Afrika Birliği, Afrikalıların hayallerini gerçekleştirdi mi?

Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
TT

Afrika Birliği, Afrikalıların hayallerini gerçekleştirdi mi?

Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)
Addis Ababa'da düzenlenen Afrika Devlet Başkanları Konferansı; 25 Mayıs 1963, (AFP)

Amani el-Tavil
Afrikalılar kölelik, istismar ve sömürgecilik nedeniyle bir asırdan fazla bir süredir birçok platformda iş birliği yapmaya, dayanışmaya ve yükselmeye çalıştılar. Bu kapsamda 25 Mayıs gününü beyaz adamın neden olduğu uzun süreli acı ve ıstıraplarını hatırladıkları ve Afrika Birliği’nin kuruluşunu andıkları Afrika Günü olarak belirlediler. Afrika Birliği’nin 1963 yılındaki kuruluşu, klasik sömürgeciliğe karşı savaşlarının zaferinin sembolüydü. Afrika’da güç ve nüfuz arayışında olan ülkelerin, genç ve bakir Kıta’nın doğal ve beşeri kaynaklarının peşinde olan şirketlerin sömürgeciliğine karşı savaşları ise devam ediyor.
Köleliğe karşı savaşlarına gelince… Bunlar, 20’inci yüzyılın başından itibaren kendisine “Afrikalı” kavramlarının inşasının eşlik ettiği entelektüel bir doğaya sahip savaşlardır. Bu savaşlar aynı zamanda ortak bir kimlik ve ortak çıkarlar düşüncesini de tesis etmeye çalışmıştır. İstismar karşıtı savaş ise devam etmektedir. Zaferi, Kıta’nın doğal zenginliklerinden haksız gelirler elde eden çok uluslu şirketlerin adil olmayan şartlarından kurtulma yeteneğine bağlıdır.
2.jpg
 Afrika Birliği Örgütü’nün Addis Ababa’daki ilk toplantısı; 25 Mayıs 1963. (AFP)
Bu bağlamda, Afrika Birliği Örgütü kurulduğunda Batı sömürgeciliğinden kurtulmuş 22 üyesi kendilerine iddialı hedefler belirlediler. Örgüt, daha sonra peyderpey katılan 21 üyesi ile kuruluşundan 2002 yılına kadarki süreç içerisinde toplam üye sayısını 53’e yükseltti. 9 Temmuz 2011 yılında da Güney Sudan Cumhuriyeti, Afrika Birliği’nin 54’üncü üyesi oldu.
Soğuk Savaş’ın ardından küresel ve bölgesel konjonktürün değişmesiyle, yeni dönemin zorluklarına karşı gelişim ihtiyacı doğdu. Geçen yüzyılın 1990’lı yıllarının sonu boyunca Afrikalı liderler, Cezayir’de düzenlenen 35’inci zirvede olduğu gibi örgütün yapılarını değişen dünyanın zorluklarını yansıtacak şekilde yeniden düzenlemenin gerekliliğini tartıştılar. Bunun sonucunda iki yönelim öne çıktı. Bunlardan ilki kademeli ekonomik entegrasyon fikirlerini benimserken ikincisi, ki fikir babası eski Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi’ydi, ABD gibi bir Afrika Birleşik Devletleri kurma çağrısında bulundu. Kaddafi ayrıca her ülkenin ulusal ordularının yerine tek bir Afrika ordusu oluşturulmasını da önerdi.
Tabii ki bu romantik düşünce Mısır, Nijerya ve Güney Afrika gibi büyük bölgesel ülkelerin kendisine karşı çıkan pozisyonlarıyla çarpıştı. Ancak bu ülkeler, Afrika Birliği’nin örgütsel olarak geliştirilmesi çabalarına olumlu karşılık verdiler. Nitekim devlet ve hükümet başkanları, 1999 yılında yeni bir Afrika Birliği kurulması çağrısında bulunan Sirte Deklarasyonu’nu yayınladılar. Söz konusu deklarasyon yeni yapıyı, Kıta’daki entegrasyon sürecini hızlandırabilecek bir organ yaratarak, Afrika ülkelerini küresel ekonomide destekleyip güçlendirerek, çok yönlü sosyal, ekonomik ve politik sorunlarla mücadele ederek Afrika Birliği’nin örgütsel seyri üzerine inşa etmeyi amaçlıyordu. Bu kapsamda, yeni birliğin kuruluşunun resmi olarak deklare edildiği Sirte Zirvesi’nden (1999) sonra hazırlıkların tamamlanması için dört toplantı düzenlendi. Bunlar Sirte Deklarasyonu, yeni Afrika Birliği’nin kurulması çağrısının yapıldığı Sirte Zirvesi, birliğin anayasasının kabul edildiği Lomé Zirvesi (2000) ve hayata geçirilmesi için yol haritasının çizildiği Lusaka Zirvesi (2001) ve resmi olarak kendisini başlatan Durban Zirvesi’ydi (2002).
Bu kıtasal birlik yaklaşık 20 yıldır Afrika halklarının yaşamlarını iyileştirme, Afrika ülkelerinin iyi yönetişim şartlarını karşılamaları, devlet sistemlerini geliştirerek modern ve istikrarlı ülkeler kulübüne girmeleri yolunda adımlar atmaya çalıştı.
4.jpg
1999 Sirte Zirvesi’ne katılan Afrika ülkeleri devlet başkanları. (AFP)
Afrika Birliği ve kalkınma şartları

Kıtasal bir örgüt olarak Afrika Birliği şu anda hedeflerine ulaşma konusunda doğal olarak iki büyük sorun paketi ile karşı karşıya bulunuyor. Birinci paket, küresel sistem ve kendisini yönlendiren, Afrika’yı istedikleri gibi at koşturabilecekleri boş bir alan olarak gören büyük devletlerin etkileşimleri ile bağlantılıdır. Bugün de Kıta üzerinde Afrika'nın çıkarlarını ve Afrika Birliği’nin hedeflerini tehdit eden bu uluslararası çekişmeye tanıklık ediyoruz.
İkinci paket, kısmen Kıta’daki bölünmüşlük ve parçalanmışlık faktörlerinin mühendisi sayılan sömürgeci güçlerin kaleminin sınırlarını çizdiği koşullar altında bağımsızlığını elde eden Afrika ülkelerinin çoğunda görülen noksanlıklar ile bağlantılıdır. Bunlar, Kıta’nın yükselişini engellemeye devam eden iç savaşların ve silahlı çatışmaların ardındaki faktörlerdir.
Son yarım yüzyıl boyunca bu iki paket arasındaki karmaşık ve entegre etkileşimlerin, Afrika Birliği’nin takdir edilesi çabaları ile Afrikalıların kurtulmaya çalıştıkları rahatsız edici olgular ürettikleri söylenebilir. Anılan olguların belki de en önemlisi, üye ülkelerin Afrika Birliği’ni finanse edememeleri ve bunun için uluslararası topluma başvurmalarıdır. Uluslararası toplumun birliğe sağladığı finansmanın boyutuna bir bakış – aşağıdaki açıklayıcı grafiğin gösterdiği gibi-  uluslararası aktörün, Afrika Birliği’nin kararlarının bağımsızlığını ne ölçüde etkileyebileceğini ve gerçekten Afrika’nın menfaatine olan politikalara ne kadar hizmet edeceğini ortaya koymaktadır. Örneğin; 2014 ve 2015 yıllarındaki uluslararası finansman, Afrika ülkelerinin Afrika Birliği’ni finanse etme ve ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin iki veya üç katı idi.
11.png
 Uluslararası toplumun Afrika Birliği Örgütü’ne sağladığı finansmanın boyutunu gösteren grafik.
Birlik, 2016 yılında düzenlenen Kigali Zirvesi’nden bu yana bu temel sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Bu amaçla üye ülkelerin ithalata yüzde 1,6 vergi uygulaması kararı alındı. Böylece Kıta için belirlenmiş entegrasyon ve kalkınma programlarının uygulanması konusunda ortakların finansal kaynaklarına bağımlılıktan kurtulmaya ve ulusal bütçeler üzerindeki baskıyı azaltarak ülkelerin kararlaştırılmış katkı paylarını ödemelerini sağlamaya çalışıldı. Etiyopya, Kenya, Çad, Ruanda ve Kongo Cumhuriyeti gibi daha önce mali yükümlülüklerinin yerine getiremeyen birçok ülke bu vergiyi hayata geçirdi.
Üye ülkelerini katkı paylarını ödemeye teşvik etme adımı, Afrika kararının bağımsızlığını ve politik yönelimlerini güvence altına almak konusunda yetersiz kalmış görünüyor. BM ile Afrika Birliği arasında yakın bir zamanda Kıta’daki barış operasyonlarının maliyetinin yüzde 75’ini finanse etmek konusunda imzalanan anlaşma, Kıta’nın sorunları ve çözüm yöntemleri üzerindeki uluslararası hegemonyaya açıkça işaret ediyor. Bu aşılması gereken bir aşamadır. Özellikle de merkezi Addis Ababa’da olduğu için Etiyopya’nın nüfuzu nedeniyle Afrika Birliği’nin Nahda Barajı, Somali ve Darfur gibi büyük Afrika meselelerini çözmekte ve kendi iradesini dayatmakta başarısız olmasından sonra…
Tünelin ucundaki ışık
Afrika Birliği’nin mali açığının ortaya çıkardığı zorluklara karşın, örneğin terör veya iç silahlı çatışmalardan muzdarip ülkeleri destekleme kapasitesi gibi, ekonomik entegrasyonun önemini kavrama yolunda önemli adımlar attığı inkar edilemez. Bu kapsamda, Doğu Afrika’daki Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA), Kıta’nın güneyindeki Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, batısındaki Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWASA) gibi karşılıklı ticareti kolaylaştıran bölgesel oluşumlar kuruldu. Belki de bu ticaret platformları, ekonomilerin 2013-2063 Afrika Kalkınma Planı’nı finanse etme kapasitesini desteklemeye yönelik önemli bir adım olarak 2019'un ortasında Afrika Serbest Bölgesi'nin temellerinin atılmasını kolaylaştırmıştır. Zira bu planın, altyapı, tarım ve sanayi sektörlerinin geliştirilmesi gibi dev projelerinin hayata geçirilmesi için yüz milyarlarca dolar gerekiyor.
Afrika Birliği ayrıca Kıta’da iktidarı devretme araçları konusunda da gelişme kaydetti. Yeni bin yılın başlangıcına kadar Kıta’daki siyasi geçiş süreçlerine damga vuran askeri darbelerden kurtuldu. Afrika Kıtası’nda ülkelerin bağımsızlığından bu yana 176 askeri darbe yaşandı. Bu sorun, 2002 yılında imzalanan ve ulusal orduların darbe ile iktidara el koymayı amaçlayan askeri girişimlerini kuşatmak ve baskı yapmak için Afrika Birliği’ne gerekli mekanizmaları sağlayan Lome Anlaşması’nın temelini atmıştır. 
3.jpg
Afrika Birliği'nin Kuruluşu (AFP)
Bu anlaşma aynı zamanda şu ana kadar başarılı görevler yerine getiren iki mekanizmanın da temelini atmıştır. Bunlar; 2007’de kurulan ve iç siyasi çatışma durumunda müdahalede bulunma yetkisi bulunan Akiller Komitesi ile iyi yönetişimin şartlarını yerine getirme konusunda Afrika devletlerinin performansını takip etmek ve gözden geçirmekle görevli Gözlemciler Mekanizması’dır.
Akiller Komitesi’nin 2013 yılının mayıs ayında Afrika’yı kapsayan Bilge Ağını (PanWise) kurarak kıtasal ve yerel düzeyde barış ve güvenliğin Afrika’ya yerleşmesini sağlamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Komite ve genel sekreterliği, Afrika Birliği’nin temel bir organı haline gelen PanWise, arabulucu taraf ve kurumlar için bir kıtasal ağdan ibarettir. Üçüncü Akiller Komitesi (2014’ten 2017’ye görev yaptı) siyasi çatışma süreçlerinde arabuluculuk yapmak ve görevini kolaylaştırmak amacıyla bu konunun BM Güvenlik Konseyi’nin yanı sıra Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi’nin (AU PSC) gündeminin ilk sırasında yer alması için somut çabalar gösterdi. Aynı şekilde kadınların, Afrika Barış ve Güvenlik Mimarisi (APSA) yapısına katılımını genelleştirmeye ve sürekli hale getirmeye Afrika Birliği Konseyi’ni ikna ederek kadın, barış ve güvenliğin teşvik edilmesi konusunda önemli ilerlemeler kaydetti. Bu amaçla, Afrikalı kadınlar için Bölgesel Çatışmaları Önleme ve Barışçıl Arabuluculuk (FemWise) adında bir ağ inşa etti.
Bu bağlamda Afrika Birliği daha aktif olmak adına şu anda kurumsal reform çabaları ile etkileşimini sürdürüyor. Bunlar, yapısındaki ikiliği ortadan kaldırmak, üst düzey liderliklerin seçimlerini pekiştirmek, genel verimliliği artırmak için idari ve mali değişiklikleri hızlandırmak amacıyla 2019 yılı dönem başkanı olan Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame tarafından başlatılan çabalardır. 



Binlerce Japon, Çin yolcusu pandalara veda etti

Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
TT

Binlerce Japon, Çin yolcusu pandalara veda etti

Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)
Lei Lei'nin yemek yemesine Tokyo'da son kez tanıklık edildi (AFP)

Tokyo'daki Ueno hayvanat bahçesi, pazar günü binlerce ziyaretçiyi ağırladı. 

Japonlar, salı günü Çin'e gönderilmesi planlanan Xiao Xiao ve Lei Lei'ye veda etti. 

Bu ikizleri son bir kez görmek için 3,5 saat kuyruk bekleyenler bile oldu. 

Tokyo Büyükşehir Yönetimi, pandaları yalnızca bir dakikalığına görmesine izin verilen son 4 bin 400 kişiden biri olmak için 108 bin kişinin başvuru yaptığını açıkladı. 

BBC'ye konuşan bir kadın, "Oğlumu bebekliğinden beri buraya getiriyorum. Umarım onun için güzel bir anı olur. Onları ileride hatırlayabilmek için bugün buraya gelebilmiş olduğumuz için mutluyum" dedi. 

Bu hayvanlara hayran olduğunu AP'ye söyleyen Michiko Seki de "Japonya'nın pandalara ihtiyacı var. Siyasetçilerin bu durumu çözmesini umuyorum" diye konuştu.

Birleşik Krallık'ın kamu yayıncısına konuşan bir başka kadının da "Onların büyümesine tanık olmak çok keyifliydi" ifadesini kullandığı bildirildi. 

Bir üreme araştırması için Japonya'ya gönderilen Shin Shin ve Ri Ri'nin çocukları Xiao Xiao ve Lei Lei, 2021'de aynı hayvanat bahçesinde doğmuştu.

İkilinin ülkeden ayrılması, Japonya'yı 1972'den sonra ilk kez dev pandasız bırakacak. 

frgthy
Bazı ziyaretçilerin ağladığı görüldü (Şinhua)

Çin ve Japonya ilişkilerinin normalleşmesiyle birlikte panda diplomasisine başvuran Pekin yönetimi, sevimli hayvanları 54 yıl önce ada ülkesine göndermişti. 

Benzer jestleri başka ülkelere de yapan Çin, bu hayvanların sahipliğinden vazgeçmiyor. Xiao Xiao ve Lei Lei gibi yurtdışında doğan yavruların da Pekin yönetimine ait olduğu kabul ediliyor. 

Çin bir çift panda başına yılda 1 milyon dolar civarında para alıyor. Genelde bu kira anlaşmaları, 10 yıl sürüyor. 

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun önceki günlerde "Japonya'daki pek çok kişinin dev pandalara bayıldığını biliyorum. Japon dostlarımızın onları Çin'de ziyaret etmesini bekleriz" demişti. 

Başbakan Sanae Takaiçi'nin kasımda düzenlenen parlamento oturumunda Tayvan'la ilgili yaptığı açıklamalar sebebiyle Japonya'nın kısa vadede pandalara ev sahipliği yapması zor görünüyor. 

Tayvan Boğazı'na yönelik muhtemel müdahaleyi "ülkesini tehdit eden bir hareket" olarak göreceğini belirten Takaiçi, böyle bir durumda askeri güç kullanılabileceğini belirtmişti.

Pekin yönetimiyse Takaiçi'den sözlerini geri almasını istemiş, başbakan bunu reddedince Japonya'nın Pekin Büyükelçisi Kenji Kanasugi'yi çağırarak Tokyo'ya protesto notası vermişti.

Independent Türkçe, BBC, AP


Netanyahu doktrini ve Trump anı arasında İran

Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Netanyahu doktrini ve Trump anı arasında İran

Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)
Tahran caddelerinden birinde yürüyen bir adam, 24 Ocak 2026 (Reuters)

Michael Horowitz

İran halk ayaklanması dalgasıyla sarsılırken, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri uzaktan takip etti. Tahran'daki Kapalı Çarşı tüccarlarının para biriminin çöküşüne karşı protestolarıyla başlayan olaylar, 1979 devriminden bu yana en şiddetli ayaklanma dalgalarından birine dönüştü. Bazı tahminler, geniş çaplı bastırma faaliyetleri sırasında 5 bin ila 12 bin İranlının öldürüldüğüne işaret ediyor. Bu durum rejimi sarstı ve ülke genelinde askeri güçlerin konuşlandırılmasının yanı sıra bir haftalık internet kesintisi uygulamaya sevk etti.

Ancak bu anın önemi, yalnızca ayaklanmanın büyüklüğünden kaynaklanmıyor; İran geçmişte daha büyük ve daha dirençli ayaklanmalara sahne oldu. Önemi daha ziyade, çevresindeki stratejik ortamdan kaynaklanıyor. İslam Cumhuriyeti, radikal bir şekilde farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. “Direniş ekseni” olarak bilinen ileri savunma doktrini, büyük ölçüde etki denkleminden çıkarılmasına yol açan darbeler aldı ve İran hava savunması, İsrail ile yaşanan 12 günlük savaş sırasında imha edildi. Bu endişelere ilave olarak, Trump geçen yıl İran nükleer tesislerini bombalayarak İran ile doğrudan yüzleşmeye hazır olduğunu açıkça gösterdi ve ardından Tahran'ın müttefiki Nicolás Maduro'yu Karakas'taki yatağından zorla alıp ülkesine getirerek mesajını kesin bir şekilde pekiştirdi.

Protestolar tırmanırken, ABD Başkanı İranlıları gösterilere devam etmeye çağırdı ve olası bir güç kullanımı konusunda uyardı. Daha sonra politika değişikliğine işaret eden açıklamayla infazların “durduğunu” ve acımasız baskıya “ara verildiğini” belirtse de aynı zamanda askeri seçeneğin halen masada olduğunu da açıkça ifade etti.

Bu baskılar, İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan derin bir değişimle daha da artıyor. 7 Ekim'den bu yana İsrail, çatışma yönetimi mantığını ve hesaplı gerilimi artırma ve çevreleme ilkesine dayanan “savaşlar arası operasyonlar” doktrinini terk etti. Artık savaşlar ciddi anlamda yürütülüyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının derinliklerine kadar uzanıyor. İsrail artık bir yerde bir silah deposunu imha etmek veya başka bir yerde bir nükleer bilim insanını öldürmek gibi taktiksel kazanımlar elde etmekle yetinmiyor. Aksine, daha iddialı bir hedefi var: Bizzat İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü sağlayarak bölgesel düzeni yeniden şekillendirmek. İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonla zayıflamış bir İran rejiminin, doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanması halinde çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.

Kritik kitle sorusu

Protestoların yaygınlaşmasına ve İran rejiminin baskısının büyüklüğüne rağmen, mevcut dalgayı öncekilerden ayıran husus, rejimin yapısındaki açık kırılganlığın arka planında ortaya çıkmasıdır. 2009, 2018 ve 2022-2023 yıllarında protestocular, hâlâ bölgesel saygınlığa ve bir güç havasına sahip bir otoriteyle karşı karşıyaydı. Ancak bugün, alenen aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel itibarı sarsılmış bir hükümetle karşı karşıyalar. Bu değişim hem protestocuların hem de güvenlik güçlerinin hesaplarını değiştiriyor.

Buna rağmen şu sorulmalı: Bu karışıklıklar rejimi devirebilecek kritik kitleye ulaştı mı? Büyük çaplı baskılardan sonra, cevabın muhtemelen hayır olduğu söylenebilir, nitekim yayınlanan her videoda sadece yüzlerce, belki de birkaç bin protestocu görülüyordu.

Anlaşma yapma ustası” olarak Başkan Trump, gücü, bir işgal aracı olarak değil, bir baskı aracı, bir rakibin davranışını doğrudan yenilgiyle değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan dramatik bir işaret olarak ele alıyor

Bundan önce, İran Şahı'nın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısından sonra o gece sahne şüphesiz dramatik bir şekilde değişmişti. Tahran ve Meşhed de dahil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce protestocu, 2002'den ve belki de milyonları harekete geçiren 2009’daki Yeşil Hareket protestolarından beri görülmemiş bir sahneyle sokaklara döküldü. Hareket açıkça rejime tehdit oluşturabilecek bir şeye dönüştü. Ardından, İran'dan gelen görüntüler 2009'dan beri görülmemiş sahneler içeriyordu; artan ölüm sayısına rağmen binlerce kişi her gece sokaklara geri dönüyordu. Rejim, devrimlere karşı tüm cephaneliğini devreye soktu. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başlangıçta protestocuları yatıştırmak için çağrılarda bulundu ve sınırlı tavizler verdi, ancak Dini Lider Ali Hameney, göstericileri terörist ve ajan olarak nitelendirerek bu kısa fırsat penceresini de hızla kapattı. Devletin interneti kesmeye ve yaralama, öldürme ve korkutma amaçlı geniş çaplı bir baskı uygulamaya başlamasıyla birlikte, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da çok geçmeden onunla aynı çizgiye geldi. Rejim ayrıca halk tabanını da harekete geçirerek, protestoların sesini bastırmak ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin devam ettiğini göstermek için büyük karşı mitingler düzenledi.

Bu hareketi bastırma yarışı sadece iç faktörlerden değil, başta Başkan Trump ile ilgili olanlar olmak üzere dış faktörlerden de kaynaklanıyordu.

Trump faktörü: Belirsiz caydırıcılık

Pehlevi'nin çağrısı, İslam Cumhuriyeti'ne karşı on yıllarca birikmiş öfkeyi serbest bırakan en önemli faktörlerden biri olsa da bir diğer eşit derecede önemli oyuncunun -Başkan Trump'ın- etkisi de göz ardı edilmemeli. Başkanın İran'ı açıkça tehdit etme kararı, rejimin protestolara şiddet içeren yanıtını geciktirmiş ve protestoculara Washington'un sessiz kalmayacağı umudunu vermiş olabilir. Ve tehdit gerçekti, çünkü Başkan Trump sözlerini eyleme dökmeye hazır olduğunu daha önce gösterdi.

vf
Trump ve Netanyahu başkent Washington’daki Beyaz Saray’da bir araya geldi, 29 Eylül 2025 (AFP)

Geçtiğimiz yıl haziran ayındaki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, ABD Başkanı İran nükleer tesislerine yönelik saldırıda İsrail'e katılmaya karar vermişti. Bu, Kasım Süleymani'nin öldürülmesi, Suriye'de Beşşar Esed'in hedef alınması ve son olarak Venezuela'da Maduro'nun tutuklanması da dahil olmak üzere bir dizi karardan sadece biriydi ve Trump'ın savaştan hoşlanmasa da güç kullanmaktan da çekinmediğini vurguluyordu. Trump yönetimi, Başkanın sözünün eri olduğunu vurgulayarak meydan okuyucu bir ton benimsiyor. Nitekim Beyaz Saray'dan yapılan son açıklamalardan birinde, “Deneyin ve görün” denildi. Bunun bir güç gösterisi olup olmadığı bir yana, tehdidin sadece bir blöf olmadığına inanmak için nedenler var ve bu da başlı başına önemli.

“Usta anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü bir işgal aracı olarak değil, bir baskı aracı, bir rakibin davranışını doğrudan yenilgiyle değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan dramatik bir işaret olarak ele alıyor. Genellikle uzun süreli çatışmalardan kaçınmak için vur-kaç stratejisini uygulayarak, gücü hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde. Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskının uzun vadeli bir taahhüt gerektireceği İran'da seçeneklerini daraltıyor. Bununla birlikte, kilit önemde güvenlik kurumlarına yönelik sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Saldırılar düzenlenmese bile, Trump'ın müdahalesinin sadece ihtimali bile rejimin sıkı kontrol altındaki baskı mekanizmasını engelleyerek gecikmelere, tereddütlere ve maliyetli yeniden konuşlandırmalara zorladı.

İran rejiminin sık sık “Mossad ajanları” hakkındaki tekrarlanan iddialarına rağmen, İsrail istihbarat teşkilatı herhangi bir dramatik operasyon gerçekleştirmedi. Bir suikast dalgası veya gizemli patlamalar yaşanmadı

Ancak o andan itibaren durum değişti. Başlangıçta rejimin tepkisini kısıtlayan faktör, aslında nihayetinde ivmesini hızlandırmış olabilir. Tahran, Trump'ın müdahale edebileceğini fark ettikçe ve protestolar yayıldıkça, İran bunları bastırmak için daha hızlı hareket etmeye başladı. Amaç açıktı: Trump'ın saldırmaya karar verebileceği zamana kadar protesto hareketinin bastırılmasını sağlamak ve böylece ABD müdahalesi için herhangi bir gerekçeyi ortadan kaldırmak.

Başarılı oldu mu? İslam Cumhuriyeti'nin, bazı İranlıların internet kesintisini atlatmasını sağlayan uydu ağı Starlink'i devre dışı bırakmasının ardından protestolara dair videolar artık dış dünyaya ulaşmaz oldu. Yakın zamanda ABD'nin saldıracağına dair mesajlardan sonra, Trump şimdi geri adım atmış gibi görünüyor. Burada soru şu; bu geri adım atma sadece zaman kazanmak ve bölgede daha fazla güç toplamak için bir manevra mı, yoksa bir saldırının rejimi devirmeyeceğine dair değerlendirmeden kaynaklanan gerçek bir geri adım mı?

İsrail'in hesapları

Durumu yakından izleyen diğer taraf ise karışık araçları kullanarak İran'ın mevcut kırılganlığından yararlanan İsrail'dir. Bir yandan, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun İranlı protestocuları destekleyen açıklamaları ve ofisinden yapılan “İsrail, İran halkının mücadelesinin yanındadır” açıklamalarıyla aleni bir diplomatik baskı söz konusu. Bu pozisyonlar birden fazla amaca hizmet ediyor: İranlılara yalnız olmadıkları mesajı vermek, rejimi tedirgin etmek ve olası sonraki adımların taşlarını döşemek.

sa
Şili'nin Santiago kentindeki İran büyükelçiliği önünde, İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen miting sırasında bir protestocu, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in posterini yakıyor, 20 Ocak 2026 (AP)

Elbette, İsrail'in müdahalesinin, protestoları baş düşmanı tarafından yönetilen yabancı bir komplo olarak gösterme fırsatı vererek İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığı savunulabilir. Ancak İsrailli liderler bu itirazı önemsiz görüyor ve Tahran'ın İsrail ne yaparsa yapsın kendisine aynı suçlamayı yönelteceğini varsayıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre İran’da Mossad'ı iç karışıklığı körüklemekle suçlamak artık bir keşif değil; otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin “yapay” olduğunu savunanlarsa ya saf ya da önceden belirlenmiş dünya görüşlerine hizmet eden bir anlatıyı alaycı bir şekilde destekliyorlar.

Soru şu: İsrail daha ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İran içinde faaliyet gösterme yeteneğini gösterdi. İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve Tahran'ın İsrail'e büyük bir balistik füze saldırısı düzenleme gücünü felce uğratmak için Mossad ajanlarını kullandı. Haziran savaşından bu yana İran hava savunması harap durumda ve bu da İsrail'in isterse İran hava sahasında neredeyse her gün faaliyet göstermesine olanak tanıyor. Bu, İsrail'e bir manevra alanı, savaşı ateşleyebilecek doğrudan, açık eylemler ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek nokta vuruşlar için alan tanıyor.

Bununla birlikte, İran rejiminin “Mossad ajanları” hakkındaki tekrarlanan iddialarına rağmen, İsrail istihbarat teşkilatı herhangi bir dramatik operasyon gerçekleştirmedi. Bir suikast dalgası veya gizemli patlamalar yaşanmadı. Bu “sessizlik”, İsrail'in İran ile savaşmak istemediğini gösterebileceği gibi, belki de ABD ile koordineli olarak, tam olarak hazır olduğu anı beklediğinin de bir kanıtı olabilir.

Trump yönetimi, en azından söylemlerinde, şu anda eylemsizlikten ziyade eyleme meyillidir. İsrail, Trump'ın uzun süreli bir operasyon yerine hızlı bir güç kullanımı istediğinin farkında olarak, doğru anı bekliyor olabilir

Ancak İsrail'in yenilenen “eylem özgürlüğü”, rejimin kaderini kontrol ettiğine inandığı anlamına gelmiyor. İran'ın içinde neler olacağına İranlılar kendileri karar verecek. Nitekim, tam ölçekli bir savaş İsrail açısından aksi sonuçlar doğurabilir, çünkü protestoları hızlandırmak yerine durdurabilir. Herhangi bir devrimci değişimin anahtarı olabilecek birçok İranlı, özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf, İsrail savaş uçakları tepede uçarken ve ülke bombalanmaya hazır haldeyken sokaklara dökülmekte tereddüt edebilir.

İsrail bir saldırı düzenlemeyi seçebilir, ancak herhangi bir operasyonun kısa sürmesini, halkı rejimin arkasında birleştirecek ve muhalefeti bastıracak büyük ölçekli bir çatışma değil, dengeleri değiştirecek bir saldırı olmasını gerektirecek nedenlere de sahip. Elbette, İslam Cumhuriyeti'nin yaygın baskısı ve eşi benzeri görülmemiş düzeyde şiddet kullanmaya hazır olması göz önüne alındığında, müdahalede çok geç de kalınabilir.

cvf
Los Angeles'taki Belediye Binası önünde “İran Halkıyla Dayanışma” adı altında İran toplumu protesto yürüyüşü düzenledi, 18 Ocak 2026, Kaliforniya (AFP)

İsrail'in daha iyi yapabileceği şey, Başkan Trump'ı tehditlerini gerçekleştirmeye ikna etmek ve bunu, İran güvenlik güçlerine karşı geniş çaplı bir hava saldırısı operasyonu, önleyici bir saldırı veya her ikisi yoluyla, maksimum etkiyi garanti eden bir zamanda yapmaktır.

Bahsedildiği gibi, Trump yönetimi, en azından söylemlerinde, şu anda eylemsizlikten ziyade eyleme meyillidir. İsrail, Trump'ın uzun süreli bir operasyon yerine, hızlı bir güç kullanımı istediğinin farkında olarak doğru anı bekliyor olabilir. Bu kısa operasyonu rejime karşı daha uzun bir saldırıya dönüştürme tehdidiyle birlikte, ABD yönetimini ikna etmek, daha geniş bir dizi saldırının kapısını açacaktır. Peki, saldırının bu seferki amacı nükleer tehdidi ortadan kaldırmak değil de rejimin kendisini ortadan kaldırmak mı olacak?


Çin ordusunun üst kademelerindeki tasfiye, orduyu ve Tayvan'ın geleceğini nasıl etkileyebilir?

General Cang Youşia (Reuters)
General Cang Youşia (Reuters)
TT

Çin ordusunun üst kademelerindeki tasfiye, orduyu ve Tayvan'ın geleceğini nasıl etkileyebilir?

General Cang Youşia (Reuters)
General Cang Youşia (Reuters)

Çin geçtiğimiz hafta, ordunun en üst düzey generalini "disiplin ve hukukun ciddi ihlalleri" şüphesiyle soruşturduğunu açıklayarak önemli bir adım attığını duyurdu. Ayrıntılar açıklanmadı, ancak bu adım son derece önemli kabul ediliyor çünkü general, Cumhurbaşkanı Şi Cinping'den sonra en yüksek rütbeli askeri yetkiliydi.

Savunma Bakanlığı, önceki gün yaptığı açıklamada, yetkililerin iki generali soruşturduğunu belirtti: Çin'in en yüksek askeri organı olan güçlü Merkezi Askeri Komisyon'un en üst düzey başkan yardımcısı General Cang Youşia ve komisyonun kıdemli olmayan bir üyesi olup ordunun müşterek kurmaylığını yönetmekten sorumlu General Liu Cinli.

Bu hamle, altı üyesinden beşi görevden alınmış veya soruşturma altına alınmış olan Şi başkanlığındaki “komite”nin tüm yapısını etkili bir şekilde sarstı.

Asia Society Policy Institute'un Çin Analiz Merkezi'nde araştırmacı olan Neil Thomas, “Şi Cinping, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana Çin askeri liderliğinin tarihindeki en büyük tasfiyelerden birini gerçekleştirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Ordu ve genel olarak Çin için bu değişikliklerin tam etkisi henüz belirsizliğini koruyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bazı uzmanlar, bu hamlelerin Pekin'in kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğü özerk ada Tayvan'a yönelik bir sonraki adımına da yansıyabileceği görüşünde.

General Cang'ın görevden alınmasının önemini anlamak için bazı unsurlar aşağıda belirtilmiştir.

Ordudaki son tasfiyenin arkasında kim var?

Savunma Bakanlığı önlemleri açıkladı, ancak iddia edilen ihlallerle ilgili herhangi bir ayrıntı vermedi. Ertesi gün, Halk Kurtuluş Ordusu Gazetesi, somut nedenleri açıklamayan bir başyazı yayınladı ve sadece “disiplin ve hukukun ciddi şekilde ihlal edildiği şüphesi” olduğunu ve Şi'nin başkanlığının ilk günlerinden beri yapmaya çalıştığı yolsuzluğu cezalandırma konusundaki kararlılığını gösterdiğini belirtti.

Sosyal medyada söylentiler dolaştı ve bazı medya kuruluşları bu değişikliklerle ilgili haberler yayınladı, ancak resmi bir doğrulama yapılmadı.

Pasifik Forumu'nun misafir araştırmacısı K. Tristan Tang, “Çinli yetkililer tarafından kamuoyuna açıklanan veya seçici bir şekilde sızdırılan hiçbir kanıtın, Cang'ın görevden alınmasının temel nedenini yansıttığını düşünmüyorum” dedi. "Önemli olan nokta, Şi Cinping'in Cang'a karşı harekete geçmeye karar vermiş olmasıdır. Soruşturma başlatıldığında, sorunların ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazdır."

Analistler, tasfiyelerin ordunun reformu ve Şi Cinping'e sadakatinin sağlanmasını amaçladığını ve Çin liderinin 2012'de iktidara gelmesinden bu yana 200 binden fazla memurun cezalandırıldığı daha geniş çaplı bir yolsuzlukla mücadele kampanyasının parçası olduğunu ifade ettiler.

ervfe
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 3 Eylül 2025'te Pekin'de II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreni sırasında bir arabanın içinde duruyor (Reuters)

Cang ve Liu'nun görevden alınmasından önce, Komünist Parti geçen ekim ayında komitenin diğer başkan yardımcısı Hı Weydong'u da görevden almış ve yerine Cang Şıngmin'i getirmişti; Cang Şıngmin şu anda komitenin tek kalan üyesidir.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre askeri veriler ve resmi medya raporları, 2012'den bu yana Halk Kurtuluş Ordusu'ndan en az 17 general askeri görevlerinden uzaklaştırıldı; bunların arasında en üst düzey askeri organın sekiz eski üyesi de bulunuyor.

Bu durum Tayvan'a yönelik adımları nasıl etkileyecek?

Bazı gözlemciler, bu görevden almaların Çin'in Tayvan ile ilgili kararlarına yansıyabileceğini düşünüyor, ancak konu hala belirsizliğini koruyor.

Çin, Tayvan'ı kendi topraklarının bir parçası olarak görüyor ve gerekirse adayı zorla ele geçireceği tehdidinde bulunuyor. Pekin, ABD hükümetinin Tayvan ile büyük bir silah anlaşması yaptığını açıklamasının ardından, geçen ay Tayvan çevresinde iki gün süren büyük çaplı askeri tatbikatlar düzenleyerek baskısını da artırdı.

Asia Society Policy Institute'tan Neil Thomas, son baskının “Çin'in Tayvan'a yönelik tehdidini kısa vadede zayıflattığını, ancak uzun vadede güçlendirdiğini” söyledi.

Bunun, “kargaşa içindeki üst düzey liderlik” nedeniyle kısa vadede adaya karşı herhangi bir askeri gerilimin daha az tehlikeli hale geldiğini, ancak uzun vadede ordunun daha sadık, daha az yozlaşmış ve daha yetenekli bir liderliğe sahip olacağı anlamına geldiğini belirtti.

Pasifik Forumu'ndan Tang'ın, üst düzey askeri liderlerin görevden alınmasının Çin'in savaşa hazır olmadığı anlamına geldiği fikrini pekiştirip pekiştirmediğini sorması üzerine, “bu, değerlendirmeyi temelden değiştirmez” dedi. Şöyle devam etti: “Ancak, Halk Kurtuluş Ordusu'nun savaşa hazırlık durumunun önemli ölçüde zarar gördüğünü de düşünmüyorum.”

Askeri Komite"nin geleceği belirsiz

Son değişikliklerle birlikte Askeri Komisyon, başkanı ve cumhurbaşkanı Şi Cinping'in yanı sıra altı üyeden sadece biri ile faaliyet gösterecek.

Halk Kurtuluş Ordusu gazetesindeki bir başyazıda, Cang ve Liu'ya karşı alınan önlemlerin ardından, partinin “Halk Kurtuluş Ordusu'nun gençleşmesini teşvik etmek ve güçlü bir askeri güç oluşturmaya bir ivme kazandırmak” için harekete geçtiği belirtildi.

Ancak, beş boş pozisyonun yakında doldurulup doldurulmayacağı veya Şi'nin, yeni Askeri Komisyon üyelerini atamaktan da sorumlu olan Komünist Parti Merkez Komitesi'nin seçileceği 2027 yılına kadar mı bekleyeceği belirsizdir. Tang, Şi'nin bu pozisyonları yakın vadede doldurması konusunda herhangi bir baskı görmüyor. “Hedef, komitenin şu anki tek üyesi olan Cang Sıengmin'e karşı bir iç denge unsuru yaratmak değilse” dedi.