Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?
TT

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Arap Birliği geçmişten bir miras mı yoksa geleceğe yönelik bir ihtiyaç mı?

Nebil Fehmi
Arap dünyasındaki gerilimler ve dalgalanmaların yanı sıra Arap ülkelerinin yaşadığı iç ve dış zorlukların gölgesinde, Arap Birliği’nin (AL) Arap dünyası ve uluslararası camia düzeyinde fizibilitesi ve etkinliği hakkında çok fazla söz söylendi. Bazıları, AL’nin kurumları ve çeşitli prosedürleri hakkındaki bir takım gözlemlerini ve çekincelerini dile getirirken bazıları da sorumluluğun egemen karar vericiler olarak yalnızca AL üyesi ülkelere ait olduğuna inanıyorlar.
Belki bu suçlamadan önce uluslararası ve bölgesel kuruluşların büyük çoğunluğunun, küreselleşmekle ve daha önce eşi benzeri görülememiş şekilde teknolojiye bağımlı hale gelmekle suçlanan, günümüzde güvenilirliklerini kaybetmeye başladıklarına dair eleştirilere maruz kaldıklarını belirtmek daha uygun olabilir. Bu eleştiriler, dikkatleri hızla küresel meselelere çekerek, onları halkın tartıştığı konular haline getirerek ulusal ve bölgesel ve uluslararası diplomatik kurumlar yerine kişiselleştirerek buna acil bir çözüm bulunması ihtiyacını artırıyor.
Eleştirilen kurumlar arasında birçok bölgesel örgütün yanı sıra çok taraflı eylemleri olan Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) yer alıyor. Burada çok taraflılık pahasına ikili diplomaside genel bir sapma söz konusu. Uluslararası sistemin, kurumlarının ve etkileşimlerinin yeniden düzenlendiği tarihi bir dönemden geçerken uluslararası siyasi gündemi şekillendirmede artan nüfuz, gayri resmi roller ve bunun etrafında önerilen bir takım çözümler bulunuyor.
Araplar, 1945'te kurulan AL’nin Arap ülkelerinin söz konusu dönemdeki liderlerinin bilgeliğini yansıtan ilk bölgesel örgüt olmasından ve aynı şekilde aralarındaki toplu ve bireysel olarak ulusal çıkarlarına hizmet eden bu iş birliğinin, çağının ötesinde yapılmış sağlam bir değerlendirme olması bakımından gurur duymalılar.
Araplar AL ile girişimlerinin, yaratıcı düşüncelerinin, farkındalıklarının ve iş birliklerinin çıkarlarını desteklediğini ve egemenliklerini etkilemediğini fark ettiler. AL’nin de tıpkı diğer kurumlar gibi göz ardı edilmemesi veya hafife alınmaması gereken ekonomik başarıları ve tutumları var. Bununla birlikte uluslararası gelişmelere ve çağın zorluklarına ayak uydurmak, doğru değerlendirmede bulunmak ve AL kurumlarını ve prosedürlerini yönetme verimliliğini artırmak mümkündür.
Şahsen birçok kez Arap dünyasındaki sorunların en önemli nedenlerinden birinin, her ne kadar hayatın normal ve kaçınılmaz bir özelliği olsa da, sık sık ortaya çıkan değişim fikrinden duyulan memnuniyetsizlik olduğu konusunda ısrar ettim. Arap dünyası, çağdaş uluslararası dönüşümlere ayak uydurmada diğer ülkelerin ve kurumların gerisinde kalmıştır. Geriden gelen, yavaş ve sadece tepkide kalan bir hareketliliğimiz oldu.
AL Genel Sekreterliği, 1954 yılından bu yana iç tüzükte değişiklikler yapılması için çalışıldığını ve 1964’ten beri Arap ülkeleri arasındaki zirveler gibi bir takım prosedürlerde değişiklikler olduğunu açıkladı. Örneğin 2005 yılında Cezayir’de yapılan Arap Zirvesi'nde bir Arap parlamentosu kurmak, sivil toplumun Arap Ekonomik Birliği Konseyi (CAEU) Ekonomik ve Sosyal Konseyi çalışmalarına katılmasına izin vermek gibi önemli kararlar alındı. Bununla birlikte serbest bir Arap ticaret bölgesi kurmak için daha önce eşi benzeri görülmemiş başka fikirler ortaya atıldı.
AL çerçevesinde Ekonomik ve Sosyal Konseyi, alanlarında uzman Arap örgütleri ve Arap bakanlık konseyleri, daimi teknik komiteler ve benzeri bir dizi organ ve kurum oluşturulmuştur. Eski AL Genel Sekreteri Nebil El-Arabi, mevcut yüzyılın başlarında Arap ülkeleri içinde ve bölgede gerginliklerin artmasıyla Lahdar İbrahimi başkanlığında Gassan Selame ve İyad Medeni’nin de üyeleri arasında olduğu bir uzmanlar komisyonu kurdu. Ben de bu komisyonun bir üyesiydim. Komisyondaki görevim, AL tüzüğünde yapılacak değişikliklerin temellerini atmak, AL kurumlarındaki en önemli çalışmaları düzeltilmek, sivil toplumun AL zirvelerine katılmasını sağlamak, şeffaflığı ve çağdaş siyasi, sosyal ve ekonomik konuların ele almak ve AL’nin zamana ayak uydurmasını sağlayacak kurumları oluşturulmakla sona erdi.
Bunun ardından AL’de hükümet temsilcilerinin katımlıyla çalışma grupları oluşturuldu. AL Konseyi’nin üç ayrı seviyesinde yani liderler zirvesi, bakanlar zirvesi ve temsilciler zirvesi düzeyindeki görevlerle ilgili metinlerde netlik olmadığı görüldü. Aynı şekilde iş tanımının yapılmadığı ve AL iç tüzüğünde dönemsel toplantılar için görev dağılımı yapılmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde AL’nin toplanması, başkanlığı ve karar alma mekanizmasına ilişkin bir takım sorunların ele alınması gerektiği de ortaya çıktı.
Daha da önemlisi bir takım değişiklikler önerildi. Bu öneriler arasında AL üyesi ülkelerin kesinlikle taahhüt ettikleri iki temel kriter belirlendi. Bunlardan birincisi ve en önemlisi; AL üyesi ülkelerin ve mevcut hükümet sistemlerinin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması, AL tüzüğünün ilke ve hedefleri doğrultusunda ortak Arap çıkarlarının korunması ve hiçbir üye ülkenin bir başka üye devletin içişlerine karışmamasıydı. Ayrıca BM Anlaşması ilkelerine, Arap ülkeleri arasındaki anlaşmaların ve uzlaşıların yanı sıra uluslararası sözleşmelere saygı duyulması, hak ve görevlerde üye ülkeler arasında eşitlik ilkesine saygı gösterilmesi, güç veya tehdit dili kullanılmaması, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi, demokratik ilkelere saygı duyulması, adalet ve eşitliğe kıymet verilmesi, insan haklarının korunması, iyi yönetim ve hukukun üstünlüğünün pekiştirilmesiydi.
Aynı şekilde hoşgörü ve ılımlılığı yaymanın, şiddeti ve aşırıcılığı reddetmenin, terörün tüm biçimleriyle ve tezahürleriyle mücadele etmenin, dil, kültür ve tarih de dahil Arap kimliğinin temellerini güçlendirmenin, dinler, kültürler ve medeniyetler arasındaki diyalogu geliştirmenin ve kabul edilen yasal ve düzenleyici çerçevelere uygun olarak Arap sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile iş birliği geliştirerek ve ortaklıklar kurarak Arap ülkelerinin eylemlerine AL çerçevesinde ortak bir boyut kazandırmanın önemi de vurgulandı.
Diğer yandan AL’nin aldığı kararların üye ülkelerin ve halkların iradesini yansıtmasını sağlamak için oylama sistemine özel bir bölüm ayrılmıştır. Bu bölüm, ortak bir fikir birliğine varılamaması halinde AL Konseyi’nde her düzeyde karar alınabilmesini sağlayan bir mekanizma oluşturulmuştur. Ayrıca bir ülkenin AL üyesi bir ülkeye saldırganlıkta bulunması karşısında alınması gereken önlemlere ilişkin kararlar ve oybirliğiyle kabul edilmesi gereken kararlarla ilgili mekanizmalar da ele alınmıştır.
Arap dünyasının ve AL’nin bölgesel eylemlerdeki liderlikleri konusunda gurur duyulacak bir şeyleri olduğuna inanıyorum. Ancak aynı zamanda bazı Arap ülkelerinin kendi ulusal çıkarlarını AL kararlarına tercih ettikleri ve bu durumun da AL’nin aldığı kararlara duyulan güvenin büyük ölçüde yitirildiğine dair giderek artan bir his olduğu da kabul edilmelidir.
Sonuç olarak, onaylanıp uygulanabilecek çok sayıda öneri, çalışma ve değişiklik var. Fakat Arap ülkeleri bunlarla AL’nin kurucularının akıllıca ve stratejik kavramıyla ilgilenmeliler. Arap ülkeleri arasındaki stratejik işbirliği herkesin yararınadır ve ülkelerin ulusal egemenliklerine zarar vermez.
AL’nin çalışmaları, kararların ve üye ülkelerin güvenilirliğini korumak için bir vizyon ve geleceğe yönelik hedeflerle güncellenmeli, mümkün olduğunda uyumluluğa yatırım yapmalı, görüşlerde şeffaflığı öne çıkarmalı ve yönetilmelidir. Bu, aynı zamanda AL Genel Sekreterliği’nin rolünü ve sorumluluklarını geliştirmenin yanı sıra ülkelerin kendileri ve insanları için bağlayıcı kararlar almadaki sorumluluklarına saygı gösterirken, yaratıcı bir şekilde düşünce, risk ve zorluklardan bahsetmelerine de olanak tanıyacaktır.
Arap dünyasının bugün yaşadığı büyük zorluklar göz önüne alındığında Cezayir'in bir sonraki Arap Zirvesi dönem başkanlığı görevini üstlenmeden önce bir takım meselelerle karşı karşıya olan Arap-Arap ilişkilerinin yeni bir aşamaya taşınması için uygun bir zemin hazırlamak amacıyla tüm ilgili Arap taraflarla çeşitli konularda sessiz ve aktif bir diplomatik süreç başlatmasını öneriyorum. Bu konuların başında İran’ın Arap dünyasına müdahalelerine ve bölgeye hakim olma girişimlerine karşı ortak bir Arap tutumu sergilenmesinin yanı sıra İsrail tarafından atılan Arap-İsrail barış sürecinin temellerinin uyarlanması, Suriye'den Arap dünyasına ve AL’ye dönüş için atılabilecek adımlara verilecek karşılığın tanımlanması ve İran’ın nüfuzu yerine Arap ortak tutumundan yana olması halinde Irak’la olan ilişkilerin yeniden yapılandırılması geliyor. Benzer şekilde, Levant (el-Maşrık) bölgesindeki meselelerden daha az öneme sahip olsa da Katar ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır arasındaki anlaşmazlığın da ele alınması gerekiyor. Burada amaç, acil eylemin bir özeti olarak zirvede kapsamlı bir beyan veya bildiri yayınlamak ve belirli adımları ve yürütme prosedürlerini içeren pratik bir eylem planı elde etmektir.
Her ne kadar siyasi bir uçurumun kenarında dolaşsak da mevcut durum iddialı, cesur ve gerçekçi olmamızı gerektiriyor. Tüm bu faktörler üzerinde anlaşmaya varmanın zorluğu, ciddiyetsiz ve uygulanabilir olmayan genel formüller ve artık bir son verilmesi gereken cafcaflı sözler için ne bir gerekçe ne de bir sebeptir. Daha ziyade onaylanabilecek anlaşmalar yapmak veya en azından tamamlanmamış süreçlerde güven artırıcı önlemler almaya başlamak ve girişimlerin kalıcılığı için samimi müzakere mekanizmaları oluşturmak adına tüm ciddiyetimizle harekete geçmeliyiz. Arap siyasetinin geleceği ve bekası bir takım zorluklarla karşı karşıyadır. Başkalarının Ortadoğu'nun kimliğini değiştirme girişimleri, zor olsa da ancak ciddi ve dürüst bir Arap iş birliği ile engellenebilir. Gelecekteki çıkarlarımızı korumanın en iyi yolu budur.
 



Maliki, Irak Başbakanlık yarışında çekilmenin eşiğinde

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
TT

Maliki, Irak Başbakanlık yarışında çekilmenin eşiğinde

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve fotoğrafta solunda Nuri el-Maliki (AFP)

Irak’ta Kanun Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki’nin üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturma ihtimali, artan Amerikan baskısı ve Koordinasyon Çerçevesi içindeki derinleşen bölünmeler nedeniyle giderek zayıflıyor. Buna karşılık Kürt tarafı, cumhurbaşkanlığı makamının akıbetinin, bir sonraki başbakanın ismi netleşmeden karara bağlanamayacağı görüşünde.

Koordinasyon Çerçevesi’nden üst düzey bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Nuri el-Maliki’nin üçüncü dönem şansı ciddi biçimde geriliyor” dedi. Kaynağa göre Maliki’nin adaylıkta ısrarı, “fiilen yeniden başbakan olmak istemesinden ziyade, Muhammed Şiya es-Sudani’nin bu makama gelmesini engelleme” amacını taşıyor.

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, Sudani’nin daha önce Maliki lehine geri adım attığını, bunun karşılığında ise Maliki’nin hükümet kuramaması hâlinde kendisini destekleyeceği yönünde bir taahhütte bulunduğunu, Maliki’nin bugün bu durumu siyasi bir koz olarak kullanmaya çalıştığını belirtti. Kaynak, Kanun Devleti Koalisyonu liderinin, kazanamasa bile “alternatif adayın belirlenmesinde etkili bir söz sahibi olmak” istediğini vurguladı.

cfgthy
Bağdat’ta ABD Büyükelçiliği yakınında Maliki’ye destek amacıyla düzenlenen gösteride, Maliki taraftarları (DPA)

Aynı kaynak, Maliki’nin adaylığına karşı olduğu yönündeki Amerikan mesajlarının, resmi adaylık açıklamasından önce bile Koordinasyon Çerçevesi içindeki herkes tarafından bilindiğini ifade etti.

Maliki, televizyon röportajında, Sudani’nin destek karşılığında kendisinden herhangi bir güvence talep etmediğini savunarak, başbakanlıktan çekilme kararının Sudani’ye ait olduğunu ve bunun kendisini şaşırttığını söyledi.

Koordinasyon Çerçevesi’nin Kürdistan çıkarması

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, Muhammed Şiya es-Sudani başkanlığında ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri ile El-Esas İttifakı Başkanı Muhsin el-Mandalavi’nin de yer aldığı Koordinasyon Çerçevesi heyetinin Erbil ve Süleymaniye’ye yaptığı ziyaret, cumhurbaşkanlığı dosyasında Kürt tutumunu yumuşatmayı başaramadı.

Siyasi kaynaklara göre heyet, cumhurbaşkanlığıyla ilgili tek bir krizi çözmek için gitti, ancak Kürt bakış açısıyla birbirine bağlı iki krizle — cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık — geri döndü. Kürtler , “Şii siyasi liderliğin başbakanlık makamını fiilen belirlediği” kanaatine varmış durumda.

Kaynaklar, Erbil ve Süleymaniye’de Kürt tarafının tek bir tutum ortaya koyduğunu; bunun da, özellikle ABD baskısının arttığı bir ortamda, başbakanın ismi netleşmeden cumhurbaşkanlığı meselesinin karara bağlanamayacağı yönünde olduğunu aktardı. Bu baskılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın Maliki’nin başbakan olarak atanmasının sonuçlarına dair uyarı içeren paylaşımının ardından daha da belirginleşti.

Kürt partiler, ABD ile doğrudan bir cepheleşmenin ön safında yer almaktan endişe ediyor. Bu kaygılar, yeni ABD özel temsilcisinin Bağdat’ı ziyaret ederek geçici hükümet başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ile görüşmesi ve Trump’ın paylaşımından bir gün sonra Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesud Barzani ile telefon görüşmesi yapmasıyla daha da arttı.

İki günlük süre ve Kürt belirsizliği

Heyetin Bağdat’a dönüşünün ardından Koordinasyon Çerçevesi, Kürtlere cumhurbaşkanı adayları konusunda tutumlarını netleştirmeleri için iki günlük ek süre tanıma kararı aldı. Aksi hâlde “parlamenter çoğunluk” seçeneğine gidilebileceği, bunun da Kürt partilerden birinin bu makamı kaybetmesine yol açabileceği belirtiliyor.

Buna karşılık Kürt siyasi ve medya söylemi giderek daha muğlak bir hâl aldı. Kürdistan Demokrat Partisi ile Kürdistan Yurtseverler Birliği, cumhurbaşkanlığı makamının “sabit bir Kürt hakkı” olduğu görüşünde ısrar ediyor.

Irak Meclisi İkinci Başkan Yardımcısı ve Kürdistan Demokrat Partisi yöneticilerinden Ferhad Etruşi, partisinde cumhurbaşkanlığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı olduğu iddialarını reddederek, medyada yer alan haberleri “gerçeklikten uzak” olarak niteledi. Etruşi, Kürdistan liderliği ve Mesud Barzani’den çıkacak her karara bağlı kalacaklarını ve bunun kamu yararına hizmet edeceğini vurguladı.

Maliki, Koordinasyon Çerçevesi’ni zorluyor

Siyasi kulislerde, Maliki’nin son televizyon açıklamalarının Koordinasyon Çerçevesi içinde dengeleri yeniden sarstığı ve “çelişkili ve dağınık” bir tablo yarattığı belirtiliyor. Bazı çerçeve bileşenleri Trump’ın paylaşımını küçümsemeye ve bunun “satın alınmış” ya da “Irak içinden yazılmış” olabileceğini öne sürmeye çalışsa da, çerçeve içindeki kaynaklara göre asıl zarar, dış baskılardan ziyade Maliki’nin kendi açıklamalarından kaynaklandı.

sdfvgthy
Nuri el-Maliki (Reuters)

Dikkat çekici bir gelişme olarak Bloomberg, Washington’un Maliki’nin başbakan olması hâlinde, İran’a yakınlığı gerekçesiyle Irak’ın petrol ihracat gelirlerine erişimini kısıtlayabileceği uyarısını Iraklı yetkililere ilettiğini bildirdi. Bu uyarının, geçen hafta Türkiye’de Irak Merkez Bankası Başkanı Ali el-Allak ile üst düzey Amerikalı yetkililer arasında yapılan bir toplantıda iletildiği, bunun Trump’ın “Iraklı siyasetçiler Maliki’yi seçemez” ifadeleriyle eş zamanlı olduğu aktarıldı.

Buna karşılık İran’a yakın kaynaklar, Tahran’ın Irak’taki müttefiklerine Trump’ın baskılarına direnme çağrısı yaptığını, İran lideri Ali Hamaney’in geçen ay Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’yi Bağdat’a Maliki’nin adaylığı dolayısıyla bir tebrik mesajıyla gönderdiğini ve bunun Washington’da rahatsızlık yarattığını belirtti.

“Şartlı olarak çekilmeye hazırım”

Maliki ise televizyon röportajında, Koordinasyon Çerçevesi’nin çoğunluğunun talep etmesi hâlinde adaylıktan çekilmeye hazır olduğunu söyledi ve adaylığının Irak’a Amerikan yaptırımları getireceği iddiasını reddetti. Adaylığın “tamamen Irak’a ait bir mesele” olduğunu savunan Maliki, ABD Başkanı’nın iç ve dış aktörler tarafından “yanıltıldığını” ileri sürdü; söz konusu paylaşımın “muhtemelen Irak içinden yazıldığını” iddia etti.

Siyasi tıkanıklığın sürmesiyle birlikte, Irak’ta başbakanlık mücadelesinin, dış baskılar ile iç hesapların kesiştiği bir zeminde daha da karmaşık hâle gelmesi bekleniyor. Özellikle Şii siyasi blok içindeki uzlaşma ihtimalinin zayıflaması, süreci daha da belirsiz kılıyor.


İsrail'in Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, en az 40 kişi yaralı

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
TT

İsrail'in Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, en az 40 kişi yaralı

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)

Gazze Şeridindeki Sivil Savunma'ya göre, bugün İsrail ordusunun Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, çok sayıda Filistinli ise yaralandı. İsrail ordusu ise bir subayının silahlı saldırı sonucu yaralanmasına karşılık olarak "hassas" vuruşlar yapıldığını belirtti.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Gazze Şeridi Sivil Savunma Sözcüsü Muhammed Basal, "İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik hava ve topçu bombardımanı sonucu ilk belirlemelere göre, aralarında çok sayıda çocuk, bir bebek ve çok sayıda kadının da bulunduğu 17 şehit ve 40'tan fazla yaralı " olduğunu bildirdi.

Filistin Haber Ajansı (WAFA), tıbbi kaynaklara dayanarak, Gazze şehrinin doğusundaki Zeytun ve Tuffah mahallelerinde İsrail ordusunun vatandaşların çadırlarına yönelik topçu bombardımanı sonucu, aralarında bir çocuğun da bulunduğu 9 vatandaşın öldüğünü ve birçok kişinin de yaralandığını bildirdi.

Haberde, Han Yunus şehrinin güneyindeki Kizan Raşvan bölgesinde yerinden edilmiş kişilerin çadırlarını hedef alan topçu bombardımanı sonucunda 3 Filistinlinin öldüğü ve birçok Filistinli’nin ise yaralandığı bildirildi.

Ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana 530'dan fazla Filistinlinin öldürüldüğü ve bin 460'tan fazla kişinin de yaralandığını belirtildi.

Filistin kaynaklarına göre, İsrail yetkilileri bugün yaralı ve hasta Filistinlilerden oluşan üçüncü grubun Refah kara sınır kapısından geçiş düzenlemelerini iptal etti.

Filistin Kızılayı sözcüsü Raid el-Nims, Alman Basın Ajansı'na (DPA) yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri tırmanışıyla eş zamanlı olarak, Hamas'ın ateşkes anlaşmasını ihlal ettiği bahanesiyle, bugün Rafah kara sınır kapısından hasta ve yaralıların geçişi için planlanan geçiş koordinasyonunun iptal edildiği konusunda bilgilendirildiklerini söyledi.

Refah sınır kapısından geçiş yapacak hastalar ve yaralılar için yapılan geçiş düzenlemeleri iptal edildi

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında çocuklar çadırların ve geçici barınakların önünden geçiyor, (AFP)

Gazze: “Al-Sharq Al-Awsat”

Gazze Şeridindeki Sivil Savunma'ya göre, bugün İsrail ordusunun Gazze'nin çeşitli bölgelerine düzenlediği bombardımanda 17 Filistinli öldü, çok sayıda Filistinli ise yaralandı. İsrail ordusu ise bir subayının silahlı saldırı sonucu yaralanmasına karşılık olarak "hassas" vuruşlar yapıldığını belirtti.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Gazze Şeridi Sivil Savunma Sözcüsü Muhammed Basal, "İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik hava ve topçu bombardımanı sonucu ilk belirlemelere göre, aralarında çok sayıda çocuk, bir bebek ve çok sayıda kadının da bulunduğu 17 şehit ve 40'tan fazla yaralı " olduğunu bildirdi.

Filistin Haber Ajansı (WAFA), tıbbi kaynaklara dayanarak, Gazze şehrinin doğusundaki Zeytun ve Tuffah mahallelerinde İsrail ordusunun vatandaşların çadırlarına yönelik topçu bombardımanı sonucu, aralarında bir çocuğun da bulunduğu 9 vatandaşın öldüğünü ve birçok kişinin de yaralandığını bildirdi.

Haberde, Han Yunus şehrinin güneyindeki Kizan Raşvan bölgesinde yerinden edilmiş kişilerin çadırlarını hedef alan topçu bombardımanı sonucunda 3 Filistinlinin öldüğü ve birçok Filistinli’nin ise yaralandığı bildirildi.

Ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana 530'dan fazla Filistinlinin öldürüldüğü ve bin 460'tan fazla kişinin de yaralandığını belirtildi.

Filistin kaynaklarına göre, İsrail yetkilileri bugün yaralı ve hasta Filistinlilerden oluşan üçüncü grubun Refah kara sınır kapısından geçiş düzenlemelerini iptal etti.

Filistin Kızılayı sözcüsü Raid el-Nims, Alman Basın Ajansı'na (DPA) yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri tırmanışıyla eş zamanlı olarak, Hamas'ın ateşkes anlaşmasını ihlal ettiği bahanesiyle, bugün Rafah kara sınır kapısından hasta ve yaralıların geçişi için planlanan geçiş koordinasyonunun iptal edildiği konusunda bilgilendirildiklerini söyledi.


Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.