Kirsten Fontenrose’n Şarku’l Avsat’a konuştu: İran saldırısı bekliyoruz, güçlü bir şekilde cevap vereceğiz

Kirsten Fontenrose
Kirsten Fontenrose
TT

Kirsten Fontenrose’n Şarku’l Avsat’a konuştu: İran saldırısı bekliyoruz, güçlü bir şekilde cevap vereceğiz

Kirsten Fontenrose
Kirsten Fontenrose

Atlantik Konseyi'ndeki Scowcroft Ortadoğu Güvenlik Girişimi Direktörü Kirsten Fontenrose, Ortadoğu'daki ulusal ve uluslararası güvenliğe odaklanan bir programı yönetiyor. Hardvard İşletme Okulu mezunu olan Fontenrose, 2018’de Beyaz Saray’da Körfez, Ürdün, Mısır ve Bereketli Hilal bölgesi dairesini teslim aldı. Öncesinde senelerce Savunma Bakanlığında çalışan Fontenrose’un çalışma alanı daima Ortadoğu üzerineydi. Basra Körfezi’ndeki karar vericilerin çoğunun tanıdığı Kirsten Fontenrose, İran’ın ülke dahili veya haricindeki tüm hareketlerini yakından izliyor.
Şarku’l Avsat’a konuşan Fontenrose, ABD'nin Körfez ülkelerindeki ortaklarıyla ittifakına bağlılığını doğruladı. ABD’nin uzun ve maliyetli tüm çatışmalardan güvenliğini korumak için çekildiğini söyleyen Fontenrose “Tüm bu geri çekilmeler körfez ülkeleri güvenliği ile bağlantılı. Nitekim Körfez ülkelerinin ortağımız olmasını istiyoruz” dedi. ABD’nin yeni siyasetinin farkında olan İran’dan bahseden Fontenrose “Şayet İran, Irak'taki ABD varlığına tekrar saldırmaya çalışırsa, öncekinden çok daha güçlü bir yanıtla karşılaşacak. Bu, Irak’taki Hizbullah'ı haritadan silmek ve Devrim Muhafızları deniz üslerini bombalamak anlamına gelebilir” ifadelerini kullandı.
Almanya’nın Lübnan'daki Hizbullah'a yönelik son tutumundan duyduğu memnuniyeti dile getiren Kirsten, “Nitekim Avrupa kendini tehdit altında hissetmeye başladı” dedi. Lübnan’ın uluslararası çalışma ekibine ihtiyacı olduğunu söyleyen Kirsten, Washington’un Uluslararası Para Fonunun (IMF) İran'a kredi sağlamasına izin vermeyeceğini vurguladı.
Şarku’l Avsat’ın Atlantik Konseyi'ndeki Scowcroft Ortadoğu Güvenlik Girişimi Direktörü Kirsten Fontenrose ile gerçekleştirdiği röportajın metni:

*ABD, bilhassa Başkan Donald Trump yönetimi, Arap Körfezi ülkelerine hala ortak ve müttefik olarak niteliyor mu?
Kesinlikle evet, ABD’nin kuzeydoğu Suriye’deki de dahil olmak üzere uzun çatışmalardan nasıl çekildiğini gördük. Çekilen kuvvetleri başka yerlerde konuşlandırma ihtiyacı duyuluyor; zirâ ciddi bir rekabet çağındayız. Terörizmi yıllardır gerçek bir tehdit olarak görüyorduk ancak şuan durum farklı. Bu yüzden ABD’nin yeniden konumlandırmaya gitmesi gerekti. Aslında şu anda bilmek istediğimiz, bazı Körfez ülkelerinin hala bize bağlı olup olmadığıdır. Çünkü ABD’nin tüm geri çekilme kararları aynı zamanda Körfez güvenliği ile ilgili. Bazı Körfez ülkelerinin Rusya'dan S-400 almak istediklerini ya da Çin ile ilişkiler kurduğunu gördük. Huawei ile iyi ilişkiler kurulduğu da oldu. Örneğin, 2018’de Huawei ve 5G’nin istihbarat araçları olduğunu söylediğimizde Bahreyn bize kulak vermiş ve bunu fark etmişti. Ancak Çin, ABD güvenliğini tehdit eden adımlar atıyor. Denklemin hangi tarafı ilişkiye en çok bağlı olan? Kuzeydoğu Suriye'den çekildiği ve Başkan Donald Trump Irak'tan ordumuza füze yağmasına izin vermediği için herkes ABD’yi konuşuyor. Ancak aslında, Körfez ülkelerinin bize daha çok bağlı olması gerektiği inancındayız.

*Ancak Körfez, ABD ulusal güvenliği için önemlidir…
Tartışmaya açık bir konu. Sebebi orda mevcut olmamız değil, Körfez ülkelerinin ortaklarımız olması. Onları seviyor ve onlara güveniyoruz; bu yüzden ortaklığın devam etmesini istiyoruz. Bu ülkeler bir zamanlar dünyaya petrol tedarik eden tek ülkelerdi. Petrol de hassas bir maddeydi ve ABD ulusal güvenliği için gerekliydi. Şimdi önemli olmadığını söylemiyorum, ancak ilişki şimdi ekonomiye daha az, ortaklığa ise daha çok meyilli. Nitekim bu ülkelerin terörizmle ve radikallikle mücadelede, ekonomik piyasalarını dengelemede ve özel alanların yeniden inşasında ortağımız olmasını istiyoruz. Yönetim şekillerimizin ya da dinlerimizin farklı olması önemli değil; dünya düzeni hakkında aynı görüşü paylaşıyoruz. Onların bize ihtiyacı olduğu gibi bizim de onlara ihtiyacımız var. Avrupa ve Japonya'yı, hatta bir vakit Hindistan’ı da bu daireye çekti. Ortak çıkarlara dair bir ortaklık, Haliç’in jeostratejik olarak ABD’nin ulusal güvenliği için önemli olduğundan çok daha fazlasıdır.

*İran lideri Ali Hamaney, Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait işgal altındaki adalarda bir yerleşim projesi başlatma talimatı verdi. Devrim Muhafızları ise konut ve iki havaalanı inşasına başlandığını açıkladı. Bu konuda ne söylersiniz? Körfez ülkeleri daha fazla düşmanca eyleme hazırlanmalı mı?
Evet hazırlanmaları gerekli olduğunu düşünüyorum. Zirâ İran'ın açıklanan hedeflerle geri çekilme niyeti olmadığı kanısındayım; ABD'yi bölgeden ayrılmaya zorluyor. Bu da Körfez ülkelerine Washington'la ilişkilerini kesmeleri yönünde baskı yapmak, yani İran'ın yapabildiği her yerde varlığını hissettirmek istediği anlamına geliyor. 
Uluslararası gözleri kendisinden ve Irak'taki ABD kuvvetlerine yapılan saldırının ardından biraz bağlanan pençelerinden uzak tutmak istediği için, bir Irak hükümetinin kurulmasına izin vermeyi vaat etmişti. Bu nedenle yüzünü Irak haricine çevirdi. Örneğin Umman Denizi, ya da adalar (Tunb Adaları, Abu Musa). Çok işler çevirmeye çalışıyor. Hamaney, birçok yetkili koronavirüse yakalandığı halde İran’ın zayıf olmadığını ya da bu durumun İran’ı yayılmacı hedeflerinden caydırmayacağını göstermek istiyor. İranlı yetkililer ise daima tehlikeyle yüz yüze olduklarını iddia ederek iç sinirleri germek istiyor. Bu yüzden ABD ve Sünni rejimleri tehdit ediyorlar. Zirâ sakin bir gündem olduğu taktirde halk rejimi sıkıştırmaya başlayacak. Demek istiyorlar ki ‘Bakın biz dışarıdan tehdit ediliyoruz. Bizi devirmek istiyorlar, bu yüzden birbirimize kenetlenmeliyiz’. İşte mekanizmaları bu şekilde çalışıyor. Bu yüzden daha fazla düşmanca eyleme hazırlıklı olmalıyız. En son seferki tavrımız açıktı, Washington anlatmak istediğini anlattı. Şimdiki tavrı da aynı şekilde: Şayet İran, Irak'taki ABD varlığına tekrar saldırmaya çalışırsa ya da gruplarını harekete geçirirse öncekinden çok daha güçlü bir yanıtla karşı karşıya gelecek. Bu, Irak’taki Hizbullah'ı haritadan silmek ve Devrim Muhafızları deniz üslerini bombalamak anlamına gelebilir. Zirâ bu tür yanıtların İran’ı caydırdığı kanıtlandı. Tabi bu durumda bir yükseliş yaşanacak. İran’ın ABD’nin kararlarından haberdar olduğunu biliyorum. Tehlikeye girmek istemediğini de. Bu yüzden de Irak haricine, başka nerelerde ne tür provokasyonlar yapabileceğine bir göz atıyor.

*Gözden uzak olmak istiyor…
Tam olarak. İranlı yetkililer, tüm dünyanın şuanda salgın ile meşgul olduğuna, uluslararası toplumun Irak'ı izlediğini bilmelerine rağmen eylemlerinin fark edilmeyeceğine inanıyorlar. Bu yüzden de sınırları dışındaki küçük noktaları vurarak hareket ediyorlar. Bu yönetimi benimsemişler. Irak’ı kendilerinin savaş alanına çevirmek istiyorlar; bu da Irak'la olan ilişkimize zarar veriyor. Ancak artık buna izin vermeyeceğimizi fark etmeleri gerekiyor. Zaten anlamış gibi görünüyorlar.

* Peki Körfez ülkeleri nasıl hazırlık yapabilir?
Bunun iki farklı yolu var: İlk olarak, uluslararası toplumun gözetiminden emin olmaları gerekiyor. İran uluslararası suçlanacağını bildiği taktirde hareket etmeyecektir. Nitekim saldırılara devam etmesini sağlayan nedenlerden biri de Avrupa'nın bu konuda güçlü bir tavır takınmıyor olmasıdır. Körfez ülkeleri, Avrupa'nın da neler olup bittiğini yakından izlemesini sağlamalıdır. ABD'nin yanlarında olacağını biliyorlar. Ancak maalesef ki bazı Körfez ülkeleri, her iki tarafın da çıkarlarını güvence altına almak için Tahran'la aralarında gizli kanallar açtı. Bu olanlar benim hoşuma gitmiyor. ABD’nin koruma için bölgede kalmasını ve İran'ın saldırılarına maruz kalmasını istiyor gibiler. Ayrıca Körfez'den yine çıkarlarını korumak için İran'la ikili anlaşmalar yapan ülkeler de var. Ancak İran ile öncellikle saldırganlığa başvurmama anlaşması yapmak gerekiyor.

* Sizce İran, saldırganlık anlaşmasına saygı gösterir mi?
Belki de kabul ederler. İran, geçen sonbaharda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) yaklaşırken kapsamlı bir anlaşma önerisi sunmuştu. Jared Kushner’ın barış planına benziyordu, kimse okumak istemedi.
Ancak öneride bazı iyi fikirleri vardı. Kendilerine yönelik katı tutum takındığım için tüm önerileri okudum. Bazı olumlu noktalara tanıklık ettiğim gibi, İran’ın ABD’nin bölgeden ayrılması ve böylece bölgenin tek aktörü olma yönündeki isteğini de fark ettim. Ancak saldırganlığa başvurmama anlaşmaları veya güvenlik düzenlemelerini müzakere etme olasılığının yer aldığı bölümde iyi fikirler olduğunu gördüm. Önceki gibi değildi. Çünkü İran ve Suudi Arabistan arasında saldırmazlık düzenlemesi yapıldı.

*Başkan Haşimi Rafsancani zamanında mı?
Evet, zaten bu başarılması imkansız bir şey değildir. Ancak şunu biliyoruz ki İran’ın Körfez hakkında birçok hedefi var. Zirâ hedefi ABD’yi bölgeden çıkarmaksa öncelikle Körfez ile anlaşması gerekiyor. Bu da ABD’nin koruma için bölgede kalmasına gerek kalmayacağı anlamına geliyor.

*Fakat Körfez baskın güç olmak isteyen İran'a nasıl güvenebilir?
Mevcut bir tehdit varsa ittifak kurmaya gerek yoktur. Sonra bir de uluslararası toplum gözetlerken, ABD kuvvetleri oradayken, 5. Filo Bahreyn’deyken nasıl ittifaka varacağı sorusu mevcut.

*Başkan Trump, ABD Donanması'na Devrim Muhafızları teknelerinin tacizine yanıt emri verdi mi?
Tek yaptığı, deniz komutanlarının zaten bildiği emirleri zikretmekti. Nitekim Körfez'de kendini savunma hakkına her zaman sahipler. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, son günlerde şu plana imza attı: İran bizi tahrik ederse, hemen yanıt verebiliriz. Bu da deniz komutanlarının onay almak için Washington'a başvurmaları gerekmediği anlamına geliyor. Başkan’ın açıklaması İran'a yönelikti.

* Gemi komutanları cevap verecek öyle mi?
Evet, ancak yalnızca uzman komutanlar. Bu konuda herhangi bir çekince göstermeyecekler. İran, varlığını kanıtlamak için alıştığı operasyonları ve tacizini sürdürmeye devam ederse, liderler İran haricindeler için hiçbir şey ifade etmeyen bu tür operasyonlara cevap vermeyecekler.

*Fil ile karınca hikayesi…
Tam olarak. Ancak daha önce Devrim Muhafızlarının Körfez bölgesindeki petrol tankerlerinin etrafına mayın döşediğini görmüştük. Komutanlar patlayıcı yüklü bir İran teknesiyle karşılaşırsa onu mutlaka patlatacaklar. Ya da sürat tekneleri gemilerimize ateş açma girişiminde bulunursa onları bombalayacaklar.

*Ancak şunu fark ettik ki İran, ilk askeri uydusunu Trump’ın tehdidinin ardından fırlatmıştı. Bu, bahsettiğiniz yeni politikadan önceki tüm ABD baskılarının başarısız olduğu anlamına mı geliyor?
Elbette ki hayır, uydunun Başkan’ın tehditlerine yanıt teşkil ettiğini düşünmüyorum. Zirâ uydu, bir hafta içerisinde fırlatılacak bir şey değil; uzun bir süreç gerektiriyor.

*Ancak gecikebilirdi…
Evet, ya da İran bunu bir gürültüyle yapmayabilirdi. Sanırım tüm dünyaya bunu gücün bir tezahürü olarak göstermek istedi.
İran uydusu hikayesi, askeri uzmanların da okuduğu gibi, ‘kurbağa sıçramasını’ yeteneğini gösteriyordu. ABD’ye değil de daha uzağa ulaşma kapasitelerini geliştirmeye çalıştıkları kesin. Ortaklarımız ve müttefiklerimize yönelik düşmanlık olabileceği hakkında kırmızı bir uyarıydı...

*Ancak İran, kendini savunması bahanesiyle her yerde mevcut.
Bu doğru. Örneğin Sünni kesim İran’a asla saldırmıyor. İran ise bize saldıracaklarını sürekli öne sürüyor. Ancak Körfez'i düşman olarak tasvir etmekle, onları İran dahilinde iktidarda tutmayı hedeflemekte.

* İran'da Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki vekillerini destekleyen molla rejiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Aynı zamanda son zamanda Almanya’nın tepkisi de ön plandaydı.
Almanya’nın meseleyi Hizbullah'ı terör örgütü olarak sınıflandırarak ele almasında, ülkede yaşayan Lübnanlıların çektiği acıların anlaşılmasının da payı olduğu kanısındayım. Ayrıca ABD'nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell, John Bolton istifa ettiğinde ABD ulusal güvenlik danışmanı olmak üzereydi. Nitekim işini bilen Grenell, Almanya’nın bu tutumunda ısrarcıydı ve harekete geçilmesi için bastırıyordu. Almanlar ise onun sadece diplomatik bir büyükelçi değil, etkili bir insan olduğunu biliyorlardı. Birleşik Devletler'deki Lübnan diasporasının oldukça etkili olduğunu biliyorum. Samimiler, son derece kültürlüler, siyasi olarak aktifler, saygınlar. Lübnan, küçük bir ülke olsa dahi Washington için önem teşkil ediyor. Hizbullah’ın ve Başkan General Mişel Avn’ın varlığı doğru, ancak Lübnan artık başarısız bir devlet konumuna yaklaşmış durumda. İnsanlar acı çekiyorlar. Avrupalı ve Almanlar ise Lübnan halkını terk etmemeleri gerektiğini anladı. Ortak işlerimiz var, bu yüzden seyirci kalamayacaklarını fark ettiler. Nitekim Alman tutumuyla oldukça gurur duyuyorum. Diğer yandan, Almanya’daki bazı örgütler ile Hizbullah arasında para transferi olduğuna dair kanıtlar var.

* Lübnan Hizbullah'tan nasıl kurtarılabilir?
Güzel bir soru. Lübnan'ın uluslararası bir ekibe ihtiyacı var. Seçkin kişilikler var ancak ön plana çıkan isimler yok. Kimse ülke nasıl yönetilir bilmiyor. Herkes değişiklik istiyor gibi görünüyor ancak kimse nasıl adım atılacağını bilmiyor. Hizbullah da bundan faydalanıyor. Bu nedenle, uluslararası toplum, Lübnan'ın Hizbullah'ın faaliyetleriyle mücadelesine yardım etmeye odaklanması gerekiyor. Sivil siyasi partilerin rolünü, seçim yapılmasını desteklemesi gerekiyor. Lübnan ordusunun kendini koruyabilmesi için eğitilmesi gerekiyor. Herkes Lübnan'ı desteklemek istiyor, insanlar Lübnan ile ilgileniyor. Ancak ABD’nin siyasi karar alıcıları çok uzakta. Beyaz Saray dikkati Lübnan'a vermiyor. Mısırlılar, bunun için Washington’da baskı yaptılar; Amerikalı politikacıların cevabı ise şu: “Ülke Hizbullah’ın kontrolü altında olduğu sürece Lübnanlılarla konuşmayacağız!” Lübnan meselesinin dikkat çekici noktası ise uzun zamandır başarılı olmaları, bu yüzden şimdi böyle bir krizde boğulduğuna kimse inanmıyor.

*ABD, IMF’nin Lübnan'a kredi sağlamasına izin verecek mi?
Lübnan'ın kurtarılması ve buna izin vermesi için Washington’a baskı yapılacak. Ancak Washington, IMF’nin İran'a borç vermesine izin vermeyecek. Beyaz Saray, 2018'de Lübnan ile ilgileniyordu; seçimler yapılıp Hizbullah gelince ise sırtını döndü.

*Molla rejiminin geleceğine geri dönüyoruz…
Endişeliyim. Neden derseniz eskiden yaşça büyük mollaların barış içinde ayrılacağını ve İran'da yeni bir  aşamaya geçileceğini düşünürdük. Ama bunun olacağını sanmıyorum. Hamaney’e muhalefet edecek olan neslin de ondan aşağı kalır yanı olmayacak. Oğlu Mücteba Hamaney de radikal. En yakın arkadaşlarından biri, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani. Şimdi işleri ikisi hallediyor.
Kasım Süleymani’nin ölümünden bu yana, Hamaney’lerden bir grup karantinada bulunuyor ancak yine başatlar. Mücteba ve Süleymani’nin halefi İsmail Kaani, karizmaya sahip değil, diğer yandan lojistik planlamacılar. Aynı zamanda Süleymani’nin görüntü olarak kullanılan kızı Zeynep var. Kendisi adeta insanları çekmek için, vekillere ve militanlara ilham kaynağı olması için kullanılan bir logo gibi.
Mücteba, Hamaney’in malvarlığındaki milyonlara erişebiliyor. Şemhani de mevcut. Bu grup, Süleymani’in temsil ettiği ‘soğuk’ karakterin yerini aldı.
Bu nedenle, Hamaney ayrıldığında bir iktidar mücadelesi başlayacak. Bu gruptan yaşça daha büyük ve daha sakin karakterler var. İçlerinden biri, Hamaney’in yerini alabileceğini düşünüyor, ancak param ve ben, babamın sağ eliydik diyen hırslı bir oğlu var. İstihbarat servisi de onu destekleyecek. Bu iktidar mücadelesini gizli tutacaklar. Yaşça büyüklerin Mücteba’nın iktidara gelmesini isteyeceklerini de Mücteba’nın tarafsızlığı kabul edeceğini de düşünmüyorum. İzleyip takip etmek heyecan verici.
Ayrıldığında, çatışma başlayana kadar bunu saklayacaklarına, öldüğünü açıklayacaklarında ise öldüğünü bilmeyeceğimize eminim.

*Taliban lideri Molla Ömer’de olduğu gibi, onun öldüğünü de iki sene sonra öğrenmiştik.
Doğru, aslında bunun için Taliban’ı alkışlamalıyız. Ancak Hamaney’in ölümünün o kadar uzun süre sır olarak kalacağını sanmıyorum.

*General Emir Ali Hacızade, uydunun fırlatılmasının ardından, İran'ın artık büyük bir güç olduğunu söyledi…
Kuzey Kore bir büyük güç ise İran da öyledir. Dışlanmış olmak sizi bir büyük güç yapmaz. Çıkardığınız problemler nedeniyle uluslararası toplumun kontrolü altında bir devlet olmak da.
Büyük güç, nefret ettirmeden de etkileyici olabilir.
Şayet büyük bir güçseniz, küresel ekonomik piyasadan sonucunda bir kriz patlak vermelidir. İran'a yönelik tüm yaptırımlar ya da tüm pazarların yüzüne kapanması, küresel krize neden olmadı.
Ordusunun çok büyük olduğu doğrudur, ancak bakım olmadığı için tüm gelirler Devrim Muhafızları’na gitti. Ordunun elindeki aletler eski ve paramparça, yaratıcı da değiller. Tek ihracatları devrim.



Filistinliler ve Filistin yönetimi, kurulması beklenen İsrail hükümetini yakından izliyor

Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
TT

Filistinliler ve Filistin yönetimi, kurulması beklenen İsrail hükümetini yakından izliyor

Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Yaşhar Partisi lideri Gadi Eisenkot ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, son seçim kampanyasında “Sağ mı, Filistin mi?” şeklindeki ünlü sloganını kullanırken, seçmenleri rakipleri Gadi Eisenkot, Naftali Bennett ve Avigdor Lieberman’a karşı kışkırtmaya çalışıyordu. Netanyahu, söz konusu isimlerin seçimleri kazanmaları halinde Filistinlilere devlet kurma hakkı vereceklerini ve bunun İsrail için bir felakete yol açacağını öne sürüyordu.

İsrail’de Netanyahu’ya inananların olup olmamasından bağımsız olarak Filistinliler ona hiçbir zaman inanmadı. Çünkü Filistinliler, aşırı sağdan merkez sağa ve sola kadar hiçbir İsrailli liderin bu aşamada kendilerine bir devlet, hatta özerk bir yönetim bile vermeyeceğini herkesten daha iyi biliyor.

Filistinlilerin büyük çoğunluğu bu gerçeğin farkında olsa da seçimleri dakika dakika takip ediyor ve kesin sonuçları benzeri görülmemiş bir ilgiyle bekliyor. Çünkü İsrail’in yeni başbakanı ve çevresindeki bakanlar, önümüzdeki yıllarda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki yaşamın nasıl şekilleneceğini büyük ölçüde belirleyecek.

Filistinli bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu aşamada hiçbir hükümetin siyasi bir süreci başlatmayacağının farkındayız. Bu, zor ve karmaşık bir mesele. Hiçbirisi kendi kaderimizi tayin etme ve devlet kurma hakkımızı bize vermeye niyetli değil. Bu, vazgeçmeyeceğimiz bir mesele ve bunun için her türlü yolla mücadele etmeyi sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.

Yetkili sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunun dışında, geleceğimizi belirleyecek pek çok konu da risk altında. Filistin yönetiminin geleceği, ekonomik durum, Batı Şeria’nın geleceği, bölgedeki güvenlik durumu, yerleşimci terörü, Gazze Şeridi’nin geleceği, Gazze’nin yeniden imarı ve yönetimi… Bütün bunlar İsrail’de iktidara gelecek koalisyonla bağlantılı meseleler.”

Yetkili, “Netanyahu’nun sağ koalisyonu, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi bakanlarla iktidarda kalırsa karmaşık, zor ve belirsiz bir durumla karşı karşıya kalacağız. Ancak Gadi Eisenkot hükümet kurarsa ya da Ben-Gvir ve Smotrich’in yer almadığı bir ulusal birlik hükümeti oluşturulursa bir rahatlama yaşanabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Filistin yönetimi

Filistin yönetimi, seçim sürecini yakından takip ediyor ve Eisenkot’un başarılı olmasını, Netanyahu’nun ise iktidardan düşmesini umut ediyor. Yönetim, mevcut hükümet dışındaki herhangi bir yeni İsrail hükümetiyle güvenlik ve ekonomi alanlarında bir rahatlama yaşanabileceğini düşünüyor. Ekonomik ve güvenlik meselelerinde müzakereleri kabul eden, alıkonulan Filistin gelirlerini serbest bırakan ve mali transferleri düzenli hâle getiren herhangi bir hükümet, Filistin yönetimi açısından “kötünün iyisi” olarak görülüyor.

Filistin yönetimi bu tutumunu açıkça dile getirmek yerine sessiz kalmayı ve son derece temkinli davranarak meselenin İsrail’in iç işi olduğunu söylemeyi tercih ediyor.

Filistin yönetimi, 2022’deki önceki seçimlerde Netanyahu’nun yenilmesine yardımcı olmaya çalışmıştı. O dönemde İsrail İç Güvenlik Servisi Şin Bet, Filistin yönetimine seçimlere müdahale etmemesi yönünde açık ve “sert uyarı” yayımlamıştı.

Uyarı, Filistin Genel İstihbarat Servisi Başkanı Macid Farac’ın Arap partilerinin liderleriyle yaptığı görüşmenin ardından gelmişti. İsrailli yetkililer, görüşmenin amacının Arap partilerini saflarını birleştirmeye ikna etmek olduğunu öne sürerken Filistin yönetimi, toplantıda seçimlerin ele alınmadığını savunmuştu.

İsrail basınında o dönemde yayımlanan haberlerde, Filistin yönetiminin Arap partilerinin liderlerine, Arap seçmenlerin sandığa katılım oranının düşmesinden ve bunun sonucunda Netanyahu’nun aşırı sağcı bir hükümetle yeniden iktidara gelmesinden endişe duyduğunu ilettiği belirtilmişti. Haberlere göre Filistinli yetkili, Arap milletvekillerini böyle bir senaryoyu önlemek için yeterince çaba göstermemekle suçlayacak kadar ileri gitmişti.

Filistin yönetimi bu kez Arap partileriyle doğrudan görüşmeye çalışmadı. Ancak Arap partilerinin liderleriyle çeşitli kanallar üzerinden iletişim kurduğu ve Arap milletvekillerinin Knesset’te elde ettiği sandalye sayısından memnuniyet duyduğu açık. Söz konusu sandalye dağılımı, Netanyahu’nun kesin bir zafer elde etmesini fiilen engelliyor.

Silme projesi

Netanyahu, Filistinlilere karşı Batı Şeria’da her türlü baskıyı artıran ve Gazze Şeridi’nde kanlı bir savaş yürüten aşırı sağcı hükümete liderlik etti. Bu süreçte Filistin yönetimini zayıflatmaya çalıştı, yönetimin gelirlerini alıkoydu ve yerleşimcilerin Batı Şeria’da Filistinlileri öldürmesine, onlara saldırmasına ve topraklarına el koymasına göz yumdu.

İsrail hükümeti ayrıca mevcut yerleşimleri genişletme ve yenilerini kurma, bunları birbirine bağlayarak kesintisiz yerleşim kuşakları oluşturma planını hayata geçirmeye çalıştı. Batı Şeria’da yaklaşık 1000 askerî kontrol noktası ve geçiş kapısı kurarak, Filistinlileri A Bölgesi içinde hapsetmeye dönük bir düzen oluşturdu.

Netanyahu hükümeti, Batı Şeria’nın en büyük kenti el Halil’e ilişkin “El Halil Anlaşması”nı da iptal etti. Ayrıca işgal altındaki Filistin topraklarında elektronik bir “Arazi Sicili ve Hakların Tasfiyesi” sistemini devreye soktu. Bu adımın, Batı Şeria’nın ilhak sürecini derinleştirmesi; Filistin yönetimini egemenlikten, Filistinlileri ise hukuki korumadan yoksun bırakması bekleniyor.

Bütün bunlar, Filistin halkını bir halk olarak “silme” projesine hizmet eden politikalar bütünü olarak değerlendiriliyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in kapsamlı bir araştırmasında da ele alınan “silme projesi”, Batı Şeria’daki Filistin varlığını hedef alıyor. Örgüte göre bu süreç beş temel mekanizma üzerinden ilerliyor: şiddet ve korku yayma, hareket özgürlüğünü kısıtlama, ekonomik boğma, siyasi ve toplumsal yıkım ile etnik temizlik ve toprakların ele geçirilmesi.

Hayatı cehenneme çevirdiler

Batı Şeria’nın Ramallah kentinde yaşayan 50 yaşındaki Ahmed Teym, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Herhangi bir hükümetten önemli bir değişiklik beklemiyoruz. Hepsi aynı. Ancak Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich dışında isimler gelirse günlük yaşamla ilgili bazı konularda işler biraz daha iyiye gidebilir” dedi.

Teym, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Filistin yönetimine ait paraları öderlerse, yerleşimcileri daha fazla engellerlerse, işçilerin yeniden İsrail’de çalışmasına izin verirlerse, Batı Şeria üzerindeki baskıyı azaltıp kontrol noktalarını ve geçiş kapılarını kolaylaştırırlarsa insanların yükü büyük ölçüde azalır. Bu önemli.”

Batı Şeria’daki Filistinliler ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya. Kontrol noktalarında günlük kısıtlamalar ve gecikmeler, İsrail ordusunun düzenlediği operasyonlar ve yerleşimcilerin ölümcül saldırıları, bölge sakinlerinin yaşamını son derece zorlaştırıyor.

Beytüllahim’den Musa Avvad ise Arap seçmenlerin “Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich’i evlerine göndermeyi” başarmasını umduğunu belirterek, “Hayatımızı cehenneme çevirdiler” dedi.

Bu cehennem yalnızca Batı Şeria’daki Filistinlilerle sınırlı kalmadı; İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluları da etkiledi. Ben-Gvir döneminde tutukluların yiyecek, ziyaret ve geçmişte sahip oldukları diğer ayrıcalıklardan mahrum bırakıldığı belirtildi.

Tutuklu Haldun Abyat’ın annesi, her gün oğlu ve Ben-Gvir’in görevden ayrılması için dua ettiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan anne, “Hapishaneleri mezarlıklara çevirdi. Hapishaneden bir haber geldiğinde oğlum için içim öfkeyle yanıyor. İnşallah gider ve bir daha geri dönmez” ifadelerini kullandı.

Filistinliler, İsrail’deki siyasi tablonun netleşmesi için haftalarca, hatta daha uzun süre beklemek zorunda kalabilir. Yeni bir hükümet kurulması hâlinde ise kendilerini ilgilendiren olağanüstü önlemlerin alınması için aylarca beklemeleri gerekebilir.


Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


İsrail’in hamleleri, Gazze’de savaşın yeniden alevlenebileceğine işaret ediyor

İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
TT

İsrail’in hamleleri, Gazze’de savaşın yeniden alevlenebileceğine işaret ediyor

İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)
İsrail, Hamas hareketinde üçüncü kademeden bir üst kademeye yükselen her kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. (AFP)

İzzeddin Ebu Ayşe

Gazze’de savaş tamamen sona ermiş değil. Hamas yöneticilerini hedef alan suikastlar sürerken, İsrail ordusu da Gazze Şeridi’nin geniş kesimlerinde konuşlanmaya devam ediyor ve sarı hat boyunca bazı bölgeleri kontrolünde tutuyor.

Son günlerde İsrailli yetkililerin Gazze’ye yönelik yeni ve kapsamlı bir askeri operasyon tehdidinde bulunan açıklamalarının artması, İsrail’in operasyonlarını gerçekten genişletmeye hazırlanıp hazırlanmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “Güçlerimizin, Gazze’de ihtiyaç duyulması halinde hızla geniş çaplı bir faaliyete geçebilecek hazırlık düzeyini koruması gerekiyor” dedi. Zamir, ordunun sarı hat boyunca operasyonlarını sürdürdüğünü ve amacının Hamas’ın kapasitesini yeniden kazanmasını engellemek olduğunu belirtti.

Buna karşılık Hamas, silah cephaneliğini yeniden inşa ettiği veya saldırıları yeniden başlatmaya hazırlandığı iddialarını reddediyor ve İsrail’i ateşkes anlaşmasını baltalamakla suçluyor. Hareketin sözcüsü Hazım Kasım, “Tel Aviv’in Hamas’ın askeri yapılanmasını yeniden inşa etme sürecini hızlandırdığı, tünellerini onardığı ve kaçakçılık faaliyetlerini sürdürdüğüne ilişkin iddiaları, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın devamını gerekçelendirmeyi amaçlayan yalan haberlerdir” dedi.

Gerçekte İsrail Gazze’den çekilmiş değil ve ordusu düşük yoğunlukta da olsa bölge genelinde faaliyetlerini sürdürüyor. İsrail, siyasi ve askeri koşulların bunu gerektirdiğine karar vermesi halinde operasyonlarının seviyesini artırma kapasitesini de elinde tutuyor. Peki İsrail, Gazze Şeridi’nde geniş çaplı bir operasyon başlatmaya mı hazırlanıyor?

İsrail, Hamas’ın yeniden yapılanmasını engellemek istiyor

İsrail, geçtiğimiz eylül ayında suikast politikasını yoğunlaştırdı. Siyasi gözlemciler ve askeri araştırmacılara göre Tel Aviv, Hamas’ın birinci kademe liderlerini ortadan kaldırmasının ve ikinci kademesini de büyük ölçüde tasfiye etmesinin ardından, hareket içinde üçüncü kademeden terfi ettirilen her ismi de hedef almaya çalışıyor. Bu adım, Gazze’de geniş çaplı bir askeri operasyon öncesi hazırlık olarak değerlendirilebilir.

İsrail, 29 Eylül’de İzzeddin el-Beyk’i hedef aldı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, el-Beyk’i Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın Kuzey Gazze Tugayı komutanı olarak tanımlarken, yeni savaşçılar toplamaya çalıştığını söyledi. Hamas da el-Beyk’in öldürüldüğünü doğruladı.

Aynı ay içerisinde daha önce de aralarında Hamas’ın askeri kanadının üst düzey liderlik konseyinin üyesi Muhammed el-Yezuri, İsrail’in Refah Tugayı Komutanı olarak nitelendirdiği Nail Ebu Ubeyd ve Hamas’ın üst düzey mali sorumlularından biri olduğunu belirttiği Muhammed Ebu Alvan’ın da bulunduğu saha komutanları hedef alınmıştı. Ayrıca Hamas’ın İç Güvenlik Birimi’nde üst düzey görevli Muin el-Arabid de kaçırılmıştı.

cfgthy
 İsrail, geçtiğimiz eylül ayında suikast politikasını yoğunlaştırdı. (AFP)

İsrail açısından bu isimler, ‘Hamas’ın savaş sonrasında yeniden yapılanmasını engellemek’ başlığı altında birleşiyor. Savunma Bakanı Yisrael Katz da “Hareketin askeri yapısını yeniden oluşturmasını engellemek için çalışıyoruz. İsrail, Hamas’ın gücünü yeniden inşa etmesine izin vermeyecek; liderlerini, mensuplarını, finans kaynaklarını ve altyapısını takip etmeyi sürdürecek” dedi.

Ancak İsrail’in sözünü ettiği yeniden yapılanma, Hamas’ın savaş öncesindeki gücüne yeniden kavuştuğu anlamına gelmiyor. İsrail kaynaklı değerlendirmelere göre Hamas savaştan çok daha zayıf çıktı. Hareketin yeniden kazanmaya çalıştığı şey, örgütsel ve askeri yapısının bir bölümü. Hamas bu kapsamda birliklerini ve liderlik kadrolarını yeniden düzenlemeye, daha merkeziyetsiz bir yapıyla faaliyet göstermeye çalışıyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre Siyasi araştırmacı Said ed-Dabbe, bir komutanın öldürülmesinin Hamas üzerindeki etkisinin yalnızca kişinin adı veya görevine bakılarak ölçülemeyeceğini belirtti. Hareketin savaş yılları boyunca daha merkeziyetsiz bir yapı geliştirdiğine dikkat çeken Dabbe, bunun bazı liderlerin kaybını telafi etmesine ve sorumlulukları yeniden dağıtmasına olanak sağladığını ifade etti. Bu nedenle suikastların, Tel Aviv’in planladığı bir askeri operasyonun hazırlığı niteliğinde olabileceğini değerlendirdi.

İsrail tarafında ise Yahudi Halk Politikası Enstitüsü (JPPI) araştırmacısı Yaakov Katz, “Savaşın yeniden başlayıp başlamayacağına ilişkin tartışma güvenlik kurumları içerisinde yürütülüyor. Güney Komutanlığı, Hamas’ın yeniden yapılanıp silahlandığı, ancak savaş öncesindeki gücüne henüz ulaşmadığı değerlendirmesinden hareketle olası bir saldırı için operasyon planlarını yeniden şekillendiriyor” dedi.

Siyasi analist Seth Frantzman ise “İsrail’in daha önce dağıtıldığını açıkladığı birliklerde yeni komutanların ortaya çıkmaya devam etmesi, Hamas’ın ağır kayıplara rağmen kendisini yeniden yapılandırma kapasitesine ilişkin soru işaretleri oluşturuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Frantzman’a göre suikastlar, İsrail’in Hamas liderlerini hedef alma kapasitesinin devam ettiğini göstermekten daha fazlasını ortaya koyuyor. Bu saldırılar, İsrail’in Hamas’ın örgütsel varlığını yeni bir askeri kapasiteye dönüştürmesini engellemeye çalıştığını, hareketin ise sürekli saldırı baskısı altında yapısını korumaya ve yeniden düzenlemeye çalıştığını gösteriyor. Bu nedenle Gazze’de yeni bir askeri operasyon düzenlenmesi ihtimali oldukça güçlü.

İsrailli araştırmacı Gershon Baskin ise İsrail’de Hamas’ın yeniden yapılanmasına ilişkin söylemlerin artmasının, kamuoyunu ve uluslararası toplumu savaşın yeniden başlaması ihtimaline hazırlamak amacıyla kullanılabileceğini belirtti.

Ancak suikastlar zinciri tek başına İsrail’in geniş çaplı bir askeri operasyon kararı aldığını kanıtlamıyor. Tel Aviv açısından sorun artık yalnızca Hamas’ın savaştan geriye kalan kapasitesi değil, harekete saflarını yeniden düzenlemesi için zaman tanınması halinde nasıl bir yapıya dönüşebileceği.

RAND Corporation’ın kıdemli politika analistlerinden Shira Efron ise çıkmazı farklı bir açıdan değerlendirdi. Efron, “ABD’nin Gazze planı en zor meselelerde, başta Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in tamamen çekilmesi ve Gazze Şeridi için yeni bir yönetim oluşturulması olmak üzere, tıkanmış durumda” dedi. Efron’a göre İsrail ordusunun Gazze topraklarındaki varlığını sürdürmesi, yeni bir askeri operasyona hazır olduğu anlamına geliyor ve İsrail savaşı fiilen sona erdirmiş değil.

İsrail ordusu varlığını pekiştiriyor

Gazze kentinin ez-Zeytun Mahallesi’nde sarı hat artık yalnızca yaklaşılması yasak bir çizgi olmaktan çıktı; hat batıya doğru ilerleyerek yerinden edilenlerin bulunduğu bölgelere yaklaşmaya başladı. Bu durum, ailelerin yeniden sığındıkları yerleri terk etmek zorunda kalmasına yol açtı.

Bölge sakinlerinden Asım Devle, “Ailem, güçlerin ve beton blokların ilerlemesiyle defalarca yerinden edilmek zorunda kaldı. Savaş benim için kalınabilecek bir yer bulma arayışından oluşan bir dizi sürece dönüştü. Savaşın sona erdiğine inanmıyorum ve İsrail’in geniş çaplı bir askeri operasyon planladığını düşünüyorum” dedi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım ise “Sarı hattın batıya doğru kaydırılması, ateşkes anlaşmasının açık bir ihlalidir ve İsrail’in Gazze Şeridi içindeki kontrolünü genişletmeye devam ettiğini gösterir” ifadesini kullandı.

İsrail, sarı hattı Gazze Şeridi içindeki yeni güvenlik düzenlemelerinin bir parçası olarak değerlendiriyor. Gazze Tümeni Komutanı Tuğgeneral Liron Bito, “Ordu, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 63’ünü kontrol ediyor. Yaklaşık 40 yeni askeri mevzi kurduk. Güçlerin Gazze içinde konuşlandırılması, İsrail’e tehdidin Gazze sınırlarına ulaşmasını beklemek yerine ileri bir konumdan savunma yapma imkânı sağlıyor” dedi.

Bito’nun açıklamaları, İsrail’in Gazze’deki askeri varlığının niteliğine ilişkin yaklaşımını ortaya koyması bakımından dikkat çekti. İsrail ordusu bir yandan askeri hazırlıklardan ve Gazze Şeridi içinde hareket serbestisinden söz ederken, diğer yandan Hamas mensuplarını hedef alan operasyonlarını sürdürüyor.

Coğrafya araştırmacısı Cad İshak ise “Sarı hat sabit bir sınır gibi hareket etmiyor, İsrail güçlerinin hareketine bağlı olarak değişiyor. İsrail’in kontrol alanının, Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yaklaşık yüzde 64’üne ulaştığı görülüyor” dedi.

İshak, İsrail’in Gazze’deki varlığının yalnızca önceki bir askeri operasyonun kalıntısı olduğuna inanmıyor. Askeri mevzilerin kurulması ve güçlerin Şerit içinde tutulmasının, orduya istediği zaman Gazze içinden operasyon düzenleme imkânı verdiğini belirten İshak, bunun Tel Aviv’in olası bir askeri operasyona yönelik hazırlıklarının parçası olabileceğini ifade etti.

Bu konuşlanmanın operasyonların genişletilmesi ihtimalini değerlendirme açısından önemi de burada ortaya çıkıyor. İsrail, çatışmaların seviyesini yükseltmeye karar vermesi halinde Gazze içindeki askeri varlığını yeniden oluşturmak zorunda değil; çünkü bu varlığın önemli bir bölümü halihazırda mevcut.

Ordu hazırlık yapıyor… Karar siyasi

İsrail askeri yönetimi, savaş sona ermiş gibi hareket etmiyor. Güçler Gazze içinde konuşlanmış durumda. Askeri yönetim, sarı hat üzerindeki mevzilerini sağlamlaştırmak, tahkimatları güçlendirmek ve Hamas’la daha geniş çaplı bir çatışma turu ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürmek için çalışmalar yürütüyor.

Jerusalem Post gazetesinin güvenlik yetkililerine dayandırdığı habere göre, Güney Komutanlığı bu süreçleri paralel şekilde yürütüyor ve bunlar arasında Hamas’a karşı gelecekte düzenlenebilecek bir operasyonun planlanması da bulunuyor.

Gazze’de İsrail ordusunun askeri hazırlıkları her zaman büyük askeri konvoyların hareketiyle kendini göstermiyor. Zaman zaman devam eden tatbikatlar da bu hazırlıkların göstergesi oluyor. Bu durum, son aylarda İsrail Güney Komutanlığı’nın Gazze’de yeni bir operasyon için hazırladığı planları Genelkurmay ve siyasi kademeye sunmasıyla da ortaya çıktı.

Güney Komutanlığı Komutanı Tümgeneral Yaniv Bar, Hamas’ın askeri kapasitesinin tasfiye edilmesinin yaklaşık 6 ila 10 hafta sürebileceğini değerlendirdi. Ancak planın sunulması, operasyonun hayata geçirilmesine yönelik bir karar anlamına gelmedi. Operasyona geçiş kararı siyasi kademenin onayına bağlı olmaya devam etti.

scdfgth
Hamas, silah stoklarını yeniden oluşturduğunu veya saldırılara yeniden başlamayı hedeflediğini reddediyor ve İsrail’i ateşkes anlaşmasını baltalamakla suçluyor. (AFP)

İsrailli askeri araştırmacı Yossi Yehoshua, “Ordu, çatışmaların yeniden başlaması ihtimaline karşı birden fazla senaryo hazırlıyor. Ancak planın uygulamaya geçirilmesi, özellikle İsrail’in hazırlandığı cephelerin sayısının artması nedeniyle siyasi bir karar gerektiriyor” dedi.

Buna karşılık Hazım Kasım, İsrail’in Hamas’ın askeri gücünü yeniden inşa etme sürecini hızlandırdığı yönündeki söylemlerini reddederek, bunun ‘harekete yönelik, saldırıyı gerekçelendirmeyi amaçlayan açık bir kışkırtma’ olduğunu belirtti. Kasım, “Hamas, savaşın sona erdirilmesine ilişkin ateşkes anlaşmasına tamamen bağlı” dedi.

İsrail ordusu, 6 Eylül’de birden fazla cephede ani savaş senaryosunu simüle eden bir tatbikat düzenledi. Tatbikatta yedek askerlerin göreve çağrılması ve Gazze’de sarı hat boyunca çatışma senaryosu da uygulandı. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, “Ani ve çok cepheli bir savaşa hazırlık, ordunun kuvvet oluşturma sürecinin temel unsurlarından biri haline geldi. Güçlerin Gazze içinde bulunması, orduya ileri hatlardan savunma yapma ve her türlü tehdide hızla karşılık verme kapasitesi sağlıyor” dedi.

Bu aşamada ateşkes ile geniş çaplı bir operasyon arasındaki mesafeyi belirleyen unsur, ordunun kapasitesinden ziyade siyasi karar mekanizması.

Savaşı alevlendirecek kıvılcım ne olabilir?

Gazze’de gerilimin tırmanması için resmi bir ilan gerekmiyor. Sarı hat yakınlarında yaşanacak bir çatışma ya da Hamas’tan bir ismin öldürülmesi, karşılıklı misillemeler zincirini tetikleyebilir. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz da çatışmanın seviyesini yükseltebilecek senaryolardan birini gündeme getirdi.

Katz, “Gazze şehrinde bir İsrail askerinin veya sivilin kaçırılması, kentin boşaltılmasına ve yaklaşık 1 milyon sakinin güneye nakledilmesine, binaların ve kulelerin yıkılmasına yol açar. Ayrıca Hamas’ın ABD planında kendisine düşen yükümlülüklere uymaması da İsrail’i askeri harekete geçmeye sevk edebilir” dedi.

Katz’ın açıklamaları bir tehdit ve kamuoyuna ilan edilmiş bir senaryo niteliğindeydi. Ancak açıklamanın önemi, tek bir güvenlik olayının operasyonların genişletilmesi için nasıl gerekçeye dönüştürülebileceğini ortaya koymasında yatıyor. Gazze’de yeni bir kitlesel yerinden edilme ihtimali ise siyasi açıdan son derece kaygı verici bir senaryo olarak görülüyor. Burada askeri risklerle bölgedeki halkın gerçekliği kesişiyor: Operasyonların genişlemesi halinde insanlar nereye gidecek?

Buna karşılık Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye, “İsrail’e savaşı yeniden başlatması için bahane vermeyeceğiz. Biz istikrarı savunuyoruz ve hareketin silahlı gücü işgalin ve saldırıların varlığıyla bağlantılı” dedi.

Birleşmiş Milletler’e (BM) göre Gazze Şeridi’ndeki yerinden edilme alanlarında aşırı yoğunluk, barınma sıkıntısı, su ve kanalizasyon eksikliği yaşanıyor. Bu durum, Gazze şehrinin geniş çaplı tahliyesini, çatışma bölgesindeki insanların güvenli bir bölgeye tahliye edilmesinden farklı hale getiriyor. Zira Gazze’nin güneyinde de devam eden bir yerinden edilme krizi yaşanıyor.

Washington frene basıyor

Gazze’de savaşın alevlenme ihtimali yalnızca İsrail’in ne istediğiyle sınırlı değil. Ateşkesin başlamasından bu yana Washington, askeri operasyonları kontrol altında tutmaya ve tarafları, Hamas’ın silahsızlandırılmasına götürmesi öngörülen siyasi sürecin uygulanmasına yönlendirmeye çalıştı.

ABD’nin baskısı, ağustos ayında İsrail’in Gazze’deki operasyonlarının düzeyini kısa süreliğine düşürmesiyle açık şekilde görüldü.

Ancak ABD’nin baskısı, barış ve refah planının ilerletilmesi için fırsat yaratılması temelinde yürütülüyor. İsrail, Hamas silahsızlandırılmadan güçlerini çekmeyeceğini söylerken, Hamas ise silah meselesini İsrail’in çekilmesi ve savaşın sona ermesini güvence altına alacak garantilere bağlıyor.

Ortadoğu uzmanı Julie Norman, “ABD İsrail’e baskı yapabilir ancak geniş çaplı bir askeri operasyon düzenlemesini engelleyemez. Ayrıca İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçimler yaklaşırken bu baskı en düşük seviyesine iniyor” dedi.

Nitekim İsrail ordu radyosu, seçim kampanyasının kritik aşamasına girmesiyle Washington’ın Binyamin Netanyahu hükümeti üzerindeki baskı uygulama kapasitesinin azaldığını bildirdi. İsrailli yetkililer de savaşın yeniden başlatılabileceği yönündeki açıklamalarını sürdürdü.

Bu durum, Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un, ‘İsrail’in seçim atmosferine girmesiyle konseyin Netanyahu üzerinde baskı kurma kapasitesinin azaldığı’ yönündeki açıklamasıyla da örtüşüyor. Buna karşılık Savunma Bakanı Yisrael Katz, “Gazze’de geniş çaplı savaşın yeniden başlaması an meselesi. Ordu, Hamas’a karşı görevi tamamlamaya hazır” dedi.