Paul Bremer: Obama ABD birliklerini geri çekerek ülkeyi İran ve DEAŞ'a hediye etti

ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
TT

Paul Bremer: Obama ABD birliklerini geri çekerek ülkeyi İran ve DEAŞ'a hediye etti

ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)
ABD eski Başkanı George W. Bush ve ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Paul Bremer (Getty)

Advan el-Ahmeri
ABD, Saddam Hüseyin’in 2003 yılının Nisan ayında devrilmesinden sonra, daha önce herhangi bir Arap ülkesinde çalışmamış olan diplomatlarından L. Paul Bremer’i Irak Devlet Başkanlığı statüsünde olan Geçici Koalisyon Yönetimi'nin başkanı olarak seçti. Merkez olarak Yeşil Bölge’yi tercih eden ABD, çoğunluğunu Şiilerin ve Kürtlerin oluşturduğu bir koalisyon kurdu.
Independent Arabia'ya konuşan Paul Bremer, 1966'da ABD’nin diplomatik ekibine katıldı. Ülkesinin Afganistan, Malavi ve Norveç'teki elçiliklerinde görev yaptı. Ayrıca ABD’nin 6 Dışişleri Bakanı’nın özel yardımcısı olarak görev yaptı. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, 1983’te Bremer’i Hollanda büyükelçisi olarak atadı. 1986 yılında Bremer, ABD Dışişleri Bakanlığı’na Terörle Mücadele Özel Temsilcisi olarak atandı. 23 yıl boyunca ABD Dışişleri Bakanlığı'nda çalışan Bremer, 1986-1989 arasında Başkan Reagan'a uluslararası terörizm uzmanı olarak danışmanlık yaptı. Bremer, bu görevden sonra eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in danışmanlık şirketi Kissinger Associates’e geçti.
Bremer, 12 Mayıs 2003’te, George W. Bush'un şahsi elçisi olarak Bağdat’a gitti. Onun Irak'ta geçirdiği zaman, ülkenin geleceğine dair geniş etkileri olan bir dizi önemli gelişmenin yaşandığı bir dönem olarak biliniyor. Bremer, eski Başkan Barack Obama'nın 2011 yılında ABD askerlerini Irak’tan çekerek, ülkeyi İran ve DEAŞ’a altın tabakta hediye ettiğini düşünüyor.
Kendisiyle görüştüğüm sırada sorduğum iki soru onu kışkırttı ve saçma olarak nitelendirdiği sorularıma savunmacı bir tavırla cevap verdi.
Sorularımdan ilki, Ebu Gureyb Cezaevi'nde işlenen suça ilişkindi. Kendisine, bu suçları işleyenlerin neden adil bir şekilde yargılanmadıklarını ve neden bunun yerine ordudaki rütbelerinin alınmasıyla yetinildiğini sordum.
Diğer sorum, Başkan George W. Bush’un babasının Kuveyt'in kurtuluşu olarak bilinen Körfez Savaşı'nda kurmuş olduğu ittifak benzeri bir ittifak kurmakta neden başarısız olduğuna ilişkindi.
Paul Bremer röportajının tam metni:
“Uzman değilim ama bölgeyi biliyorum”
Neden siz? Askeri veya idari herhangi bir görevde bulunmadınız. Daha ziyade diplomatik bir geçmişiniz var. Hiçbir Arap ülkesinde çalışmadınız. Nitekim bölge hakkında uzman olmadığınızı söyleyenler var. Neden siz seçildiniz?

- Bu soru daha önce de bana soruldu. Bu bir gerçek. Bölge konusunda uzman değildim. Afganistan’da yaşadım, Ortadoğu’da değil. Oradaki insanlar farklı bir dilde konuşuyordu ve farklılardı. Fakat burada yaşadım. 1970 yılında Henry Kissinger'ın ekibinin başkanlığını yaptığım süre içerisinde Ortadoğu diplomasisinde tecrübe kazandım. Her ne kadar bölgede zaman geçirmiş olsam da, bu beni uzman yapmıyor. Ronald Reagan ve Bill Clinton yönetimleri sırasında ve Bush yönetiminin ilk döneminde terörle mücadelede kazandığım deneyimin, seçilmemin sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Bush’a neden sizi seçtiğini sordunuz mu?
- Hiçbir zaman başkana beni neden seçtiğini sormadım.
Aslında ilk sözleri “Neden bu korkunç görevi kabul etmeye karar verdim?” oldu.
Irak'a girme kararı ve Baba Bush’un reddi
Birinci Körfez Savaşı'ndan sonra (bazıları bu savaşı İkinci Körfez Savaşı olarak adlandırıyor ve birinci savaşın İran-Irak Savaşı (1980-1988) olduğunu söylüyor) Baba Bush, Irak'a girmeyi reddetti. Kuveyt’in kurtuluşundan, Saddam Hüseyin’in ve güçlerinin sınır dışı edilmesinden ve Irak güçlerinin sınırda tahrip edilmesinin ardından girip istila edebilirdi. Ancak amaç bu değildi.
Paul Bremer’e ABD’yi 2003’te fikir değişikliğine iten şeyin ne olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:
- Birinci Körfez Savaşı sırasında hükümette değildim. Bundan dolayı ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Irak’ın 2003’te kurtuluşu konusunda, başkanın sadece ABD istihbaratından değil, farklı ülkelerin istihbarat kaynaklarından bilgiler elde ettiğinin hatırlanması gerekir. Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve Ruslardan Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair bilgiler geliyordu. Saddam Hüseyin’in bu konuda yalan söylediğini biliyorduk. Ülkeyi bütün silahlardan arındırdığını söylüyordu fakat müfettişler 1995 yılında biyolojik silahlar buldular.
Yalnızca ABD’nin istihbarat servisleri değil, diğer bir dizi istihbarat da Saddam’ın kitle imha silahları edinmeye çalıştığını gösteriyordu. Başkan, Afganistan’a gitmeye ve Irak’taki görevi nihayetlendirmeye karar verdi.
Kitle imha silahları nerede?
Bush’un istihbarat servislerinden aldığı bilgiler, Saddam’ın 2003 yılında kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve işgalden sonra bu silahların orada bulunmadığını teyit ediyordu.
Ona, bunun Irak’ı istila etmek için sadece bir bahane olup olmadığını ve oraya giden ABD hükümetinin bunu kanıtlayamadığı zaman ne hissettiklerini sordum. Bremer soruma şöyle cevap verdi:
“Silah meselesi net değildi. İstihbarat servislerimizin hatasının sebebi konusunda açık ve net bir gerekçe görmedim. Buna atıfta bulunanların, müfettişlerimizin ulaştıkları sonuçlardan bahsetmeyi unutmamaları gerekiyor. Nitekim hiçbir şey bulamadıkları zaman, Saddam'ın bilim adamlarıyla konuştular. Kitle imha silahları üzerinde çalışmış olan bu kişiler, bunu teyit ettiler. O sıra raporu yazan müfettiş Charlie Dufour, Saddam’ın işçileri ve malzemeleri elinde tuttuğunu ve biz ayrılır ayrılmaz nükleer, kimyasal ve biyolojik programları yeniden başlatmayı planladığını kaydetti. Müfettişlerin ulaştıkları nihai sonuç, yaptırımların kaldırılması ve Saddam’ın iktidarda kalması halinde, bu programların yeniden başlatılacağı yönündeydi. Bu maddelerin kaderi halen gizemini koruyor. Olanlarla ilgili birçok teoriniz olabilir. Ancak Başkan Bush’a sunulan kanıtlara sahip olan aklı başında herhangi bir kişi, aynı sonuca ulaşırdı. Bunlar arasında başkanlık seçimlerinde Bush'un rakibi olan Al Gore de dâhil.”
ABD’nin Irak’a girip kitle imha silahları olmadığını itiraf etmesinin ardından en yaygın görüş, bunun Washington tarafından bir bahane olarak kullanıldığı yönündeydi. Bremer'e, “Kitle imha silahlarının bir geçekçe olarak kullanılması sizce bir hata mıydı? Saddam'dan kurtulmak için savaştan başka çıkar yol yok muydu?” diye sordum. Sorumu şöyle cevapladı: “Aradan geçen 15 yılın ardından Irak halkı ve ABD bugün bölgede daha iyi bir durumdalar. Kararı savunmak konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Başkana sunulan kanıtlara bakıldığında, başka seçenek yoktu.”
“Araplarla temaslar ve ordunun dağıtılmaması yönündeki müdahaleler”
Bremer, Irak'ta görevini yerine getirdiği sırada, ABD yönetiminin diğer ülkelerle olan temaslarından ve diplomatik ilişkilerinden haberdar olmadığı konusunda ısrar ediyor. Hatta Suudi yetkililer tarafından o zamanlar Veliaht Prens olan Kral Abdullah’la iletildiği söylenen mesajlardan bile haberdar olmadığını söylüyor. Ona Suudilerle veya Mısırlılarla herhangi bir temasın olup olmadığını veya müdahale etmek isteyip istemediklerini sorduğum zaman da farklı bir şey söylemedi ve şöyle devam etti:
“Irak’a geldiğim zaman tek görevim, Irak dosyası üzerinde çalışmaktı. Dışişleri Bakanlığı’nın Suudi Arabistan, Mısır veya Kuveyt gibi diğer ülkelerle olan diplomatik ilişkilerinde yer almadım. Bundan dolayı bu görüşmeler hakkında herhangi bir bilgim yok. Benim görevim, Iraklıların ülkelerini geri kazanmalarını sağlamaya çalışmaktı.”
Bremer, Irak'ta kaldığı süre boyunca Suudi veya Mısırlı görmediği ve kendisinin de onlara gitmediğini ifade ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu hususta bilgimin olmaması, bunların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Ben Bağdat’ta yöneticiydim. Suudi Arabistan ile görüşmüş olabilirler. Fakat benim bundan haberim yoktu. Hiçbir ABD’liden bu konu hakkında herhangi bir şey duymadım. Oysa pek çok kişiyle konuştum, fakat kimse bir şey söylemedi.”
Meseleyi teyit etmek için ‘cevap vermek istemediği konusunda’ ısrar ettim ve ‘Suudilerle ve Mısırlılarla temasların olup olmadığını açıklamak istemediğini’ söyledim, fakat cevap vermek istemediğinden değil, gerçeği anlattığını söyledi.
Bremer, Irak'ta kaldığı süre boyunca yaptığı dış ziyaretler kapsamında konuşmasını sürdürdü ve Başkan Bush'un isteği üzerine Katar'a yaptığı bir ziyaretten bahsetti. Bu ziyaret sırasında herhangi bir Katar yetkilisi ile görüşmediğini söyleyen Bremer, bir futbol maçı izlemek için Bahreyn'e olan seyahatini de hatırlatmayı da unutmayarak, “Kuveyt'in işgalinden sonra olimpiyatlardan atılan Iraklı sporcuların tekrar olimpiyatlara katılımlarını sağlamak için Bahreyn'e gittim” dedi.
Irak dosyasına İran'ın müdahalesi
Körfez ve Arap ülkelerinin çoğu -özellikle Irak’ın çevresinde olanlar-, Saddam Hüseyin'in deliliğinden kurtarılmış olsa bile 2003’te Irak’ın işgalinin, İran’ın bölgedeki siyasi kararlara müdahale etmesinin ve burayı kontrol etmesinin önünü açtığını düşünüyor. Bu, Saddam Hüseyin'in düşüşünün hemen ardından Irak’ı yönetmek için askeri bir uçakla buraya gelen ilk adamla yapılan röportajda göz ardı edilemeyecek bir nokta. Ancak ABD’nin Bağdat’taki sivil yöneticisi bu konuda farklı bir görüşe ve detaylara sahip.
Bremer İran’ın Irak’a müdahalesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İranlılar orada bulundukları sırada oldukça dikkatliydiler. Çünkü ABD’nin doğu ve batı sınırlarında bir ordusu vardı. İranlılar ise, ordu ya da Devrim Muhafızları tarafından gerçekleştirilen devriyelerle zaman zaman burada görünüyorlardı. Sınıra geldikleri zaman ordumuz tarafından uzaklaştırılıyorlardı. Onlarla aramızda herhangi bir çatışma meydana gelmedi. İranlılar o sıra Araplar kadar Irak’ta etkin değillerdi.”
Suudilerle veya Mısırlılarla olan temaslar ile İran'ın Irak dosyasına müdahalesi meselelerinin ardından Bremer, Suriye müdahalesi hakkında konuşmaya başladı. Suriye’nin müdahalesinin farklı şekillerde gerçekleştiğini ifade eden Bremer sözlerine şöyle devam etti: “Suriyeliler, teröristlerin Suriye sınırını geçmelerine yardım ettiler. Aralarında Libya'dan gelen birçok kişi de vardı. Hakkında doğrudan bilgi sahibi olmadığım birtakım söylentiler dolaşıyordu. Suudi Arabistan da dâhil olmak üzere bazı ülkelerin, bu kişilerin bir kısmının girişini finanse ettiği söyleniyordu. Fakat dediğim gibi bu konuda net bir bilgim yok, sadece söylentiler bu yöndeydi.”
Kendisine neden kimsenin teröristlerin girişini engellemediğini soruduğumda şu cevabı verdi; 
“Bu daha büyük bir problem yaratıyordu. Orada bulunduğum süre boyunca yeterli güvenlik gücümüz yoktu.”
Baba ve oğul Bush’un kurduğu ittifaklar
Baba Bush, Birinci Körfez Savaşı’nda büyük bir ittifak kurmayı başarmıştı. Fakat oğul Bush’un Irak işgali sırasında bu çapta bir ittifak kurduğuna dair herhangi bir malumat yok. Bremer’e bunun sebepleri hakkında birkaç soru sordum. Oğul Bush, babasının Birinci Körfez Savaşı’nda yaptığı gibi neden büyük bir ittifak kurmayı başaramadı? Oradaki birlikler, binlerce teröristin Suriye sınırından girişini nasıl engelleyemedi?
Bu sorum Bremer’i kışkırtmış olmalı ki savunmacı bir tutumla karşılık vererek şunları söyledi:
“Bu doğru değil. Bush bunu başardı. Orada geçirdiğim 14 ay zarfında 45 ülkeden askerler vardı. Benim yetkim altında 3 bin kişi vardı. Hollanda’nın Divaniye’de, Ukrayna’nın Kut’ta, İtalya’nın Nasıriye’de, Japonların kuzeyde ve Korelilerinin Erbil’de tugayları vardı.”
“Öyleyse neden bu büyük ittifak el-Kaide’nin Suriye'den Irak'a geçişini önleyemedi?” diyerek sorumu tekrarladım. Bremer bu seferki cevabında ise Irak'ın coğrafi olarak bölümlenmesine değindi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Eğer Divaniye’de iseniz, Suriye sınırını kontrol edemezsiniz. Sorun, yeterli sayıda ABD birliklerinin bulunmamasıydı. Çünkü tugaylar ve diğer taburlar şehirlerde konuşlandırıldı. Bu sebeple sınırlar kontrol altına alınamadı. ABD kuvvetleri daima Anbar ilini kontrol etmek zorundaydı ve sayıları yeterli değildi. Bundan dolayı sınırlar kontrol altına alınamadı. Suriyeliler ve belli bir noktada İranlılar, sınır geçişlerini teşvik etti.”
Bremer’in sözleri teröristlerin sınırdan geçişinin Suriyeliler ve İranlılar tarafından nasıl desteklendiğinin bir göstergesidir.
Dost ve düşman Saddam Hüseyin
Saddam Hüseyin, 1980'lerde İran’la olan savaşında kendisini her düzeyde destekleyen müttefiki ABD’yi kaybetti ve daha sonra bir düşman konumuna evrildi. ABD’yi Irak'ı işgal etmeye iten şey buydu. Paul Bremer, Saddam Hüseyin’i ABD’nin düşmanı haline getiren şeyin ne olduğu hakkındaki soruma şöyle cevap verdi:

“Saddam’ın Amerikalıların bir müttefiki olduğunu düşünmüyorum. ABD’nin Saddam’a desteği sadece birkaç yılla sınırlıydı. Yani, sadece geçici bir müttefikti. Saddam'ın halkına, özellikle de Kürtlere yönelik acımasızlığı, müttefiki olan ABD’yi kaybetmesinin başlıca nedenidir. 1980'lerde Kürtlere karşı soykırım gerçekleştirdi ve Mart 1988'de Halepçe’de onlara karşı kimyasal silahlar kullandı. Bu, ABD’nin ondan uzaklaşmaya başlamasının ilk kıvılcımıydı. Öte yandan İran’ın 1983 yılında Lübnan’daki Amerikalıları öldürmek amacıyla Hizbullah’ı kullanmaya başlamasıyla ilişkilerimiz bozuldu. Başkan Ronald Reagan döneminde denklemin, İran ve Irak’la yüzleşmekten ziyade Suriye ve İran’la yüzleşmeye kaydığını düşünüyorum.”
 “Saddam ile ilişkiler 1990'lı yıllarda oldukça kötüleşti. O sıra Saddam Kuveyt’i Irak’a dâhil etmek için büyük bir hırs gösteriyordu. Müfettişler tarafından yapılan denetlemelerin ardından kimyasal silahlara sahip olmadığı yönündeki sözlerinin yalanlanmasından sonra durum daha da kötüleşti. Böylece ABD’li yetkililerin Saddam'a duydukları sempati sona erdi.”
Irak ordusunun dağıtılması
Paul Bremer'in ismini andığımızda, onun Irak’ın kaderini belirleyen iki kararı hakkında konuşmamak olmaz: Irak ordusunun ve Baas Partisi'nin dağılması. Her iki karar da Irak'taki demografik ve politik durumlarda değişikliklere yol açtı. Fakat Bremer, röportaj sırasında özellikle ordu söz konusu olduğunda ‘onun dağıtıldığı’ yönünde bir ifadenin kullanılmasının yanlış olduğunu söyledi ve Irak’a geldiği sırada burada herhangi bir ordunun bulunmadığını belirtti.
Bremer’e ‘Irak ordusunu tutmanın ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini’ sordum. Sorumu şöyle cevaplandırdı;
“Orduyu tutmanın yolu yoktu. Bağdat'ın düşmesinin ardından Irak'ta hiçbir yerde varlık göstermiyordu. 9 Nisan’da Bağdat’ın düşmesinin ardından, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın Irak'taki komutanı General John Abizaid’e göre, ülkenin hiçbir yerinde silah taşıyan herhangi bir Irak ordusu birliği yoktu. Pentagon, o sıra Irak ordusunun terhis olduğunu söyledi. Aslında bu şık bir kelime değil, fakat gerçekten de askerler evlerine gittiler. Eğer bir hata yaptıysam, bu da ‘ordunun dağıtılması’ ifadesinin kullanmış olmamdır.”
Irak’taki sivil yönetici Bremer’e göre buraya gelmesinin ardından ortaya çıkan en büyük sorun, ordunun yeniden toparlanmasının gerekip gerekmediği meselesiydi. Bremer, ABD hükümetinin ve Pentagon’un bu konudaki görüşünün, bunun gerekmediği yönünde olduğunu söyledi. Çünkü ordu, Saddam'ın halkına karşı olan acımasızlığının temel aracıydı.
Irak ordusu hakkında konuşmasını sürdüren Bremer şunları söyledi:
“Ordu, 315 bin askerden oluşuyordu. Gönüllü bir ordu değildi. Neredeyse bütün askerler Şii’ydi. Çok az sayıda Kürt dâhil subayların neredeyse tamamı Sünni’ydiler. Askerler ordunun savaşı kaybettiğini gördüklerinde kaçtılar. Gitmeden önce de kışlaları yıktılar. Orduyu yeniden toparlayacak hiçbir yer yoktu.”
Iraklı bileşenlerin ordunun yeninden yapılandırılması konusundaki tutumları
Bremer’e göre Iraklı grupların, orduyu, Saddam’ın 30 yıl boyunca kendilerine karşı uyguladığı vahşetin bir aracı oldukları görmeleri dolayısıyla, ordunun yeniden yapılandırılmasını destekleyen herhangi bir siyasi tutum yoktu. Bremer, Kürt liderler Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin, orduyu toparlamak isteyen bazı Amerikan subaylarının varlığına ilişkin söylentiler duyduklarını kendisine söylediklerini belirterek şöyle devam etti:
“Kürtler benimle olan konuşmalarında, ordunun yeniden yapılandırılması konusundaki tutumlarında net ve kararlıydılar. Bana, kendilerine karşı soykırım işleyen bir ordunun yeniden toparlanması için çağrı yapıldığı takdirde, Irak'tan ayrılacaklarını söylediler. Nitekim Mesud Barzani, bu soykırımda yaklaşık 3 bin akrabasını kaybetmişti.”
Irak ordusunun dağıtılması ve Şiiler konusunda konuşmasını sürdüren Bremer şu ifadeleri kullandı:
“Bazı istatistiklere göre nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler, Şiilerin en büyük dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin talimatı ile bizimle iş birliği yaptılar. Şii liderleri bana, orduyu yeniden toparlamam durumunda Saddam’ın vahşetini yeniden dirilteceğimi söylediler. Dolayısıyla burada ordunun yeniden toparlanmasını destekleyen herhangi bir siyasi tutum bulunmuyordu.”
Ona, Saddam'ın ordu subaylarının çoğunun da aralarında bulunduğu Sünnilerin ne düşündüğü sorduğum zaman şu cevabı verdi;
“Onlar da aynı şekilde ordunun yeninden toparlanmasını istemediler ve hiçbir zaman bizden böyle bir şey talep etmediler. Sünniler, hem Araplar hem de Kürtler olmak üzere yönetim kuruluna katıldılar.”
Bremer, eski ordunun yeniden toparlanmaması konusunda görüş birliği olmasına rağmen Nisan 2004’te yaşanan bir olayı anlattı ve olayın vermiş oldukları kararda haklı olduklarını kanıtladığını söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“O zamanlar Anbar iline bağlı bir kasaba olan Felluce'de çok zor zamanlar geçirdik. ABD’li bir general bana veya Washington'a danışmadan eski ordudan bir tugayı geri çağırmaya karar verdi. Bu tugayı kaos içerisinde bulunan Felluce'ye girmek ve burayı temizlemek için kullanacaklarını söylediler. Fakat tugay bunu yapmak yerine, düşman saflarına katıldı. Bundan dolayı çağrıda bulunan general, tugayı dağıtmak zorunda kaldı. Bu, eski ordunun çağrılmasının mümkün olmadığının bir kanıtıdır. Birisi bir kere bunun iyi bir fikir olduğunu düşündü, fakat neticesi felaket ve tam bir başarısızlıktı.”
Irak için yeni bir ordunun kurulması!
Irak ordusunun dağılmasının ve yeniden çağırılması fikrinin Iraklı bileşenler tarafından reddedilmesinin ardından ABD, yeni bir ordu kurma planının uygulanmasından önce, maaş ödemek ve yeni bir ordu oluşturmak için başvuruları kabul etmek de dâhil olmak üzere çeşitli önlemler aldı.
Bremer, alınan bu önlemlerin çok önemli olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:
“Tüm üst düzey subaylara maaş ödedik. Emekli maaşları, Saddam'ın ordusunda kaldıkları sıradakinden en az iki kat daha yüksekti. Onlara avans verdik ve onları eve gönderdik. Albay rütbesine kadar eski ordunun mensuplarının yeni orduda herhangi bir görev için başvuruda bulunmasının yolunu açtık. Onlara karşı hiçbir ayrımcılık söz konusu değildi. 14 ay sonra Irak'tan ayrıldığım sırada, subayların yüzde 80'i eski ordudandı.”
Bremer'ın daha önce belirttiği gibi, Suriye-Irak sınırından teröristlerin geçişişinin önlenmesi için yeterli kuvvetlerin bulunmaması o zamanlar büyük bir problemdi.
Bremer, 2009 yılında el-Kaide'yi mağlup eden ordunun, 2011 ve 2012 yıllarında DEAŞ’ı mağlup ettiğini belirterek, Irak ordusunun Amerikalılar tarafından eğitildiğini söyledi.
Irak'taki savaş sırasında terörist grupların oluşumu
ABD işgali sırasında Irak'ta, Mücahit Şura Meclisi ve DEAŞ gibi birçok terörist grup kuruldu. Beşşar Esed’den Irak’a mümkün olduğunca çok terörist göndermesini isteyen İran, bu terörist grupların bazıları arasında gerçekleşen savaşlardan yararlandı.
Irak’ın sivil yöneticisine, “Bu gruplar Irak’ta nasıl kuruldu? Bu gruplar, bazılarının diğerleriyle birleşmesi sonucu DEAŞ’ı nasıl oluşturdular?” diye sordum. Bremer, sorumu şöyle cevapladı:
“El Kaide, Ensar el-İslam adıyla bilinen terörist grup aracılığıyla işgal öncesinde de Irak’ta etkinliğini sürdürüyordu. Bu terörist oluşumun merkezi Kürt bölgeleriydi ve süreç içerisinde Irak’taki el-Kaide’ye doğru evrildi. En nihayetinde ise DEAŞ’ı kurdular. DEAŞ aslında El Kaide’nin üçüncü versiyonudur.”
Ona bu grupların sayılarının arttığını söylediğim zaman beni teyit etti ve şu ifadeleri kullandı; 
“Doğru söylüyorsun. İranlılar meseleleri bizim için karmaşık bir hale getirmekten çıkar sağlıyorlardı.” Bunun üzerine İranlıların işleri karmaşıklaştırmak için ne yaptıklarını sordum. Bremer, sorumu şöyle cevapladı: “Ben oradayken, İranlılar çok sessizdiler.  Muhtemelen Suriyelilere yardım ediyor ya da onları teşvik ediyorlardı. Teröristlerin çoğunluğunu Libya'dan gelenler oluşturuyordu ve bu kişiler Suriye üzerinden geliyorlardı.”
Baas Partisi’nin dağıtılması
Paul Bremer’in Irak'ta bulunduğu sırada çıkardığı ikinci kararname ise Baas Partisi'nin dağıtılmasıydı. Birçok kimse onun bu kararını, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere’nin Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin dağıtılması kararına benzetiyor. ABD bunu Irak'ta Baas Partisi'ne de uygulamak istedi. Bazı Iraklıların “Allah’a şükür, ABD Irak bayrağını değiştirmedi” dediğini duyarsınız. Partinin dağılmasından sonra, yüksek mevkide bulunanlar başta olmak üzere parti üyelerinin çoğunun, evlerine döndükleri ve Amerikalılara karşı savaşmaya başladıkları hakkında haberler gelmeye başladı. Bunun en iyi örneklerinden biri Saddam döneminde partinin ikinci adamı olarak bilinen İzzet İbrahim ed-Duri’dir. İzzet ed-Duri’nin aralarında bulunduğu birtakım kimseler kendi gruplarını oluşturup mücadele etmeye başladılar.
Baas partisinin dağıtılması gerçekten de faydalı oldu mu? Siyasi bir partiye dönüştürmek daha iyi olmaz mıydı? Teröristlerin parçalanması ve terör gruplarının oluşumu hakkında konuşmaya başlayan Bremer’e bu soruyu sordum. Sorumu şöyle cevapladı;
“Baas Partisi’nin kıdemli üyeleri, önde gelen bakanlardan ve milletvekillerinden oluşuyordu. Bildiğimiz kadarıyla ülkeyi terk ettiler ve ben hiçbir zaman onlardan herhangi birinin Amerikalılara karşı başlatılan mücadelede yer aldığını duymadım. Baas Partisi'nin bazı üyelerinin kendi halklarına ve ABD güçlerine karşı savaştıkları doğruysa, bu kişilerin yerleri iktidar değildir.”
Bremer konuşmasının devamında, bu kişilerin çalışmakta, dükkân açmakta ve Ürdün’den araba ithal ederek satmakta özgür olduklarını söyledi. Ayrıca onlardan binlercesinin yasalara saygılı vatandaşlar haline geldiğini ve kendileri için yasaklı olan tek şeyin hükümette görev almak olduğunu belirtti. Baas Partisi'nin dağıtılması meselesine geri dönen Bremer, onları Nazilere kıyas ederek şöyle devam etti:
“Baas Partisi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazilerin ilkeleri temel alınarak kuruldu. Bu nedenle akla, Suriye Baas Partisi’nde var olan Nazi felsefesinin yansıması geliyor. Bunun aynısını burada, Irak’ta da görüyoruz. Baas Partisi’nin dağıtılması ve üst düzey üyelerinin ülke dışına çıkarılması kararı, Londra, Avrupa, Washington ve diğer birçok yerdeki binlerce Iraklının tavsiyesiyle alındı. Baas Partisi kesinlikle popüler bir parti değildi. ABD bu durumu Iraklılar tarafından bir işaret olarak değerlendirerek, Nazilerin dağıtılması modelini burada da tatbik etti. Ancak iki noktada diğerinden daha ılımlı bir şekilde yaptı. Birincisi ve en önemlisi, bu uygulama sadece partinin yüzde 1’lik bir kısmına uygulandı. Baas Partisi 27 milyon olan Irak nüfusunun yüzde 10'unu temsil ediyordu ve 2 milyon üyesi vardı. ABD’nin kararı, 20 bin insanı etkiledi. 1945'te Almanya'da olduğu gibi kapsamlı bir ulusal tasfiye söz konusu değildi.”
Baas Partisi ile Naziler hakkında konuşmasını sürdüren Bremer sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD, Baas Partisi’nin dağıtılmasının ardından parti üyelerinin çalışmaları konusunda herhangi bir kısıtlama getirmedi ve Irak’ta çalışmalarına izin verdi. Almanya’daki Nazi partisi üyelerine yapılanlar ise bunun aksiydi. Mesela gazete çıkarabiliyorlardı. Orada geçirdiğim üçüncü haftanın sonunda ülkede 100’e yakın gazete vardı. Ayrıca televizyon ve radyo istasyonları açabilir ve cihazlar satmak için dükkân açabilirlerdi. Almanya'da 800 bin Nazi mensubu hapse atıldı ve parti üyelerinin ekonomide herhangi bir rol oynaması engellendi. Biz burada hiç kimseyi hapse atmadık.”
Washington’dan ve ülkedeki büyük boşluktan korkanlar!
Baas Partisi'nin dağıtılmasının ardından iki durum ön plana çıktı.  İlki, Saddam Hüseyin’in yönetiminde yer alanların, herhangi bir siyasi etkinliğe katılmaktan korkmaları; ikincisi ise partinin dağıtılmasının, ülkede büyük bir boşluk yaratması ve ülkeyi dönüştürmesidir. Bu, ABD’nin planının aksine demokrasi temelinde bir devleti değil, mezhepçi bir devleti doğurdu. Bremer’e bu konuda ne düşündüğünü sordum. Bana şöyle cevap verdi;
“Irak, bin yıldan beri mezhepçi bir devlettir. Osmanlı, Haşimi veya Baas dönemlerinde olduğundan daha mezhepçi bir hale geldiğini söylemek doğru değil. Irak, bin yıldır Sünniler tarafından yönetilen bir ülke. Bu sadece Saddam’ın yönetimine münhasır olan bir şey değil. Bin yıl boyunca Şiiler hükmetmiş olsa bile değişen bir şey olmazdı.”
Baas Partisi'nin dağıtılmasından sonra neler yaşandı?
Baas Partisi'nin dağılması Irak'ı nasıl değiştirdi ve ülkenin Saddam Hüseyin'in kontrolü dışında kalmasından sonra ne oldu? Haşdi Şabi bugün Irak’ta ne yapıyor? Irak hala Saddam Hüseyin’in kontrolü altında olsaydı bunlar olur muydu? Bütün bu sorular, Paul Bremer ile yapılacak görüşme hazırlıkları sırasında gündeme geldi. İran Devrim Muhafızları'nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, ülkeye girip çıkıyor ve kontrolsüz bir şekilde roketleri stokluyor. Ayrıca ABD güçleri hala Irak’ta bulunuyor. Bütün bu siyasi ve demografik değişiklikler Baas Partisi'nin dağıtılmasına katkıda bulundu ve hiç kimse bunları düzeltemedi. Peki, Paul Bremer bu konuda ne düşünüyor?
Bremer, verdiği iki karar temelinde (orduyu ve partiyi dağıtmak) ve ABD’nin bunlarla ne yapmak istediği çerçevesinde bu soruyu şöyle yanıtladı;
“Irak ordusunun dağıtılması kararında, ordunun ülke tarihinde önemli bir rol oynadığını zikrettim. ABD, aynı hizmetleri sağlamak için yeni Irak ordusuyla çalışmayı dört gözle bekliyor. O zaman verdiğimiz kararın doğruluğu hakkında herhangi bir tartışma olduğunu sanmıyorum. Doğru bir karardı ve Irak'ta el-Kaide’yi mağlup eden bir ordu kurulmasıyla neticelendi.  Baas Partisi'nin dağıtılması keyfi bir şekilde gerçekleşmedi, bilakis derin ve dikkatli bir çalışmanın bir neticesiydi. Amerikalılar partinin dağıtılmasının ardından iktidarı Iraklılara devretmek istiyordu, yoksa bazılarının zannettiği gibi iktidarı kontrol etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Kararın ardından yaptığım açıklamada, koalisyonda bulunan kimseler olarak katılacak parti üyelerinin birbirinden ayrıt etmemizin mümkün olmadığını söyledim. Zira parti ideolojisine inanıyorlardı veya bunu yapmak zorundaydılar.”
Paul Bremer'in itiraf ettiği ikinci hata, Baas Partisi'ni feshetme kararının doğru olduğuna olan inancına rağmen, kararnameyi kötüye kullanan Irak’taki siyasetçilere iktidarı teslim etmesiydi. Bremer sözlerini şöyle sürdürdü: “Politikacılar kararnamenin uygulanmasının detaylarında hata yaptılar. O sıra yönetim kurulu daha fazla yetkiye sahip olmak için baskı yapıyordu. Iraklılarla birlikte ne yapacağımıza karar vermemiz 5 ay sürdü. Siyasiler iktidara geldi ve konseye ‘Baası ortadan kaldırma konseyi’ adı verildi. Iraklı yargıçlar siyasetten etkilenmediler. Çünkü Saddam, cezalandırmak istediği kimse için mahkemeye başvurmadı. Böylece yargı büyük ölçüde politik hesaplaşmaların dışında kaldı. Saddam, birini öldürmek istediğinde, onu askeri komisyona teslim ediyordu. Iraklılar, Mısırlılar gibi yüksek düzeyde bir hukuk çalışması yaptılar. 1920'lerden bu yana, özellikle İngiliz sömürge döneminde, ülkede iyi avukatlar ve hâkimler vardı. Irak’a vardığımda, burada 900 kadar hâkim vardı. Danışmanlardan onların dosyalarına bakmalarını istedim. Bunların yaklaşık 613'ünün dosyası tamamen temiz çıktı. Saddam ile herhangi bir temasları yoktu. Yargıçlardan oluşan bir kurul oluşturmam ve kimin hangi konumda bulunmasına karar vermeleri için onlara yetki vermem gerekiyordu.”
Eski hesapların görülmesi
Bremer pek çok Iraklı siyasetçinin, “Baas partisinin dağıtılması hususundaki kararname kapsamında kararlaştırılanların ötesine geçildiğini ve partiye mensup ya da partiyi destekleyen herkesin avlanmaya başlandığını düşündüğünü” dile getirdi ve şöyle devam etti;
“Eğitim Bakanı'ndan öğrendiğim kadarıyla ülkeye girmemizin üzerinden geçen yaklaşık 6 veya 7 ayın sonunda 11 bin üniversite profesörü işini kaybetti. Bunun sebebi, ‘Baası ortadan kaldırma konseyinin’ almış olduğu kararlardı. Bu yüzden siyasilerin yetkilerini geri çekmek zorunda kaldım.”
Konuşmanın akışını değiştirmeksizin, “Bu hata birçok insanın işini kaybetmesine neden oldu ve diğer bazı kimselerin de yeniden hükümete katılmak konusunda korku duymalarına yol açtı. Peki, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sordum. Paul Bremer, kendisiyle yaptığım görüşme sırasında sürekli olarak sadece Irak’ta bulunduğu dönemde yaşananlardan sorumlu olduğu konusunda ısrar etti ve 2014 yılının Mart veya Nisan ayında 11 bin profesörün yeniden görevlendirildiğini söyledi. Ayrıca ABD’nin, Baas Partisi’nin dağıtılmasının ardından, üyelerini dışlamaya çalıştığını ve çalışma fırsatlarının önünü kesme girişimlerinde bulunduğunu kabul etmedi. Bremer, partinin dağıtılmasına ilişkin kararnamede birtakım istisnaların bulunduğunu söyledi ve bizzat kendisinin kararnamenin son kısmında, gerektiğinde istisna yapma hakkını saklı tuttuğuna dair bir kayıt koyduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı: “Bu defalarca gerçekleşti. Mesela danışmanlarımdan birinin tavsiyesiyle elektrik şirketinin bir çalışanının görevinde kalması, bu istisnalardan biriydi. Nitekim bu çalışan, teknik detayları çok iyi biliyordu ve danışmanımın ifadesine göre yeri doldurulamayacak biriydi. Bu türden pek çok istisnai durum söz konusu oldu ve bu kişilerin işlerinde kalmalarına izin verdim. Çünkü onlara ihtiyaç vardı.”
Irak'ta demokrasi
Saddam, herkesin öldürülme veya işkence görme korkusuyla itaat ettiği bir diktatördü. Burada sorulması gereken soru şuydu: Neden herhangi bir suçu olmayan kimseler de bedel ödedi? Bremer, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Irak’ın işgalinden iki yıl önce Iraklılar ile temas kurduğunu, onların partinin dağıtılmasını düşündüklerini ve bu kararın halkın tavsiyesiyle alındığını söyledi. İşgal sonrası dönemi ve bugün Irak'ta yaşanan durumu savunan Bremer, “Basitçe söylemek gerekirse, kararda yer alanlardan bazısının intikam almak istediğini söyleyebiliriz” diyerek sözlerini sürdürdü. Bunun üzerine söz konusu kimselerin kimler olduğunu sordum. Bana bu kişilerin kim olduklarını bilmediğini, fakat binlerce kişiyle görüştüklerini ve bunlar arasında Sünnilerin, Şiilerin, Kürtlerin, Yezidilerin, Hristiyanların ve Türkmenlerin bulunduğunu söyledi. Paul Bremer, 2011’de ilk seçimlerini yapan Tunus dışında Arap Baharı’ndan önce 4 parlamento seçimi yapan tek Arap ülkesinin Irak olduğunu dile getirdi.
Ona, “Irak'ı demokratik bir devlete dönüştüreceğinizi söylediniz. Her ne kadar bugün çoğu kimse öyle düşünmese bile, Irak'ta o günün yaşandığını düşünüyor musunuz?” sorusunu sordum. Soruma şöyle yanıt verdi:
“Iraklılar, il yönetimleri için iki kez seçim yaptılar. Ayrıca kendilerinin yazdığı bir anayasa referandumu düzenlediler. Adil Abdülmehdi’nin geçen yıl başbakanlık görevine başlamasıyla birlikte Irak, beşinci barışçıl dönemine geçti. Hiçbir Arap ülkesinde böyle bir şey olmadı.”
Demokrasinin seçimlerden veya oylamadan ibaret olduğunu söylemek mümkün değil. Öte yandan Irak hükümetinin mezhepsel yapısı açık bir şekilde görünüyor. Nuri el-Maliki birçok kez seçimlerden uzaklaştırıldı, fakat her seferinde geri döndü. Bremer’e, Sistani'nin kilit rol oynadığı bir yapı içinde ve Kasım Süleymani’nin Irak'ın gerçek hâkimi olarak kabul edildiği bir zeminde, demokrasiyi nerede konumlandırdığını sordum. Bremer, bu soruma “Dünyanın hiçbir yerinde mutlak demokrasi olduğunu sanmıyorum, burada bile (ABD)” diye yanıt verdi.
Irak'taki durumu çok iyi görmediğini ifade eden ve bunun sebebinin ABD’nin bölgeye ilişkin ilgisinin azalması olduğunu belirten Bremer, özellikle Başkan Barack Obama’nın 2011 yılında ABD askerlerini Irak'tan çekmesiyle bunun açık bir şekilde göründüğünü ve bu durumun Başkan Donald Trump ile de devam ettiğini söyledi. İran, Rusya ve Türkiye olmak üzere 3 eski imparatorluğun bölgedeki çıkarlarının çatıştığını kaydeden Bremer, “Bunu Suriye, Irak ve başka yerlerde görüyoruz” dedi.
ABD ordusunun Irak'tan çekilmesi
ABD’nin geri çekilmesinin dış politika açısından büyük bir hata olduğunu düşündüğünü belirten Bremer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hâlihazırda oradaki durumu savunmuyorum. Fakat şunu söylüyorum: 2003 ve 2004 yıllarında bizim görevimiz, Iraklıların ekonomilerini ve siyasi yaşamlarını yeniden kazanmalarına yardımcı olmak ve hükümette temsil edilmelerini sağlamaktı. Bunu yaptık ve bu yolu izlediler. Bu yolda sürekli bir şekilde devam edip etmeyeceklerini hiç kimse söyleyemez.”
Irak ordusunun dağıtılması ve iktidarın barışçıl bir şekilde aktarılması meselelerinin ardından Bremer’e, “Iraklıların hiçbir bağlılık ve dış müdahale söz konusu olmaksızın ülkelerini nasıl savunabileceklerini düşünüyorsunuz? Haşdi Şabi’yi ve orduyu tek bir bayrak altında birleştirmenin en iyi yolu nedir?” diye sordum. Sorumu şöyle yanıtladı:
“İranlılar Irak içinde etkili bir üs inşa etmeyi başardılar. Haşdi Şabi de bunlar arasında yer alıyor. Mevcut Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, Haşdi Şabi’yi merkezi komutanlığın çatısı altında konumlandırmaya çalışıyor. Biz oradayken de benzer bir tutumu benimsemiştik. Bütün milis gruplarının merkezi yönetim çatısı altına girmesi gerekiyor. İran, şüphesiz önemli bir oyuncu olan Süleymani’ye sahip. Bu kötü bir durum. Durumu düzeltmek için gerekli olan şey, mezhepçi parametrelerin dışında bir hükümetin tesis edilmesidir. Ayrıca gücün sadece merkezi hükümetin kontrolünde olması gerekiyor. ABD, Terörle Mücadele Şubesi’yle veya diğer birimlerle yapılacak bir çalışma yoluyla buradaki durumun iyileşmesine katkıda bulunabilir. ABD’nin hedefi bu olmalı.”
Sorumun cevabının sonunda, İran’ın Saudi Aramco'nun Abkayk ve Hurays'ta bulunan petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılara değinen Bremer, “İran 14 Eylül'de petrol sahasını hedef alan saldırılar gerçekleştirdi. Bir şekilde bununla başa çıkılması gerekiyor. Ne olacağını göreceğiz” ifadesini kullandı. Röportaj içerisinde bu konuya tekrar döneceğiz.
İran’ın bölgedeki genişlemesi
Bremer, röportajın önceki kısımlarında İran’ın Suriye ile iş birliği yaparak teröristlerin sınırdan geçişini sağladığından ve Haşdi Şabi aracılığıyla Irak’ta bulunuşundan bahsetti. Ordunun dağıtılmasının ve Baas partisinin feshedilmesinin İran’ın bu kadar açık bir şekilde Irak’ta görünmesinde etkisi olup olmadığını kendisine sordum. Bana, bu önemlerin, söz konusu neticeleri gerektirmediğini söyledi. ABD’nin 2011’e kadar Irak’ta güçlü bir şekilde bulunduğunu ve şu an İran’ın etkisinin Saddam döneminden daha büyük olduğunun bilindiğini ifade eden Bremer, Başkan Barack Obama’nın ABD askerlerini buradan çekme kararının, olayların seyrinin değişmesinin başlangıcı olduğunu ve bunun DEAŞ’ın oluşumunu hazırladığını belirtti.
Her ne kadar hatanın Obama’ya ait olduğunu söylese de onun tek sorumlu olarak görülmemesi gerektiği değerlendirmesinde bulunan Bremer, “2003’te yeterli askere ve gerekli stratejiye sahip olmadığımızı yazdım. Başkan George W. Bush’un bunu anlaması uzun zaman aldı. Başkan Bush 2006'nın sonunda Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'i görevden aldı ve birliklerin sayısını arttırmaya karar verdi. Bunun tamamlanması iki yıl sürdü ve 2009'da El Kaide’yi mağlup etmeyi başardık.”
Paul Bremer, İran’ın bugün Ortadoğu’daki yaklaşımını Pers planlamasına benzetiyor ve her Perslinin hayalinde Akdeniz'e gidip Yunanistan'a saldırmaya Xerxes (Serhas) ve Cyrus efsanesinin bulunduğunu söylüyor. Kendisine İran’ın gerek başlangıçta gerekse de sonrasında ABD’nin Irak’taki varlığına karşı çıkıp çıkmadığını ve bölgeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde bulunup bulunmadığını sordum.
Bremer sorumu şöyle yanıtladı;
“Irak’ta bulunduğum sıralarda ara sıra görünüp kaybolmalarının dışında ciddi bir İran varlığından söz edemeyiz. Persler, 3 bin yıllık bir süreçte büyük bir imparatorluk kurdular. Tahran'da kim olursa olsun, onlar Perslerin ardıllarıdırlar ve Akdeniz ile İndus nehri arasındaki bölgeyi kontrol etmeyi düşünüyorlar. Irak’ta 2005 ve 2006’da sıkıntı yaşadığımızı gördüklerinde, sorun yaratma fırsatını yakaladılar ve o zamandan beri devam ediyorlar.”
İran’ı neyin daha tehlikeli hale getirebileceği ya da bölgede onu neyin güçlü kılacağı konusunda Bremer, “İran ekonomik yaptırımlardan oldukça etkilendi. Bundan dolayı ekonominin bir güç kaynağı olacağını düşünmüyorum. Onları daha güçlü kılacak olan şeyin, Irak’taki nüfuzlarını, Suriye üzerinden Lübnan’a doğru genişletme potansiyelleri olduğunu düşünüyorum. Bu, İran’ı Akdeniz’e ulaştırır ki zaten istediği şey bu.”
Obama’nın kararları ve birliklerin geri çekilmesi
İran nükleer anlaşmasını imzalayan Başkan Barack Obama'nın ikili dosyalarda İranlılarla koordineli bir şekilde hareket ettiği söyleniyor. Ayrıca onun dönemine ilişkin bazı bilgiler, bölgedeki birliklerin geri çekilmesi kararının taraflar arasındaki koordinasyonun bir neticesi olarak alındığına işaret ediyor.
Bremer, her ne kadar bunun ihtimal dâhilinde olduğunu söylese de bu konuda elinde herhangi bir delilin bulunmadığını belirtti. Ayrıca gayrı resmi görüşmelere ne zaman başlandığını bilmiyor olmasına rağmen Obama'nın İran'la görüşmeye istekli olduğunu söyledi.
Bremer sözlerini şöyle sürdürdü;
“Onun söylediklerini temele alarak birliklerin geri çekilmesi meselesini açıklamak zor. Obama, Irak’tan geri çekildiklerini, çünkü Iraklıların, ABD'nin Irak'taki askeri varlığının hukuki geçerliliğini uzatan SOFA anlaşmasını reddettiğini söyledi. Fakat bu doğru değil. Maliki 2011 yılının Ekim veya Kasım ayı içerisinde ABD’ye geldi, Obama’yla görüştü ve anlaşmayı imzalamaya hazır olduğunu söyledi. Bunun başbakanın imzasıyla olmayacağını, parlamentodan geçmesi gerektiğini kendisine söyledik. 1945'ten bu yana yaklaşık 86 ülke ile bir anlaşma yaptık. Bu anlaşmalar, askerlerimizi, bulundukları ülkenin yerel yasalarına göre kovuşturulmaktan korumak için yapılan anlaşmalardır. Sadece şiddet suçları anlaşmaya dâhil değil. Bildiğim kadarıyla, herhangi bir ev sahibi ülkeye anlaşmanın onaylanması için ne gibi adımlar atmaları gerektiğini söylemedik. Maliki bir istisna oldu. Maliki’ye başbakanın imzalamasının yeterli olmadığını ve parlamentoya gitmesi gerektiğini söyledik. Parlamentonun tutumu ise açıktı. Birlikleri geri çekmek için bir bahane gibi görünüyordu. Birliklerin çekilmesi, Obama’nın İran’a bir hediyesidir. Bunun DEAŞ için de bir hediye mesabesinde olduğundan eminim. DEAŞ bundan doğrudan faydalandı. İranlılar, bildiğimiz kadarıyla DEAŞ hayranı değiller. Ancak nihayetinde İran’a daha geniş bir alanda hareket etme fırsatı verildi.”
Ebu Gureyb Hapishanesi
Irak'taki koalisyon güçleri tarafından kullanılan Ebu Gureyb Hapishanesi, burada yapılan işkencelerin görüntülerinin yayınlanmasının ardından dünya genelinde bir paniğe sebep oldu. Bu süre zarfında hapishane, ABD yönetimi altındaydı. Paul Bremer'a sorumluların akıbetinin ne olduğuna ilişkin sorular sormam gerekiyordu. Bu kişilere ne oldu ve neden yargılanmadılar? Ebu Gureyb hücrelerinde yaşanan olayların sorumluları kimlerdi? Paul Bremer, Ebu Gureyb Hapishanesi’nin ABD'nin bölgede istediği demokrasi olduğunu söyleyenlerin görüşü hakkında ne düşünüyordu?
Bremer, Ebu Gureyb Hapishanesi dosyasına ilişkin rahatsızlığını gizlemedi ve yaşananlara dair duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bunları ‘korkunç’ olarak nitelendiren Bremer, “Ebu Gureyb üzerinde herhangi bir otoritem yoktu. Yetkiyi elinde bulunduran ulusal bir güvenlik birimiydi. Açıkçası, durum çok kötüydü” ifadelerini kullandı. Hapishaneden sorumlu komutanın işini kaybettiğini, görevden alındığını ve sonra emekliliğe ayrıldığını belirten Bremer, bu askeri birliğin yaptıklarının affedilemez olduğunu, ancak olayların yayılmasının ardından bundan haberdar olduğunu söyledi.
Sorumun ikinci kısmı Bremer’i kışkırtmış olmalı ki savunmacı bir tavırla şöyle bir cevap verdi,
“Bunu kim söyledi? ABD hakkında herhangi bir şey bilen ve olayların herkesi ne kadar dehşete düşürdüğünden haberdar olan herkes, böyle bir hadisenin ABD’yi temsil ettiğini söyleyemez. Bu hiç mantıklı değil. Bu düşüncede olan kimseler, bizim ne istediğimiz konusunda kesinlikle yanlış düşünüyor. Amerika’nın tarihi hakkında daha fazla şey öğrenmeliler.”
Ona, “Bu olayların ABD’yi temsil ettiğini düşünmüyorlar. ‘Saddam’ın yerini alacak olan demokrasi ve insan hakları bu mu?’ diye soruyorlar” dedim. Bunun üzerine öfkelenerek, “Bu saçmalık. Tüm bu sözler kabul edilemez” dedi.
Kendisine, Iraklı sivillere işkence eden ve vücutlarına elektrik veren kimselerin görevden alınmalarının ve emekliliğe ayrılmalarının yeterli bir ceza olduğunu düşünüp düşünmediğini sordum. Bu soruma, “Ben askeri bir yargıç değilim. Askeri yargının icraatlarına ve mahkemelere tabiydiler. Hapishane komutanı kovuldu ve rütbesini kaybetti. Diğerlerine ne olduğunu bilmiyorum” diye yanıt verdi.
Güncel gelişmeler: Bölge ve Aramco saldırıları
Bremer’e, Aramco saldırılarının İran üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmayacağını sordum. O ise soruma şöyle cevap verdi;

“Tepkilere bağlı. Bu saldırılar karşısında tepki verilmesi gerekiyor. Bu İran'ı etkileyecektir. Eğer cevap verilmezse tekrarlanacaktır. Dolayısıyla işler kontrolden çıkacaktır. Bazı İran rafinerilerine yönelik dikkatli, sınırlı ve iyi çalışılmış bir saldırı ile yanıt verilmesini öneriyorum. Suudi Arabistan'ın saldırıya öncülük etmesi gerekiyor. Çünkü petrol tesisleri İran tarafından gerçekleştirilen saldırılarla zarar gördü.”
Ona göre ekonomik açıdan oldukça yorgun olan İran’ı etkileyebilecek bu önerisinin ardından kendisine, bunun olacağını düşünüp düşünmediğini sordum. Bu konuda şüphe duyduğunu söyledi ve şöyle devam etti;
“Suudilerden değil, ABD yönetiminden şüpheliyim. Trump’ın yanında, İran'ın saldırının arkasında olduğuna karar vermiş olan İngiltere, Almanya ve Fransa var. İstihbarat ile birlikte bu konuda hemfikir olan Avrupalı ​​müttefiklerin varlığı oldukça önemli.”
Saldırı ve olası çözümler hakkında konuştuktan sonra Bremer’a müttefikleri olan iki ülke arasında gelecekte bir savaş görüp görmediğini sordum. Bu soruma şöyle cevap verdi;
“Savaş olasılığını dışlamıyorum ve var olduğunu düşünmüyorum. Ama bence böyle bir fırsatın geri tepilmesi ironik. Bazı rafinerilere veya bir İran nakliye limanına üzerinde çalışılmış bir saldırı gerçekleştirebilirsek ve İranlılara bu tür bir saldırıdan kaçmayacaklarına dair bir işaret gönderebilirsek, sonra bizi Tahran'da temsil eden İsviçre'ye yönelir ve konuşmaya hazır olduğumuzu dile getiririz. Burada görüşmelere başlamanın daha iyi olacağını söylüyoruz. Aksi takdirde işler daha da zorlaşacak.”
İran Ortadoğu’da birçok koldan genişliyor. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi ve Yemen’de Husi milisleri… Ayrıca Suriye ve diğer ülkelerdeki çeşitli faaliyetleri ile nüfuzunu genişletmeye çalışıyor. Paul Bremer’e İran’ın bölgeden çekilme ihtimali konusunda ne düşündüğünü sordum. Böyle bir şeyi uzak bir ihtimal olarak değerlendirdi ve şöyle devam etti;
“İran’ın iki petrol tesisine yönelik gerçekleştirdiği saldırıların ardından bölgede yaşanan gerilimi hafifletmek amacıyla güçlerini geri çekmek gibi bir yola başvuracağını sanmıyorum. Basında, Suudi Arabistan’ın askerî harekâtı durdurduğunu açıklamasının ardından Husilerle yapılacak bir anlaşmayla onlara yönelik desteğin kesileceği yönünde çıkan haberlere rağmen bu böyle. Ancak Yemen’de birtakım değişikliklerin vuku bulması mümkün. Husilerle anlaşmak imkânsız değil. Onlar, İranlılar için muhtemelen kendilerinin çok sevmediği araçlardan ibaretler.”
Lübnan’la ilgili olarak konuşmaya devam eden Bremer, şu değerlendirmelerde bulundu;
“Hizbullah’ın Lübnan’a katılımı, İran’ın oradaki varlığını güçlendiriyor. Hiçbir koşulda Lübnan'dan ayrılmayacaklar. Siyasi yapıya dâhil oldular ve açık bir şekilde güçlendiler. İran, Lübnan ve Suriye'ye müdahale etmeye devam edecek. Bunun bir tehdit oluşturduğu açık. Özellikle şu an hükümet kurma sürecinde olan İsrail için bu bir sorun olabilir.”
Bremer, İran’ı Suriye’de tutan nedenlerle ilgili olarak şunları söyledi;
“Bir çeşit uzlaşma olmadığı sürece buradan çekilmesi mümkün görünmüyor. Bu oldukça düşük bir ihtimal. Suriye’yi terk etmek İranlıların çıkarları ile çatışıyor. Çünkü Suriye, Irak'tan Lübnan'a taşınacak malzemeler için köprü görevi görüyor. Ruslar, Türkler ve Suriyeliler müzakerelere devam edecekler.”
Kürtler ve Türkiye
Kürtler uzun zamandır ABD’nin müttefikleriydi ve aralarında yıllardır devam eden bir iş birliği var. Saddam’ın Kürtlere kimyasal silahlarla gerçekleştirdiği soykırım ve katliamın ardından dünya, dikkatlerini buraya çevirdi. ABD, Kürtlerin bağımsız bir devletleri olacağını vaat etti. Fakat şu ana kadar Kürtler bunu gerçekleştiremedi. Bremer’e ABD’nin bir gün bu vaadini yerine getirip getiremeyeceğini sordum. Bu konuda iyimser olmadığını, özellikle de yaşananların büyük ölçüde Rusların, Türklerin ve İranlıların çıkarlarına hizmet ettiğine dikkat çekerek şöyle devam etti:
 “Kürtlerin durumunun ne olacağı konusunda fikrim yok. Meselenin Kürtlerin ve özellikle İskenderun bölgesindeki Suriye Türkmenlerinin durumlarının nasıl nihayetleneceğine bağlı olduğunu düşünüyorum. ABD’nin, Kürtlerin dileklerinin gerçekleşmesi için PKK’yı, Erdoğan’la müzakerelere dönmesi konusunda ikna etmeye çalışması gerekiyor. Geçmişte bunu yaptılar ama Erdoğan onlara ihanet etti ve görüşmeleri durdurdu. Suriye Kürtleriyle yapılacak müzakerelerle bir çözüme ulaşılması daha iyi olur. Fakat bu konuda pek iyimser değilim.”
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olan Türkiye, kısa bir süre önce Rusya'dan gelişmiş hava savunma teçhizatı satın aldı. Türkiye-Rusya anlaşmaları sonrasında yapılan çok sayıda analiz, Washington’un Ankara’ya yaptırım uygulayacağını öne sürdü. Öte yandan Erdoğan, bir Kürt devletinin kurulmasını ilk reddedecek kişi. Bu durum ABD’yi, müttefikleri olan Kürtler ile NATO’daki ortağı olan Türkler arasında bir ikileme sokuyor.
Bremer’e, Türkiye’yle ilişkilerini sürdürürken ABD’nin nasıl olup da Kürtlere verdiği sözleri yerine getireceğini sordum. Sorumu şöyle yanıtladı;
“Sorunuz iyi, ancak cevabı bilmiyorum. Bence, ABD endişeli olmalı ve açık bir şekilde değil de perde arkasından Erdoğan ile görüşmeli. Rus füzeleri satın almalarının, F-35’lerimizi almalarıyla çeliştiğini ve uçakları göndermeyeceğimizi söyledik. Ancak Washington’da, Türkiye'nin NATO üyeliğine verdiği değerle ilgili sorular gündeme geliyor. Bütün bunlardan sonra Türkiye'yi savunmak zorundayız. Eğer bir Türk diplomat olsaydım Erdoğan'a şunu söylerdim: ‘ABD’den daha büyük bir düşmanımız olduğunu biliyorsun: Rusya.’ Bu tarihi bir gerçek. Türklerle Ruslar arasındaki çatışma yüzyıllar boyunca sürdü. Bu yüzden Erdoğan'ın daha dikkatli olması gerektiği ve ikna edilip edilmeyeceği konusunda tartışmalar var. Böylece ABD, Türkiye’nin NATO üyeliğine olan güvenini yitirmez. Durum çok hassas ve ben bilmiyorum.”
Erdoğan ve ABD yönetimi
Paul Bremer, Kürt dosyasıyla ilgili soruları yanıtladığı sırada arkadaşlarının ve diplomatların Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında neler konuştuğuna değinerek, şöyle devam etti;

“Bu konuda ikiye ayrılıyorlar. Türkiye'deki eski ABD’li diplomat arkadaşlarımdan biri, Erdoğan’ın müstebid bir Osmanlı olduğunu ve değişmeyeceğini söylüyor. Kendisi için 500'den fazla odası olan 1 milyar dolar tutarında bir saray inşa etti. Öte yandan kendisine bir mesaj iletildiği takdirde mantıklı hareket edeceğini düşünen ABD'li diplomatlar da var. Sorun, mevcut yönetimin, uygulama stratejilerini belirlemekte iyi olmamasıdır. Başkan Donald Trump şimdi dördüncü ulusal güvenlik danışmanını atadı. Bu, sürekliliğin olmadığı anlamına geliyor. Bu yüzden petrol sahasına yönelik saldırılarla ilgili sorunuza cevap vermek zor. Bunu gerçekten bilmiyorum. Başkan da dâhil olmak üzere idarede kimsenin bunu bildiğinden emin değilim.”
Kendisine, “ABD, neden Türkiye'ye ve diğerlerine karşıt bir şekilde hareket etmek istemiyor?” diye bir soru sordum. Bremer, mevcut yönetim politikasının net olmadığı ve istikrarlı bir bakış açısının olmadığı değerlendirmesinde bulunarak şöyle devam etti;
“İki partiden de sekiz başkan döneminde görev alan profesyonel bir diplomatım. Profesyoneller böyle yapar. Politikasına bakmaksızın başkana hizmet edersin. Başkanın ne istediğini bildiğinden emin değilim. Bu zorluğun aynısı Erdoğan için de geçerli.”
Bremer, Kürt ve Türk dosyalarından ve ABD ile olan ilişkilerden bahsettikten sonra Kürtlerin yakında bağımsız bir devlete sahip olacağına inanmadığını söyledi.
Saddam'dan sonra Irak ve bugün
Paul Bremer ile yaptığımız görüşmenin sonunda kendisine bölgede genel olarak neler olup bittiğine dair vizyonu hakkında çeşitli sorular sordum. Ondan hâlihazırda Irak’taki mevcut durumla, 2003 yılında ve Saddam öncesi dönemdeki durumu kıyaslamasını istedim. Bremer, Iraklıların bugün Saddam Hüseyin döneminde olduğundan çok daha iyi bir durumda olduklarını, hükümetlerini seçtiklerini ve bunu barış içinde 5 kez gerçekleştirdiklerini söyledi. Ayrıca kişi başına düşen GSYİH’nin savaştan önceki döneme kıyasla 6 katına çıktığını belirtti.
Irak’ta önemli gelişmelerin yaşandığını düşünmesine rağmen hükümetin kontrolünde olmayan güvenlik güçleri gibi birtakım ciddi meselelerin bulunduğunu kaydeden Bremer, bu sorunun çözülmesi için ABD birliklerinin Irak'a yeniden girmesi gerektiğine işaret ederek sözlerini şöyle sürdürdü;
“İran tarafından desteklenen Haşdi Şabi birliklerinin sayısı 150 bini buluyor. Dolayısıyla bu gerçek bir sorun. Iraklıların ekonomik ve politik özgürlüklerini sürdürme gücünü muhafaza etmeleri için ABD’nin yeniden Irak’a girmesi gerektiğini düşünüyorum. ABD buraya tekrar girmediği takdirde bunların devam edip etmeyeceği belli değil.”
Obama'nın, nükleer anlaşma yoluyla İran ile koordineli bir şekilde Irak'tan çekildiği yönünde bir teori var. Bunun yanı sıra, Obama'nın bölgede Müslüman Kardeşler'i güçlendirerek büyük bir hata yaptığını söyleyenler de var. Bremer’e bunun doğru olup olmadığını sordum. Soruma şöyle cevap verdi;
“Müslüman Kardeşler’e karşı durmadık ve onları caydırmaya çalışmadık. Bunun onları teşvik ettiğimiz anlamına gelip gelmediğini bilmiyorum. Müslüman Kardeşler’in, özellikle Mısır'da, ABD’nin çıkarları için fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Geri çekilme meselesine gelirsek, bu hususta Obama'nın Suriye'de kimyasal silahların kullanılmasını kesin bir şekilde reddetmesine rağmen bunu sağlamak için herhangi bir eylemde bulunmamasına işaret etmek yeterlidir. Irak’taki askerlerin geri çekilmesi oldukça ciddi bir hataydı.”



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”