Filistin Dışişleri Bakanı Maliki Şarku’l Avsat’a konuştu: Filistin davası Suudi desteği ile korunuyor

Riyad el-Maliki
Riyad el-Maliki
TT

Filistin Dışişleri Bakanı Maliki Şarku’l Avsat’a konuştu: Filistin davası Suudi desteği ile korunuyor

Riyad el-Maliki
Riyad el-Maliki

Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, ülkesinin, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın öncülük ettiği Suudi desteğinin, Filistin davasının uluslararası düzeyde desteklenmesindeki rolüne büyük önem verdiğini ifade etti.
“Filistin davası Suudi desteği ile korunmaya devam edecek” diyen Maliki, Suudi Arabistan’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Batı Şeria’yı ilhak sözünün yansımalarını görüşmek üzere Cidde’de düzenleyeceği olağanüstü toplantıya işaret ederek, bunun Suudi liderliğindeki Arap ve İslam dünyasının Filistin davasına verdiği desteğin kanıtı olduğunu söyledi.
Riyad, Şarku'l Avsat'a telefon aracılığıyla verdiği röportajda, Cidde’deki toplantının işgal devletine ve tüm dünyaya güçlü bir mesaj niteliğinde olacağını söyledi.
Filistin ve Suudi hükümetlerinin gelecekte atılacak adımlar hususunda istişare ve koordinasyon içerisinde olduğunu belirten Riyad, İsrail’in kışkırtıcı adımlarını kınayan kararların çıkması amacıyla konuyu Birleşmiş Milletler’in (BM) gündemine taşımaya çalıştıklarını ifade etti.
Suudi Arabistan’ın Filistin davasından geri adım attığı yönündeki açıklamaların ve eleştirilerin kabul edilemez olduğunu söyleyen Filistinli Bakan, “Krallığın konumunda herhangi bir değişiklik hissetmedik. Bilakis daha büyük bir ilgi var. Suudi Arabistan Kralı’nın açıklaması tüm zayıf sesleri susturdu” dedi.
İşte Şarku'l Avsat'ın Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki ile gerçekleştirdiği röportajın tamamı;
Başlangıç olarak, Suudi Arabistan’ın olağanüstü toplantı çağrısını nasıl görüyorsunuz?

Filistin’den, İsrail Başbakanı’nın sorumsuz ve kışkırtıcı açıklamalarını görüşmek amacıyla sorumlu Arap İslam milliyetçiliği jestinden ötürü Hadimul Haremeyn Şerifeyn (İki Cami Hizmetkarı) Kral Selman bin Abdulaziz’e şükranlarımızı sunuyoruz. Filistin yönetimi bu çağrıyı memnuniyetle karşılıyor ve Filistin davasını Arap ve Müslümanların tarihi-ulusal davası olarak üstlenen ve takip eden Suudi Arabistan Krallığı bilge yönetiminin temsilcileri Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ilgisi ve büyük sorumluluğunun bir yansıması olarak görüyor.
Doğrusu Suudi Arabistan’ın çağrısı bizim için sürpriz olmadı. Krallık ortaya çıkan durumun daha iyi idrak edilmesi için bu riskli süreçte hızla bu kararı verdi. Krallık, bu duruşuyla Filistin davasına karşı tarihi sorumluluğu yalnızca kendi adına değil, bir araya gelecek Arap ve İslâm ülkeleri adına da göstermiştir. Bu büyük rolü için Suudi Arabistan Krallığına şükranlarımızı sunuyoruz.
Olağanüstü toplantıda çıkması beklenen kararlar neler?
Soruya cevap vermeden önce, Başkan Mahmud Abbas’ın, Suudi Arabistan’ın Filistin’e yönelik bu girişimini takdir ettiğini vurgulamak isterim. Bunun için Krallığa minnettarız. Krallığın Filistin davasına yaptıklarından dolayı gururlu ve minnettar olduğumuzu her zaman vurguladık. Krallık tarihi olarak, özgürlüğünü, bağımsızlığını kazanması ve kendi kaderini tayin etmesi için Filistin halkının yanında durdu ve durmaya devam ediyor. Krallık, Filistin ve halkıyla olan kardeşçe dayanışmasında hiçbir zaman geri durmadı.
Filistin meselesinin, Kral Selman ve Veliaht Prens’in cesur ulusal duruşuyla daima korunacağını düşünüyoruz. Bu, bizim için çok önemli. Kral Selman, Başkan Abbas ile telefon görüşmesinde daima Filistin davasının yanında duracağını ve bu konuda Suudi desteğinin süreceğini vurguladı. Krallık, işgal yönetiminin Başbakanı tarafından yapılan açıklamaları bütünüyle reddetti. Bu durum Filistin halkının tüm haklarını elde etmesine ve işgalinin sona ermesine kadar sürecek. Krallığın Filistin yönetimi ile koordinasyonu sadece İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde değil, bilakis Arap Birliği, BM temsilcilikleri veya Cenevre’de de bulunuyor. Krallığın bu desteği, işgal yönetiminin uyguladığı planlara karşı durmamızı sağlıyor. Ayrıca Krallığın, Filistin davasına ve onun adil oluşuna karşı önyargılı olmadığı bilinen bir durum. Bu duruşu da birçok ülkeyi kendisiyle birlikte dava saffına çekiyor. Bu ülkeler de Krallığın duruşunun doğru ve önemli olduğunu görüyor.
Toplantının düzenlenecek olmasından mutluyuz. Suudi heyetiyle toplantıda Filistin davasının durumunu yansıtan kararlar almak ve başarılı olmak için birlikte çalışacağız. İşgal yönetimine ve uluslararası topluma yönelik Cidde’de güçlü bir şekilde çıkması gereken mesaj, işgal devletinin barış sürecini tümüyle iptal etme ve bütün müzakere fırsatlarını ortadan kaldırma tavrından geri adım atana kadar İslam devletlerinin tam bir şekilde Filistin’in yanında durduğudur. Tüm yeteneklerimizle Cidde'de olacağız ve herkesle tam olarak koordine içinde olacağız. Aynı şekilde New York’taki BM toplantıları ve ister İslam İşbirliği Teşkilatı isterse Arap Birliği düzeyindeki diğer toplantılarda işbirliği için hazırlanacağız. Filistin halkının işgal devletini reddetme ve meşru devletini kurmak istetme taleplerini gerçekleştirmede başarılı olacak tüm çabaların yanındayız.
Suudi Arabistan’a Filistin davası hakkına yöneltilen eleştirilere yorumunuz ne olur?
Suudi Arabistan Krallık Divanı’ndan son yapılan çağrı, Krallığın Filistin halkıyla tarihi duruşu noktasında herkes için açık bir mesajdı. Bu çağrı, Kral Selman’ın Filistin davasına verdiği önemin bir yansımasıdır.
Bize göre bu hızlı ve güçlü tavır, Filistin içerisinde ve hatta Arap ülkeleri genelinde çıkan zayıf sesleri susturdu. Krallığın çağrısı, birçok İslam ülkesinin hızlı bir şekilde açıklamalarda bulunmasına katkıda bulundu. Biz zayıf seslere bakmayız. Bilakis Krallığın Filistin’e yönelik tutumu konusunda bizde tam bir kanaat oluştu. Krallığın Filistin’e yönelik tutumunda herhangi bir değişiklik olduğunu kesinlikle hissetmedik. Aksine Kral Selman ve Veliaht Prens olduğu müddetçe Filistin davasının iyi bir süreçte olduğunu ve tüm bunların Suudi desteğiyle korunacağını düşünüyoruz. Krallık sadece Filistin davasının ilerlemesi için çaba gösterdi. Krallığa karşı yapılan kusurlu eleştirilerden esef duyuyoruz. Suudi yönetimi tarihidir ve pozisyonları göz önündedir
Filistin’in Cidde toplantısı sonrasında hangi önlemleri alması bekleniyor?
Bakanlar düzeyindeki toplantıdan önce üst düzey yetkililerle toplantılar yapılacak. Ayrıca Suudi Arabistan tarafından hazırlanan sonuç bildirgesi var.  Biz, ortaya çıkan durumun tehlikesini ve Arap-İslam devletlerinin Filistin’in yanındaki pozisyonunu yansıtacak güçlü bir bildirge olması için Krallık ve İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği’yle istişare halindeyiz. Bildirge üzerindeki tüm adımları İslam devletleriyle istişare ve koordinasyon içinde atacağız. İsrail’i kınayacak bir bildiri yayınlaması için kesinlikle BM Güvenlik Konseyi’ne gitmeyi düşünüyoruz. Orada İsrail’i ve suçlarını örtmek için veto hakkını kullanabilecek konumda olan ABD’nin varlığı nedeniyle bu konuda başarılı olamayacağımızın farkında olarak hem de… Bu durum bizi hukuk derneklerine yönelmek zorunda bırakıyor. Bunlardan biri de Barış İçin Birleşme’dir. İsrail’i kınayan bir bildiri yayınlaması hatta BM üyeliğini askıya alması ve yaptırım uygulaması için çabalayacağız. Ancak öncelik bu değil. Nitekim bundan önce Güney Afrika üyeliğini üyeliğinin askıya alınması bulunuyor. Uluslararası Adalet Divanı'na başvurabilir veya Avrupa ülkelerindeki mahkemelere gidebiliriz. Halihazırda incelediğimiz birçok seçenek var. Önceliklerin neler olduğunu belirleyeceğiz. Suudi Arabistan ve İslam ülkeleriyle koordinasyon olmadan hareket etmeyeceğiz.
Netanyahu’nun Gazze’ye yönelik savaş tehdidini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Netenyahu geçtiğimiz yıllarda da bunu gündeme getiriyordu. 2009’da ‘buna hazırız’ demişti. 2007’den şuana kadar 3 farklı savaş gerçekleşti. İsrail, iktidardaki partilerin içerdeki konumunu güçlendirmesine katkı sunan böyle bir adımı atmakta tereddüt etmeyecektir. Seçim kapıda. Bence Netanyahu’nun askeri operasyon hususunda alacağı herhangi bir karar seçimlerdeki şansını azaltacak ve onu olumsuz yönde etkileyecektir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.