Akdeniz'de doğalgaz savaşları

İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
TT

Akdeniz'de doğalgaz savaşları

İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)

İmil Emin-
Fas asıllı Fransız coğrafyacı ve jeopolitik uzmanı bir yazar, kaleme aldığı bir dizi kitapta, dünyanın jeopolitik değişimini ele aldı. Fransız yazar kitaplarında özellikle Akdeniz’in jeopolitiği üzerinde durdu.
O zamanlar dünya gündemini, Mart 2003'te Amerika Birleşik Devletleri tarafından Irak’ın işgal edilmesi meşgul ediyordu. Ondan önce de Afganistan’ın işgali dış habercilerin gündemindeydi. Dolayısıyla az sayıda insan Akdeniz’de çok yakında yaşanacak gelişmelere odaklanmış durumdaydı.
On yıl içinde jeopolitik ve coğrafi verilerin netleşmesiyle, Akdeniz bölgesel ve uluslararası düzeyde ilginin merkezi haline geldi.
Akdeniz havzasındaki sahnenin gelişmelerini okumak için coğrafi sahneyi tarihi sahneyle ilişkilendirmeliyiz. Zira eğer coğrafya Tanrının yeryüzündeki ‘gölgesi’ ise, tarih de insan iradesinin bu geniş gezegende savaş ve barışla bıraktığı izlerdir. Siyasi güçler arasındaki çatışmaları devletlerin sınırları açısından analiz etmenin yetersiz olduğunu da belirtmekte fayda var. En uzak ülkeler müttefikleri aracılığıyla coğrafi olarak sınırlarının bulunmadığı bölgelere müdahale edebilmektedir. Özellikle zengin doğalgaz yataklarının bulunmasıyla, Akdeniz havzasında yaşananları,  bu bağlamda değerlendirmek kaçınılmazdır.
Akdeniz gazı ve yeniçağın enerjisi
Şüphesiz Akdeniz’deki doğalgaz yatakları bir gecede keşfedilmedi. Büyük devletler, özellikle ABD Akdeniz’deki sismik araştırmaların haritasını elinde bulunduruyordu. Dolayısıyla bu havzadaki doğalgaz keşiflerinin ilan edilmeyen ‘uluslararası çıkar haritalarına’ göre gerçekleştirildiği kesindir. Yakın gelecekte bu anlaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özetle ifade etmek gerekirse, Akdeniz havzasındaki doğalgaz rezervleri muazzam seviyelerdedir. Uzmanlara göre: Doğu Akdeniz’de 300 trilyon metreküp doğalgaz rezervi mevcuttur. Bu durum bölge ülkelerinin keşif ve sondaj faaliyetleri için aceleci davranmalarına neden olmuştur. Önemi itibariyle petrolden geri kalır tarafı olmayan doğalgaz serveti için çatışmaların yaşanması da olağandır. Bazıları doğalgazın çıkarılmasının ve kullanımının petrole oranla daha kolay ve daha temiz olduğunu savunmaktadır.
Şunu da belirtmekte fayda var, bahsettiğimiz jeopolitik mücadele devletlerle sınırlı değildir, piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda çokuluslu şirketler de bu amansız mücadelede yerini almıştır. Enerji şirketleri yüksek sermayeleri ve sahip oldukları gelişmiş teknolojilerle devletlere rakip olmaktadır. Her ne kadar bu şirketlerin arkasında, kendi çıkarlarını korumak ve nüfuzlarını arttırmak için görünürde devletler olsa da, petrol sektöründe olduğu gibi durum son derece karmaşıktır.
Doğalgaz çatışması ve tarihi petrol deneyimi
Ülkelerin ve çokuluslu enerji şirketlerinin Akdeniz’de keşfedilen ve henüz keşfedilmeyen doğalgaz yatakları üzerindeki rekabeti, 20. Yüzyıldaki özellikle Arap Körfezi ve Ortadoğu’daki petrol rezervleri üzerindeki tarihi çatışmaları hatırlamamızı gerekli kılıyor.
Tarihsel olarak, söz konusu dönemin asıl belirleyicisinin silahlı kuvvetler olduğu açıktır. Dolayısıyla sömürgecilik, petrol üzerinde de kendini göstermiştir. Ancak günümüz şartlarında bu modelin uygulanabilirliği söz konusu değildir. Uluslararası hukuk açısından, silahlı kuvvetler aracılığıyla doğalgaz alanlarının kontrol edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Çağımızda büyük sermayeleri ve gelişmiş keşif araçlarına sahip olan büyük enerji şirketleriyle devletlerin ortak hareket etmesi yaygındır. Böylelikle bu şirketler keşif ve sondaj faaliyetlerini gerçekleştirerek ‘pastanın’ ciddi bir kısmına sahip olabilmektedir. Bunun da ötesinde, bu şirketler, bazen aleni bazen de perde arkasından olmak üzere, devletlerarası deniz sınırlarının belirlenmesinde etkin rol almaktadır. Her şirket pragmatist yaklaşımlarıyla daha fazla pay kapmaya ve küresel borsadaki değerlerini en üst seviyeye çıkarmaya çalışmaktadır.
Uluslararası hukuk ve ekonomik bölgeler
Doğalgaz sondaj çalışmaları nasıl yapılır, kıyıdaş ülkelerin Akdeniz’den gaz çıkarma hususunu düzenleyen kurallar nelerdi?
Özet geçmek gerekirse, Uluslararası Deniz Hukuku, deniz alanları tanımlarını, kıyıdan başlayarak; iç sular, karasuları, bitişik bölge, açık deniz, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge şeklinde sınıflandırmaktadır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 1982’de Jamaika’da imzalanmış ve 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Kıyıdaş ülkeler bu sözleşmenin şartları uyarınca, bahsi geçen bölgelerde faaliyetlerde bulunabilir. Örnek vermek gerekirse, iç sular;  karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Karasuları 12 mili geçmeyecek şekilde sahildar ülkelerinin belirlediği alanlardır. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ise 200 deniz miline kadar uzanabilir. Sahildar ülkeler bu sular üzerinde, yapay adalar ve tesisler kurmanın yanı sıra, tüm kaynaklardan yararlanabilir. Ancak projelerini diğer ülkelere duyurmak ve diğer ülkelerin bilimsel araştırma ve avlanma haklarını korumak şartıyla faaliyet gösterebilirler.
Kıta sahanlığı ise, herhangi bir kıyı devletinin, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtasal çizgiye kadardır. Bu uzantı 200 mili geçiyorsa, sözleşmeye göre bu mesafe 350 mil ile sınırlandırılır. Kıta sahanlığı, kara platformu olarak da bilinir, bir kıtayı ya da kara parçasını çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanına verilen addır. Belki de şöyle bir soru sorulacaktır: bu uluslararası sözleşmeden bahsedilmesinin anlamı nedir?
Türkiye'nin coğrafi arzuları ve tarihsel yaklaşımı
Bu sorunun cevabı, bizi jeopolitik çatışmalara, dolayısıyla Kuzey Akdeniz bölgelerindeki Osmanlı sömürge mirasına götürüyor. Türkler Avrupalı muadillerine nazaran nispeten ‘gerici’ uygulama gerçekleştirmişlerdi. Avrupalı sömürgecilerin aksine, sömürdüğü bölgelerde teknik ve kültürel ilerlemeyi sağlamakta başarısız olmuştular. Tarihin hiçbir evresinde Avrupalıların sömürdükleri halklarla kurdukları ilişkilere benzer ilişkiler kuramadılar. Bir anlamda, 19. Yüzyıl boyunca sömürge ilişkisi kurdukları ülkelerde, kapitalist ya da sanayi devrimini gerçekleştirmekte başarısız oldular. Osmanlı Devleti’nin kendi içinde de bu dönüşümü gerçekleştirememiş olması, Avrupalı devletlerin de kışkırtmasıyla egemen olduğu halkların başkaldırmasına neden oldu. Önce Balkanlar ardından Ortadoğu’daki halklar başkaldırdı. Avrupa’da yaygın olan ulusçuluk akımları uyarınca bu bölgelerdeki düşünür ve aydınlar, bağımsızlık mücadelesini başlattı. Arap milliyetçiliği, yirminci yüzyılın başlarında Şam’da doğduğunda, Araplar Osmanlı’dan bağımsızlık uğruna kan akıttılar. Osmanlı tarihi, bölge haklarının bu başkaldırıların ana müsebbiplerinden biriydi.  Dolayısıyla Osmanlı’nın yeniden canlandırılması projesi hala bölge halklarında endişeye neden olmaktadır. Akdeniz’deki doğalgaz mücadelesi jeopolitikle sınırlı değildir.
Erdoğan-Serrac anlaşması
Libya-Türkiye ilişkileri oldukça eskiye dayanmaktadır. Osmanlı Devleti uzun süre Libya’da egemenlik kurmuştur. Osmanlılar bugün başkent olan Trablus’u, Trablusgarp vilayeti diye adlandırmaktaydı. Libya’dan bağımsız olarak değerlendirirsek, Türkiye yanlış ekonomi politikaları dolayısıyla şu anda ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Dış borcu 250 milyar doların üzerindedir, enflasyon yükselmiş, işsizlik artmış ve alım gücü düşmüştür. Derin devlet dahi bu durumdan rahatsız olmuştur. Bu nedenlerden ötürü Türkiye’nin acil bir şekilde Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile anlaşma yapması gerekiyordu. Zira Akdeniz’de kendi kıta sahanlığında olan bölgelerde doğalgaz rezervleri olmadığından, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerine ihtiyaç duyuyordu.
Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım'da imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırasına göre Türkiye, büyük alanlar elde etti. Avrupa Birliği ve Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki payını 41 bin km ile sınırlandırmak isterken, bu alan 189 bin km olarak bariz bir artış gösterdi. Libya da nüfuz alanını 16 bin km arttırmış oldu. Sözleşme bununla da yetinmedi, Nordic Monitor sitesinin sızdırdığı belgelere göre; iki ülke ayrıca Münhasır Ekonomik Bölge ve kıta sahanlıklarını da yeniden tanımladı.
Türkiye için mesele, sadece ekonomik koşulların düzeltilmesiyle ilgili değildir. Erdoğan İkinci Abdülhamit’in son evrelerinde olduğu gibi, ülkesini içinde bulunduğu çıkmazlardan kurtarmaya çalışmaktadır.
Vehimler ve gerçekler
Mısırlılar 30 Haziran 2013'te Müslüman Kardeşler yönetimine isyan ettiğinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bel bağladığı domino taşları birbiri peşi sıra devrilmeye başladı. Türkiye dış politikada, Mısır’ın yanı sıra Sudan, Fas ve Nijer’de Müslüman Kardeşler’in egemen olmasını umuyordu. Libya Türkiye için Aşil’in topuğunu temsil etmektedir. Türkiye’nin Libya’ya yönelmesinin birkaç sebebi vardır: Öncelikle Libya’da ideolojik bir vilayet kurgulanmak istenmektedir. Suriye savaşında kullanıldıktan sonra, milislerin buraya gönderilmiş olması da bunu kanıtlar niteliktedir. İkinci olarak: Akdeniz’deki servetlerden birden fazla pay edinilmesi hedefi söz konusudur. Üçüncü sebep ise, kendisini kabul etmeyen Avrupa Birliği’nden intikam alınması isteğidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Avrupa Birliği arasındaki tartışma zımnen şunu içermektedir: Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ın karasularında doğalgaz aramalarına engel olmayın, yoksa Avrupa’yı aralarında teröristlerin de olduğu göçmenlerle doldururum. Libya’yla yapılan anlaşmaların iptal edilmesinden söz etmeyin yoksa Libya’daki Suriyeli savaşçıların Avrupa’ya geçişini gerçekleştiririm. Nitekim Türkiye’nin Libya’ya götürdüğü bu Suriyeli militanların bir kısmı İtalya’ya geçmiştir.
Uluslararası toplum ve Akdeniz jeopolitiği
Akdeniz'deki gerginlikleri takip eden okuyucu şunu sormaktadır: Uluslararası toplumun Akdeniz havzasında yaşananlara dair vizyonu nedir?
Şüphesiz, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda bazı olumlu gelişmeler olmuştur, bu hususa daha sonra değineceğiz. Türkiye’nin Libya’ya müdahalesi şu an gündemdeki öncelikli meselelerdendir. Özellikle de Türkiye’nin bu ülkeye Suriyeli milisleri göndermesi ve askeri destek sağlaması tepki çekmektedir.  Bu husustaki tartışma iki yönlüdür: Türkiye’nin engellenememesi ki bu makul değildir. 16. Yüzyıldaki Lepanto (İnebahtı) Savaşı’nda Osmanlı donanması neredeyse tamamen imha olmuştu. Avrupa elbette gelişmiş silah teknolojisiyle Türkiye’ye bu savaşı hatırlatıp caydırıcı güç kullanabilir. Diğer ihtimal ise, şu ana kadar içeriği belli olmayan bir plan uyarınca Erdoğan’ın yönlendirilmiş olmasıdır. Belki de bazıları Erdoğan’ı özellikle Libya bataklığına çekmek istemektedir.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu
Bu değişken jeopolitik mücadelenin aydınlık tarafları da yok değildir. Bunlardan biri de Kahire’nin ev sahipliğinde gerçekleşen Doğu Akdeniz Gaz Forumu’dur.  Ortadoğu ve Kuzey Afrika Doğal Kaynak Yönetimi Enstitüsü Direktörü Lori Haitian forumun amacının, üye ülkelerin çıkarılacak doğalgaz için ihracat pazarı bulmak üzere yardımlaşması olduğunu söylüyor. Aynı zamanda doğalgaz sondaj çalışmaları için müşterek bir altyapı kurulmasının hedeflendiğini belirtiyor. Foruma katılan ülkeler, Mısır başta olmak üzere, Yunanistan, Güney Kıbrıs,  Filistin ve Ürdün’dür. Fransa da ilk toplantısını Ocak ayında Kahire’de gerçekleştiren foruma katılım için resmi olarak başvurmuş durumdadır. ABD Enerji Bakanı Yardımcısı da ülkesinin gözlemci olarak foruma iştirak etme arzusunu dile getirmiştir. Dolayısıyla Akdeniz havzası için vizyon sahibi bir jeopolitik ortaklığın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin oluşturmak istediği sisli ortamın aksine, taraflar kararlı bir şekilde çıkarlarını savunmaktadır. Sonuç olarak; Akdeniz havzası yeni bir evreye girmiş bulunmaktadır.
*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan tercüme edilmiştir



Trump’ın öneriyi reddetmesinin ardından İran Hürmüz’ü açmak için şartlarında ısrarcı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump’ın öneriyi reddetmesinin ardından İran Hürmüz’ü açmak için şartlarında ısrarcı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İran, bugün (Pazar) Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemileri “yasa dışı güzergâhları kullanmaları” halinde uyardı. Tahran, ABD ile yaşanan çatışmanın tek çözümünün diplomasi olduğunu vurguladı. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın boğazı yeniden açmayı ve çatışmayı sona erdirmeyi öngören önerisini reddetmesinden bir gün sonra geldi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, “Şartlarımız açık. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik atılacak herhangi bir adım bu şartların yerine getirilmesine bağlı” dedi. Arakçi, “Onları bu çıkmazdan çıkarabilecek tek yol müzakere yoludur” ifadelerini kullandı.

Trump ise İran’ın “ekonomisi can çekiştiği” için Hürmüz Boğazı’nı açmak istediğini belirterek ABD’nin boğaz üzerinde “tam kontrole” sahip olduğunu söyledi. Trump, “İran anlaşma istiyor, ben de anlaşma istiyorum ancak öneri kabul edilemez” dedi.

İran’ın boğazın yönetimi için oluşturduğu makam da gemileri bölgede “yasa dışı güzergâhları” kullanmaları halinde doğabilecek sonuçlar konusunda uyardı.

İran makamı, bu tür güzergâhların kullanılmasının “gemi, gemi sahibi, kaptan ve mürettebat açısından mali kayıplar ve can kaybı riskleri doğuracağını ve geminin gelecekte Hürmüz Boğazı’ndan geçişini ciddi şekilde kısıtlayacağını” bildirdi.


Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily