33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi sorunlar için inisiyatif alma peşinde

33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi sorunlar için inisiyatif alma peşinde
TT

33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi sorunlar için inisiyatif alma peşinde

33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi sorunlar için inisiyatif alma peşinde

Afrika liderleri tarafından her yıl Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da gerçekleştirilen olağan zirveye bu kez de neredeyse aynı yüzler katıldı. Bunun yanı sıra zirvede rutin ve tekrar eden konuların yanında sıcak gündem maddeleri de ele alındı ve istisnai anlar yaşandı. Uzun saatler süren kapalı kapalılar ardında yapılan tartışmalar nedeniyle zirvenin nihai bildirisinin ilanı geçen salı sabahına kadar ertelendi.
Afrikalılar, terörle mücadele, kıtalarına zarar veren krizleri çözme, serbest ticaret bölgesi kurma, birliği finanse etme gibi konularda süper güçlerin desteğine dayanmaktan vazgeçerek öncü bir rol oynamak istiyorlar.
Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa, deniz seviyesinden 2 bin 500 metreden daha yüksek bir rakımda yer alıyor. Bu özelliği ile Addis Ababa, en yüksek rakımda bulunan Afrika başkenti. Bundan dolayı başkentin birçok bölgesinde düşük oksijen seviyelerine tanık olunuyor.
Afrika Birliği (AfB) merkezine ulaşmak için tırmanılması gereken rampa da bunlar arasında yer alıyor. Çinliler tarafından tasarlanan ve inşa edilen bina, cam ve kristalden yapılan etkileyici bir mimariye sahip. Bina o kadar şeffaf görünüyor ki bazı kimseler bu binayı ‘en çok nüfuz edilebilen’ yer olarak nitelendiriyor. Fakat buna rağmen tartışmaların çoğu kapalı kapılar ardında gerçekleşiyor.
“Silahları susturmak: Afrika'nın gelişimi için koşullar yaratmak”
Zirve, ‘silahların susturulması’ başlığı altında düzenlendi: AfB 33. Liderler Zirvesi’nin bu yılki ana teması “Silahları susturmak: Afrika'nın gelişimi için koşullar yaratmak” olarak belirlendi.
Tartışmaların büyük bir kısmı, 2020 yılı içerisinde çatışma ve savaşları sona erdirmek adına daha önce çerçevesi çizilen bir Afrika stratejisi kapsamında belirlenen mekanizmalar etrafında döndü. Bununla birlikte zirvede Libya krizi ve Afrika kıyılarında terörizmle mücadele için geniş bir şekilde ele alındı. Ayrıca serbest ticaret bölgesi, Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame tarafından denetlenen ‘birliğin kurumsal reformu yol haritasının’ takibi ve Afrika Birliği'nin finansal bağımsızlığı meseleleri ele alındı.
Libya ve terörün tehlikeleri
Afrika liderleri, AfB 33. Liderler Zirvesi’ne katılmak için Etiyopya başkentine geldiği sırada, terör saldırıları kıtanın farklı noktalarında can almaya devam etti. Kıtadaki terör, eş-Şebab terör örgütünün aktif olduğu Afrika Boynuzundan, DEAŞ’a bağlı olan Büyük Sahra Çölü Örgütü ve El Kaide’ye bağlı Ensaru’l İslam ve’l Muslimin Örgütü’nün aktif olduğu Sahel bölgesine ve Boko Haram terör örgütünün faaliyetlerde bulunduğu Çad Gölü Havzası'na ve Kuzey Nijerya'ya kadar uzanıyor. Bununla birlikte Libya ve Orta Afrika'da şiddetli savaşlar devam ediyor.
Bütün bu durumların gölgesi altında Afrika liderleri, “Silahların Susturulması” adını verdikleri zirvenin çatısı altında bir araya geldiler. Arzu edilen hedef buydu, fakat liderler bunun için ‘kıtadaki çatışmalara aracılık etmede daha hayati ve etkili’ rol oynamanın gerekliliğine karar verdiler.
Bu yılki zirvede liderler, dokuz yıldan fazla bir süredir AfB'nin çekmecelerinde unutulmuş bir durumda bulunan ve aynı zamanda oldukça karmaşık olan Libya krizi ile ilgili de tartışmalara başladılar. Libya sorununda saf dışı bırakıldıkları değerlendirmesinde bulunan liderler, soruna müdahil olmaya karar verdiler.
Bu hususta AfB tarafından açıklanan tutum, daha önce Sahel ülkeleri grubu (Burkina Faso, Nijer, Çad, Mali ve Moritanya) tarafından tekrarlanan çağrılara yanıt olarak geldi. Sahel grubu, Libya’da halihazırda kötüleşen güvenlik durumunun, ülkenin ulusal güvenliğine ve vatandaşlarını koruyabilen bir ülke olarak ayakta kalmasına karşı gerçek bir tehdit olduğunu açıklamıştı. Ayrıca Sahra Çölü'ndeki terör ve kaçakçılık ağlarının yayılmasıyla birlikte Libya topraklarının bu ağlara sığınak olmasına dikkat çekti.
Ayrıca AfB’nin bu konudaki tutumu, özellikle Libya topraklarına silah, milis ve paralı asker göndermeye başlayan Türkiye başta olmak üzere ülkedeki ateşe benzin döken dış müdahalelerin önüne geçmeyi amaçlıyor. Uluslararası kuruluşların raporları, Libya’ya gönderilen milislerin bir kısmının el-Kaide ve DEAŞ gibi terör örgütlerine mensup olduklarını belirtiyor. Bu durum, kıtanın güvenliği ve devletlerin kırılgan olan yapıları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Afrika devletleri ise yabancı gündemlere hizmet edecek eğitim almış yeni bir yabancı savaşçı seline hazır değil. Bundan dolayı AfB Barış ve Güvenlik Komiseri İsmail eş-Şerkavi, Libya'daki durumun kendilerinin müdahalesine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Ayrıca Libya'da yaşananların bir Afrika sorunu olduğunu ifade ederek, bu meselede başkalarının sahip olamayacağı bir hassasiyetlerinin bulunduğunu vurguladı.
Bununla birlikte AfB, Libya krizinde daha büyük bir rol oynamaya çalışırken karşılaşabileceği zorlukların büyüklüğünün farkında. Son zamanlarda Libya'daki çatışmanın tarafları arasında bir çözüme varılması için sürmekte olan müzakerelerde daha büyük bir rol oynamak adına önemli çabalar gösterdi ve bir haftadan fazla bir süre önce Libya'da büyük bir uzlaşı konferansı düzenlenmesine karar verdi. Bu adım, Afrika Zirvesi'ne konuk olarak katılan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından açıkça desteklendi.
Sahel bölgesi
Sahel ülkelerinin liderleri, bölgelerindeki güvenlik krizinin ‘Libya’da 2011 yılında devletin çöküşünden ve uluslararası toplumun çağrılarını ihmal ettiğinden’ kaynaklandığını söylediler.
Bu bölgede el-Kaide ve DEAŞ için bir yuva haline gelen Mali, Nijer ve Burkina Faso bulunuyor. Ayrıca 5 Sahel ülkesi, beş binden fazla askerle Fransa'nın önderliğindeki uluslararası desteği de arkasına alarak bu terör örgütleriyle mücadele ediyor.
Ancak Afrika Birliği, AfB Komisyonu Başkanı Musa Faki Muhammed’in ifadesiyle, Sahel bölgesindeki terörizmle mücadelede Afrika'nın zayıf rolünden memnuniyetsizliğini dile getirdi. Çadlı diplomat Faki Muhammed, Afrikalı liderlere hitap ettiği sırada sert ve öfkeli ifadeler kullandı. Terörizmden mustarip olan Sahel devletleri ile Afrika arasındaki dayanışma eksikliğine dikkat çeken diplomat, bu ülkelerden bazısının çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirterek, kıtadaki çeşitli yerlerde terör yataklarının bulunmasının bu kanserin ortadan kaldırılmasının hala çok uzakta olduğunu açıkça gösterdiğini söyledi. Bunun mevcut ve büyüyen bir tehlike olduğuna dikkat çeken diplomat, bazı ülkelerin varlığının tehdit altında olduğunu ve bu kanserin kıtanın derinliklerinde bir dayanak bulmayı başardığını vurguladı.
Faki Muhammed sözlerine öfkeli bir ses tonuyla devam ederek şunları söyledi:
“Bu kanlı düşmanla yüzleşirken, Afrika dayanışmasının eksikliğinden mustaribiz. Bu oldukça şaşırtıcı bir durum. Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Ruanda ve etkilenen ülkeler dışında ‘önemli ekonomik, finansal, endüstriyel, lojistik ve askeri niteliklere sahip ülkeler de dahil olmak üzere’ kardeşlerimizle dayanışma için herhangi hamle de bulunan tek bir Afrika ülkesi bilmiyorum.”
Çadlı diplomatın sözleri, arasında geniş tartışmalara kapı açtı. Kapalı kapılar ardında saatlerce tartışma yapıldı. Hâkim fikir, Afrika güçlerinin Sahel bölgesinde terörist gruplara karşı savaşa gönderilmesiydi. Bu fikir Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi tarafından başlatılan bir inisiyatifle gündeme geldi. Nitekim Sisi ülkesinin Afrika zirvesine ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu ifade ettiği sırada, zirvede Sahel ülkelerindeki terörle mücadele için bir askeri gücün kurulması meselesinin ele alınacağını söyledi.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Sahel'de olduğu gibi barışın sağlanamadığı alanlarda, barışı geleneksel biçiminde muhafaza etmenin artık yeterli olmadığını belirterek, Mali’deki barışı koruma misyonuna işarette bulundu. Ayrıca Sahel devletlerinin ortak askeri gücünün kurulmasına ilişkin desteğini dile getirdi. Bu teklif daha önce Sahel devletleri tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunulmuş ve Fransa tarafından desteklenmiş, ABD ve İngiltere ise ret oyu vermişlerdi.
Afrika kuvvetlerini bölgelere gönderme ve ortak bir askeri güç oluşturma fikirleriyle ilgili tartışmalardan herhangi bir sonuç alınamadı. Katılımcılar, ilgili meseleyi önümüzdeki mayıs ayında Güney Afrika'da yapılacak olan bir sonraki zirveye ertelemeye karar verdiler.
Göç ve iltica
Afrika kıtasının geniş alanlarındaki kötüleşen güvenlik ve ekonomik koşullar ile birlikte göç ve mülteci oranında artış gözlendi.
AfB, 2019 faaliyetlerini “Mülteciler, Geri Dönenler ve Ülke İçinde Yerinden Olmuş Kişiler: Afrika'daki Zoraki Göçe Daimi Çözümler” sloganı altında yoğunlaştırdı ve Afrika’daki göç konusunda ön plana çıkan Fas Kralı 6. Muhammed'i seçti. Kralı 6. Muhammed, bu dosyaya ilişkin bir rapor hazırlattı ve Fas Başbakanı Saadettin el-Osmani bu raporu Afrika Zirvesi'nde sundu.
Fas’taki Afrika Göç Gözlemevi Merkezi’nin etkinleştirilmesi konusunun yer aldığı raporda, Afrika’daki göç sorununa çözüm sunmak ve Gözlemevi Merkezi’nin kıtadaki temel rolünün yanı sıra bu konuda doğru veri sağlamak için yapısal ihtiyaçlara verilen cevaplar bulunuyor. Afrika’nın yeni ‘çevresel göç’ olgusundan en çok etkilenen kıta olduğunun belirtildiği raporda, 2050’lere doğru 140 milyon potansiyel göçmenin, 86 milyonunun iklim değişikliğine bağlı sebeplerle göç edebileceği kaydedildi.
Raporda, göçmenlerin yüzde 14'ünden daha azının, yani 5 göçmenden birinin Afrikalı olduğu belirtiliyor ve Afrika göçünde nüfusun yüzde 3’ünden daha az bir kısmının yurt dışına gittiği, göçün büyük kısmının kıta içerisinde olduğu ifade ediliyor. Afrika göçü ile ilgili hazırlanan raporda, Afrika’nın artık bir göç kaynağı olmadığı aktarılırken, göç yollarına ilişkin çeşitli bilgilere de yer verildi.
Reform ve bağımsızlık
AfB, Ocak 2017'de “Afrika Gündemi 2063” doğrultusunda birliğin organlarının reformu için hazırlanan aşamalı bir planı duyurdu. AfB'nin reformunu ve yeniden yapılandırılması sürecini yönetme görevi, Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame’ye verildi.
Ancak bu bağlamdaki en önemli husus, AfB'nin maddi bağımsızlığına kavuşmasıdır. Reform sürecinin başladığı 2017 yılında Afrika Birliği'nin bütçesi 439 milyon dolardı ve bu bütçenin yüzde 74'ü dış bağışçılardan (Avrupa Birliği, ABD ve Çin) karşılanıyordu. Üyelerin katkısı ise sadece yüzde 26'ydı. Kagame maddi bağımsızlığa giden ilk adımın ‘şeffaflık’ ve ‘iyi yönetim’den geçtiğini söyledi. Nitekim AfB'deki yolsuzluk ve kötü yönetime ilişkin bir dizi rapor bulunuyor.
Afrika ülkeleri kendilerini finanse edebilecekleri öz kaynaklar arıyorlar. AfB'nin reform süreci, daha sıkı idari ve mali yönetim planını içeriyor.
Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame, Afrikalı liderlere hitap ederek yaptığı konuşmada AfB Komisyonu'nun güçlü ve etkili bir yapıya dönüştürülmesi planında kayda değer bir ilerleme kaydedildiği değerlendirmesinde bulundu. Tüm üye devletlerin bu bütçenin yükünü paylaşmasından dolayı şeffaflık koşullarının yerine getirildiğini ifade eden Kagame, geçen yıl içerisinde özellikle yeniden yapılanma konusunda önemli adımlar atıldığını belirtti.
Serbest ticaret
Terörizm tehdidi 33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi’ne gölge düşürdü. Bununla birlikte kendi kendini finanse etmeye yönelik endişeler dile getirildi. Fakat Afrikalı liderlerin memnuniyetle karşıladığı bazı olumlu noktalar da vardı. Bu noktaların en göze çarpanları arasında ticaret bölgesi projesini başlatmak için atılan adımlar yer alıyor. Bu proje, liderlerden biri tarafından ‘gerçeğe dönüşmeye başlayan proje kurucularının rüyası’ olarak nitelendirildi ve kıtanın ‘ekonomik entegrasyona’ yönelmeye başladığını söyledi. Serbest Ticaret Bölgesi kurma sözleşmesi, 28 ülke tarafından onaylandı.
Zirve sırasında Serbest Ticaret Bölgesi hususunda kaydedilen ilerlemeler hakkında ayrıntılı bir rapor sunuldu ve Afrikalı liderler bu adımlardan duydukları memnuniyetlerini dile getirdiler. Fakat birtakım zorluklar ve engeller dolayısıyla mutluluğun oldukça kırılgan olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Afrika Komisyonu Başkanı Faki Muhammed, bu projenin başarısının bazı temel şeylerin gelişimiyle bağlantılı olduğunu ve bunlar arasında en önemli olanın ise altyapı meselesi olduğunu belirtti. Ayrıca anlaşmanın imzalanmasından bu yana sarf edilen büyük çabalara rağmen yapılması gereken çok şey olduğunu ifade eden Faki Muhammed, Afrika altyapısındaki büyük açığa dikkat çekti.
Öte yandan Serbest Ticaret Bölgesi’nin etkinleşmesi için gerekli olan ‘dolaşım hürriyeti protokolü’ hala 54 ülkeden 33’ünün imzasını taşıyor. Bu, yasal açıdan temel eksikliklerin bulunduğu anlamına geliyor. Zirveyi takip eden Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Güney Afrika, Afrika Serbest Ticaret Bölgesi Genel Sekreterliğini üstlenecek. Genel Sekreterliğin ilk görevi ise projeyi başlatmak ve engellerin üstesinden gelmek olacak. Bu, kıtadaki en güçlü ekonomiye ve nüfus yoğunluğuna sahip Nijerya başta olmak üzere hevesli olmayan ülkelerin varlığından dolayı oldukça zor bir görev.
Verilen söze bağlılık
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Afrika Zirvesi sırasında dönem başkanlığını, Güney Afrikalı mevkidaşına devretti. Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, yaptığı konuşmada başkanlıkta olacağı dönem içerisindeki çalışmalarıyla çatışmaların çözümüne odaklanacaklarını söyledi.
Ancak çatışmalara son vermek ve anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak pek kolay bir iş değil. Afrikalı liderler, 2013'te kıtadaki tüm savaşları ve çatışmaları sona erdirme sözü vermelerinin ardından dış müdalelerin artması ve terörist grupların devreye girmesiyle birlikte durumun daha da kötüleştiğini iyi hatırlıyorlar. Liderler 7 yıl önce verdikleri taahhüdü yerine getiremediklerini itiraf ettiler, ancak bu onların silahları susturmak için yeni bir taahhütte bulunmalarının önüne geçmedi.
Afrika Komisyonu Başkanı bu bağlamda yaptığı konuşmada, “Terörizm ve etnik gerginlik gibi büyük sorunlarla karşı karşıya bulunan bir kıtada bu vaadi yerine getirmeyi nasıl başarabiliriz?” diye sordu ve meselelerin her biriyle ciddi bir şekilde ilgilenildiğinde ve bunların derin köklerinin araştırıldığında bu sorunların üstesinden gelmenin ve dolayısıyla silahları susturmanın zorluğunun anlaşılacağını söyledi.
Bununla birlikte Afrika halkının çoğunluğunun, 33. Afrika Birliği Liderler Zirvesi’ni ilgisiz bir şekilde takip ettiğini kabul etmek gerekir. Çünkü onlar için bütün bunlar sadece bir slogandan ibaret kalacak.



Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
TT

Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)

Son yirmi yılda Çin, İran ile askeri ilişkilerinde doğrudan silah satışları yerine çoğu zaman dolaylı destek sağlamayı tercih ederek hassas bir denge politikası izledi.

Bu yaklaşım, son haftalarda Çin’in İran’a omuzdan atılan füzeler gönderip göndermediğine dair ABD istihbaratının değerlendirmeleriyle yeniden gündeme geldi. Donald Trump, söz konusu iddiaların doğrulanması halinde Çin mallarına yüzde 50 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkladı. Pekin yönetimi ise bu iddiaları ‘asılsız’ olarak nitelendirerek reddetti ve böyle bir adım atılması durumunda ‘kararlılıkla karşılık vereceğini’ duyurdu.

ABD’li yetkililer, istihbarat verilerinin kesin olmadığını belirtirken, iddiaların doğrulanması durumunda bunun Çin’in Ortadoğu’daki önemli stratejik ortaklarından biri olan İran’a verdiği desteğin niteliğinde kayda değer bir taktik değişim anlamına gelebileceği ifade ediliyor.

Çin’in İran’a silah satışları 1980’li yıllarda önemli bir artış göstermiş, ancak Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımları ve ABD’nin uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle son on yılda neredeyse tamamen durma noktasına gelmişti. Son yıllarda ise bu destek, sivil kullanımın yanı sıra füze ve insansız hava aracı (İHA) teknolojilerinde de değerlendirilebilecek bileşenlerin tedariki şeklinde devam etti.

Çin’in İran krizinde önemli çıkarları bulunurken, ülkenin ham petrol ithalatının yaklaşık üçte biri Körfez bölgesinden sağlanıyor.

Aşağıda, Çin’in İran’a yönelik askeri desteğinin yıllar içindeki gelişimi özetleniyor:

1980’ler: Hızlı büyüme yılları

1980 yılında patlak veren İran-Irak Savaşı, Çin’de aynı dönemde yürütülen kapsamlı ekonomik reformlarla örtüştü. Dönemin lideri Deng Şiaoping, devlet şirketlerine hükümet desteği yerine ticari kârlılığa dayalı bir model benimsemeleri talimatını verdi.

Bu süreçte Çin’e ait savunma sanayi şirketleri için ihracat fırsatları doğdu. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre, 1982’den itibaren İran’a yönelik füze, savaş uçağı, tank, zırhlı araç ve hafif silah sevkiyatları hızla arttı ve 1987’de zirveye ulaştı.

fdvfvde
Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na mensup askerler, Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda düzenlenen askerî geçit töreninde (Reuters)

Aynı dönemde Çin’in Irak’a da silah satması, savaşan iki tarafın benzer Çin yapımı silahlarla karşı karşıya gelmesine yol açtı.

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan yönetimi, özellikle İran’ın 1987’de Kuveyt açıklarında ABD bağlantılı petrol tankerlerine yönelik saldırılarda kullandığı Silkworm gemisavar füzeleri nedeniyle bu satışlara karşı çıktı.

Washington yönetimi buna karşılık Çin’e yönelik bazı yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatını kısıtladı. Pekin ise İran’a doğrudan silah sattığı iddialarını reddederken, askeri ürünlerinin aracı ülkeler üzerinden Tahran’a ulaşmasını engellemek için önlem alacağını açıkladı.

1990’lar: Teknoloji transferi

Savaşın ardından İran, askeri sanayi altyapısını geliştirmek için Çin’in desteğine yöneldi. Bu iş birliğinin öne çıkan örneklerinden biri, Çin yapımı C-802 füzelerinin tersine mühendislik yöntemiyle geliştirilen Nur gemisavar füzesi oldu.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi bünyesindeki China Power projesinde araştırmacı olan Brian Hart, Çin’in onlarca yıl boyunca İran’ın askeri kapasitesinin modernizasyonunda, özellikle füze teknolojilerinin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını belirtti.

Ayrıca İran’ın, füze üretim tesislerinin kurulması ve Tahran’ın doğusunda bir füze test sahasının inşası konusunda da Çin’den destek aldığı ifade ediliyor. Bu değerlendirme, Middle East Review of International Affairs (MERIA) dergisinde yazan Çin uzmanı Bates Gill tarafından dile getirildi.

ABD’nin özellikle füze satışlarını sınırlamaya yönelik baskıları arttıkça, Çin’in İran’a yönelik desteğinin niteliği değişti. Bu kapsamda Pekin, doğrudan silah satışları yerine hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılabilecek makine ve bileşenlerin ihracatını artırmaya yöneldi.

Milenyumdan günümüze: Çift kullanımlı teknolojiler

2006 yılında BM, İran’ın nükleer ve füze programlarına yönelik yaptırımlar uyguladı. Çin ise bu karara destek vererek Tahran ile yeni resmi silah anlaşmaları yapmaktan büyük ölçüde uzak durdu.

Söz konusu değişimin yalnızca uluslararası hukukla değil, aynı zamanda bölgesel stratejiyle de bağlantılı olduğu belirtiliyor. 2010’ların ortalarından itibaren Çin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar dahil olmak üzere Körfez ülkeleriyle stratejik ilişkilerini önemli ölçüde güçlendirdi.

vsdvfvf
3 Eylül 2025’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıldönümü münasebetiyle Pekin’de düzenlenen askeri geçit töreninden (Reuters)

Buna rağmen Çin, İran’a çift kullanımlı teknoloji ve malzeme tedarik etmeyi sürdürdü. Bu destek, İran’ın füze ve İHA envanterini geliştirmesine yardımcı olan kimyasal maddelerden, balistik füze yakıtı üretiminde kullanılan bileşenlere; radyo frekansı bağlantı elemanları ve türbin kanatları gibi İHA parçalarına kadar uzanıyor.

Brian Hart, bu desteğin İran’ın bölgedeki ABD ve İsrail güçlerine yönelik saldırılarında ve diğer bölgesel operasyonlarında füze ve İHA’lara yoğun şekilde dayanması nedeniyle ‘kritik’ bir rol oynadığını belirtiyor.

ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın füze ve İHA programlarına parça ve bileşen sağlamak amacıyla kurulduğu belirtilen Çin ve Hong Kong merkezli bazı şirketlere yaptırım uyguladı.

Ayrıca İran’ın, ABD’nin GPS sistemine alternatif olan Çin’in uydu navigasyon sistemi BeiDou Navigasyon Uydu Sistemi’ni askeri amaçlarla kullanıp kullanmadığına dair şüpheler de artıyor. Geçtiğimiz ay ABD Kongresi’ne bağlı bir kurum, bu sistemin Ortadoğu genelinde İran’a ait İHA ve füze saldırılarının yönlendirilmesinde kullanılmış olabileceğini bildirdi.


ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.