Türkiye’nin Libya’daki genişlemesi, Avrupa’nın endişelerini artırıyor

Başkent Trablus yakınlarındaki Ayn Zara bölgesinde bulunan LUO unsurları (Reuters)
Başkent Trablus yakınlarındaki Ayn Zara bölgesinde bulunan LUO unsurları (Reuters)
TT

Türkiye’nin Libya’daki genişlemesi, Avrupa’nın endişelerini artırıyor

Başkent Trablus yakınlarındaki Ayn Zara bölgesinde bulunan LUO unsurları (Reuters)
Başkent Trablus yakınlarındaki Ayn Zara bölgesinde bulunan LUO unsurları (Reuters)

Zayed Hediyye
Türkiye’nin Libya krizine ve askeri çatışmalara artan müdahalesiyle birlikte uluslararası ve bölgesel kaygılar da son günlerde artış gösterdi. Bu noktada en büyük endişeyi ise Avrupa taşıyor.
Son haftalardaki gelişmeler, sahadaki önemli değişiklikler ve Türkiye’nin Libya’nın askeri ve stratejik sahalarının kontrolünü elinde tutması, bölgedeki yerel ve uluslararası açıdan aktif oyuncuların çıkarlarını etkileyerek uluslararası boyutlara ulaştı. Endişe seviyesi sürekli artarken, Ankara’nın silah ve asker desteği sağladığı Trablus’taki müttefiki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nden (UMH) elini çekmesi çağrıları arttı. Koşullar, Libya’yı gerginliğin yuvası olmaya aday hale getirdi ve göçmenlerin Avrupa’ya açıldığı bir başlangıç ​​noktası yaptı. Aynı şekilde ülke, orta ve uzun vadede dünyanın dört bir yanından savaşçıları da kendisine çekti.
Resmi ve basın raporlarına göre Libya krizinin ülkelere yönelik jeopolitik ve güvenlik etkileri endişeleri çerçevesinde bu gibi faktörlerin, Avrupa’yı diğer ülkelerden daha fazla kaygılandırması doğal. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa’ya yönelik tehdidin UMH’nin devrilmesi halinde artacağına işaret etti. Zira kendisi, Libya’dan yasadışı bir göç dalgasının patlak vermesine karşı uyarılarda bulundu. Bu çerçevede ABD merkezli ‘Politico’ gazetesinde yayınlanan bir makalede, UMH’nin devrilmesinin, Avrupa’yı yeni bir dizi güvenlik tehdidiyle karşı karşıya bırakacağı belirtilirken, Avrupa Birliği’ne (AB) de bu adımları takip etme ve Trablus hükümetini destekleme çağrısı yapıldı.

Avrupa güvenliğine tehdit
Almanya’da yayın yapan ‘Der Spiegel’ dergisi, 24 Mayıs Cumartesi günü ‘Türkiye’nin Libya müdahalesinin, Avrupa kıtasının güvenliğine doğrudan bir tehdit oluşturduğunu’ yazdı. Dergide, “Türk müdahalesi, sadece Libya egemenliğini ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’yı da ciddi şekilde tehdit ediyor” denildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya’daki koşullar üzerindeki kontrolünün, ciddi yansımaları olacağı belirtilen dergide, “Libya, Afrikalı mültecilerin Avrupa’ya kaçış noktasına dönüştü. Erdoğan’ın bu kâğıdı, mülteci meselesi hususunda Avrupa’ya şantaj yapmak amacıyla kullanma olasılığı var. Erdoğan aylar önce mültecilerin Türkiye toprakları üzerinden Avrupa’ya geçmeleri için kapılarını açtı. Bu durum, Libya’da da benzer bir senaryoyu mümkün kılıyor ve Avrupa güvenliği için büyük bir tehdit oluşturuyor” ifadelerine yer verildi.

Olası çatışma
Bingazi Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü Cemal eş-Şatşat, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Bu analizler, Libya’nın Avrupa-Türkiye arasında bir çatışma alanına dönüşeceği konusunda endişeleri artırıyor. Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin Libya’daki siyasi ve askeri genişlemesi sonrasında artık büyük bir tehdit altında” dedi. Şatşat, “Türkiye ve UMH’nin ‘Libya’da petrol ve gaz sektörüne yapılan büyük yatırımlar şeklinde’, Ankara’ya özel imtiyazlar verileceği yönündeki açıklamalarının çoğalması, Avrupa’nın endişesini artırmaya büyük katkıda bulundu” ifadelerini kullandı.
Cemal eş-Şatşat, “Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesi, Türkiye- Avrupa egemenlik çatışması, göç meselesi, Libya’daki çatışmalar, Türk uçakları, Avrupa ülkelerine hareketleri ve güvenlik tehditleri bu yaşlı kıtanın gerçek endişelerini oluşturuyor” açıklamasında bulundu. Bu Avrupa endişelerinin, ‘Libya’daki politikalarından geri adım atmaması halinde’ Türkiye ile doğrudan çatışmalara dönüşeceğini belirten Şatşat, “Erdoğan’ın Libya’daki politikalarının neden olduğu tehdidi ortadan kaldırmak için yakın ve geniş bir Avrupa hareketi, Trablus’a silah ve savaşçı tedarikinin önlenmesine ilişkin uluslararası kararların uygulanıp uygulanmadığını takip eden Irini deniz operasyonunun daha fazla aktifleştirilmesine yol açabilir” dedi.

AB uyardı
Geçen hafta dışişleri bakanlığı düzeyinde düzenlenen bir toplantının ardından AB, yaptığı ortak bir açıklamada, Türkiye’nin Libya’ya yönelik askeri müdahalesinin tehlikeleri konusunda uyardı. Ankara’nın ülkenin batısındaki savaşa askeri katkısını artırdığını ilan etmesi üzerine AB, müdahalenin tüm kıtanın çıkarlarını ve güvenliğini tehdit ettiğini vurguladı.
Ankara, AB’nin tehditlerini kabul etmezken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da ‘kimsenin, ülkesinin Libya’ya dair politikalarını eleştirme hakkına sahip olmadığını’ vurguladı. Erdoğan ayrıca, “Türkiye, Türkiye’ye düşman dış güçlerin desteklediği Libya Ulusal Ordusu (LUO) tarafından tehdit edilen çıkarlarını savunuyor” dedi.
Cumhurbaşkanı, resmi bir kanala yaptığı açıklamada, ülkesinin Libya’daki politikasının açık olduğunu ve kimsenin bunu eleştiremeyeceğini vurgulayarak, Türkiye’nin Libya ve bölgedeki politikalarını sürdüreceğine dikkati çekti. Erdoğan ayrıca, tüm bu güçleri yeneceklerini ve zaferlerinin, Türkiye’ye karşı komplo uygulayanların hezimeti olacağını ifade etti.

Washington’dan baskı
Libya’daki Türk varlığının genişlemesine yönelik endişe, Avrupa kıtasını aşarak ABD’nin sınırlarına kadar ulaştı. Bu endişe, Washington’daki üst düzey yetkililerinin Libya’nın batısındaki son gelişmeleri ele almak için Türk mevkidaşlarıyla yaptıkları telefon görüşmeleri hususunda nerdeyse günlük şekilde yapılan ABD açıklamalarına da yansıdı.
ABD kaynakları, geçtiğimiz Cumartesi günü bu meseleyi ele alma çağrısı yaparken ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ​​Robert O’Brien ve Türkiye Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın da bir dizi farklı meseleye yoğunlaştı. Bu çerçevede Beyaz Saray, yayınladığı bir bildiride, ABD Başkanı Donald Trump’ın bir telefon görüşmesi sırasında Erdoğan’a ‘Libya’ya yönelik dış müdahalelerin kötüleşmesi’ dolayısıyla endişelerini ve savaşa hızlı şekilde son verilmesi talebini dile getirdiği belirtildi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, ABD idaresi sözcüsü ise yaptığı açıklamada, Trump ve Erdoğan’ın ‘koronavirüs salgını ortasında dünya ekonomilerini yeniden canlandırma meselesinin yanı sıra Libya ve Suriye’deki gelişmeleri’ ele aldığını belirtti.
Görüşmeden bir gün önce de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, UMH Başkanı Fayiz es-Serrac ile temasa geçerek, kendisine “ülkesinin Libya’ya silah ve mühimmat akışından memnun olmadığı’ bilgisini verdi. ABD Dışişleri Bakanlığı, yayınladığı bir bildiride “Pompeo, Serrac’a saldırgan eylemlerin derhal sonlandırılması ve siyasi diyaloğa dönülmesi gerektiğini belirtti” ifadelerine yer verdi.

Türkiye geri çekiliyor mu?
ABD’nin Libya’daki gelişmelere yönelik ilgisi ve Washington’un Trablus ile Ankara’daki yetkililerle son temaslarında yaptığı uyarılar, gelecek haftalarda Türkiye’nin Libya’ya silah ve asker akışıyla ilgili müdahale düzeyini azaltmasına yol açabilir. Bu çerçevede Libyalı gazeteci Hişam bin Sariti, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “ABD yönetimi tarafından çizilen kırmızı çizgiler diğerlerine benzemiyor. UMH Başkanı Fayiz es-Serrac ve Erdoğan açısından da bu kırmızı çizgiler göz ardı edilemez. Trump ve Dışişleri Bakanı’nın onlara gönderdiği gizli mesajlar, önümüzdeki dönemde pek çok durumu siyasi ve askeri olarak değiştirecek” dedi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.