Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?
TT

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Nebil Fehmi
Arap dünyasındaki gerilimler ve dalgalanmaların yanı sıra Arap ülkelerinin yaşadığı iç ve dış zorlukların gölgesinde, Arap Birliği’nin (AL) Arap dünyası ve uluslararası camia düzeyinde fizibilitesi ve etkinliği hakkında çok fazla söz söylendi. Bazıları, AL’nin kurumları ve çeşitli prosedürleri hakkındaki bir takım gözlemlerini ve çekincelerini dile getirirken bazıları da sorumluluğun egemen karar vericiler olarak yalnızca AL üyesi ülkelere ait olduğuna inanıyorlar.
Belki bu suçlamadan önce uluslararası ve bölgesel kuruluşların büyük çoğunluğunun, küreselleşmekle ve daha önce eşi benzeri görülememiş şekilde teknolojiye bağımlı hale gelmekle suçlanan, günümüzde güvenilirliklerini kaybetmeye başladıklarına dair eleştirilere maruz kaldıklarını belirtmek daha uygun olabilir. Bu eleştiriler, dikkatleri hızla küresel meselelere çekerek, onları halkın tartıştığı konular haline getirerek ulusal ve bölgesel ve uluslararası diplomatik kurumlar yerine kişiselleştirerek buna acil bir çözüm bulunması ihtiyacını artırıyor.
Eleştirilen kurumlar arasında birçok bölgesel örgütün yanı sıra çok taraflı eylemleri olan Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) yer alıyor. Burada çok taraflılık pahasına ikili diplomaside genel bir sapma söz konusu. Uluslararası sistemin, kurumlarının ve etkileşimlerinin yeniden düzenlendiği tarihi bir dönemden geçerken uluslararası siyasi gündemi şekillendirmede artan nüfuz, gayri resmi roller ve bunun etrafında önerilen bir takım çözümler bulunuyor.
Araplar, 1945'te kurulan AL’nin Arap ülkelerinin söz konusu dönemdeki liderlerinin bilgeliğini yansıtan ilk bölgesel örgüt olmasından ve aynı şekilde aralarındaki toplu ve bireysel olarak ulusal çıkarlarına hizmet eden bu iş birliğinin, çağının ötesinde yapılmış sağlam bir değerlendirme olması bakımından gurur duymalılar.
Araplar AL ile girişimlerinin, yaratıcı düşüncelerinin, farkındalıklarının ve iş birliklerinin çıkarlarını desteklediğini ve egemenliklerini etkilemediğini fark ettiler. AL’nin de tıpkı diğer kurumlar gibi göz ardı edilmemesi veya hafife alınmaması gereken ekonomik başarıları ve tutumları var. Bununla birlikte uluslararası gelişmelere ve çağın zorluklarına ayak uydurmak, doğru değerlendirmede bulunmak ve AL kurumlarını ve prosedürlerini yönetme verimliliğini artırmak mümkündür.
Şahsen birçok kez Arap dünyasındaki sorunların en önemli nedenlerinden birinin, her ne kadar hayatın normal ve kaçınılmaz bir özelliği olsa da, sık sık ortaya çıkan değişim fikrinden duyulan memnuniyetsizlik olduğu konusunda ısrar ettim. Arap dünyası, çağdaş uluslararası dönüşümlere ayak uydurmada diğer ülkelerin ve kurumların gerisinde kalmıştır. Geriden gelen, yavaş ve sadece tepkide kalan bir hareketliliğimiz oldu.
AL Genel Sekreterliği, 1954 yılından bu yana iç tüzükte değişiklikler yapılması için çalışıldığını ve 1964’ten beri Arap ülkeleri arasındaki zirveler gibi bir takım prosedürlerde değişiklikler olduğunu açıkladı. Örneğin 2005 yılında Cezayir’de yapılan Arap Zirvesi'nde bir Arap parlamentosu kurmak, sivil toplumun Arap Ekonomik Birliği Konseyi (CAEU) Ekonomik ve Sosyal Konseyi çalışmalarına katılmasına izin vermek gibi önemli kararlar alındı. Bununla birlikte serbest bir Arap ticaret bölgesi kurmak için daha önce eşi benzeri görülmemiş başka fikirler ortaya atıldı.
AL çerçevesinde Ekonomik ve Sosyal Konseyi, alanlarında uzman Arap örgütleri ve Arap bakanlık konseyleri, daimi teknik komiteler ve benzeri bir dizi organ ve kurum oluşturulmuştur. Eski AL Genel Sekreteri Nebil El-Arabi, mevcut yüzyılın başlarında Arap ülkeleri içinde ve bölgede gerginliklerin artmasıyla Lahdar İbrahimi başkanlığında Gassan Selame ve İyad Medeni’nin de üyeleri arasında olduğu bir uzmanlar komisyonu kurdu. Ben de bu komisyonun bir üyesiydim. Komisyondaki görevim, AL tüzüğünde yapılacak değişikliklerin temellerini atmak, AL kurumlarındaki en önemli çalışmaları düzeltilmek, sivil toplumun AL zirvelerine katılmasını sağlamak, şeffaflığı ve çağdaş siyasi, sosyal ve ekonomik konuların ele almak ve AL’nin zamana ayak uydurmasını sağlayacak kurumları oluşturulmakla sona erdi.
Bunun ardından AL’de hükümet temsilcilerinin katımlıyla çalışma grupları oluşturuldu. AL Konseyi’nin üç ayrı seviyesinde yani liderler zirvesi, bakanlar zirvesi ve temsilciler zirvesi düzeyindeki görevlerle ilgili metinlerde netlik olmadığı görüldü. Aynı şekilde iş tanımının yapılmadığı ve AL iç tüzüğünde dönemsel toplantılar için görev dağılımı yapılmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde AL’nin toplanması, başkanlığı ve karar alma mekanizmasına ilişkin bir takım sorunların ele alınması gerektiği de ortaya çıktı.
Daha da önemlisi bir takım değişiklikler önerildi. Bu öneriler arasında AL üyesi ülkelerin kesinlikle taahhüt ettikleri iki temel kriter belirlendi. Bunlardan birincisi ve en önemlisi; AL üyesi ülkelerin ve mevcut hükümet sistemlerinin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması, AL tüzüğünün ilke ve hedefleri doğrultusunda ortak Arap çıkarlarının korunması ve hiçbir üye ülkenin bir başka üye devletin içişlerine karışmamasıydı. Ayrıca BM Anlaşması ilkelerine, Arap ülkeleri arasındaki anlaşmaların ve uzlaşıların yanı sıra uluslararası sözleşmelere saygı duyulması, hak ve görevlerde üye ülkeler arasında eşitlik ilkesine saygı gösterilmesi, güç veya tehdit dili kullanılmaması, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi, demokratik ilkelere saygı duyulması, adalet ve eşitliğe kıymet verilmesi, insan haklarının korunması, iyi yönetim ve hukukun üstünlüğünün pekiştirilmesiydi.
Aynı şekilde hoşgörü ve ılımlılığı yaymanın, şiddeti ve aşırıcılığı reddetmenin, terörün tüm biçimleriyle ve tezahürleriyle mücadele etmenin, dil, kültür ve tarih de dahil Arap kimliğinin temellerini güçlendirmenin, dinler, kültürler ve medeniyetler arasındaki diyalogu geliştirmenin ve kabul edilen yasal ve düzenleyici çerçevelere uygun olarak Arap sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile iş birliği geliştirerek ve ortaklıklar kurarak Arap ülkelerinin eylemlerine AL çerçevesinde ortak bir boyut kazandırmanın önemi de vurgulandı.
Diğer yandan AL’nin aldığı kararların üye ülkelerin ve halkların iradesini yansıtmasını sağlamak için oylama sistemine özel bir bölüm ayrılmıştır. Bu bölüm, ortak bir fikir birliğine varılamaması halinde AL Konseyi’nde her düzeyde karar alınabilmesini sağlayan bir mekanizma oluşturulmuştur. Ayrıca bir ülkenin AL üyesi bir ülkeye saldırganlıkta bulunması karşısında alınması gereken önlemlere ilişkin kararlar ve oybirliğiyle kabul edilmesi gereken kararlarla ilgili mekanizmalar da ele alınmıştır.
Arap dünyasının ve AL’nin bölgesel eylemlerdeki liderlikleri konusunda gurur duyulacak bir şeyleri olduğuna inanıyorum. Ancak aynı zamanda bazı Arap ülkelerinin kendi ulusal çıkarlarını AL kararlarına tercih ettikleri ve bu durumun da AL’nin aldığı kararlara duyulan güvenin büyük ölçüde yitirildiğine dair giderek artan bir his olduğu da kabul edilmelidir.
Sonuç olarak, onaylanıp uygulanabilecek çok sayıda öneri, çalışma ve değişiklik var. Fakat Arap ülkeleri bunlarla AL’nin kurucularının akıllıca ve stratejik kavramıyla ilgilenmeliler. Arap ülkeleri arasındaki stratejik işbirliği herkesin yararınadır ve ülkelerin ulusal egemenliklerine zarar vermez.
AL’nin çalışmaları, kararların ve üye ülkelerin güvenilirliğini korumak için bir vizyon ve geleceğe yönelik hedeflerle güncellenmeli, mümkün olduğunda uyumluluğa yatırım yapmalı, görüşlerde şeffaflığı öne çıkarmalı ve yönetilmelidir. Bu, aynı zamanda AL Genel Sekreterliği’nin rolünü ve sorumluluklarını geliştirmenin yanı sıra ülkelerin kendileri ve insanları için bağlayıcı kararlar almadaki sorumluluklarına saygı gösterirken, yaratıcı bir şekilde düşünce, risk ve zorluklardan bahsetmelerine de olanak tanıyacaktır.
Arap dünyasının bugün yaşadığı büyük zorluklar göz önüne alındığında Cezayir'in bir sonraki Arap Zirvesi dönem başkanlığı görevini üstlenmeden önce bir takım meselelerle karşı karşıya olan Arap-Arap ilişkilerinin yeni bir aşamaya taşınması için uygun bir zemin hazırlamak amacıyla tüm ilgili Arap taraflarla çeşitli konularda sessiz ve aktif bir diplomatik süreç başlatmasını öneriyorum. Bu konuların başında İran’ın Arap dünyasına müdahalelerine ve bölgeye hakim olma girişimlerine karşı ortak bir Arap tutumu sergilenmesinin yanı sıra İsrail tarafından atılan Arap-İsrail barış sürecinin temellerinin uyarlanması, Suriye'den Arap dünyasına ve AL’ye dönüş için atılabilecek adımlara verilecek karşılığın tanımlanması ve İran’ın nüfuzu yerine Arap ortak tutumundan yana olması halinde Irak’la olan ilişkilerin yeniden yapılandırılması geliyor. Benzer şekilde, Levant (el-Maşrık) bölgesindeki meselelerden daha az öneme sahip olsa da Katar ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır arasındaki anlaşmazlığın da ele alınması gerekiyor. Burada amaç, acil eylemin bir özeti olarak zirvede kapsamlı bir beyan veya bildiri yayınlamak ve belirli adımları ve yürütme prosedürlerini içeren pratik bir eylem planı elde etmektir.
Her ne kadar siyasi bir uçurumun kenarında dolaşsak da mevcut durum iddialı, cesur ve gerçekçi olmamızı gerektiriyor. Tüm bu faktörler üzerinde anlaşmaya varmanın zorluğu, ciddiyetsiz ve uygulanabilir olmayan genel formüller ve artık bir son verilmesi gereken cafcaflı sözler için ne bir gerekçe ne de bir sebeptir. Daha ziyade onaylanabilecek anlaşmalar yapmak veya en azından tamamlanmamış süreçlerde güven artırıcı önlemler almaya başlamak ve girişimlerin kalıcılığı için samimi müzakere mekanizmaları oluşturmak adına tüm ciddiyetimizle harekete geçmeliyiz. Arap siyasetinin geleceği ve bekası bir takım zorluklarla karşı karşıyadır. Başkalarının Ortadoğu'nun kimliğini değiştirme girişimleri, zor olsa da ancak ciddi ve dürüst bir Arap iş birliği ile engellenebilir. Gelecekteki çıkarlarımızı korumanın en iyi yolu budur.
 



Uluslararası toplum Lübnan'da sadece ateşkes değil, silahsızlanma da istiyor

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
TT

Uluslararası toplum Lübnan'da sadece ateşkes değil, silahsızlanma da istiyor

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)

Son günlerde, Lübnan resmî makamlarının 2006’da kabul edilen ve 2024’te güncellenen 1701 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasına bağlılık vurgusu ile, yalnızca ateşkesin kalıcı hale getirilmesini değil, silahların bırakılmasını ve gücün devlet elinde toplanmasını açıkça dile getirmeye başlayan uluslararası aktörlerin yaklaşımı arasındaki çelişki giderek belirginleşiyor. Bu yeni yaklaşım, Lübnan devletini son derece hassas bir siyasi ve güvenlik sınavıyla karşı karşıya bırakıyor.

İsrail’in artan askeri faaliyetleri ve Litani Nehri’nin güneyi ile kuzeyine yönelik hava saldırılarının sürmesi eşliğinde, Lübnan devleti 1701 sayılı kararın tüm hükümlerine bağlılığını ortaya koymaya çalışıyor. Resmî açıklamalarda, Lübnan ordusunun Mavi Hat boyunca görevlerini yerine getirdiği ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) ile iş birliği içinde sükûneti sağlamaya çalıştığı vurgulanıyor.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da Lübnan’ın ‘ateşkese bağlı olduğunu ve uluslararası yükümlülüklerine saygı gösterdiğini’ yineleyerek, 2006’dan bu yana geçerli olan çerçevenin korunması yönündeki iradeye işaret etti.

Ancak Lübnan’ın bu yaklaşımı Batılı başkentleri artık ikna etmiyor. Son dönemde ABD ve Avrupa’dan gelen açıklamalar, ‘uluslararası toplumun istikrarı yönetme aşamasından, değişimi dayatma aşamasına geçtiğini’ açık biçimde ortaya koyuyor. Özellikle Lübnan ordusunun güneyde sahadaki planını uygulamaya başlamasının ardından, silahların devlet otoritesi altında toplanması gerekliliği yönündeki söylem daha da güç kazanmış durumda.

Uluslararası silahsızlanma takvimi

Eski milletvekili Faris Said, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, uluslararası toplumun Lübnan’daki tüm yasadışı silahların tasfiyesi, özellikle de Hizbullah’ın silahları için bir takvim belirlediğinin artık netleştiğini, bunun yalnızca Litani Nehri güneyindeki silahları kapsayan 1701 sayılı karar ile sınırlı olmadığını söyledi.

Said, “Lübnan yetkilileri bu takvimden haberdar, ancak kamuoyuna açıklanmadı. Yetkililerin bu konuda ciddi adımlar atması gerekiyor, çünkü gecikme ülkeyi büyük siyasi ve güvenlik risklerine maruz bırakır” ifadelerini kullandı.

Said’e göre mevcut aşama, uluslararası yaklaşımda bir değişimi gösteriyor: “Artık odak sadece güneydeki durumu düzenleyen 1701 sayılı kararın uygulanmasında değil. Zira şimdi tüm milislerin silahsızlandırılması yönünde açık talepler öne çıkıyor” (yani 1559 sayılı karar). Said bu değişimi, ‘Lübnan siyasetinde silahın egemenliğine son verme iradesi’ olarak nitelendirdi.

Said ayrıca, “Lübnan’da Hizbullah tarafından yapılan sözlü tırmanış, gerçek durumla uyumlu değil. Hizbullah medyada tonunu yükseltiyor, ancak geniş çaplı bir askeri çatışmaya girişecek kapasitesi yok” değerlendirmesinde bulundu. Said, Hizbullah içinde iki eğilim olduğunu belirterek, birinin İran-ABD müzakerelerini beklediğini, diğerinin ise Hizbullah’ı çıkmazdan kurtaracak bir Arap çözümü arayışında olduğunu bildirdi.

 Hizbullah tarafından Lübnan'ın güneyindeki Kaleviyeh köyüne yerleştirilen bir füze maketi… Duvarda “Silahlarımızı bırakmayacağız” yazıyor. (EPA)Hizbullah tarafından Lübnan'ın güneyindeki Kaleviyeh köyüne yerleştirilen bir füze maketi… Duvarda “Silahlarımızı bırakmayacağız” yazıyor. (EPA)

1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasının geçmiş yıllarda Hizbullah’ın silahları ve siyasi sisteme derinlemesine nüfuzu nedeniyle aksadığını belirten Said, Hizbullah’ın seçim yasası ve mezhep ötesi ittifakları aracılığıyla kendisine bir siyasi güvenlik ağı oluşturduğunu söyledi.

Said sözlerini şöyle noktaladı: “Artık Lübnan devletinin zaman kaybetme lüksü yok. Devlet, BM gözetiminde tek bir masada oturup bekleyen meseleleri çözmeli ve müzakerelere parti mantığıyla değil, devlet mantığıyla başlamalı. Zamanla yarış içindeyiz; eğer bu yılı da aşarsak ve silah konusunda siyasi çözümler bulamazsak, tüm Lübnan’ın yeniden şiddet sarmalına gireceği düşüncesi gerçek olabilir.”

1701 sayılı karar artık uygulanabilir değil

Lübnan devleti, uluslararası meşruiyet politikasını savunmak zorunda kalırken, ülkedeki en etkili güçlerden Hizbullah, kararı kabul eden devletlerin yorumladığı şekliyle 1701 sayılı kararın sınırlarını tanımıyor.

Hukuk profesörü Dr. Ali Murad, “Lübnan, savaşın ve ateşkes anlaşmasının ortaya çıkardığı güç dengeleri ışığında son derece zor bir gerçeklikle karşı karşıya” dedi. Murad, İsrail’in, Lübnan hükümetinin son olarak silahları devletin elinde toplama çabalarına rağmen, ‘adım adım’ dengesini aştığını belirtti.

Murad, güç dengelerinin bugün her zamankinden daha fazla İsrail lehine döndüğünü, özellikle Suriye rejiminin çöküşü ve Hizbullah’ın yanıt verememesi sonrası, herkesin durumu objektif şekilde değerlendirmesi gerektiğini vurguladı. Murad, “2006’da kabul edilen 1701 sayılı karar, o dönemdeki koşullar değiştiği için artık uygulanabilir değil” ifadesini kullandı.

Mevcut durumun çok daha zor olduğunu belirten Murad, Hizbullah’ın o dönemde silahlarını karar gereği teslim etmemesinin, sonraki uygulamaları daha karmaşık hale getirdiğini söyledi. Murad, savaş sonrası kabul edilen yorum çerçevesinde ateşkesin artık uygulanabilir olmadığını, durumun daha karmaşık ve zor hale geldiğini vurguladı.

Murad, Lübnan devletinin dolaylı müzakere fikrini kabul etmesinin, ulusal çıkarı koruma sorumluluğunu beraberinde getirdiğini belirterek, bunun; saldırıların durdurulması, İsrail’in çekilmesi, tutukluların geri dönmesi ve yeniden imar sürecinin başlatılması gibi açık hedefleri kapsaması gerektiğini ifade etti. Murad, “Bu hedeflerin hiçbiri Hizbullah’ın silahlarıyla artık gerçekleştirilemez” dedi.

Murad sözlerini şu ifadelerle bitirdi: “2006 versiyonu artık geçerli değil, mevcut ateşkes versiyonu ise gerçeklik tarafından aşılmış durumda. Lübnan devleti ve Hizbullah, durumu olduğu gibi değerlendirmeli, inkâr veya kaçma yoluna başvurmamalı.”


İsrail: Hamas'ı iki ay içinde silahsızlandırın... yoksa savaşla karşı karşıya kalırsınız

Gazze'deki Hamas savaşçıları (Arşiv- Reuters)
Gazze'deki Hamas savaşçıları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail: Hamas'ı iki ay içinde silahsızlandırın... yoksa savaşla karşı karşıya kalırsınız

Gazze'deki Hamas savaşçıları (Arşiv- Reuters)
Gazze'deki Hamas savaşçıları (Arşiv- Reuters)

İsrail, Gazze Şeridi'ndeki Filistinli gruplara silahsızlanmaları için iki aylık bir ültimatom verdi ve bunu uygulamak için yeniden askeri müdahale tehdidinde bulunarak, savaşı yeniden alevlendirebileceğini belirtti.

İsrail kaynakları, Tel Aviv'in bu ültimatomu ABD ile tam bir mutabakat içinde verdiğini ve silahsızlanma sürecinin niteliğini ve kriterlerini İsrail'in belirleyeceğini ifade etti.

İsrail medya kuruluşu Kanal 12'ye göre ordu şimdiden bir askeri operasyon senaryosuna hazırlanıyor ve ABD Başkanı Donald Trump, "Onlar (Hamas) bunu kolay yoldan da zor yoldan da yapabilirler" diyerek İsrail'in pozisyonunu güçlendirdi.

13 Ocak 2026'da Gazze Şehri sahilinde yerinden edilmiş Filistinliler için kurulan bir kamp (AP)13 Ocak 2026'da Gazze Şehri sahilinde yerinden edilmiş Filistinliler için kurulan bir kamp (AP)

Kanal haberinde, “Barış Konseyi ve teknokrat yönetim kurulduğu andan itibaren Hamas'a silahsızlanması için iki ay süre verilecek. Eğer bunu gönüllü olarak yapmazsa, İsrail ordusu müdahale edecek” ifadelerini kullandı.

İsrail'de bu tehditkar tavrın, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında tam bir anlaşmanın sonucu olduğu iddiası var.

İsrailli bir güvenlik kaynağı, Hamas'ın belirtilen süre içinde silahsızlandırılmaması durumunda "İsrail ordusunun şimdiden planlar hazırladığını" belirtti.

İsrail güvenlik teşkilatının değerlendirmesine göre Hamas hâlâ sahada faaliyet gösteriyor, zaman onların lehine işliyor ve hareket çatışmalar sırasında ağır hasar görmüş olsa da çöküşten çok uzak.

Güvenlik değerlendirmelerine göre, “örgüt hâlâ Gazze’nin bazı bölgelerinde otorite ve askeri kontrolü sürdürüyor, sahada faaliyet gösteriyor ve özellikle hâlâ etkin kontrolü altında bulunan bölgelerde silahlanmaya ve büyümeye devam ediyor… Ortaya çıkan geçiş dönemi (Hamas'a) hizmet ediyor ve yeteneklerini yeniden inşa etmesine, yeraltı altyapısını harekete geçirmesine ve bir savaş gücünü yeniden kurmasına olanak tanıyor.”

 Gazze'yi yönetmekle görevlendirilen teknokrat komite dün Kahire'de toplandı (Reuters)Gazze'yi yönetmekle görevlendirilen teknokrat komite dün Kahire'de toplandı (Reuters)

İsrail'deki bilgili kaynaklar, bu durum ışığında "mevcut aşamayı uzatmanın bir seçenek olmadığını" belirterek, "belirli ve sınırlı bir zaman çizelgesi belirlendiğini ve bu çizelgenin sonunda kesin bir karar verileceğini" vurguladı.

Siyasi ve güvenlik kaynakları, bu kararın ABD ile tam koordinasyon içinde alındığını ve Washington ile Tel Aviv arasında doğrudan varılan anlaşmaların bir parçası olduğunu doğruladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu anlaşmalar, Hamas'ın silahsızlandırılmasının sadece belirtilen bir hedef değil, Gazze Şeridi'ndeki herhangi bir ilerleme için bağlayıcı bir koşul olduğu konusunda da mutabakatı içeriyor.

Kaynaklar, İsrail'in "silahsızlanma" tanımının, kriterlerinin, nasıl doğrulanacağının ve ne zaman gerçek ve tamamlanmış sayılacağının tam kontrolüne sahip olacağını ifade etti.

İsrail kaynakları, kısmi bir dağılmanın veya sembolik bir adımın kabul edilmeyeceğini ve Hamas askeri yeteneklere sahip olduğu sürece "sarı hat’tan" geri adım atılmayacağını vurguladı.

İsrail, Hamas silahsızlandırılana kadar Gazze'de kurulan teknokrat hükümetle iş birliğinin sınırlı ve temkinli olmasına karar verdi.

Kaynaklar, İsrail'in teknokrat hükümetin bileşimini ve üyelerinin isimlerini incelediğini belirtti.

Tel Aviv'de hakim olan varsayım, Hamas'ın kendi isteğiyle silahsızlanmayacağı yönünde ve ültimatom, (askeri olarak) harekete geçmeden önce net bir zaman çerçevesi belirlemeyi de amaçlıyor.

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail'in uyarısı, yıkıcı bir savaştan iki yıl sonra geldi ve İsrail'in Hamas karşısında başka ne yapacağı bilinmiyor.

İsrail, Gazze Şeridi'ndeki her türlü silahı ortadan kaldırmak ve tüm tünelleri yok etmek istiyor.

Hamas, Gazze Şeridi'nde iktidarı teknokrat bir hükümete devredeceğini açıkladı, ancak silahsızlanacağına dair bir açıklama yapmadı.

ABD yetkilileri, Axios'a daha önceki bir raporda, Hamas'ın gizli iletişimlerde, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının başlangıcıyla eş zamanlı olarak ABD'nin silahsızlanma planını kabul etmeye istekli olduğunu ifade ettiğini söylemişti.

Rapora göre, Trump'ın Hamas'ı silahsızlandırma planı, tüneller ve silah fabrikaları gibi askeri altyapının imha edilmesi, füzeler ile ağır silahların İsrail'e karşı kullanılmasını engelleyecek depolama alanlarına yerleştirilmesiyle başlayarak, aşamalı olarak uygulanmasını öngörüyor.

Aynı aşamada, Gazze Şeridi'nde teknokrat bir hükümete bağlı, güvenlik ve düzeni sağlamaktan sorumlu ve Şerit içinde silah bulundurma yetkisine sahip tek kurum olacak bir polis gücü oluşturmak için çalışmalar sürüyor.

İnternet sitesi, bir ABD yetkilisinin Hamas'ın silahsızlanma konusunda "olumlu sinyaller" gönderdiğini söylediğini aktarırken, ateşkesin başarısının ve kalıcı bir barışa dönüşmesinin, hareketin silahlarını bırakmasına ve İsrail güçlerinin Gazze'den çekilmesine bağlı olduğunu vurguladı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, kişisel silahlarını teslim etmeye ve askeri faaliyetlerden vazgeçmeye istekli Hamas üyelerine özel af çıkarma olasılığını değerlendiriyor. 


Kürt Yönetimi: Şara’nın kararnamesi ilk adımdır, ancak demokratik bir anayasa taslağı hazırlanmalıdır

SDG ile Suriye hükümeti arasındaki gerilimin artmasından korkan siviller, Deyr Hafir'den batıya doğru akın ederken silahlı bir asker (Reuters)
SDG ile Suriye hükümeti arasındaki gerilimin artmasından korkan siviller, Deyr Hafir'den batıya doğru akın ederken silahlı bir asker (Reuters)
TT

Kürt Yönetimi: Şara’nın kararnamesi ilk adımdır, ancak demokratik bir anayasa taslağı hazırlanmalıdır

SDG ile Suriye hükümeti arasındaki gerilimin artmasından korkan siviller, Deyr Hafir'den batıya doğru akın ederken silahlı bir asker (Reuters)
SDG ile Suriye hükümeti arasındaki gerilimin artmasından korkan siviller, Deyr Hafir'den batıya doğru akın ederken silahlı bir asker (Reuters)

Kuzey ve Doğu Suriye Kürt yönetimi bugün yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara'nın dün yayınladığı kararnamenin "ilk adım olabileceğini, ancak Suriye halkının özlem ve umutlarını karşılamadığını" belirterek, "ülkenin tüm kesimlerinin haklarını koruyan demokratik bir anayasanın yapılmasının" önemini vurguladı.

Suriye'de yaşayan tüm Kürt kökenli vatandaşlara Suriye vatandaşlığı verilmesini öngören Suriye Cumhurbaşkanı'nın dün yayınladığı kararnameye yanıt olarak Kürt yönetimi açıklamasında, "hakların geçici kararnamelerle değil, kalıcı anayasalarla korunduğunu ve güvence altına alındığını" belirtti.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters – Arşiv)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters – Arşiv)

Kuzey ve Doğu Suriye'deki Kürt yönetimi, tüm bileşenlerin haklarını koruyan, muhafaza eden ve sürdüren demokratik, çoğulcu bir anayasa taslağı hazırlanması çağrısında bulundu. Niyet ne olursa olsun herhangi bir kararnamenin, kapsamlı bir anayasal çerçevenin parçası olmadığı sürece hakların gerçek bir güvencesini oluşturamayacağını vurguladı.

Açıklamada, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki Kürt yönetiminin, Suriye'deki haklar ve özgürlükler sorununun temel çözümünün kapsamlı bir ulusal diyalog ve demokratik bir anayasada yattığına inandığı ifade edildi.