikle El Kaide’nin Afganistan'daki kamplarına katılmaya karar veren Arap unsurlar başta olmak üzere ‘gönüllülerin’ Afganistan’a gelişini kolaylaştırmak için bu örgütlerin, İran sınırındaki Meşhed şehrinde Afganistan’a ‘geçişin’ temel noktası haline gelen ‘irtibat bürosu’ açmalarına izin verdi. Gönüllüler buradan özellikle Ürdünlü Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından kontrol edilen Herat kampına transfer ediliyorlardı. Bu durum, Zerkavi ile İranlı birimler arasında özel bir ilişki olduğu inancına yol açtı.
Tüm bunlar, Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinden sonraki üç yıl boyunca grubun İran’ın müdahalesine neden maruz kalmadığını büyük ölçüde ortaya koyabilir. Örgütün faaliyetleri, Arap aleyhtarı rejimlere odaklanıp, Müslüman ülkelerdeki ABD varlığına karşı geldiği sürece İran’ın ‘dünyadaki ABD kibri’ ile mücadelesinde yarattığı bir misyonu ya da sloganı haline geldi.  Yani El Kaide bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ister ABD’li ister Arap olsun ortak düşman paydasında, İran’ın bir koluna dönüştü.
11 Eylül saldırıları ve dönüşüm
İran rejimi, ABD’nin El Kaide’yi ortadan kaldırmak için Afganistan’da operasyon başlatmak üzere uluslararası bir koalisyon kurma kararı karşısında ‘olumlu tarafsızlık’ politikası benimserken El Kaide unsurlarına karşı da aynı politikayı izledi. İran destekli Kuzey İttifakı güçleri ise ABD’nin Taliban’a yönelik operasyonuna katılırken El Kaide bünyesindeki gruplarla doğrudan çatışmaya girmediler. Bununla birlikte İran, El Kaide üyelerinin kendi toprakları üzerinden ülkelerine geçebilmeleri için sınırlarını açarken Afganistan’dan rehin olarak çıkan örgüt liderlerini ‘tutmaya’ karar verdi ve dönemin Savunma Bakanı Amiral Ali Şemhani’nin de belirttiği üzere onları çeşitli sebeplerle elindeki bir takım kartlar olarak kullandı. Bu sebeplerin ilki, örgütün maruz kaldığı herhangi bir operasyonda misilleme yapıp yapmayacağından emin olmaktı. İkincisi, bu unsurları, ait oldukları ülkelere iade etme ya da istedikleri bir ülkeye gitmek üzere serbest bırakma -ki bu da onların terörist faaliyetlerine devam edebilecekleri ve bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına her an potansiyel bir tehdit oluşturabilecekleri anlamına geliyor - baskısı altında siyasal pozisyonlarda şantaj yapmaktı.
Üçüncüsü, ABD ile bir anlaşmazlık olması bağlamında bu örgütün çeşitli ülkelere yayılan hücrelerinin takip edilmelerini sağlayacak bilgiler için kendilerine teslim edilmesi, kovuşturulması veya sorgulanması imkânı karşılığında ayrıcalıklar kazanmaya çalışmaktı.
Dördüncüsü ise Afganistan’daki ABD askeri varlığının istikrarını olumsuz yönde etkileyebilmek için El Kaide ile iletişim kanallarını açık tutma olasılığı ve onların Tahran rejimine karşı doğrudan bir tehdit haline gelmelerini önlemekti. Bunu da örgüt üyelerinin hareketlerini ve hatta askeri, finansal ve lojistik desteğe erişimini kolaylaştırarak yaptı.
Zerkavi, ABD’nin Irak saldırmasına katkı sağladı
Ancak İran’ın en pragmatik adımı, ABD’nin Afganistan’a yönelik saldırısının başlangıcında İran’a sığınan, Zerkavi liderliğindeki Herat kampındaki El Kaide üyeleriyle ilgilenme biçimiydi. Kudüs Gücü,  İran Dışişleri Bakanlığı ile koordineli olarak Herat kampındaki 350 El Kaide üyesini aileleriyle birlikte doğudaki sınır bölgelerinden batı sınırındaki Irak’ın Kürdistan bölgelerine nakletti. Öte yandan söz konusu El Kaide üyelerinin bu bölgelerdeki gruplara katılmalarıyla dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin, o dönem Irak lideri olan Saddam Hüseyin’i, El Kaide’ye destek vermek ve örgüt üyelerine ev sahipliği yapmakla suçlayarak Irak’a saldırmasının zemininin oluşmasında İran’ın kasıtlı veya kasıtsız katkısı oldu.
Söz konusu transferin gerçekleştiğini resmi olarak açıklamayan İran yönetimi tarafından öne sürülen bahane, bu terörist grupların tehlikesini doğu bölgelerinden uzaklaştırmak ve bu bölgelerin Afganistan’da görev yapan ABD güçlerine yönelik terörist eylemler veya askeri operasyonlar için bir savaş alanına veya bir sıçrama tahtasına dönüşmesini engellemekti. Fakat buna karşın hala bu gruplarla doğrudan savaş halinde olan Irak rejimini bu sürece dahil etmeye çalıştı.
2003 yılında Irak rejiminin yıkılmasından sonra başta El Kaide ve Zerkavi’nin grubu olmak üzere Irak'ta varlığını ilan eden aşırılık yanlısı gruplarla işbirliği yapmak ve iletişim kanallarını açılmak konusunda rahatsızlık duymayan İran’ın pragmatizmi o dönem en üst seviyeye ulaştı. İran, ‘direniş’ sloganı altında ABD yönetimi ve işgalini devirmeye yönelik askeri operasyonlar başlatan bu örgütlerin öfkesinden yararlandı.
İran bir yandan Afganistan ve Irak'a yapılan saldırıda ‘olumlu tarafsızlık’ politikası benimseyerek ABD'ye olumlu mesajlar göndermeye çalışırken, diğer yandan kendisini Afganistan ve Irak arasında konuşlandırılmış yaklaşık 300 bin ABD askerinin ‘kıskacında’ buldu. Bu yüzden El Kaide grupları ve Irak'ın yıkılmasından sonra bu örgütün bayrağı altında buluşan grupları faaliyete geçirebilmek için Usame bin Ladin’in bazı aile üyeleri ve eşlerinden biri dahil olmak üzere bazı örgüt liderleri ve ailelerini ağırlanması sebebiyle sahip olduğu kartların avantajlarından yararlandı.
Dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ile birlikte Tahran’ın Washington’ı bu bataklıktan çıkarmaya hazır olduğunu söylemekte tereddüt etmeyen İran Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani’ye göre İran, El Kaide ile olan ilişkisi sayesinde Afganistan ve Irak’ın istikrara kavuşmasını engelleyecek eylemlerde bulunarak bu iki ülkede yarattığı ‘bataklığa’ ABD güçlerinin daha çok saplanmalarını sağladı.
Barındırma ve üye kazandırma
Başta ABD olmak üzere Batı’nın El Kaide liderlerinin İran topraklarında bulunduğu iddialarını doğrulamaları karşısında, İran rejimi bunu itiraf etmek ve El Kaide'nin liderleri ve üyelerinin İran hapishanelerinde bulunduğunu açıklamak zorunda kaldı. El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i ülkesine iade etmeyeceklerini duyuran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Batılı ülkelerin şartlarına uygun olarak idam cezası uygulayan ülkelerin vatandaşı olan El Kaide üyeleri ve liderlerinin ülkelerine iade edilmeyeceğini vurgulamaya çalıştı. Elindeki El Kaidelilerle ilgili herhangi bir detay vermeyen İran ile bazı Arap ülkeleriyle yapılan tüm iade işlemleri, karşılıklı anlaşmalara dayanarak gerçekleşti. Başka bir deyişle bedava iade yoktu ve tutukluların takas anlaşmaları, siyasi konumları karşılığında gerçekleşti.
Şarku’l Avsat gazetesinin 23 Aralık 2009’da ortaya çıkardığı Usame bin Ladin’in kızının korumalarından kaçtığı haberi,  Bin Ladin ailesinin fertleriyle ilgili şüpheleri kesinleştirirken Cumhurbaşkanı Hatemi, Usame bin Ladin'in oğlu Said’in İran birimlerinin elinde olduğunu itiraf etti. Ancak bu kaçış, tıpkı Moritanyalı gazeteci Lemin Velid Salim tarafından kaleme alınan ‘Et-Tarih es-Seri Li’l-Cihad mine’l-Kaide ila’d-Devlet’il’İslamiyye’ (El Kaide’den DEAŞ’a Cihad’ın Gizli Tarihi) adlı kitabında Hafs el-Moritani olarak da bilinen El Kaide liderlerinden Mahfuz Velid el-Valid hakkında verdiği detaylarda belirttiği üzere El Kaide liderlerinin hapsedilmediğini, başkent Tahran'ın 45 kilometre batısındaki bir bölgede DMO güvenlik birimleri tarafından sıkı şekilde korunan evlerde sivillerle görüşmelerine izin verilmeden ve herhangi bir tutuklama veya soruşturmaya tabi tutulmadan ağırlandıklarını ortaya koyuyordu.
2004 yılında El-Hayat gazetesi tarafından ortaya çıkarılan dönemin DMO Genel Komutan Yardımcısı olan ve İçişleri Bakanlığı da yapan Muhammed Bekir Zulkadir ile Usame bin Ladin arasındaki ilişki bu bağlamda şaşırtıcı değildi. Zulkadir, Ladin’in kötüleşen sağlık durumu nedeniyle İran-Afganistan-Pakistan sınır üçgenindeki köylerden birinde kaldırıldığı tıp merkezine mobil bir diyaliz cihazı temin ettiği ortaya çıkmıştı.
El Kaide’nin yeterliliği ve unsurları, İran’ın bu örgüt ile Washington ve bölgesel rejimler arasındaki düşmanlıktan yararlanarak bölgedeki örgütler üzerindeki etkisini arttırmak için kullandığı bir hazineye dönüştü. Bununla birlikte İran, bu kartı Tahran’la Washington arasında, Bin Ladin’e gizlice bir operasyon düzenlenmesi sürecinde işbirliği yapma konusunda edindiği bilgiler sayesinde büyük ve stratejik bir bedel karşılığında masaya koydu. Bin Ladin’in İran'da tutulan eşlerinden birinin, yaşadığı sağlık sorunu nedeniyle tedavi için başkentteki bir hastaneye yatırıldığı duyuruldu. Buna daha sonra, DMO istihbarat biriminin, kadının tedavisi sırasında vücuduna bir izleme cihazı yerleştirdiği, bir süre sonra onu serbest bırakarak İran'dan çıkışını ve ABD istihbarat ajanslarının Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde kaldığı yere ölümüyle sonuçlanan bir gizli operasyon düzenlemek için saklandığı yeri tespit edebilmeleri amacıyla, kocasının yanına gitmesini kolaylaştırdığı, bilgileri eklendi.
CNN o dönem, operasyon yapılan evde ABD ajanlarının bulduğu bazı belgelerde Bin Ladin’in özellikle İran’dan gelen aile fertlerinin izleme cihazı yerleştirilmesi korkusuyla doktor muayenesinden geçmesi talimatı verdiğinin ortaya çıktığını aktardı.
El Kaide ve DEAŞ, niteliksel ve ideolojik olarak İran rejimi karşıtlığı oluştursalar da Tahran'ın çıkarları doğrultusunda bölgenin istikrarını etkilemek için kullanılabilecek araçlar oldular. İran bu örgütlerin oluşumunda yer almasa da onları bölgedeki yayılma projesine hizmet edecek araçlara dönüştürdü.



Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.